|
Diyaloğun
Neresindeyiz
Mehmet S.
Hatiboğlu/2001/İSLAMİYAT
Ondördüncü
asrını geride bırakmış İslâmiyet’in doğduğu coğrafyada
tanıştığı Ehl-i Kitâb’la olan ilişkileri günümüzde de
canlılığını devam ettirmektedir. Her ne kadar bir
Hıristiyan-İslâm silahlı çatışması artık zâhiren ortadan
kalkmış gibi ise de, asırların kültürel birikiminin
tesîrinden sıyrılamamış toplum politikacılarının İslâm
karşıtı davranışları uluslararası ilişkilerde hâlen
sergilenebilmektedir. Sebebi ne ola ki?
Bilindiği
üzere, Hz. Peygamber devrinde Yahûdîler
millîleştirdikleri dinleriyle kapalı devre hayatı
seçmişlerken, Hıristiyan dünyası, İslâmî anlayışa muvâzî
olan âlemşümûl din anlayışları îcâbı, dünyevî hâkimiyet
mücâdelelerine girmek durumunda idiler. Bu anlayış
sonucu olarak Vatikan’ın önderliğindeki Hıristiyan
dünyanın Müslümanlar’la giriştiği silahlı mücâdelenin
asıİrlarca ne derece tarife gelmez fâcialara yol açmış
olduğu mâlûmdur. "Extra ecclesiam nulla salus" (Kilise
dışında kurtuluş yokdur) bayrağı altında, husûsiyle
İslâm’ı ve Müslümanlar’ı, asırlar boyu, yok edilmesi
gerekli varlıklar olarak görmüş olan Vatikan, ancak
bundan 40 sene kadar önce, bu peşin hükmünü bırakma
lüzûmunu hissedebildi ve beşeriyet için daha büyük
tehlike olarak gördüğü ateizm ve komünizm gibi
cereyanlara karşı en azından ahlâkî-akîdevî sâhada
müşterek değerleri olan Yahûdi-İslâm âlemine el uzatmaya
karar verdi. 1962-65 arası toplanan II. Vatikan
Konsili’nin en çarpıcı faâliyeti, bu yeni yönelim
olmuşdur. Vatikan’ı târîhî geleneğini terke sevkeden
diğer âmillerden bahsetmeyi başka zamana bırakıyor,
ba’de harâbi’l-Basra dahî olsa, İslâm dünyasına açılmış
bu diyalog penceresini yine de memnûniyetle
karşıladığımızı belirtmek istiyoruz.
Her ne kadar, iyi niyyet, başarıya ulaşmakta ilk adımı
teşkil etse de, sonuca ulaşabilmenin gereklerini yerine
getirmenin esas hedef olduğunu unutmamak gerekir. Bu
temel şart, bizce, Hıristiyan-İslâm ilişkilerinin
târîhî"-siyâsî-kültürel geçmişini tamâmiyle objektif,
bîtaraf ölçülerle ortaya koymak, müsbet tenkîdden
geçirmek, geçmişden ders çıkarabilmekdir. Mâzî
bilinmeden, geçmişin kültüŸrüyle dünyaya bakmaya alışmış
insanları değiştirebilmenin pek imkânı yokdur. Ne var
ki, II. Vatikan Konsili, Hıristiyan dışı dinlerle ilgili
olarak 15 Ekim 1965 Cuma günü yayımladığı beyannâmesinin
MüslüŸmanlar’la ilgili cümlelerinde, asırlardır tekfîr
edegeldikleri kimselere merhamet kanatlarını indirir
görünerek: "Müslümanlar her ne kadar Hz. Îsâ’yı Tanrı
olarak tanımıyorlarsa da, O’na ve annesine [Meryem’e]
saygı gösteriyorlar" demek lûtfunda bulunmakta, 1300
senelik kötü geçmişin üzerine sünger çekivermeyi, o
devirleri unutmayı tavsiye etmektedir.
Müslümanlar’ın Hz. Îsâ’yı Tanrı olarak tanımıyacakları
muhakkak olduğuna göre, Kur’ân-ı Kerîm’in 1400 sene önce
Peygamber’e hitâben yaptığı şu tesbîtin henüz
yürürlükden kalkmıyacağÛı anlaşılmaktadır:
Ne Yahûdiler,
ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça
senden memnun kalacak değillerdir (2. Bakara, 120).
Bunun yanı
sıra, Vatikan’ın geçmişe sünger çekmek tavsiyesinin de
Hıristiyan dünyası hâriç kimseye faydası olamıyacağı,
günümüzün sosyal ve siyâsî gerçekleriyle sâbit olmuş bir
vâkıadır.
Zamanımızın
Kilise mensubu İslamologlarından Montgomery Watt’ın
1983’de Londra’da yayımlanmış Islam and Christianity
Today’inde (Dr. Turan Koç tarafından 1991’de Günümüzde
İslâm ve Hıristiyanlık ismiyle tercemesi
yayımlanmışdır), Batılı Hıristiyanlar’ın 8. yüzyıl
başında İspanya’nın, 9. yüzyılda Sicilya’nın
Müslümanlar’ca fethine kadar onlarla pek az ilişkide
iken, bu fetihler sonunda karşılarında kendilerinden
kültürel ve askerî yönden çok üstün korkunç bir düşman
bulunduğunu idrak ettiklerini, derhâl İslâm hakkında
bilgi toplamaya koyulduklarını, kapıldıkları aşağılık
duygusundan kurtulmak için de, İslâm ve Peygamberi
hakkında asılsız iddiâlar ileri sürerek çarpıtılmış bir
İslâm vücûda getirdiklerini söylemekde ve özellikle 12.
ve 14. asırlar arasında Batı Hıristiyan dünyası
âlimlerinin ortaya koydukları bu çarpıtılmış İslâm
tasavvurunun, her ne kadar 1700’lerden itibâren
düzeltilmeye çalışılsa da, Batı düşüncesini, içinde
bulunduğumuz yüzyıla kadar şekillendirmeye devam
ettiğini itiraf etmekden çekinmemektedir.
Bu durum
karşısında İslâm âlemi ne yapabilmişdir? Ne yapacak
içine düştüğü ictimâî, siyâsî, kültürel sukûtu, takdîr-i
ilâhiye bağlamış! Meselâ Batılı âlimlerin yazıverdiği
İslâm Ansiklopedisi’ni tercemeden gayrı, ilmî varlık
gösterememek derekesini kabullenmişdir. Halbuki
Müslümanlar’a ‘Hıristiyan Ansiklopedisi’ni
yayımlayabilecek bir kültür seviyesine ulaşmak
yaraşırdı.
Erbâbının
bildiği üzere, Sayın Watt’ın bahsettiği bu çarpıtma,
asırları kucaklayan bir yazılı malzeme vücûda getirdi ve
bu malzemeyle yetişmiş gayrı müslim dünyanın çocukları
Müslümanlar’ı o çerçevede değerlendirir oldular.
Müslüman doğruyu söylemiş, doğruyu yapmış, hiç önemi
yokdu bazı devletlulerin nazarında.
1974 Kıbrıs
harekâtı sırasında Paris’te idim. Televizyondan verilen
harekât görüntülerini takîb ediyordum. Bir ara, zamanın
Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing göründü.
Haber spikeri onun yorumlarıİnı biraz acâib bulmuş
olmalı ki, kendisine şu soruyu yöneltti: "Efendim", dedi
"Bakıyorum, hep Rumlar’ı haklı buluyorsunuz. Türkler’in
hiçmi haklı oldukları taraf yok?" Bu suâle o günün en
yüksek siyasî koltuğundaki bu Fransız Mösyö, avurdlarını
şişire şişire şu cevâbı verdi: "Bunda anormal olan ne
ki? Bizim kültürümüz Yunan ve Roma kaynaklıdır." Hele
şükür, bu zihniyette olmayan pekçok Fransız âlimi
tanıyordum da üzüŸntümü kısmen üzerimden atabilmişdim.
Evet. Bu ve
benzeri davranışlara Batı’nın asırlardır yaşattığı
çarpıtılmış İslâm anlayışının kaynaklık ettiğinde şübhe
yokdur.
Watt’ın
tesbîtine ortak olan pekçok âlim vardır. Meselâ Watt’ın
yanında doktora yapmış Norman Daniel (1919-1992) gibi
bir İngiliz âlimi bunlar arasındadır. 1960, 1962, 1966
ve 1980’de olmak üzere 4 defa basılan Islam and the West
isimli eseri –ki 1993’de müellifi tarafından gözden
geçirilmiş Fransıİzca’sı Islam et Occident (İslâm ve
Batı) adıİyla çıkmışdır–, şimdiden klasikleşmiş ve
Türkçe’ye mutlak kazandırılması gereken bir eserdir.
İşbu Norman Daniel, mezkur eserinin giriş bölümünde
şöyle demektedir:
Batı Avrupa,
aşağı yukarı 1100 ile 1300 tarihleri arasında teşekkül
etmiş ve o zamandan beri de ancak yavaş yavaş değişmiş
olan kendi görüşünü uzun zamandır devam ettirmektedir.
Bu devamlılığın temel sebeblerinden birisi, yalnızca,
bir müellifin görüşlerinin bir diğerine normal geçişi
değil, fakat meselenin tabiatındaki değişmezlik
vasfıdır. İslâm ile Hıristiyanlık arasındaki farklar
değişmiş değildir, öyle ki Hıristiyanlar dâimâ aynı
tenkîdleri yöneltmek eğilimindedirler. Hattâ daha yakın
bir devirde bile meselenin şuûruna sâhib bazı yazarlar
geleneksel hıristiyanî ve avrupâî davranışlarıİndan
kurtulmaya çalışmışlarsa da onların başarıları, ortaya
koydukları arzularının seviyesine her zaman ulaşabilmiş
değildir.
[Avrupa’da]
İslâm’ın tahrif edilmiş görüntüsü Avrupalı vicdanında
Bizans İmparatorluğu’nun siyasî ve askerî yönden önemli
derecede za’afiyete uğradığı ve Batı tarafından ta’ciz
ve itiraz konusu yapıldığı bir devirde olmuştur.
Müslümanlar o devirde pekçok yerde Hıristiyan dünyasının
sınırlarında idiler ve Akdeniz’i onlarla
paylaşıİyorlardı. Bu çarpıtılmış görüntü Hıristiyan
toplumun akîdelerinden birisi olmuşdur. Tabîatiyle
Hıristiyan Kilisesi mensublarınıİn ekserîsinin de...
Bu şartlar
içinde büyümüş Avrupalı siyâsînin müslümana tarafsız
bakabilmesi mümkünmüdür? Demokrasi, insan hakları
deyince mangalda kül bırakmayan günümüzün bazı Batılı
devletleri, iş Müslümanlar’a gelince her şeyi
unutuvermektedirler. Son günlerde Fransa meclisinin
Ermeniler hakkındaki gayreti, yavuz hırsız ev sâhibini
bastırır misalinin tipik örneği olsa gerektir. Halbuki
son devirlerinde bile Ermeni-Rum asıllı bakanlara sâhib
Osmanlı Devleti’nin gösterdiği demokratik anlayışa
meselâ Fransa’dan verilebilecek bir tek misâl
olabileceğini zannetmiyoruz. İslâm-Hıristiyan
diyaloğunun harâretli savunucularından Hıristiyan din
âlimi Youakim Moubarac’in 1971’de bastığı Les Musulmans
isimli soruşturma eserinde Prof.Dr. Muhammed
Hamîdullah’dan naklettiği aşağıdaki ifâdeyi yalanlayan
bir beyâna henüz rastlayabilmiş değiliz. Merhum şöyle
diyor:
Fransa’nın
130 senelik Cezâir işgâli boyunca, ki Fransa bu müddet
zarfında Cezâir’i kendi toprağı olarak kabul ediyordu,
Haçlılar devrinde değil, insan hakları asırları olan 19.
ve 20. asırda Fransa, bakan, devlet sekreteri, büyük
elçi... kademesinde Cezâir asıllı bir tek müslümana hak
tanımış değildir. Cezâirli bir milletvekili bu Fransa’da
aslâ bakan veya devlet sekreteri olamamışdır.
Çarpıtılmışß
İslâm imajının siyasete yansımış tarafını bir kenara
koyup bugün Vatikan’ın daveti konusunda ne yapılması
gerektiği meselesine gelirsek, bu noktada şu gerçekleri
göz önünde tutmanın vazgeçilmezliğini söylemek
durumundayız.
Husûsiyle
İslâm-Hıristiyan kültürel ilişkileri sâhasında fevkalâde
zengin edebî mahsüllere sâhibiz. İslâm ülkelerindeki
Hıristiyan âlimlerin başta Kur’ân’a yönelttikleri
tenkîdî eserler daha Emevîler devrinde serbestçe
yayılabiliyordu. Meselâ hicretten yarım asır sonra
doğmuş, Emevî devletinde idârî vazife almış, Dımeşklı
Yahyâ (S. Jean Damescène) [676-754] bunların öncüleri
durumundadır. Hıristiyan cebhesinden gelen hücumlara
Müslüman âlimler de cevab vermekte gecikmediler ve
günümüze kadar kesintilerle devam eden bir reddiyeler
sınıfı edebiyatı doğdu. Bu son derece dikkate şayan
edebî mahsûller hakkında derli toplu ilk büyük çalışmayı
bir Alman âlime borçluyuz: Moritz Steinschneider
(1816-1907), Polemische und apologetische Literatur in
Arabischer Sprache zwischen Muslimen Christen und Juden
(Müslüman, Hıristiyan ve Yahûdîler Arası Cedel
Edebiyatı), Leipzig 1877.
Bugün
memnûniyetle görüyoruz ki, II. Vatikan Konsili pek
hayırlı bir edebî hizmete vücûd vermiş, 1974’den
itibâren her sene bir aded çıkarılarak bugün 25. cildine
erişmiş İslamochristiana-Dirâsâtun İslâmiyyetun
Mesî?ıyye ilmî dergisini çıkarmakla, dinler arası
diyalog çalışmalarına en büyük ilmî" kaynak hizmetini
sunma şerefini kazanmıştır. Fransız asıllı râ‰hib âlim
Prof.Dr. Maurice Borrmans’ın editörlüğünde yayınına
devam eden bu çeşid eserlerin Türkiye’de henüz yeterince
değerlendirilebildiğini ve onlara katkı sağlanabildiğini
maalesef ki söyleyebilecek durumda değiliz. İlâhiyat
Fakültelerinin husûsiyle dinler târîhi kürsülerini,
gerekli dilleri bilen, kaynakları kolayca sağlayabilen
öğretim üyeleriyle zenginleştirmedikçe bu teessüfden
kurtulabilmek herhalde mümkin olmayacakdır. Türkiye
Cumhuriyeti Batı’yla bütünleşmeyi hedeflerinden birisi
görüyorsa, her şeyden önce o, Batı’nın İslâm’a bakışını
düzeltmesine yardımcı olmak durumundadır. Asırlar
öncesine âid peşin fikirlerle büyümüş günümüz Batılı
siyaset ve halk adamlarının beyinlerini temizleyebilmek,
ancak geçmiş kültürün temizlenmesiyle mümkündür. Bu
temizliğe, bu konuyla ilgili olarak Batılı âlimlerce
yazılmış eserleri dilimize kazandırmakla başlanmalıdır.
Bir Norman Daniel’in, bir R.W. Souther’in, bir T.
d’Alverny’nin... eserlerini bizzat yazamadığımıza göre,
terceme etmekden başka çâremizmi var!
Siyâsîlerimizin günübirlik politikalardan kurtulup,
geleceğe dönük bu çalışmalara yardımcı olacaklarını ümîd
etmek istiyoruz. Günümüzde temcid pilavı gibi ortaya
konan Ermeni soykırımı iftirasını Ehl-i Kitâb’ın
kafasından çıİkarabilmeyi, bağırıp çağırmaya bağlayan
sîyâsîlerimiz duydularmı bilmem, Türk Tarih Kurumu’nda
Ermenice bilen bir tek uzman yokmuş! Zararı yok, yakında
nasıl olsa okuyan kızların başlarını açacağız bu sâyede
yurdumuzda ne enflasyon kalacak, ne yoksulluk, ne banka
soygunları, ne de Müslüman düşmanlığı sonra da Avrupa
Birliği!
Aklımızı koru
Yâ Rabbi...
© 2002 İktibas
|