|
Abidin BİROL
/ VAN
Soru :
Kur’an’a göre akletmek nedir? Ne yaparsak akletmiş
oluruz?
Cevap :
Kur’an’a göre akletmeye geçmeden önce, Kur’an’a göre
akıl nedir? Konusunun açıklığa kavuşturulması
gerekmektedir.
Akıl,
Kur’an’ın anlatımıyla insana verilen anlama, ölçüp
tartma, mukayese ve muhakeme yapma yeteneğidir.
Ayetlerin ışığında konuya baktığımızda, aklın, beş
duyumuzdan da istifade ederek merkezi kalp olarak
tanımlanan anlama, yargılama ve hüküm çıkarma yeteneği
olduğunu görürüz.
"Allah sizi
annelerinizin karnından bir şey bilmez halde
çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz
ve kalp vermiştir. " (16/78)
"Yeryüzünde
dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek
kalpleri, işitecek kulakları olsun; Ama yalnız gözler
kör olmaz fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir."
(46/26)
"Andolsun
ki, Cehennem için birçok cin ve insan yarattık;
Onların kalpleri vardır ama anlamazlar; kulakları vardır
ama işitemezler; gözleri vardır ama göremezler. İşte
bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da sapıktırlar.
Bunlar gafillerdir. " (7/179)
Özellikle
Hacc 46. ayetinde; "Akledecek kalpleri" ifadesiyle
anlama ve düşünme merkezi olarak "kalp"
gösterilmektedir. Bu nedenledir ki, olaylar karşısında
kalbin atışları değişmekte, kan basıncı yükselmekte ve
yüz hatlarımız değişmektedir. Tur Vadisinde vahye
ilk muhatap olan Musa (A.S.) Rabbına şöyle dua ediyor:
"Rabbim!
Göğsümü genişlet” (Tahammül gücümü artır.) (20/25)
Sevinçte ve kederde ilk tepkinin kalbimizden gelmesi
nedeniyle" içim açıldı, rahatladım" veya aksi
durumlarda "içim daralıyor, kalbim sıkışıyor" gibi
ifadeler çokça kullanılmaktadır.
Duyu
organlarımızın yardımıyla olayı algıladıktan sonra
gerekli tepkiyi veren bir mekanizma olarak kalbi,
düşünmenin merkezi olarak almak ayetin ruhuna uygun
düşmektedir.
Genel olarak
akıl, sözlüklerde şöyle tanımlanmaktadır;
1- İnsanda
varolan anlama kabiliyetidir. İki farklı şeyi
birbirinden ayırma, benzer iki şey arasındaki bağlantıyı
kurma, eşya ve olayları düşünüp değerlendirerek hüküm
çıkarma kabiliyetidir.
2- Apaçık
doğruları yada soyut nesneleri, özleri itibariyle veya
bütün yönleriyle doğrudan ve aracısız biçimde
sezme-anlama melekesi öncülerden sonuca geçme suretiyle
çıkarım yapma gücü.
3- Vahiy,
inanç, sezgi, duygu, duyum, algı ve deneyden farklı
olarak sadece insana özgü olan bilme yeteneğidir. Doğru
düşünme ve hüküm verme yeteneği, kavram oluşturma
gücüdür.
Elmalı Hamdi
Yazır’a göre :
Akıl, mahsus
olmayan alemi anlamak için vardır. Alem ikiye ayrılır:
Görünen alem, görünmeyen alem diye ki, buna mana
alemi, melekut alemi de denir. İşte bu alem
duyularımızla değil, aklımızla varlığı anlaşılan ve
kabul edilen alemdir. Gaybı haber veren vahyin
anlaşılıp algılanması da akıldan başka bir şeyle mümkün
değildir.
"Haydi
yerde ve gökte iki ilah olduğunu düşünün. Eğer yerde ve
gökte iki ilah olsaydı bu düzeni yerinde bulamazdınız."
(21/22 ) ayetiyle Allah kendi varlığını, birliğini
aklın yargılamasına sunarak, bir olmanın mutlak
gerekliliğini akla onaylatıyor. Aklı yaratan onun
kabiliyet ve kapasitesini bilmektedir. Bu nedenle
Kur’an’da türevleriyle 766 kez tekrarlanan "akıl" bir
fiil olarak zikredilmektedir. "Hala akletmeyecek
misiniz?"
Akletmek
başlı başına bir iştir. Gördüğümüz, duyduğumuz,
dokunduğumuz, yiyip içtiğimiz ve kokladığımız şeyler
hakkında düşünerek, muhakeme ve mukayese yaparak,
teemmül, tefekkür ve tezekkür ederek bir sonuca
varmaktır.
Yapılan işin "akletmek" olması için gerçekten aklın
devreye sokularak düşünülmesi gerekmektedir. Hevaya
tabii olmanın, hislerle hareket etmenin, kalabalıklara
tabii olmanın, teamüllere meyletmenin adı "akletmek"
değildir. Allah Kur’an’da ibret sahnelerini gözler
önüne koyduktan sonra : "Hala akletmeyecek misiniz?",
hala aklınızı kullanmayacak mısınız?, hala
düşünmeyecek misiniz? Akletmeyenler davarlar gibidir
(25/44) gibi ifadeler kullanmaktadır. Allah’ın öğretip,
kendilerinin de bildiği doğrulara tabii olmayıp
gerçekleri örten, dünyevi menfaatini dininin önüne
geçiren Beni İsrail’in alimlerini Allah, "Kitap taşıyan
merkeplere" benzetmektedir(62/5). Allah’ın ayetlerine
kendilerini kapatanları ise şöyle değerlendiriyor:
"İçlerinden
sana kulak verip dinleyenler de vardır. Fakat
sağırlara sen mi duyuracaksın? Hele akılları da
ermiyorsa"
"İçlerinden
sana bakanlar da vardır fakat körlere sen mi yol
göstereceksin? Hele basiretleri de yoksa." (10/42-43)
Dünyada olup
bitenlere geniş açıdan bakıp değerlendirmeyen ve kendi
görüşünü her şey zannedenleri Allah, karanlık bir gecede
ateş yakan, yaktığı ateşin etrafında çok dar bir alanın
dışında dünyayı görmeyen bir kimseye benzetiyor (2/17)
ve onların düştükleri gülünç ve vahim sonu anlatarak:
"Onlar
sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple onlar geri
(girdikleri kötü yoldan imana) dönemezler." (2/18)
buyuruyor.
İnsanı
kuşatan hayat ve kainat hakkında vahyin aydınlığına
gözlerini, kulaklarını ve gönüllerini kapatanlara; bilim
yoluyla her bilgiye ulaştıklarını, aydınlanma
felsefesiyle her şeyi aydınlığa çıkarıp gördüklerini
zannedenlere Allah şöyle buyuruyor:
"Asra yemin
olsun ki insan hüsrandadır. Ancak iman eden ve salih
amel işleyenlerle, birbirlerine Hakkı ve sabrı tavsiye
edenler müstesnadır." (103/1-3) onlar hüsranda
değillerdir .Onlar umduklarına da kavuşacaklar. Onlar
mahzun da olmayacaklar. Allah’ın kedilerine hazırladığı
cennetlerle sevineceklerdir. Kendilerince
‘aydınlananlar’ ise hüsranda olacaklardır.
"Allah size
işte böylece ayetlerini açıklıyor, düşünüp hakikati
anlayasınız diye." (2/242)
Akletmek :
Arapça A-ka-le fiilinden mastardır. Kelime anlamı,
gerçeği anlamak, bilmek, çocuk için temyiz (iyiyi
kötüden, hayrı şerden, lehine ve aleyhine olacak
şeyleri birbirinden ayırma) çağına ulaşmak, gölgeye
çekilmek, (-ila) ile kullanıldığında ise, sığınmak,
korunmak anlamlarına gelmektedir.
Akletmek:
tefekkür (düşünmek), teemmül (ummak/beklemek), teşe’ur
(hissetmek/anlamak) kelimeleriyle de anlam yakınlığı
olmakla beraber, insanın beş duyusu da dahil olmak üzere
bunların hepsini kapsamına alan bir ifadedir. Akletmek
doğru bir hükme varmanın, gerçeğe uygun karar vermenin,
doğru inanıp, doğru davranmanın adıdır.
Doğru
kararlar verebilmek, doğru inanıp, doğru davranmak
için; insanın bütün özelliklerini devreye koyarak afakta
ve enfüste (kainatta ve kendi nefsinde) bulunan
Allah’ın ayetlerini görmek, anlamak, duymak, tatmak,
hissetmek için bu özelliklerin hepsine ihtiyaç
duyulmaktadır. İnsan, taş ile pamuk arasındaki farkı
dokunarak, acı ile tatlıyı tadarak, doğadaki güzel ve
çirkin sesleri duyarak, tabiatın göz dolduran
renklerini görerek anlar ve onlar hakkında doğru
kararlar verir.
Olayları
anlamada, eşyayı tanımada bildiklerimizden istifade
ederek eşyanın ve olayların görünmeyen boyutlarıyla
ilgili kanaat sahibi oluruz.
Kainatta
hazır bulduğumuz kanunların işleyişini gözlemleyerek
bu kanunların mükemmelliğinin kaynağını, eşya ile olan
uyumunun sırlarını, bizimle olan ilgisini anlamaya
çalışırız. Bunları yapabilmek için de gören göze,
işiten kulağa ve hisseden gönüle ihtiyacımız vardır.
Baktığı halde görmeyenleri kör, duyduğu halde gerçeği
duymayanları sağır, anlama kabiliyetine sahip olduğu
halde gerçekleri dillendirmeyenleri de Allah, dilsizler
olarak nitelendirmektedir. (2/18)
"Nice
kasabaların halklarını haksızlık yaparken yok ettik.
Artık çatıları çökmüş, kuyuları terk edilmiş, sarayları
bomboş kalmıştır."
"Yeryüzünde
dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akledecek kalpleri,
işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz,
fakat göğüslerde olan kalpler de kör olur." (22/45-46)
Gören gözler,
anlayan gönüller için Allah, yaşadığımız çevremizde her
mevsim cereyan eden olayları insan hayatına benzeterek
anlayıp akletmemiz için örnek gösteriyor:
"Dünya
hayatı, gökten indirdiğimiz su ile bitirdiğimiz
yeryüzünün bitkileri gibidir: Bunlar insanların ve
hayvanların yiyeceği şeyler, birbirine örülür. Yeryüzü
süsünü takınıp bezenir yerin sahipleri bunlara sahip
olduklarını zannettikleri sırada, gece veya gündüz
buyruğumuz (yakıcı, yok edici azabımız) geliverir de
orayı biçilmişe çeviririz de sanki bir gün önce bir şey
yokmuş gibi olur. Biz ayetleri düşünenlere böyle
açıklarız." (10/24)
İnsanın bütün
özelliklerini harekete geçirerek insan, hayat ve
kainat; İnsan, hayat ve kainatın öncesi,sonrası ve hali
değerlendirerek gerçeğe uygun düşüncenin, Hakka ittiba
eden davranışın ve Allah’ı razı eden yaşayışın sahibi
olmak, Akletmeyi tanımlayan bir eylemdir. Değişik
biçimde ifade edersek akletmek, sahih bir imana, salih
bir amele, Muhammedi yaşayış ve Kur’ani bir anlayışa
sahip olmaktır.
Allah
Kur’an’da gerçeğe uygun düşmeyen düşünce ve davranış
sahiplerini, "hevalarına tabii olmak, şeytanın
adımlarına uymak, akletmemek"le itham etmektedir. Akıl,
iyi ile kötünün, büyük ile küçüğün, azap ile safanın
farkını anlayan şey olarak tanımlandığına göre:
Akleden insan
faydanın büyüğünü ve çoğunu, zararın ise az ve hafif
olanını tercih eder. Zararın çoğunu, faydanın azını
tercih edene kimse akıllı olarak bakmaz. Geçici olanı
daimi olana tercih edeni de akıllı olarak görmek mümkün
değildir. Güç ve kudret sahibine itaat, zayıf ve güçsüz
olana isyan kolay iken, güç ve kudret sahibine isyanın,
zayıfa itaat adına yapılması ise akıl kârı değildir.
Nimette
bolluk ve süreklilik, kudrette yücelik ve erişilmez
ebedilik olarak Allah, hiçbir varlıkla kıyaslanamazken,
insanlar, "genişliği yer ve gök kadar olan cennetlere"
geçici dünyanın çer ve çöpünü tercih ediyorlar. Sonsuz
olan Ahiret saadetine, dünyanın oyun ve eğlenceden
ibaret olan geçici zevklerini tercih ediyorlar. Kudreti
sonsuz ve her şeye kadir olan Allah’a itaat yerine,
kendine bile kadir olamayan aciz bir varlığa (tağutlara,
firavunlara, nemrutlara, bel’amlara , hevasına ve
hemcinsine) itaat ediyorlar.
Allah’ı
bırakıp hevalarını, rahiblerini ve bilginlerini, melik
ve sultanlarını, atalarını ve ruhbanlarını, şeyhlerini
ve üstatlarını Rabbler ediniyorlar.(9/31) Allah’a
isyan, onlara ise itaat ediyorlar. Halbuki:
‘O gün Allah,
öyle bir azab eder ki hiç kimse onun gibi azab
edemez.(Allah onları öyle bir bağlar ki,) O’nun
bağladığı gibi de hiç kimse bağlayamaz.(89/25-26)
tehdidi onlar için bir şey ifade etmiyor. Bu sonuçların
hiç birine akledilerek varılmış değildir.
Ne yapalım ki
akledenlerden olalım? konusuna gelince şunları söylemek
mümkün: Edebli insana sormuşlar "Sen edebi nereden
öğrendin?" O da: "edebsizden" demiş. "Nasıl"? deyince
demiş ki: "Ben edepsizin yaptığını yapmaktan uzak
durdum, sonuçta ben edepli, o ise edepsiz oldu."
Kısa
ifadesiyle akledenlerden olmak için akletmeyenlerden
olmamak lazımdır. Meseldeki şahıs, edebi edepsizden
öğrenmiş. Ama biz edebi Allah’ın edeplendirdiği
elçisinden öğrenmek zorundayız.
Akleden insan
bütün varlığıyla anlar ki, Allah’a isyan etmek insanın
yaptığı en büyük yanlışlıktır. Bütün kainatı ve
içindekileri yoktan var edip yaratan, yaşatan, doyuran,
öldüren ve dirilten, nizam koyup ondan hesaba çeken bir
kudrete karşı koymanın akıl kârı olmadığı aşikardır. Bu
gücün sahibine karşı sorumluluklarını yerine getirmeye
çalışır. Korku ve ümit içinde ona yalvara yakara dua
eder.(25/77) Sadece ona ibadet eder ve sadece ondan
yardım ister. Gayb'a iman eder. Namazı kılar. Verilen
rızıktan da Allah için infakta bulunur. Allah’tan
gelen kitapların, öncesine ve sonrasına iman eder.
Ahiret'in varlığından ise emin olur. (2/3-5)
Akledenlerden
her biri, Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere
iman eder. Peygamberler arasında ayırım yapmaz.
İşittik ve itaat ettik, Ya Rabbi! affına sığınırız
dönüş yalnız sanadır" der. (2/285)
Allah’ın
kuluna yeteceğine inanır, O’ndan başkasından korkmaz.
O’na dayanıp güvenir; bilir ki Allah dünyada da
Ahirette de kuluna yeter. (39/36)
İnanır ki,
ayrılığa düştükleri konularda hüküm vermek Allah’a
aittir. Mutlak hakim odur. Hüküm vermek de onun işidir.
Kul olarak ona teslim olmak her şeyden daha sevimli
gelir. (42/10) Kimsenin hevasına tabii olmaz; kimseye
şirin gözükmek için değerlerini çiğnemez; dünyaya
karşılık Ahiretini satmaz. Herkes değişse bile o
değişmez, değişmeyene tabi olur.
Dini Allah’a
has kılar: Kendisi din koymaya kalkışmaz. Bilir ki
değişen şahıs ve zamandır. İlkeler hep aynı kalır.
Kazandıkları sebebiyle felakete düşmemek için öğüdünü
Kur’an’dan alır. (6/70) Sonunun hüsranla bitmemesi için
iman edilmesi gerektiği gibi iman eder. Salih amellerin
sahibi olur. İnsanlara Hakkı ve sabrı tavsiye etmeyi
kendisine iş edinir. (103/1-3)
İnsanları
daima hayra çağırır, iyiliği emredip, kötülüğü
yasaklamayı şiar edinir.(3/104)
Allah’tan
sabırla ve namazla yardım ister. Allah’ın dinini
yüceltme yolunda karşılaşacağı her türlü meşakkate
katlanarak, her türlü zorluğu namazla ve sabırla
göğüslemek ona asla zor gelmez. (2/45,153)
Bilir ki
hayat ve ölüm, kimin daha güzel amel edeceğinin ortaya
çıkması için bir imtihandır. (67/2) Bu nedenle Allah
için yaşamak ve Allah için ölmek her şeyden daha
sevimlidir. Bir felaketle karşılaştığında ise: "Biz
Allah içiniz ve dönüşümüzde O’nadır" der. (2/156)
Allah’ı ve
onun dostlarını dost; düşmanlarını da kendisine düşman
bilir. (3/28) Kafirleri dost edinmenin Allah nezdinde
kendini bitirmek olduğunu bilir.
Mülkün gerçek
sahibinin Allah olduğuna inanır. O mülkü dilediğine
verir, dilediğinden de geri alır. Dilediğini yüceltir,
dilediğini de alçaltır. Her türlü iyiliğin Allah’ın
elinde olduğuna ve O’nun her şeye kadir olduğuna inanır.
(3/26) Öyle ki ölüden diriyi, diriden de ölüyü
çıkartanın Allah olduğunu ve dilediğini de hesapsız
rızıklandırmaya kadir olduğunu bilir (3/27) ve
Allah’tan başkasına da asla minnet etmez.
Zerre kadar
iyilik ve kötülüğün karşılığının verileceğini
bilir(99/7-8). Bu nedenle küçük büyük demeden işlerin
sonunda Allah’a gideceğine inandığı için, O’na sığınır,
Ondan bağışlanma diler, Ona tevekkül eder, çünkü O yüce
arşın, yer-gök ve içindekilerin, dünya ve Ahiret’in,
din gününün sahibidir. O ne güzel sahip ve ne güzel
yardımcıdır. Akletmiş olmak için ila ahır bu minval
üzere inanıp yaşamanın gerektiğine inanıyoruz.
© 2002 İktibas
|