Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce   
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

Diyaloğun Neresindeyiz

‘Hipergüç’ ve Yeni Küresel Eksen

Uygarlıkların Tepiştiği Yer

Uygarlıklar ve Trenin Yönü

Asparagasçı Pentagon

Mazlumlar İçini Döküyor, Batılılar İnsan Hakları...

İçinden Boru Hattı Geçen Savaş

Aydınlar, Terörizm ve Bush

Bir Afgan:1000 Dolar

İsrail Saldırganlığına Yardakçı Oluyoruz

Esir Madenler Ülkesi

İsrail’de Protestocu Askerlerin Sayısı Artıyor

“Egemenlik Kayıtsız Şartsız Devlete Borç Verenlerindir!”

Halk Bu Faturalara İsyan Etmiyorsa...

Toplum Kiminle Gurur Duyuyor?

Rüşvet, Hortum, Soygun ve Şike... İşte Türkiye

Demokrasi’nin Yalanları  

Kavşağa Geldik, Karşıya Geçemiyoruz

Perinçek: Beni Milli Kuvvetler Destekliyor

Seyhan Soylu: 28 Şubat’ın Gizli Kahramanıyım

Perinçek: Bir Dinimiz Kalmıştı...

Allah Bush’tan Razı Olsun!

Kafkasya Kaleleri Yıkılırken...

Vedrine Bush’a Verdi Veriştirdi

 

Ayın Başlıkları

 

 

Diyaloğun Neresindeyiz

 

Mehmet S. Hatiboğlu/2001/İSLAMİYAT

 

Ondördüncü asrını geride bırakmış İslâmiyet’in doğduğu coğrafyada tanıştığı Ehl-i Kitâb’la olan ilişkileri günümüzde de canlılığını devam ettirmektedir. Her ne kadar bir Hıristiyan-İslâm silahlı çatışması artık zâhiren ortadan kalkmış gibi ise de, asırların kültürel birikiminin tesîrinden sıyrılamamış toplum politikacılarının İslâm karşıtı davranışları uluslararası ilişkilerde hâlen sergilenebilmektedir. Sebebi ne ola ki?

Bilindiği üzere, Hz. Peygamber devrinde Yahûdîler millîleştirdikleri dinleriyle kapalı devre hayatı seçmişlerken, Hıristiyan dünyası, İslâmî anlayışa muvâzî olan âlemşümûl din anlayışları îcâbı, dünyevî hâkimiyet mücâdelelerine girmek durumunda idiler. Bu anlayış sonucu olarak Vatikan’ın önderliğindeki Hıristiyan dünyanın Müslümanlar’la giriştiği silahlı mücâdelenin asıİrlarca ne derece tarife gelmez fâcialara yol açmış olduğu mâlûmdur. "Extra ecclesiam nulla salus" (Kilise dışında kurtuluş yokdur) bayrağı altında, husûsiyle İslâm’ı ve Müslümanlar’ı, asırlar boyu, yok edilmesi gerekli varlıklar olarak görmüş olan Vatikan, ancak bundan 40 sene kadar önce, bu peşin hükmünü bırakma lüzûmunu hissedebildi ve beşeriyet için daha büyük tehlike olarak gördüğü ateizm ve komünizm gibi cereyanlara karşı en azından ahlâkî-akîdevî sâhada müşterek değerleri olan Yahûdi-İslâm âlemine el uzatmaya karar verdi. 1962-65 arası toplanan II. Vatikan Konsili’nin en çarpıcı faâliyeti, bu yeni yönelim olmuşdur. Vatikan’ı târîhî geleneğini terke sevkeden diğer âmillerden bahsetmeyi başka zamana bırakıyor, ba’de harâbi’l-Basra dahî olsa, İslâm dünyasına açılmış bu diyalog penceresini yine de memnûniyetle karşıladığımızı belirtmek istiyoruz.

            Her ne kadar, iyi niyyet, başarıya ulaşmakta ilk adımı teşkil etse de, sonuca ulaşabilmenin gereklerini yerine getirmenin esas hedef olduğunu unutmamak gerekir. Bu temel şart, bizce, Hıristiyan-İslâm ilişkilerinin târîhî"-siyâsî-kültürel geçmişini tamâmiyle objektif, bîtaraf ölçülerle ortaya koymak, müsbet tenkîdden geçirmek, geçmişden ders çıkarabilmekdir. Mâzî bilinmeden, geçmişin kültüŸrüyle dünyaya bakmaya alışmış insanları değiştirebilmenin pek imkânı yokdur. Ne var ki, II. Vatikan Konsili, Hıristiyan dışı dinlerle ilgili olarak 15 Ekim 1965 Cuma günü yayımladığı beyannâmesinin MüslüŸmanlar’la ilgili cümlelerinde, asırlardır tekfîr edegeldikleri kimselere merhamet kanatlarını indirir görünerek: "Müslümanlar her ne kadar Hz. Îsâ’yı Tanrı olarak tanımıyorlarsa da, O’na ve annesine [Meryem’e] saygı gösteriyorlar" demek lûtfunda bulunmakta, 1300 senelik kötü geçmişin üzerine sünger çekivermeyi, o devirleri unutmayı tavsiye etmektedir.

Müslümanlar’ın Hz. Îsâ’yı Tanrı olarak tanımıyacakları muhakkak olduğuna göre, Kur’ân-ı Kerîm’in 1400 sene önce Peygamber’e hitâben yaptığı şu tesbîtin henüz yürürlükden kalkmıyacağÛı anlaşılmaktadır:

Ne Yahûdiler, ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça senden memnun kalacak değillerdir (2. Bakara, 120).

Bunun yanı sıra, Vatikan’ın geçmişe sünger çekmek tavsiyesinin de Hıristiyan dünyası hâriç kimseye faydası olamıyacağı, günümüzün sosyal ve siyâsî gerçekleriyle sâbit olmuş bir vâkıadır.

Zamanımızın Kilise mensubu İslamologlarından Montgomery Watt’ın 1983’de Londra’da yayımlanmış Islam and Christianity Today’inde (Dr. Turan Koç tarafından 1991’de Günümüzde İslâm ve Hıristiyanlık ismiyle tercemesi yayımlanmışdır), Batılı Hıristiyanlar’ın 8. yüzyıl başında İspanya’nın, 9. yüzyılda Sicilya’nın Müslümanlar’ca fethine kadar onlarla pek az ilişkide iken, bu fetihler sonunda karşılarında kendilerinden kültürel ve askerî yönden çok üstün korkunç bir düşman bulunduğunu idrak ettiklerini, derhâl İslâm hakkında bilgi toplamaya koyulduklarını, kapıldıkları aşağılık duygusundan kurtulmak için de, İslâm ve Peygamberi hakkında asılsız iddiâlar ileri sürerek çarpıtılmış bir İslâm vücûda getirdiklerini söylemekde ve özellikle 12. ve 14. asırlar arasında Batı Hıristiyan dünyası âlimlerinin ortaya koydukları bu çarpıtılmış İslâm tasavvurunun, her ne kadar 1700’lerden itibâren düzeltilmeye çalışılsa da, Batı düşüncesini, içinde bulunduğumuz yüzyıla kadar şekillendirmeye devam ettiğini itiraf etmekden çekinmemektedir.

Bu durum karşısında İslâm âlemi ne yapabilmişdir? Ne yapacak içine düştüğü ictimâî, siyâsî, kültürel sukûtu, takdîr-i ilâhiye bağlamış! Meselâ Batılı âlimlerin yazıverdiği İslâm Ansiklopedisi’ni tercemeden gayrı, ilmî varlık gösterememek derekesini kabullenmişdir. Halbuki Müslümanlar’a ‘Hıristiyan Ansiklopedisi’ni yayımlayabilecek bir kültür seviyesine ulaşmak yaraşırdı.

Erbâbının bildiği üzere, Sayın Watt’ın bahsettiği bu çarpıtma, asırları kucaklayan bir yazılı malzeme vücûda getirdi ve bu malzemeyle yetişmiş gayrı müslim dünyanın çocukları Müslümanlar’ı o çerçevede değerlendirir oldular. Müslüman doğruyu söylemiş, doğruyu yapmış, hiç önemi yokdu bazı devletlulerin nazarında.

1974 Kıbrıs harekâtı sırasında Paris’te idim. Televizyondan verilen harekât görüntülerini takîb ediyordum. Bir ara, zamanın Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing göründü. Haber spikeri onun yorumlarıİnı biraz acâib bulmuş olmalı ki, kendisine şu soruyu yöneltti: "Efendim", dedi "Bakıyorum, hep Rumlar’ı haklı buluyorsunuz. Türkler’in hiçmi haklı oldukları taraf yok?" Bu suâle o günün en yüksek siyasî koltuğundaki bu Fransız Mösyö, avurdlarını şişire şişire şu cevâbı verdi: "Bunda anormal olan ne ki? Bizim kültürümüz Yunan ve Roma kaynaklıdır." Hele şükür, bu zihniyette olmayan pekçok Fransız âlimi tanıyordum da üzüŸntümü kısmen üzerimden atabilmişdim.

Evet. Bu ve benzeri davranışlara Batı’nın asırlardır yaşattığı çarpıtılmış İslâm anlayışının kaynaklık ettiğinde şübhe yokdur.

Watt’ın tesbîtine ortak olan pekçok âlim vardır. Meselâ Watt’ın yanında doktora yapmış Norman Daniel (1919-1992) gibi bir İngiliz âlimi bunlar arasındadır. 1960, 1962, 1966 ve 1980’de olmak üzere 4 defa basılan Islam and the West isimli eseri –ki 1993’de müellifi tarafından gözden geçirilmiş Fransıİzca’sı Islam et Occident (İslâm ve Batı) adıİyla çıkmışdır–, şimdiden klasikleşmiş ve Türkçe’ye mutlak kazandırılması gereken bir eserdir. İşbu Norman Daniel, mezkur eserinin giriş bölümünde şöyle demektedir:

Batı Avrupa, aşağı yukarı 1100 ile 1300 tarihleri arasında teşekkül etmiş ve o zamandan beri de ancak yavaş yavaş değişmiş olan kendi görüşünü uzun zamandır devam ettirmektedir. Bu devamlılığın temel sebeblerinden birisi, yalnızca, bir müellifin görüşlerinin bir diğerine normal geçişi değil, fakat meselenin tabiatındaki değişmezlik vasfıdır. İslâm ile Hıristiyanlık arasındaki farklar değişmiş değildir, öyle ki Hıristiyanlar dâimâ aynı tenkîdleri yöneltmek eğilimindedirler. Hattâ daha yakın bir devirde bile meselenin şuûruna sâhib bazı yazarlar geleneksel hıristiyanî ve avrupâî davranışlarıİndan kurtulmaya çalışmışlarsa da onların başarıları, ortaya koydukları arzularının seviyesine her zaman ulaşabilmiş değildir.

[Avrupa’da] İslâm’ın tahrif edilmiş görüntüsü Avrupalı vicdanında Bizans İmparatorluğu’nun siyasî ve askerî yönden önemli derecede za’afiyete uğradığı ve Batı tarafından ta’ciz ve itiraz konusu yapıldığı bir devirde olmuştur. Müslümanlar o devirde pekçok yerde Hıristiyan dünyasının sınırlarında idiler ve Akdeniz’i onlarla paylaşıİyorlardı. Bu çarpıtılmış görüntü Hıristiyan toplumun akîdelerinden birisi olmuşdur. Tabîatiyle Hıristiyan Kilisesi mensublarınıİn ekserîsinin de...

Bu şartlar içinde büyümüş Avrupalı siyâsînin müslümana tarafsız bakabilmesi mümkünmüdür? Demokrasi, insan hakları deyince mangalda kül bırakmayan günümüzün bazı Batılı devletleri, iş Müslümanlar’a gelince her şeyi unutuvermektedirler. Son günlerde Fransa meclisinin Ermeniler hakkındaki gayreti, yavuz hırsız ev sâhibini bastırır misalinin tipik örneği olsa gerektir. Halbuki son devirlerinde bile Ermeni-Rum asıllı bakanlara sâhib Osmanlı Devleti’nin gösterdiği demokratik anlayışa meselâ Fransa’dan verilebilecek bir tek misâl olabileceğini zannetmiyoruz. İslâm-Hıristiyan diyaloğunun harâretli savunucularından Hıristiyan din âlimi Youakim Moubarac’in 1971’de bastığı Les Musulmans isimli soruşturma eserinde Prof.Dr. Muhammed Hamîdullah’dan naklettiği aşağıdaki ifâdeyi yalanlayan bir beyâna henüz rastlayabilmiş değiliz. Merhum şöyle diyor:

Fransa’nın 130 senelik Cezâir işgâli boyunca, ki Fransa bu müddet zarfında Cezâir’i kendi toprağı olarak kabul ediyordu, Haçlılar devrinde değil, insan hakları asırları olan 19. ve 20. asırda Fransa, bakan, devlet sekreteri, büyük elçi... kademesinde Cezâir asıllı bir tek müslümana hak tanımış değildir. Cezâirli bir milletvekili bu Fransa’da aslâ bakan veya devlet sekreteri olamamışdır.

Çarpıtılmışß İslâm imajının siyasete yansımış tarafını bir kenara koyup bugün Vatikan’ın daveti konusunda ne yapılması gerektiği meselesine gelirsek, bu noktada şu gerçekleri göz önünde tutmanın vazgeçilmezliğini söylemek durumundayız.

Husûsiyle İslâm-Hıristiyan kültürel ilişkileri sâhasında fevkalâde zengin edebî mahsüllere sâhibiz. İslâm ülkelerindeki Hıristiyan âlimlerin başta Kur’ân’a yönelttikleri tenkîdî eserler daha Emevîler devrinde serbestçe yayılabiliyordu. Meselâ hicretten yarım asır sonra doğmuş, Emevî devletinde idârî vazife almış, Dımeşklı Yahyâ (S. Jean Damescène) [676-754] bunların öncüleri durumundadır. Hıristiyan cebhesinden gelen hücumlara Müslüman âlimler de cevab vermekte gecikmediler ve günümüze kadar kesintilerle devam eden bir reddiyeler sınıfı edebiyatı doğdu. Bu son derece dikkate şayan edebî mahsûller hakkında derli toplu ilk büyük çalışmayı bir Alman âlime borçluyuz: Moritz Steinschneider (1816-1907), Polemische und apologetische Literatur in Arabischer Sprache zwischen Muslimen Christen und Juden (Müslüman, Hıristiyan ve Yahûdîler Arası Cedel Edebiyatı), Leipzig 1877.

Bugün memnûniyetle görüyoruz ki, II. Vatikan Konsili pek hayırlı bir edebî hizmete vücûd vermiş, 1974’den itibâren her sene bir aded çıkarılarak bugün 25. cildine erişmiş İslamochristiana-Dirâsâtun İslâmiyyetun Mesî?ıyye ilmî dergisini çıkarmakla, dinler arası diyalog çalışmalarına en büyük ilmî" kaynak hizmetini sunma şerefini kazanmıştır. Fransız asıllı râ‰hib âlim Prof.Dr. Maurice Borrmans’ın editörlüğünde yayınına devam eden bu çeşid eserlerin Türkiye’de henüz yeterince değerlendirilebildiğini ve onlara katkı sağlanabildiğini maalesef ki söyleyebilecek durumda değiliz. İlâhiyat Fakültelerinin husûsiyle dinler târîhi kürsülerini, gerekli dilleri bilen, kaynakları kolayca sağlayabilen öğretim üyeleriyle zenginleştirmedikçe bu teessüfden kurtulabilmek herhalde mümkin olmayacakdır. Türkiye Cumhuriyeti Batı’yla bütünleşmeyi hedeflerinden birisi görüyorsa, her şeyden önce o, Batı’nın İslâm’a bakışını düzeltmesine yardımcı olmak durumundadır. Asırlar öncesine âid peşin fikirlerle büyümüş günümüz Batılı siyaset ve halk adamlarının beyinlerini temizleyebilmek, ancak geçmiş kültürün temizlenmesiyle mümkündür. Bu temizliğe, bu konuyla ilgili olarak Batılı âlimlerce yazılmış eserleri dilimize kazandırmakla başlanmalıdır. Bir Norman Daniel’in, bir R.W. Souther’in, bir T. d’Alverny’nin... eserlerini bizzat yazamadığımıza göre, terceme etmekden başka çâremizmi var!

Siyâsîlerimizin günübirlik politikalardan kurtulup, geleceğe dönük bu çalışmalara yardımcı olacaklarını ümîd etmek istiyoruz. Günümüzde temcid pilavı gibi ortaya konan Ermeni soykırımı iftirasını Ehl-i Kitâb’ın kafasından çıİkarabilmeyi, bağırıp çağırmaya bağlayan sîyâsîlerimiz duydularmı bilmem, Türk Tarih Kurumu’nda Ermenice bilen bir tek uzman yokmuş! Zararı yok, yakında nasıl olsa okuyan kızların başlarını açacağız bu sâyede yurdumuzda ne enflasyon kalacak, ne yoksulluk, ne banka soygunları, ne de Müslüman düşmanlığı sonra da Avrupa Birliği!

Aklımızı koru Yâ Rabbi...

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin