Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce   
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı*

Deniz ve Martılar Kadar

Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı

Panislamist ve Öncü

Mehmet Akif

 

İzzettin Hanifi

 

Mehmet Akif, yeryüzünde şeklen de olsa İslam'ın sulta'sını temsil eden son ve tek devlet'in adeta can çekiştiği bir dönemde dünyaya geldi ve yetişti. Öyle bir dönem ki dünya, sür'atle düşünmeye, benliklerini sinelerinin derinlerinden hissetmeğe başlamış, kimlik ve kişilik arayışları içindeki toplumların ataklarına tanık olmuş; Fransız ihtilaliyle özgürlük, eşitlik ve diğer genel insan hakları tüm dünyanın toplumları tarafından artık ısrarla ardına düşünülen kavramlar olarak ün kazanmıştı.

İslam'ın bayraktarlığını yüklenmiş Osmanlı Devleti bünyesindeki farklı etnik gruplar da bu kaynaşmadan kuşkusuz paylarını alıyorlardı. Devletin çok çeşitli nedenlerle hızla çürüyen yapısının farkına varabilmek için kehanet sahibi olmaya gerek yoktu.

Tek başına Tanzimat ve Meşrutiyet cereyanları devletin geleneksel yapısında, bu geleneksel yapının özüne doğru değil tam aksi yönde, geleneksel yapıya temelde aykırı bir yönde çatırdamalar anlamına geliyordu. Ne var ki bu cereyanları ülkede, geçmişte belki de eşine raslanmamış bir biçimde hızlandıran düşünür ve sanatçılar, temelde geleneksel yapıya, başka bir söyleyişle de İslam olgusuna hiç de karşı gözükmüyorlardı. Onların hesabı daha çok  Avrupai bir anlamda yönetim özlemi ve Osmanlı soyunun sultasına son verme hedefinde birleşiyordu. Yani temele inmeyen, biçimsel bir değişim onlar için yeterli olacak gibi gözüküyordu. Özlemlerin merkezîleştiği nokta buydu çünkü.

Bu cereyanların sürükleyicilerinden kimi önemli kişilikler, sözgelimi Namık Kemal, Ziya Paşa zaman zaman panislamist bir dünya görüşüne bağlı, İslam'ı evrensel boyutuyla kavramış olarak ortaya çıkmakta sakınca görmüyorlardı. Bu ülkede saltanat karşıtları başlangıçta müslümanlardı dersek, fazla yanılmış olmayız.

Dünyadaki genel uyanışa paralel olarak Osmanlı ülkesindeki uyanış cereyanı bir yüzüyle batılılaşma, diğer yüzüyle de panislamist bir eda taşıyor, çok tipik bir çelişkiyi sergiliyordu sanki. Anlaşılıyordu ki Türk aydını bilinçaltında da olsa çöküşün, bozulmanın İslam'dan kopma ile doğru orantılı orduğunun farkına varabiliyordu. Bunun farkına varıyordu ama yüzyılların alışkanlığı ile bu farkına varışı özgün bir seda ile cihana duyuracak bir düşünce özgürlüğü bilincinden yoksunda. İlle de kendi dışından onu bu rüzgarın akış seyrine katacak bir destek olmalıydı. Çünkü yüzyıllardır İslam toplumu, nedenlerini anlatmayla bitiremeyeceğimiz bir düşünce kısırlığı, bir taklit marazı taşıyordu yapısında. Çağdaş düşünür Cevdet Said'in belirttiği gibi. İslam dünyasının neresine gidersek gidelim düşünmek'ten korkulduğuna rastlıyorduk. Nakilcilik ve taklidçilik kutsanmış, akılsa afaroz edilmişti.

Mehmed Akif'in yetiştiği, yaşadığı ortam bu taklitçilik dünyasının başkentiydi işte. Bir yandan ülkeye kalıplar, hazır lokmalar halinde düşünce ithali yapılıyor, bir yandan Osmanlı padişahı soyunun ve İslam'ın son tahtını (Osmanlı tahtı İslam tahtıyla özdeş sanılıyordu hala) koruyabilmenin korkunç telaşını yaşıyordu. Osmanlı'nın has halkı Türkler ise, beri yandan ülkedeki yüzlerce yıllık egemenliklerinin doğurduğu gevşeklikle, nasıl olsa Allah'ın başlarına bir sahip göndereceğine son derece mü'min olarak ya mahalle kahvesinde domino patlatıyor ya da Kandilli'de, Kuzguncuk'ta penbe sabahların seyrine çıkıyordu.

Giderek İslamî duyarlıklarını yitirmeye yüz tutan aydınlar sosyetesi yeni bir kopyacılığa, Batıdan tanzimatla birlikte ithal edilen yalan yanlış özgürlük modasına kapılıyor, birçoğu neredeyse ateistleşiyordu. Osmanlı egemenliğindeki tüm eski İslam topraklarının üzerinde cereyan eden olay buydu. Sözkonusu topraklarda yaşayan sahici aydınlar, yani açıkçası yalnız Müslüman aydınlar işin farkındaydılar. Sosyal - siyasal ve kültürel boyutlarıyla sorunu ta temelinden kavrıyorlardı. Ne ki çok zayıf solukluydular, sesleri parlak sesler arasında yitip gidiyor, kolay işitilmiyordu.

Örneğin tek başına bir Cemaleddin Afganî bu çağın Müslüman düşünürleri arasında, unutulmayacak bir çaba ve inancın temsilcisi olarak karşımıza çıkıyordu.

Ciddî, Müslüman bir ailenin çocuğu olan Mehmed Akif çok küçük yaşlarında öğrendiği Arapça ile İslam'ı bizzat kaynağından öğrenme yine Farsça bilgisi ile çağdaş İslam düşünürlerini ve geçmiş edebiyatı izleme imkanına sahipti. Batıyı da o zamanın popüler dili Fransızca’dan bizzat izleyebiliyordu.

Onun böylesine ansızın ve çarçabuk bir İslam öncüsü olarak Türk toplumunda belirişi elbette yalnızca rastlantı olarak açıklanamazdı. O da yine çağdaşı ve kendisinden kısa zaman önce yaşamış kimi İslam düşünürleri gibi, sorunu her boyutuyla ve kaynağından kavrıyordu. Doğru saptamalar yapıyordu. İslam toplumu düşünceyi tatile çıkardığı günden bu yana benliğinden uzaklaşmıştır; Osmanlıdaki yönetici kadro, Sultan 11. Abdülhamid bile olsa, İslamî bir sulta'yı temsil ediyor sayılamazdı. Osmanlı soyunun yönetimi istibdat'a dönüşmüştü çoktan.

Batıdan esen rüzgar ise bizi ancak teknik anlamda ilgilendirebilirdi Yoksa yaşama biçimi ve moral değerler itibariyle tamamiyle bizim toplumumuzun ve kültürümüzün özüne aykırı ve düşman bir soluğa sahipli.

Necip Fazıl'ın benzetmesiyle bizce Akif'in harp arabasını üç at (Necip Fazıl iki at diyordu) çeker. Birisiyle Batıdan kopyalanan yeni ahlakî düşüşün üzerine yürünür, onunla kavga edilir. Birisiyle artık İslam'ı temsil etme hakkını yitiren eski yönetime karşı olan güçlerle birleşerek Osmanlı hükümetlerinin üzerine yürünür. Atların  sonuncusuyla da  -ki  Akif'in en çok kamçıladığı at budur- yüzyıllardır taklitçilik bataklığında boğdurulan İslam topluluklarının bid'at ve hurafe yüklü itikadları, taassupları, tevekkülü tenbelliğe dönüştüren yaşayışları, bir de asrı-saadetten önceki cahiliyye döneminde olduğu gibi yeniden hortlayan kavmiyetçi tutumların üzerine yürünür.

Akif harp arabasına binip savaş açtı mı, karşı saftaki herkesi Kur'an ve sünnetin davet ettiği yola, selefî akideye çağırır.

İslam aleminde yüzyıllardır çok çeşitli tecdid hareketleri, birbiriyle bazan çelişen çok çeşitli kitlesel cereyanlar olmuştur. Bir kısmı mezhep taassubu, bir bölümü meşrebî ve beşerî özellikler, bir bölümü de kavmiyetçi öğeler taşır bu cereyanların. Akif'in Türk topraklarında başlattığı ve katıldığı cereyanın özelliği ise İslam'ı en evrensel ve en gerçekçi boyutlarıyla kavrayan, yeniden kaynağa, ilme dönüş cereyanıdır. Bu cereyanın Tanzimat ve Meşrutiyet başlarında Namık Kemal ve Ziya Paşa'da izleri  varsa da, olay, Akif'te deyim yerindeyse ideolojik fakat hayalci olmayan bir ciddiyet kazandı.                                   

Ulusal şair ilan edilmesi, geleneksel şiir kalıplarını sade bir dille ve başarıyla kullanmasının sağladığı sanatsal düzeyi ve bağımsızlık savaşındaki kahramanlıkları; bu sıfatların hiçbiri Mehmed Akif'in, Türkiye'de İslam'ın kaynağına dönüş cereyanını başlatma çabasının sağladığı sıfatı kadar önemli ve özellikli değildir bizce. Akif'in bu yönü çok zaman kasıtlı olarak gözardı edilmeğe çalışılan yönüdür de. Özellikle sentez'ciler Akif'i böyle  görmemizi pek istemezler. Ama içtenlikli okuyucu gerçeği nasıl olsa görecek, anlayacaktır. “Akif ümmetçiydi, ümmetçi değildi” türünden kısır tartısmalara çok tanık olmuşuzdur. Ümmetçilik, ne demektir bilmeyiz ama bugün artık iyice anlaşılmıştır ki Akif evrensel bir İslam düşünürü ve kavgacısıdır.

Mehmed Akif'in de kuşkusuz bir çocukluk, bîr gençlik dönemi olmuştur. Çocukluğunda babasıyla camiye gitmiş, Kur'an okumayı öğrenmiş, İslamî hayatın ilk deneyimlerini babasının önderliğinde beraberce yaşamıştır elbette. Doğuştanlığının yönlendirdiği yeteneği ile gençlik duygularını terennüm eden şiirler yazmıştır. Damadı Ömer Rıza'nın ifadesiyle onbeş yirmi yaşları arasında binlerce mısralık şiir demeti oluşturmuştur. Ne vaki bu dönemini aşıp kendisini davasının yoluna verdikten hemen sonra, yani Safahat'ını oluşturacak eserlerini terennüm etmeğe başlar başlamaz gençlik hevesiyle kaleme aldığı tüm o eski şiirlerini imha etmiştir.

Akif'in sanatında bu ciddi ahlaki tavır, kararlılık ve erken intikal, imanını adeta hayatinin tek atmosferi olarak yaşamış olmak, mısra mısra izlenebilir. Ve artık yaşamının sonuna dek bu çizgiden hiç sapmaz. Akif'in hayat ve sanat çizgisindeki şaşmazlık pek az sanatçıda rastlanan bir olaydır.

Akif'in günlük hayatındaki ciddiyeti, o destansı yalansız-dolansız ilişkileri, sözüne sadakati, ibadetlerine özeni, nemelazımcılığa karşı sert tutumu, cesur eleştirileri sanatının her safhasında mısra mısra tüter adeta.

Akif bizi, örnek olarak kendisinin bizzat yaşadığı, herkesin yaşaması gereken o İslamî ahlak atmosferine çağırmaktan öte ne amaç taşıyordu ki? Diğer tüm davetiyeleri hep insanoğlunun Allah'tan başkasına itaat etmemesine yönelik bir emele ulaştırıcı kenar süsleri niteliğinde değil midir ?

Geleneksel şiirin etkisiyle ve aruz vezniyle yazar şiirini. Dili, önceleri geleneksel şiirin daha çok etkisinde ve ağdalıdır. Dil giderek değişir, sadeleşir. Ama tema hiç değişmez.                                       

Bunlar, belki de onun şiirinde salt edebiyatçıların görmesi, tartışması gereken öğeler. Biz, Safahat'ın daha ilk şiirlerinde tevhid'i görüyoruz. Aralarında yaşadığı toplumun tüm acılarını tatmış bir aydın kafa, bir samimi yürek olarak o, evet, daha ilk şiirlerinde Allah'ın emanetini yüklenmenin sorumluluğu ile bireysel sancılarını hiçe sayarak en sosyal ceriha'nın üstüne üstüne yürümektedir:

“İmandır o cevher ki, ilahî, ne büyüktür...

İmansız olan paslı yürek sînede yüktür!”

Sırtında küfeyle onun bunun yükünü taşımağa toplumun mahkum ettiği bir çocuğun yüzündeki 'acı'yı 'kader'e yükleyenlere karşıdır Akif, hem de şiddetle karşıdır. Sosyal adalet kavramının modalaşmasından çok önceleri İslam'ın kazandırdığı ileri görüşlülüğü ile bundan sözedebilmiştir. Yeryüzündeki adaletsizlikleri -haşa- Allah'a, ya da bir başka tanımla kader'e yükleyen gelenekçi anlayışa da, hayatı rastlantılarla açıklayan batıcı kafa yapısına da 'karşı' haykırışla açış yapar Safahatında. Tüm şark insanını karşısına almaktan hiç çekinmeksizin şöyle yazar:

“Ey, bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan.”

İnsanoğlunun hayat serüveni sırasında mayasını en iyi tanımlayan ihtirası ne güzel yakalamıştır :

“Her devresi bir devri azab olsa hayatın,

Rızası değildir yine bir türlü memâtın!”

Akif'in, arasında yaşadığı topluma tuttuğu geniş aynanın kapsamı için de neler yok ki? Nazar boncukları, zencefil, karasakız, okunmuş sular satan dükkanlar, meyhaneler, mezarlıklar, bayram yerleri, yatalak ihtiyarlar, gözleri görmeyen neyzenler, duvarlarında şahmeran resimleri olan, masa başlarında Köroğlu-Ayvaz masalına kulak vermiş bir yığın uyurgezer..

Oturduğu masanın hemen dibine tüküren, sakalları kir-pas içindeki bitli tipler. Aynı mekan içerisinde hıyar'ın ayette, hadiste yeri olduğunu dayısından duyduğunu söyleyerek karşısındakini susturan dini-bütün tip de eksik değil kuşkusuz..

Akif önce tabloyu tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serer. Sonra teşhis ve tedavinin artık koruyucu hekimlik yöntemleriyle yerine getirilmesinin imkansızlaştığına işaret eder. Sonunda ciddi bir operasyona, yani ameliyata duyulan şiddetli ihtiyaca dikkatleri çeker. Evet, bazı canlar yanacaktır belki biraz; ama hayatın bütününü kurtarmak için, organlardan kangren olmuşları gözden çıkarmaktan başka çare kalmamıştır.

Evet şark toplumları için başka bir çare kalmamıştı. İşte bu köktenci bir tavır alıştır. Eski esvap, yama tutmayacak kadar yıpranmıştır; onun yerine yenisini almak gerekmektedir. Akif, toplumların değişimi, yeniden sosyalizasyonunun çarelerini - nedenlerini çok iyi bilmektedir. Çünkü  yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, bir toplum kendini değiştirmedikçe, Allah'ın o toplumu değiştirmeyeceğini, ilahi sünnetin bu yönde olduğunu peşinen ilan etmişti. Öyleyse Allah durup dururken bir 'Sahip' göndermeyecektir. İnsanlar ve toplumlar önce kendi kendilerine 'Sahip' olmalıdırlar. (Mü'minler birbirlerinin velileridirler)

Safahat'ın ikinci kitabı 'Süleymaniye Kürsüsünde'de toplumun tahlil ve teşrihi derinleşir. Kokuşmada 'İlmiye sınıfı'nın rolü, bu kokuşmayı hızlandırmadaki payı teker teker ortaya dökülmüştür-yetkin bir cesaretle yapılmıştır bu. 

Ay tutulunca, şeytan kovmak için dümbelek çalan Semerkand hocalarından, zengin olduğu için lanet bile satın alabilen ticaret erbabına, 'Biz dedemizden böyle gördük' diyerek her gelişme ve yeniliği, hem de İslam adına karalayan softalardan, kavmiyetçiliği öne sürmeğe çalışan cahiliyye kopyacılığına değin bir panaroma verir. Ve dünyada yaşadığı dönemin iki, kutbu sayılabilecek 'Moskof ve Batıya karşı üçüncü dünya tezini ortaya koyar. Fas, Tunus, Cezayir, İran, Arnavutluk ve Türkiye'yi tekvücut bir kalkışa çağırır. Ve en hazini bugün de aynı çizgide yoğun bir biçimde soluk alıp veren bir tip aydını (üdeba) öylesine gerçekçi bir biçimde resmeder ki, doğrusu okuyanı dehşete sürükler:

“Şimdi AIlah'a söver... Sonra biraz bol para ver:

Hiç utanmaz, protestan'lara zangoçluk eder!”

Safahat'ın üçüncü kitabı 'Hakkın Sesleri', Kur'an-ı Kerim'den özellikle Müslümanların çağdaş izmihlal'ine reçete yerine geçebilecek kimi ayetlerden hareket eden yetkin eleştirilerle doludur.

Kur'an'ın öğrettiği; müdahil bir Allah inancını, yani yeryüzünde insanların yaşadığı hayatı yalnızca izleyen değil, zaman zaman gerektiğinde ve yine O'nun bizzat bildirdiği alanlarda hayata müdahele ettiğini uzun uzun işler. Rızkı veren, zelil eden, aziz eden, zengin eden hep O'dur.

İnsanların yurtları, yine insanların kendi yolsuzlukları yüzünden ıssız kalacaktır.                               

Yıllar I. Dünya Savaşının hemen öncesidir. Balkanlarda, Orta Avrupa'da yaşayan Osmanlı teb'ası olan kavimlerin başkaldırıları sergilenmektedir. Akif son bir seda ile -belki hiç işitilmeyecek olan avazı ile- müslümanlıkta anasır olmadığını haykırmaktadır. Oysa insanoğlu öylesine azgınlaşmıştır ki, Hak'kın sesini işitmesi gereken kulaklar adeta mühürlüdür. Sonunda kendine, de seslenen Akif “atiyi karanlık görerek azmi bırakmak” ona yakışıksız göründüğünden bu konudaki kavgasını ömrü oldukça sürdürecektir.

Okumak - üflemekle hastalık tedavisine kalkışmak, sanıldığı gibi dinin önerdiği bir tutum değildir ona göre. En azından bizim dinimize asla böyle bir tutumun sığmayacağını delilleriyle şiirsel diliyle söyler dolaşır Akif. Kur'an-ı Kerim'in hastalara, ölülere okunmak için nazil olmadığını yüzyıllar sonra Türk topraklarında ilk kez cesaretle söyleyen, kınayıcıların kınamalarından korkmayan Akif, bunun için olsa gerek ki, klasik telakkiyi çürütüp bir kenara atmasıyla kimilerince 'modernist' olmakla suçlanmıştır.

Kur'an'daki şifa'nın cahillerin anladığı gibi Kur'an yapraklarının ezilip suyunun içilmesinden gelmediğim, Kur'an'ın önerdiği nizam'ın uygulanmasıyla toplumlar üzerinden cahili baskıların kalkması, zulmün giderilmesi biçiminde anlaşılması gerektiğini net ve açık bir dille döker ortaya.

Cehline kurban giden millet'in, öncelikle cehlin elinden kurtulup uyanmasını ister. Uyanmıyorsa eğer utanmasını ister. Ne yazık ki utanma da ilm ile olur, cahilde de ilm yoktur; öyleyse 'heyhat'.

Bizce Akif'in en kendine özgü olan yanıyla en çok bağdaşan Safahat'ın dördüncü kitabı 'Fatih'te Vaiz Kürsüsünde' başlığı altında topladığı uzun şiirdir

Evrenin ahenginden, insan dışındaki tüm yaratılmışların fıtratlarının gereği olan faaliyeti aksatmaksızın sürdürdüklerinden sözederek başlar konuşmasına vaiz. Kendisine irade nimeti bahşedilen insanın ise, Allah'ın murad ettiği hayatı sürdürmesi seçimlik bir iştir.

“Bekayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir

Çalış, çalış ki beka sa'y olursa hak edilir.”

Oysa bir kocaman miskinler tekkesi halini almıştır şark alemi. Dilencilerin sefaletinden daha kötü gösterir şark milleti’nin sefaletini Akif ve hayıflanır. En çok da bu tembel halini 'kader' ya da 'tevekkül' olarak değerlendirip Allah'a havale etmesine hiç mi hiç tahammül etmez. Hayatında ve şiirinde en çok bu yanlış kader ve tevekkül anlayışına karşı çıkmıştır diyebiliriz. Hiddetlenir ve bu tutumun Allah'la alay etmek olduğunu söyler. Çirkinliğini sergiler.

Yalnızca o gün değil yüzyıllardır İslam alemi-şark alemi üzerine çöreklenen bu sapmış akidenin ne denli köklü, ne denli yerleşik olduğunun farkındaysa başkalarının da bunun farkına varmasını o denli istemektedir. Uyarılabilirse eğer bu millet ancak bu yanından uyarılabilecektir, bunu iyi bilir. Üstelik toplumun bu yanı, insanı amel noksanlığı yüzünden yalnızca günahkar eden, beşerî zaaflar cephesi de değildir. Bu cephe akideyle ilgili, mü'minleri gizli şirk'e sürükleyebilecek ve bir mü'minin ömür boyu düşebileceği en aşağı dereceye, irtidat derecesîne düşürebilecek en tehlikeli cephedir.

Akif sözü edilen kadercilik anlayışını nifak alameti olarak görür. Ve bu nifakın yalnızca içimizdeki kötüleri, zalimleri değil, mazlumları da pekala kuşatabileceğini yine Kur'an'a dayanarak kanıtlamaya çalışır.

Şarktaki insan çoğunluklarını derinlemesine bir sezişle üç başlık altında değerlendirmeye tabi tutar:

I.          “Yarın nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağma

            Yıkılsa arş-ı hükümet, tıkılsa kabre vatan,

            Vazifesi değil; çünkü “Hepsi Allah'tan”

II.         “Hayata küskün olandır ki, saplanıp ye'se,

            Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna'-.

III.         “Bu züppeler acaba hangi cinsin efradı?

            Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;”

Safahat'ın beşinci kitabı “Hatıralar” başlığını taşır. Akif öznel ve yalnız kavgasını sürdürmektedir. Acı eleştiriyi okuyalım hemen :

“Müslümanlık bizden evvel böyle zillet görmedi.”

...

“Demek İslam'ın ancak namı kalmış müslümanlarda.”

Akif'in psikolojisi bir umutsuzluk, kötümserlik psikolojisi mi? Eserinin bütünü içerisinde düşünülünce bu soruya olumlu yanıt vermemiz imkansızdır. Zaaflar ve acz taşıyan her insan gibi o da elbet bunca çırpınıp didinmenin yeryüzündeyken yankısını - etkisini görmeyince, karşılık bulamayınca üzülür, ızdırap çeker, sıkıntıları onu bazan ye'se bile düşürür. Ama Akif öyle bir Müslümandır ki Kur'an'la temasını hiç kesmez. Çok kısa zamanda ya da hemen toparlanır. Yeniden ve daha gür bir solukla ve sesle tecdid hareketindeki ödevine, uyarıcılığına koyulur. Akif'in ilmi ile heyecanını diri tutan, tazeleyen kaynak'la yani vahy'le temasını hiç kesmeyişi, kendini kendine terketmeyişidir. Benmerkezci bir tutumdan şiddetle, ısrarla sakınmıştır. Toplumun acısını her an sinesinin derinliklerinde kendi acısı edinmiştir. Bir de onu gerçekçi kılan çok önemli bir başka yönü, şarkta çok yaygın olan çabuk inanma ve lüzumsuz umutlar ardında koşmayışıdır. Uzun emelli değildir o, şarkın diğer insanları gibi. İlerilerden, görmediği mekanlardan, maveradan daha çok, önüne, ayaklarının bizzat bastığı yere bakı maktadır,                                               

Uzak geçmişi, ancak ibret alacağı zaman ve ancak bu amaçla hatırlamakta ve hatırlatmaktadır Akif.

Yeri gelmişken değinelim; Safahatın altıncı kitabı olan “Asım”, esas olarak umudun şiirini ihtiva ediyordur. Şiirsellik itibariyle de Türk şiirinde ilk kez müthiş bir beceriyle şiirle nesri kaynaştırıyor, belki de Nazım Hikmet’ten Hasan Hüseyin'e değin kimsenin farketmediği bir yeni çığırın öncülüğünü üstleniyordu. Kuşkusuz bizi Akif'in daha çok düşünce yanı ilgilendiriyor. Yoksa Nazım Hikmet'in “Memleketimden İnsan Manzaraları” ile 'Hocazade ile Köse İmam' Şiiri karşılaştırılınca hayretler verici benzerliklere rastlarız.

Asım 1919 da yazılmıştır. Anadolu'nun uyanışına Akif'in teklif ettiği yepyeni bir şark insanı tipidir: Müslümandır ama bugüne dek gördüklerimize hiç benzemez. Dinamiktir. Gerektiği kadar çağdaş, gerektiği ölçüde geçmişe bağlı.

Ne yazık ki Anadolu hareketinin önderliğini üstlenenler, daha değişik bir insan tipini var etmeyi hedeflemişlerdir. Asım'ın yüzüne bakmaya zamanları yoktur. Gerçi savaşın en kızgın zamanında Asım, halk olduğu için, halka en yakın olduğu için, halkı en iyi tanıyan olduğu için öne sürülecek, adeta kullanılacak ama hazar'da onun önerileri kulak ardı edilecektir. Böylece Müslüman Türk şiirinin, düşünen Türk şiirinin, tefekkür eden san'atın büyük ustası Mehmed Akif'in biricik umudu olan Asım'ın üzerine Safahat'ın son bölümüne ad olarak seçilen yoğun “Gölgeler” düşer. Bülbül değil artık, Akif ağlamalı, Asımlar matem tutmalıdır :

“Dolaşsın, sonra islam'ın harem-gâhında namahrem

Benim hakkım, süs ey bülbül, senin, hakkın değil matem!”

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin