|
Dinlerarası Diyalog-I
Yunanca
dialogos kelimesi fransızca’ya dialogue olarak geçmiş,
Türkçe’de diyalog olarak kullanılmaktadır. Karşılıklı
konuşma demektir. Kişiler ya da, ideolojik, siyasi
taraftarlarla karşıtları arasında, ayrılık konuları
üzerinde bir anlaşmaya, geçici veya kalıcı bir uzlaşmaya
varmak için görüşüp konuşmaya, ilişkiler geliştirmeye
diyalog denmektedir.
"Dinler arası
diyalog" ise, adından anlaşıldığı üzere, farklı ırk ve
kültürlerden, değişik inanç, kanaat ve siyasi anlayıştan
insanların bir araya gelerek kavga etmeden birbiriyle
konuşması, belirli ortak ilkeler / ana başlıklar
üzerinde uzlaşma arayışları; birbirlerine hoşgörüyle
bakarak, ortak meseleler etrafında konuşup tartışma ve
işbirliği yapmaları olarak tanımlanmaktadır.
Diyaloğu
istenen "dinler", kronolojik sıraya göre, Yahudilik,
Hristiyanlık ve İslam’dır. Bu üç dinin diyaloğu meselesi
nereden çıktı, buna geçmeden önce, "dinler arası
diyalog" faaliyetlerinin tarihi geçmişini kısaca
incelememiz kaçınılmazdır.
Dinler arası
diyalog konusunda kalem oynatanlar, dinler arası diyalog
sürecini peygamber zamanına kadar götürmekte, Kur’an’ın
(Al-i İmran, 64 gibi) kimi ayetlerini de buna delil
olarak sunmaktadırlar. Fakat bu gönderme, benzer
konularda olduğu gibi, Kur’an’ı, batıl bir davaya alet
etmekten öte bir şey değildir. "Dinler arası diyalog"
olgusu, misyonerik bir geçmişe sahiptir ve Hz. Peygamber
dönemine kadar uzanmaz. İslamın ilk döneminden başlamak
üzere [Yahya ed-Dımaşki (ö.754), bilahare Musa b. Meymun
(Maymonides) (ö.1204) vb..] pek çok ehli kitap bilgini
en başta Kur’an’ı eleştirmişler, müslümanlar da onlara
cevap vermişlerdir. Ortaçağda Başpiskopos’un sarayında
Hristiyan-Müslüman-Musevilerin tartışmak için bir araya
geldikleri bilinmektedir. Ayrıca, İbn Rüşd, Farabi ve
St. Thomas birbirlerini etkilemişlerdir. Bütün bunlar
diyalog değilse, diyalog nedir?
"Dinler Arası
Diyalog" faaliyetleri, Judeo-Hristiyan medeniyetinin
ciddi bir düşman olarak gördükleri İslam’ı bertaraf etme
planlarının bir gereği olarak başlamıştır. Aslında
Yahudi ve Hristiyan medeniyetinin İslam’a düşmanlığı,
Hicret takvimiyle yaşıttır. Medine İslam devleti belirli
aralıklarla, en ciddi badireleri Yahudilerle ve
Hristiyan Bizans’la atlatmıştı. Fakat mü’minler
topluluğunu bertaraf edememişlerdi. Batılıların İslamı
ve müslümanları düşman olarak görmelerinin en önemli bir
nedeni de, sömürgecilik ve misyonerlik hizmetlerinin
müslümanlar tarafından engellenmesidir. (Norman Daniel)
Edinburg’da islami çalışmaların kurucusu olan Sir
William Muir 1897’de "Muhammedanizm Hristiyanlığın
yegane, en açık en tehlikeli düşmanıdır" diyor, "yalancı
peygamber (Muhammed) bizim karanlık ülkemizin tanrısı
olabilir mi?" sorusuyla öfkesini dışa vuruyordu.
Misyonerler
1950’lerde dünyanın 25 büyük şehrinden 18’inin büyük
çoğunlukla hristiyanlarla dolu olduğunu biliyorlar,
2000’lerde 17’sinin, büyük çoğunluğu Hristiyan
olmayanlarla, yani müslümanlarla doldurulacağını; bunun
ötesinde bu süper islami merkezlerin islami
neo-fundamentalizmin yatağı olacağını var sayıyorlar.
Öyleyse, söz konusu 2000’li yıllar gelmeden önce mutlaka
bir şeyler yapılmalıydı ve de yapılmaktadır...
Kültürler
arası ve dinler arası diyalog konularıyla ilgilenen ilk
isimler (mesela Paul F. Knitter) "Dünya Misyonerleri
Topluluğu" gibi teşkilatların üyesidirler. Esas olarak
dinler arası diyalog faaliyetini başlatan, Katolik
kilise Vatikan’dır. Vatikan’ın üç yıl içinde (1962-1965)
gerçekleştirdiği ünlü II. Vatikan Konsili dinler arası
diyalog çalışmaları açısından çok önemlidir. Dinler
arası diyalog faaliyetleri bu konsilden sonra ciddi bir
ivme kazanmıştır.
II. Vatikan
konsilini 1962 yılında, Türkiye’de uzun yıllar kalmış,
Türk ve müslüman dostu olarak lanse edilen Papa XXIII
John tertip etti. Doğrusu Türkler(!) de bu Papa’yı çok
sevmiş olmalı ki, bu zatın 2000 yılında aziz ilan
edildiği törene Türkiye’nin Kültür Bakanı da katılmış,
hatta İstanbul’daki Vatikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu
sokağın adı değiştirilerek oraya, Papanın kardinallik
adı verilmiştir. II. Vatikan Konsili’nde dinler arası
diyalog çalışmalarının yapılmasına karar verilmiş ve bir
dinler arası diyalog sekreteryası kurulmuştur. Kararları
1965 yılında açıklanan bu konsilde Vatikan ilk kez
"Hristiyanlık dışında kurtuluşun olabileceğini" resmen
kabul etmiştir. Bu karar, Kilise’nin artık müslümanları
da "kurtuluşa erebilecek olanlar" zümresinden sayması
anlamına gelmekteydi. II. Vatikan deklarasyonunda
(Nostra Aetate) Hristiyanlarla müslümanların aynı ezeli
ve ebedi, bağışlayıcı ve her şeye kadir v.d. bir tek
Tanrı’ya ibadet ettikleri vurgulanmaktadır. Hemen
arkasından ise, "Her ne kadar İsa’yı tanrı olarak kabul
etmeseler de O’na bir peygamber olarak büyük saygı
gösterirler. O’nun bakire annesi Meryem’e de aynı
şekilde hürmet ederler..." kararıyla, müslümanları ilk
kez "hidayet" çerçevesi içine dahil ediyorlardı. Oysa
Hristiyanlarla müslümanların "aynı tanrıya ibadet
ettiği" doğru değildir. Bunu Kilise bildiği için 1965
yılına kadar müslümanları dalalette görmüşlerdi. Bu
metinde İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu ve teslis inancı
aynen muhafaza edilmiş, müslümanlar bu akideyi kabul
etmemelerine rağmen "hidayette olabilirler" çerçevesine
dahil edilmiştir! 1992 yılında Vatikan bir Katolik
Kilisesi ilmihali yayınlamış, orada, İslamın tanındığı,
hatta tevhidi mesajlar taşıdığı şeklinde lütufkar
ifadelere yer verilmiştir.
II. Vatikan
Konsilinde farklı dinlerle iyi ilişkiler kurmak
konusunda karar alınmıştı. Alınan kararlar gereği Papa
tarafından 1964'te Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası
kuruldu. 1988'de bu kurum "Papalık Dinler Arası Diyalog
Konsili" (PCID) adını aldı. Dinler arası diyalog
aktiviteleri çerçevesinde Vatikan'a bağlı Arap-İslam
Araştırmaları Enstitüsü tarafından 1974'ten beri
"İslamochristiana: Dirâsetun İslamiyyetun Mesîhıyye"
adıyla, her yıl bir sayı yayınlanan bir dergi
çıkartılmaktadır.
1970’de
Japonya’nın Kyoto şehrinde dünyanın bütün büyük
dinlerinin mensupları "bizi birleştiren şeyler bizi
ayrıştıran şeylerden daha önemlidir" anlayışıyla "Dünya
Dinleri Barış Konferansı"nda bir araya geldiler. Alınan
ortak kararlar özet olarak şunlardı: İnsanlık ailesi
birdir tüm insanlık eşittir ve haysiyetlidir; bireylerin
şuurları masundur; insan toplumu değerlidir; güç her
şeyi haklı hale getiremez; sevgi merhamet, ruhun iç
samimiyeti vs. nefret, düşmanlık ve menfaatten daha
önemlidir; zengin ve zalime karşı mazlumun yanında
olmalıdır; iyi niyet zafere ulaşacaktır.
1974’de
kurulan Müslüman-Yahudi-Hristiyan Konferansı Teşkilatı,
biri 1975’de İtalya’da, diğeri 1977’de Lizbon’da olmak
üzere iki uluslar arası konferans gerçekleştirmiş. İlki,
"Gıda/Enerji ve Büyük Dinler", ikincisi de "Dünya
Dinleri ve Yeni Dünya Düzeni" konusunu tartışmış.
Amerikan Din
Akademisi New York’da 1979’da sıra dışı bir toplantı
gerçekleştirmiş. Akademiye bağlı İslami Araştırmalar
Komitesi ABD’deki Yahudi, Hristiyan ve Müslüman akademik
çevreleri, diyaloga teşvik ediyor. Daha sonra bu
kollokyum Müslüman-Hristiyan-Yahudi Konferansı adını
alıyor.
Amerikan Din
Akademisi İslami Araştırmalar Grubu (Başkanı İsmail R.
Faruki) 1979 yılında "İbrahimi Dinlerin Trialogu"
başlıklı bir sempozyum düzenlemiş. Üç dinden üçer
dinbilimci davet edilmiş. Bu Konferansın açış
konuşmasını yapan Vatikan eski Kardinali Sergio
Pignedoli konuşmasına Tevrat’tan (Tekvin: 17/4) aldığı
"Sen pek çok milletin babası olacaksın" sözüyle
başlıyor. İleriki cümleleri arasına şu sözleri
yerleştiriyor: "İsrail Kavmi ‘Tanrının Kavmi’ ünvanından
hoşlanır ve ezeli ve ebedi tanrı’nın ona bahşettiği bu
onuru azaltmak hiçbir surette benim niyetim değildir."
Kardinal Sergio, tıpkı II. Vatikan kararlarındaki gibi,
müslümanların, Hristiyanların teslis, enkarnasyon ve İsa
aracılığıyla kurtuluş teorisini benimsemediklerini,
İncilin tamamını kabul etmediklerini, ama yine de
hristiyanları monoteist saydıklarını sitayişle anıyor(!)
Burada Kur’an’dan 16/125 ve 2/62, 5/48, 42/15, 2/148
gibi ayetleri okuyor ve kendince anlamlar çıkartıyor.
Peşinden şöyle diyor: "Geçmişteki ihtilafları telafi
etmek için yürümemiz gereken yolu Papa XXIII. John, VI.
Paul ve II. John Paul; Jule İsac, Massignon, Kardinal
Bea gibi alimler göstermişlerdir!"
Hristiyan-Müslüman diyalogunda 1974’de Libya’da
gerçekleştirilen Tripoli konferansına gelinceye kadar
bütün atakları Hristiyan alemi (Vatikan) yapmıştır.
Tripoli konferansı da Vatikan ve diğer bazı Doğu
Hristiyan kiliseleri ile değişik bölgelerden müslümanlar
tarafından tertip edilmişti. Fakat bu kez hiç değilse ev
sahibi müslümanlardı ve bunun için toplantı fiyasko ile
neticelenmiştir.
1981 Yılında
Vatikan’ın Türkiye (dînî) temsilcisi olan Monsenyör
Pierre Dubois ile, öğrencisi Niyazi Öktem 1983 yılında
İstanbul’da "Aristo ve Akdeniz kültürü" başlıklı bir
dinler arası diyalog toplantısı düzenlemiş. Toplantıda
sunulan tebliğleri Fransız Anadolu Araştırmaları
Enstitüsü yayınlamış.
Avrupa
Komisyonu, Kasım 1995 tarihinde Toledo'da organize
ettiği buluşma ile üç dinin temsilcilerini bir araya
getirmiştir.
1990 Yılında
dinler arası diyalogla uğraşan, onursal başkanlığını
Ahmet Mumcu’nun yaptığı Noel Baba Vakfı ortaya çıkıyor.
Bu vakıf, Kilisede düzenlediği Rum Ortodoks ayininden (6
Aralık 1996) sonra Niyazi Öktem’in "henüz Hz. Muhammed
peygamber bile değilken Anadolu’da tek tanrılı dini
yayan, bir Anadolu ereni, bir veli kabul edilmesi
gereken" dediği Aziz Nikolas’ın ruhuna yasin okutma
başarısını gösteriyor! Aynı yıl Noel baba etkinliklerine
Abdurrahman Dilipak ve ZAMAN’dan bazı yazarların
katılması Niyazi Öktem’in övgüsünü kazanıyor!
Bu esnada Rum
Ortodoks kilisesi, Patrik II. Bartholomeos aracılığıyla
diyaloğu genişletme çabalarını sürdürürken derin
devletin bir kanadının şimşeklerini üzerine çekiyorsa
da, aynı dönemde Fethullah Gülen’in Bartholomeos ile bir
görüşme yapması herhalde derin şimşekleri yumuşatmış
olmalıdır. Bilahare Fethullah Gülen Papa’yı ziyarete
gitmişti.
Fethullah
Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı (GYV) gibi "içerden" bazı teşkilatların yanısıra
birtakım Hristiyan kişi ve kuruluşlar "sivil toplum
örgütleri" adı altında diyalog çalışmalarını
hızlandırdılar. Süryani Kadim Kilisesi İstanbul
Metropolit’i; Yahudi Cemaatinden bazı din adamları,
Ermeni kilisesinden Mesrop Mutafyan, Fethullah Gülen
vb.. simalar diyalog toplantılarının "daimi kontenjan"
üyeleriydi...
Gazeteciler
ve Yazarlar Vakfı ve vakfın onursal başkanı M. Fethullah
Gülen’in bayraklaştırdığı "Hoşgörü ve Diyalog" anlayışı,
vakfın 1995 yılı Ocak ayında Çırağan otelinde
düzenlediği "muhteşem" bir törenle başlatılıyor.
Aralık
1996’da gerçekleştirilen Noel Baba etkinliklerine 500.
yıl vakfı gibi bir Musevi teşkilatın yanı sıra,
"müslüman ve sünni kesimi", ZAMAN gazetesi temsil
ediyor.
1997
Haziran’ında İstanbul Hilton Oteli’nde GYV tarafından
"Medeniyetler Arası Diyalog Kongresi" düzenleniyor. Aynı
vakıf aynı Otelde 25 Aralık 1997 günü "Ulusal Uzlaşmaya
Teşvik Gecesi" düzenliyor ve başta Süleyman Demirel
olmak üzere pek çok sanatçı ve siyasiye ödül veriyor.
GYV, ilki
1998 Haziran’ında olmak üzere Bolu’nun Abant ilçesinde,
ilk kez dergimiz tarafından "Abant Konsili" olarak
adlandırılan Abant Toplantılarını düzenledi. Bu ilk
buluşmanın başlığı "İslam ve Laiklik" idi. Dördüncüsü
2001 yılında yapılan "geleneksel Abant toplantıları"nın
önümüzdeki yıllarda devam edeceği beklenmektedir. Bu
toplantılar uzlaşma, diyalog, bir arada yaşama, dini
çoğulculuk, öteki, İslam ve laiklik, islam ve demokrasi
gibi konu ve kavramları tartışıp, İslam’la uzlaşması
mümkün olmayan kavramları uzlaştırma, İslam inancını
flulaştırma işlevini yerine getirdi.
Bu arada
devletin resmi dini mercii de diyalog için kolları
sıvamıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı 1993 yılında I. Din
Şurası’nı düzenledi. Bu şurada dinler arası diyalog
toplantıları düzenlenmesi önerildi. Kasım 1998’de,
adıyla ve sanıyla II. Vatikan Konsili’ne benzeyen II.
Din Şurası’nı tertip etti. Şura’ya 32 ülkeden 235 ruhani
ve bilim adamı katıldı. Ermeni Patriği hariç,
Türkiye’deki tüm Ruhani liderler bu şurada konuştular.
Vatikan’dan bir kardinal katıldı. Türkiye’den, Milli
Güvenlik Kurulu ve Genelkurmay'dan da temsilciler
bulunuyordu. Fakat "II. Din Şurası"na bakın ki, basının
ifadesiyle, "İslamiyetle ilgili tartışmalara son noktayı
koymayı amaçlayan" Diyanet İşleri Başkanlığı, Şura'ya
radikal islamcıları davet etmemişti. Yani "radikal
islamcılar" Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler kadar bile
diyaloğa layık görülmemişlerdi! İşte dinler arası
diyalog buydu! Buna rağmen Şura’nın üç ana başlığından
ikincisi, "Dinler Arası Diyalog" idi. Şura’da "Dünyamızı
yaşanabilir hale getirmenin ve barış içinde yaşamanın
tek yolu bizim dışımızdakilerin dini inançları ile örf
ve adetlerini ne acımasızca tenkit etmek, ne de kendi
inanç ve değerlerimizi bir tarafa bırakarak onları
taklit etmektir" deniliyordu. II. Vatikan Konsili’ni 33
sene geriden takip eden Şura’nın sonuç bildirgesinde,
Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir "Dinlerarası
Diyalog Genel Sekreterliği" kurulması kararı yer
almıştı.
Alınan
kararlara göre, hiçbir dinin propagandası
yapılmayacaktı! Din mensupları, farklı dinlere karşı
taassuptan ve önyargıdan uzak kalmaya davet ediliyor,
din ve milliyet farkı gözetilmeden, insan hakları,
özellikle de din ve vicdan hürriyeti konusunda,
haksızlığa uğrayan milletlerin ve toplulukların yanında
yer almanın gerekliliği üzerinde duruluyordu. Ayrıca
gelecek yıllarda Türkiye’de İbrahimî dinlerin dünü,
bugünü ve geleceği ile ilgili bir toplantı düzenlenmesi
karara bağlanmıştı. T.C. Turizm Bakanlığı’nın yürütmekte
olduğu "İnanç Turizmi" projesine, ilgili dinler hakkında
sağlam bilgiler verilmek suretiyle katkıda bulunulmanın
gereği de alınan kararlar arasındaydı. Sonuç itibariyle
II. Din Şurası’nda öne çıkan başlıklar Hristiyanlık ve
Yahudiliğe saygı, hoşgörü, İbrahimi dinler kavramı ve
inanç turizmi gibi belli başlı konulardı.
Şubat 1998'de
de UNESCO Fas'ın başkenti Rabat'ta Kral II. Hasan'ın
himayesinde Dinler Arası Diyalog toplantısı düzenledi.
Diyalog
sürecine İstanbul Büyükşehir Belediyesi de katkıda
bulunmaktaydı. Belediye tarafından 1998 yılı Mart
ayında, "Kültürler Arası Diyalog" başlıklı bir sempozyum
düzenlendi. Sempozyuma Türkiye içinden ve dışından pek
çok Müslüman, Katolik, Ortodoks, Protestan, Musevi ve
Zerdüşt bilim adamı, teolog, aydın ve uzman katıldı.
Bunlar arasında bilhassa İstanbul Fener Rum Ortodoks
Patriği Bartholomeos, İstanbul Süryani Patriği Yusuf
Çetin, Vatikan Temsilcisi Khalid Akesheh ve (1998
yılında) Vatikan’da Papa Jean Paul ile görüşen Fethullah
Gülen ve M. Said Aydın hemen dikkat çeken isimlerdi.
Daha önce Fas’ta Kral Hasan ve Ürdün’de Prens Hasan’ın
girişimiyle tertip edilmiş bulunan bu sempozyumun, gerek
"dinler arası diyalog" sürecine, gerekse "kültürler ve
medeniyetler arası ilişkiler"in gelişmesine büyük bir
katkı sağlamış olduğu söyleniyordu.
Fethullah
Gülen’in ilk başta Türkiye içinde başlattığı, "dinler
arası diyalog" girişimleri 1998 yılında Türkiye
sınırlarının dışına taştı; Katolik Dünyasının Lideri
Papa II. John Paul ve Kudüs Hahambaşısı Eliyahu Bakhsı
Doron görüşmeleri ile zirveye ulaştı.
İlki Mayıs
1998 tarihinde Milano Üniversitesi’nde toplanan Türkiye
dahil 8 ülkenin konu ile ilgili araştırma yapan öğretim
üyeleri "Din-Devlet İlişkilerini Araştırma Derneği" adı
altında bir çalışma sürecini başlattılar. Bu sempozyumun
ikincisi GYV tarafından Ekim 1999’da İstanbul’da
"Din-Devlet İlişkileri Sempozyumu" başlığı ile
düzenlendi.
1999
Eylül’ünde İstanbul’da GYV’nca Osmanlı devletinin
kuruluşunun 700. yıl dönümü referans gösterilerek,
"Hoşgörü 700 Sempozyumu" düzenlendi. Sempozyumun
bitiminde üç semavi dinin korolarından oluşan ortak
ilahiler konserinden sonra, "gerçekten hem zihinler, hem
de kalpler paslarından arındı" deniyordu.
1999’da
Diyanet İşleri Başkanlığı bir "Dinler Arası Diyalog
Merkezi" kurdu.
1999 yılı
Mayıs’ında Aachen Bischöf Akademisi tarafından "Çatışma
ve İşbirliği Arasında: Avrupa ve İslam" konulu bir
toplantı düzenlendi.
Diyalog
sürecinde dur durak bilmeyen GYV’nın diyalog
sekreteryası başkanı M. Said Aydın ve Cizvit rahip
Thomas Mitchel Urfa’da (akabinden İstanbul’da) Nisan
2000’de, Kültür ve Turizm bakanlıklarınca da destek
gören "Uluslar arası Hz. İbrahim Sempozyumu"nu
düzenledi. Görüldüğü üzere, Diyanet’in II. Din
Şurası’nda alınan İbrahimi Dinlerle ilgili bir toplantı
düzenleme kararını Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yerine
getirmiştir. Toplantının üç ana başlığından biri de "Hz.
İbrahim’in zengin mirası ışığında üç monoteist din
arasında geliştirilmesi gereken diyalog, hoşgörü ve
barış faaliyetleri" idi. Sonuç olarak bu sempozyumdan
"Farklılıkların önemli bir kısmı asırlardır birikegelmiş
cehaletten kaynaklanmaktadır" kararı çıkmıştı. Hz.
İbrahim barışın ve diyalogun bir sembolü kabul
edilmişti.
Mayıs 2000’de
İstanbul’da aynı vakıf tarafından "Diyalog Avrasya
Toplantıları"nın II.si düzenlendi. Vakıf yine Mayıs
2000’de İstanbul’da "Çeyrek Asrı Aşan Gurur Tablosu"
ödül törenini düzenledi ve pek çok sanatçı, siyasetçi ve
gazeteci-yazara ödül dağıttı.
Diyanet
İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz Papa ile görüşmesinden
sonra, İsrail baş hahamının ısrarlı daveti üzerine Kasım
2000’de İsrail’e gidecekti ki, İsrail-Filistin
çatışmaları nedeniyle süresiz olarak ertelendi.
Dünya
Kiliseler Birliği, Ortadoğu Kiliseler Birliği gibi
kuruluşlar yoğun bir şekilde dinler arası diyalog
etkinlikleri yapmaktadır. UNESCO 2000 yılında Aziz
Pavlus’un memleketi olarak takdim edilen Tarsus’da tüm
azınlıkları kucaklayan bir toplantı yaptı. Toplantı
sonunda yayınlanan "Tarsus Deklarasyonu", temsilci
tarafından rapor halinde Avrupa Konseyi’ne verildi. İşbu
deklarasyon 2000 yılında düzenlenen uluslar arası
diyalog toplantılarında, her fırsatta Avrupalılar
tarafından gündeme getirildi ve Türkiye tebrik edildi.
Ağustos
2000’de Diyanet İşleri Başkanlığı, 47 dini liderin
katıldığı IV. Avrasya İslam Şurası’nı tertip etti.
Eylül 2000
tarihinde "Hoşgörü Yılı ve İnanç Turizminde Göller
Bölgesi" isimli sempozyum düzenlendi. 2001 Yılında,
başta Abant olmak üzere pek çok toplantı yapıldı.
En son olarak
2002 yılı Şubat ayında İstanbul’da, Dışişleri Bakanı
İsmail Cem İpekçi öncülüğünde İKÖ-AB Ortak Forumu
adında, İslam ülkeleri ile Avrupa birliği Dışişleri
bakanlarını bir araya getiren bir diyalog toplantısı
düzenlendi. Bu toplantılar saymakla bitecek gibi
değildir. Yapılan bütün toplantı ve temasların tam
dökümü çıkartıldığında bu saydıklarımızın birkaç misli
yer tutacağı çok aşikardır
Neşvü nema
bulduğu kaynak Vatikan olan Dinler Arası Diyalog
çalışmalarının hedef ve gayesi ne olabilir? Hristiyan
Batı ve Yahudi dünyası gerçekten müslümanlarla diyalog
içine girmek, onları anlamak, aralarındaki husumetleri
gidermek istiyor olabilir mi?
Türkiye’de,
başta Fethullah Gülen grubu, onun önemli organı
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı ve Diyanet teşkilatı olmak
üzere "içerden" konuşan diyalogcuları çok genel
hatlarıyla iki kategoride değerlendirmek mümkündür:
Birinci kategorideki diyalogcular, söz konusu Vakıf ve
DİB gibi, ne yaptığını bilen, belirli yerlere belirli
vaadlerde bulunmuş, dolayısıyla diyalog faaliyetlerini
belirli misyon gereği yerine getiren kişi ve
kurumlardır. Anılan bu kuruluşlar bir anlamda kendi
halkına karşı Yahudi-Hristiyan medeniyetinin
misyonerleri gibidirler. Bu kategoride yer alan kişi ve
kurumları iyi niyetli, müslümanların hayrına çalışan
insanlar olarak görmek, siyasi körlüktür, dünyada ve
Türkiye’de ne olup bittiğini görmemektir. Bir ihanet
projesine "iyi niyetlidir" kaşesini vurmak, onu ihanet
olmaktan çıkartmaz.
İkinci
kategoride ise, bu rüzgara kendini kaptıran, siyasi
bilgisi ve basireti ya hiç olmamış ya da dumura uğramış,
akademik seralarda yetiştirilen süs bitkisi gibi,
depolitize bir bilim hedefiyle yetiş(tiril)en din
bilgini, ilim adamı, ilahiyatçı ünvanlı kişilerdir. Bu
gruptakiler, çok saf bir şekilde, gerçekten Papalık
kurumunun ve birtakım Masonik teşkilatların kendilerinin
önderliğindeki bir İslami diyaloğa ihtiyaç duyduklarını
zannetmektedirler. Birinci kategoridekiler, misyoner
teşkilatlarıyla girişilen bir misyoner faaliyetinin,
yani bir ihanet şebekesinin elemanları ise, ikinciler de
bu ihanet şebekesinin ahmak dostları cümlesinden
sayılmalıdır. Eskiden beri her tokmak vurucunun bir
"hıh" deyicisi bulunur.
Devamı
gelecek sayıda
© 2002 İktibas |