|
Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam
İmajı
Panislamist ve Öncü
Mehmet Akif
İzzettin
Hanifi
Mehmet Akif,
yeryüzünde şeklen de olsa İslam'ın sulta'sını temsil
eden son ve tek devlet'in adeta can çekiştiği bir
dönemde dünyaya geldi ve yetişti. Öyle bir dönem ki
dünya, sür'atle düşünmeye, benliklerini sinelerinin
derinlerinden hissetmeğe başlamış, kimlik ve kişilik
arayışları içindeki toplumların ataklarına tanık olmuş;
Fransız ihtilaliyle özgürlük, eşitlik ve diğer genel
insan hakları tüm dünyanın toplumları tarafından artık
ısrarla ardına düşünülen kavramlar olarak ün kazanmıştı.
İslam'ın
bayraktarlığını yüklenmiş Osmanlı Devleti bünyesindeki
farklı etnik gruplar da bu kaynaşmadan kuşkusuz
paylarını alıyorlardı. Devletin çok çeşitli nedenlerle
hızla çürüyen yapısının farkına varabilmek için kehanet
sahibi olmaya gerek yoktu.
Tek başına
Tanzimat ve Meşrutiyet cereyanları devletin geleneksel
yapısında, bu geleneksel yapının özüne doğru değil tam
aksi yönde, geleneksel yapıya temelde aykırı bir yönde
çatırdamalar anlamına geliyordu. Ne var ki bu
cereyanları ülkede, geçmişte belki de eşine raslanmamış
bir biçimde hızlandıran düşünür ve sanatçılar, temelde
geleneksel yapıya, başka bir söyleyişle de İslam
olgusuna hiç de karşı gözükmüyorlardı. Onların hesabı
daha çok Avrupai bir anlamda yönetim özlemi ve Osmanlı
soyunun sultasına son verme hedefinde birleşiyordu. Yani
temele inmeyen, biçimsel bir değişim onlar için yeterli
olacak gibi gözüküyordu. Özlemlerin merkezîleştiği nokta
buydu çünkü.
Bu
cereyanların sürükleyicilerinden kimi önemli kişilikler,
sözgelimi Namık Kemal, Ziya Paşa zaman zaman panislamist
bir dünya görüşüne bağlı, İslam'ı evrensel boyutuyla
kavramış olarak ortaya çıkmakta sakınca görmüyorlardı.
Bu ülkede saltanat karşıtları başlangıçta müslümanlardı
dersek, fazla yanılmış olmayız.
Dünyadaki
genel uyanışa paralel olarak Osmanlı ülkesindeki uyanış
cereyanı bir yüzüyle batılılaşma, diğer yüzüyle de
panislamist bir eda taşıyor, çok tipik bir çelişkiyi
sergiliyordu sanki. Anlaşılıyordu ki Türk aydını
bilinçaltında da olsa çöküşün, bozulmanın İslam'dan
kopma ile doğru orantılı orduğunun farkına
varabiliyordu. Bunun farkına varıyordu ama yüzyılların
alışkanlığı ile bu farkına varışı özgün bir seda ile
cihana duyuracak bir düşünce özgürlüğü bilincinden
yoksunda. İlle de kendi dışından onu bu rüzgarın akış
seyrine katacak bir destek olmalıydı. Çünkü yüzyıllardır
İslam toplumu, nedenlerini anlatmayla bitiremeyeceğimiz
bir düşünce kısırlığı, bir taklit marazı taşıyordu
yapısında. Çağdaş düşünür Cevdet Said'in belirttiği
gibi. İslam dünyasının neresine gidersek gidelim
düşünmek'ten korkulduğuna rastlıyorduk. Nakilcilik ve
taklidçilik kutsanmış, akılsa afaroz edilmişti.
Mehmed
Akif'in yetiştiği, yaşadığı ortam bu taklitçilik
dünyasının başkentiydi işte. Bir yandan ülkeye kalıplar,
hazır lokmalar halinde düşünce ithali yapılıyor, bir
yandan Osmanlı padişahı soyunun ve İslam'ın son tahtını
(Osmanlı tahtı İslam tahtıyla özdeş sanılıyordu hala)
koruyabilmenin korkunç telaşını yaşıyordu. Osmanlı'nın
has halkı Türkler ise, beri yandan ülkedeki yüzlerce
yıllık egemenliklerinin doğurduğu gevşeklikle, nasıl
olsa Allah'ın başlarına bir sahip göndereceğine son
derece mü'min olarak ya mahalle kahvesinde domino
patlatıyor ya da Kandilli'de, Kuzguncuk'ta penbe
sabahların seyrine çıkıyordu.
Giderek
İslamî duyarlıklarını yitirmeye yüz tutan aydınlar
sosyetesi yeni bir kopyacılığa, Batıdan tanzimatla
birlikte ithal edilen yalan yanlış özgürlük modasına
kapılıyor, birçoğu neredeyse ateistleşiyordu. Osmanlı
egemenliğindeki tüm eski İslam topraklarının üzerinde
cereyan eden olay buydu. Sözkonusu topraklarda yaşayan
sahici aydınlar, yani açıkçası yalnız Müslüman aydınlar
işin farkındaydılar. Sosyal - siyasal ve kültürel
boyutlarıyla sorunu ta temelinden kavrıyorlardı. Ne ki
çok zayıf solukluydular, sesleri parlak sesler arasında
yitip gidiyor, kolay işitilmiyordu.
Örneğin tek
başına bir Cemaleddin Afganî bu çağın Müslüman
düşünürleri arasında, unutulmayacak bir çaba ve inancın
temsilcisi olarak karşımıza çıkıyordu.
Ciddî,
Müslüman bir ailenin çocuğu olan Mehmed Akif çok küçük
yaşlarında öğrendiği Arapça ile İslam'ı bizzat
kaynağından öğrenme yine Farsça bilgisi ile çağdaş İslam
düşünürlerini ve geçmiş edebiyatı izleme imkanına
sahipti. Batıyı da o zamanın popüler dili Fransızca’dan
bizzat izleyebiliyordu.
Onun
böylesine ansızın ve çarçabuk bir İslam öncüsü olarak
Türk toplumunda belirişi elbette yalnızca rastlantı
olarak açıklanamazdı. O da yine çağdaşı ve kendisinden
kısa zaman önce yaşamış kimi İslam düşünürleri gibi,
sorunu her boyutuyla ve kaynağından kavrıyordu. Doğru
saptamalar yapıyordu. İslam toplumu düşünceyi tatile
çıkardığı günden bu yana benliğinden uzaklaşmıştır;
Osmanlıdaki yönetici kadro, Sultan 11. Abdülhamid bile
olsa, İslamî bir sulta'yı temsil ediyor sayılamazdı.
Osmanlı soyunun yönetimi istibdat'a dönüşmüştü çoktan.
Batıdan esen
rüzgar ise bizi ancak teknik anlamda ilgilendirebilirdi
Yoksa yaşama biçimi ve moral değerler itibariyle
tamamiyle bizim toplumumuzun ve kültürümüzün özüne
aykırı ve düşman bir soluğa sahipli.
Necip
Fazıl'ın benzetmesiyle bizce Akif'in harp arabasını üç
at (Necip Fazıl iki at diyordu) çeker. Birisiyle Batıdan
kopyalanan yeni ahlakî düşüşün üzerine yürünür, onunla
kavga edilir. Birisiyle artık İslam'ı temsil etme
hakkını yitiren eski yönetime karşı olan güçlerle
birleşerek Osmanlı hükümetlerinin üzerine yürünür.
Atların sonuncusuyla da -ki Akif'in en çok
kamçıladığı at budur- yüzyıllardır taklitçilik
bataklığında boğdurulan İslam topluluklarının bid'at ve
hurafe yüklü itikadları, taassupları, tevekkülü
tenbelliğe dönüştüren yaşayışları, bir de asrı-saadetten
önceki cahiliyye döneminde olduğu gibi yeniden hortlayan
kavmiyetçi tutumların üzerine yürünür.
Akif harp
arabasına binip savaş açtı mı, karşı saftaki herkesi
Kur'an ve sünnetin davet ettiği yola, selefî akideye
çağırır.
İslam
aleminde yüzyıllardır çok çeşitli tecdid hareketleri,
birbiriyle bazan çelişen çok çeşitli kitlesel cereyanlar
olmuştur. Bir kısmı mezhep taassubu, bir bölümü meşrebî
ve beşerî özellikler, bir bölümü de kavmiyetçi öğeler
taşır bu cereyanların. Akif'in Türk topraklarında
başlattığı ve katıldığı cereyanın özelliği ise İslam'ı
en evrensel ve en gerçekçi boyutlarıyla kavrayan,
yeniden kaynağa, ilme dönüş cereyanıdır. Bu cereyanın
Tanzimat ve Meşrutiyet başlarında Namık Kemal ve Ziya
Paşa'da izleri varsa da, olay, Akif'te deyim yerindeyse
ideolojik fakat hayalci olmayan bir ciddiyet
kazandı.
Ulusal şair
ilan edilmesi, geleneksel şiir kalıplarını sade bir
dille ve başarıyla kullanmasının sağladığı sanatsal
düzeyi ve bağımsızlık savaşındaki kahramanlıkları; bu
sıfatların hiçbiri Mehmed Akif'in, Türkiye'de İslam'ın
kaynağına dönüş cereyanını başlatma çabasının sağladığı
sıfatı kadar önemli ve özellikli değildir bizce. Akif'in
bu yönü çok zaman kasıtlı olarak gözardı edilmeğe
çalışılan yönüdür de. Özellikle sentez'ciler Akif'i
böyle görmemizi pek istemezler. Ama içtenlikli okuyucu
gerçeği nasıl olsa görecek, anlayacaktır. “Akif
ümmetçiydi, ümmetçi değildi” türünden kısır tartısmalara
çok tanık olmuşuzdur. Ümmetçilik, ne demektir bilmeyiz
ama bugün artık iyice anlaşılmıştır ki Akif evrensel bir
İslam düşünürü ve kavgacısıdır.
Mehmed
Akif'in de kuşkusuz bir çocukluk, bîr gençlik dönemi
olmuştur. Çocukluğunda babasıyla camiye gitmiş, Kur'an
okumayı öğrenmiş, İslamî hayatın ilk deneyimlerini
babasının önderliğinde beraberce yaşamıştır elbette.
Doğuştanlığının yönlendirdiği yeteneği ile gençlik
duygularını terennüm eden şiirler yazmıştır. Damadı Ömer
Rıza'nın ifadesiyle onbeş yirmi yaşları arasında
binlerce mısralık şiir demeti oluşturmuştur. Ne vaki bu
dönemini aşıp kendisini davasının yoluna verdikten hemen
sonra, yani Safahat'ını oluşturacak eserlerini terennüm
etmeğe başlar başlamaz gençlik hevesiyle kaleme aldığı
tüm o eski şiirlerini imha etmiştir.
Akif'in
sanatında bu ciddi ahlaki tavır, kararlılık ve erken
intikal, imanını adeta hayatinin tek atmosferi olarak
yaşamış olmak, mısra mısra izlenebilir. Ve artık
yaşamının sonuna dek bu çizgiden hiç sapmaz. Akif'in
hayat ve sanat çizgisindeki şaşmazlık pek az sanatçıda
rastlanan bir olaydır.
Akif'in
günlük hayatındaki ciddiyeti, o destansı
yalansız-dolansız ilişkileri, sözüne sadakati,
ibadetlerine özeni, nemelazımcılığa karşı sert tutumu,
cesur eleştirileri sanatının her safhasında mısra mısra
tüter adeta.
Akif bizi,
örnek olarak kendisinin bizzat yaşadığı, herkesin
yaşaması gereken o İslamî ahlak atmosferine çağırmaktan
öte ne amaç taşıyordu ki? Diğer tüm davetiyeleri hep
insanoğlunun Allah'tan başkasına itaat etmemesine
yönelik bir emele ulaştırıcı kenar süsleri niteliğinde
değil midir ?
Geleneksel
şiirin etkisiyle ve aruz vezniyle yazar şiirini. Dili,
önceleri geleneksel şiirin daha çok etkisinde ve
ağdalıdır. Dil giderek değişir, sadeleşir. Ama tema hiç
değişmez.
Bunlar, belki
de onun şiirinde salt edebiyatçıların görmesi,
tartışması gereken öğeler. Biz, Safahat'ın daha ilk
şiirlerinde tevhid'i görüyoruz. Aralarında yaşadığı
toplumun tüm acılarını tatmış bir aydın kafa, bir samimi
yürek olarak o, evet, daha ilk şiirlerinde Allah'ın
emanetini yüklenmenin sorumluluğu ile bireysel
sancılarını hiçe sayarak en sosyal ceriha'nın üstüne
üstüne yürümektedir:
“İmandır o
cevher ki, ilahî, ne büyüktür...
İmansız olan
paslı yürek sînede yüktür!”
Sırtında
küfeyle onun bunun yükünü taşımağa toplumun mahkum
ettiği bir çocuğun yüzündeki 'acı'yı 'kader'e
yükleyenlere karşıdır Akif, hem de şiddetle karşıdır.
Sosyal adalet kavramının modalaşmasından çok önceleri
İslam'ın kazandırdığı ileri görüşlülüğü ile bundan
sözedebilmiştir. Yeryüzündeki adaletsizlikleri -haşa-
Allah'a, ya da bir başka tanımla kader'e yükleyen
gelenekçi anlayışa da, hayatı rastlantılarla açıklayan
batıcı kafa yapısına da 'karşı' haykırışla açış yapar
Safahatında. Tüm şark insanını karşısına almaktan hiç
çekinmeksizin şöyle yazar:
“Ey, bütün
dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!
Leş misin,
davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan.”
İnsanoğlunun
hayat serüveni sırasında mayasını en iyi tanımlayan
ihtirası ne güzel yakalamıştır :
“Her devresi
bir devri azab olsa hayatın,
Rızası
değildir yine bir türlü memâtın!”
Akif'in,
arasında yaşadığı topluma tuttuğu geniş aynanın kapsamı
için de neler yok ki? Nazar boncukları, zencefil,
karasakız, okunmuş sular satan dükkanlar, meyhaneler,
mezarlıklar, bayram yerleri, yatalak ihtiyarlar, gözleri
görmeyen neyzenler, duvarlarında şahmeran resimleri
olan, masa başlarında Köroğlu-Ayvaz masalına kulak
vermiş bir yığın uyurgezer..
Oturduğu
masanın hemen dibine tüküren, sakalları kir-pas içindeki
bitli tipler. Aynı mekan içerisinde hıyar'ın ayette,
hadiste yeri olduğunu dayısından duyduğunu söyleyerek
karşısındakini susturan dini-bütün tip de eksik değil
kuşkusuz..
Akif önce
tabloyu tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serer.
Sonra teşhis ve tedavinin artık koruyucu hekimlik
yöntemleriyle yerine getirilmesinin imkansızlaştığına
işaret eder. Sonunda ciddi bir operasyona, yani
ameliyata duyulan şiddetli ihtiyaca dikkatleri çeker.
Evet, bazı canlar yanacaktır belki biraz; ama hayatın
bütününü kurtarmak için, organlardan kangren olmuşları
gözden çıkarmaktan başka çare kalmamıştır.
Evet şark
toplumları için başka bir çare kalmamıştı. İşte bu
köktenci bir tavır alıştır. Eski esvap, yama tutmayacak
kadar yıpranmıştır; onun yerine yenisini almak
gerekmektedir. Akif, toplumların değişimi, yeniden
sosyalizasyonunun çarelerini - nedenlerini çok iyi
bilmektedir. Çünkü yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de, bir
toplum kendini değiştirmedikçe, Allah'ın o toplumu
değiştirmeyeceğini, ilahi sünnetin bu yönde olduğunu
peşinen ilan etmişti. Öyleyse Allah durup dururken bir
'Sahip' göndermeyecektir. İnsanlar ve toplumlar önce
kendi kendilerine 'Sahip' olmalıdırlar. (Mü'minler
birbirlerinin velileridirler)
Safahat'ın
ikinci kitabı 'Süleymaniye Kürsüsünde'de toplumun tahlil
ve teşrihi derinleşir. Kokuşmada 'İlmiye sınıfı'nın
rolü, bu kokuşmayı hızlandırmadaki payı teker teker
ortaya dökülmüştür-yetkin bir cesaretle yapılmıştır bu.
Ay tutulunca,
şeytan kovmak için dümbelek çalan Semerkand
hocalarından, zengin olduğu için lanet bile satın
alabilen ticaret erbabına, 'Biz dedemizden böyle gördük'
diyerek her gelişme ve yeniliği, hem de İslam adına
karalayan softalardan, kavmiyetçiliği öne sürmeğe
çalışan cahiliyye kopyacılığına değin bir panaroma
verir. Ve dünyada yaşadığı dönemin iki, kutbu
sayılabilecek 'Moskof ve Batıya karşı üçüncü dünya
tezini ortaya koyar. Fas, Tunus, Cezayir, İran,
Arnavutluk ve Türkiye'yi tekvücut bir kalkışa çağırır.
Ve en hazini bugün de aynı çizgide yoğun bir biçimde
soluk alıp veren bir tip aydını (üdeba) öylesine
gerçekçi bir biçimde resmeder ki, doğrusu okuyanı
dehşete sürükler:
“Şimdi
AIlah'a söver... Sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz,
protestan'lara zangoçluk eder!”
Safahat'ın
üçüncü kitabı 'Hakkın Sesleri', Kur'an-ı Kerim'den
özellikle Müslümanların çağdaş izmihlal'ine reçete
yerine geçebilecek kimi ayetlerden hareket eden yetkin
eleştirilerle doludur.
Kur'an'ın
öğrettiği; müdahil bir Allah inancını, yani yeryüzünde
insanların yaşadığı hayatı yalnızca izleyen değil, zaman
zaman gerektiğinde ve yine O'nun bizzat bildirdiği
alanlarda hayata müdahele ettiğini uzun uzun işler.
Rızkı veren, zelil eden, aziz eden, zengin eden hep
O'dur.
İnsanların
yurtları, yine insanların kendi yolsuzlukları yüzünden
ıssız kalacaktır.
Yıllar I.
Dünya Savaşının hemen öncesidir. Balkanlarda, Orta
Avrupa'da yaşayan Osmanlı teb'ası olan kavimlerin
başkaldırıları sergilenmektedir. Akif son bir seda ile
-belki hiç işitilmeyecek olan avazı ile- müslümanlıkta
anasır olmadığını haykırmaktadır. Oysa insanoğlu
öylesine azgınlaşmıştır ki, Hak'kın sesini işitmesi
gereken kulaklar adeta mühürlüdür. Sonunda kendine, de
seslenen Akif “atiyi karanlık görerek azmi bırakmak” ona
yakışıksız göründüğünden bu konudaki kavgasını ömrü
oldukça sürdürecektir.
Okumak -
üflemekle hastalık tedavisine kalkışmak, sanıldığı gibi
dinin önerdiği bir tutum değildir ona göre. En azından
bizim dinimize asla böyle bir tutumun sığmayacağını
delilleriyle şiirsel diliyle söyler dolaşır Akif.
Kur'an-ı Kerim'in hastalara, ölülere okunmak için nazil
olmadığını yüzyıllar sonra Türk topraklarında ilk kez
cesaretle söyleyen, kınayıcıların kınamalarından
korkmayan Akif, bunun için olsa gerek ki, klasik
telakkiyi çürütüp bir kenara atmasıyla kimilerince
'modernist' olmakla suçlanmıştır.
Kur'an'daki
şifa'nın cahillerin anladığı gibi Kur'an yapraklarının
ezilip suyunun içilmesinden gelmediğim, Kur'an'ın
önerdiği nizam'ın uygulanmasıyla toplumlar üzerinden
cahili baskıların kalkması, zulmün giderilmesi biçiminde
anlaşılması gerektiğini net ve açık bir dille döker
ortaya.
Cehline
kurban giden millet'in, öncelikle cehlin elinden
kurtulup uyanmasını ister. Uyanmıyorsa eğer utanmasını
ister. Ne yazık ki utanma da ilm ile olur, cahilde de
ilm yoktur; öyleyse 'heyhat'.
Bizce Akif'in
en kendine özgü olan yanıyla en çok bağdaşan Safahat'ın
dördüncü kitabı 'Fatih'te Vaiz Kürsüsünde' başlığı
altında topladığı uzun şiirdir
Evrenin
ahenginden, insan dışındaki tüm yaratılmışların
fıtratlarının gereği olan faaliyeti aksatmaksızın
sürdürdüklerinden sözederek başlar konuşmasına vaiz.
Kendisine irade nimeti bahşedilen insanın ise, Allah'ın
murad ettiği hayatı sürdürmesi seçimlik bir iştir.
“Bekayı hak
tanıyan sa'yi bir vazife bilir
Çalış, çalış
ki beka sa'y olursa hak edilir.”
Oysa bir
kocaman miskinler tekkesi halini almıştır şark alemi.
Dilencilerin sefaletinden daha kötü gösterir şark
milleti’nin sefaletini Akif ve hayıflanır. En çok da bu
tembel halini 'kader' ya da 'tevekkül' olarak
değerlendirip Allah'a havale etmesine hiç mi hiç
tahammül etmez. Hayatında ve şiirinde en çok bu yanlış
kader ve tevekkül anlayışına karşı çıkmıştır
diyebiliriz. Hiddetlenir ve bu tutumun Allah'la alay
etmek olduğunu söyler. Çirkinliğini sergiler.
Yalnızca o
gün değil yüzyıllardır İslam alemi-şark alemi üzerine
çöreklenen bu sapmış akidenin ne denli köklü, ne denli
yerleşik olduğunun farkındaysa başkalarının da bunun
farkına varmasını o denli istemektedir. Uyarılabilirse
eğer bu millet ancak bu yanından uyarılabilecektir, bunu
iyi bilir. Üstelik toplumun bu yanı, insanı amel
noksanlığı yüzünden yalnızca günahkar eden, beşerî
zaaflar cephesi de değildir. Bu cephe akideyle ilgili,
mü'minleri gizli şirk'e sürükleyebilecek ve bir mü'minin
ömür boyu düşebileceği en aşağı dereceye, irtidat
derecesîne düşürebilecek en tehlikeli cephedir.
Akif sözü
edilen kadercilik anlayışını nifak alameti olarak görür.
Ve bu nifakın yalnızca içimizdeki kötüleri, zalimleri
değil, mazlumları da pekala kuşatabileceğini yine
Kur'an'a dayanarak kanıtlamaya çalışır.
Şarktaki
insan çoğunluklarını derinlemesine bir sezişle üç başlık
altında değerlendirmeye tabi tutar:
I.
“Yarın nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağma
Yıkılsa arş-ı hükümet, tıkılsa kabre vatan,
Vazifesi değil; çünkü “Hepsi Allah'tan”
II.
“Hayata küskün olandır ki, saplanıp ye'se,
Selametin yolu yoktur... Ne yapsalar boşuna'-.
III.
“Bu züppeler acaba hangi cinsin efradı?
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;”
Safahat'ın
beşinci kitabı “Hatıralar” başlığını taşır. Akif öznel
ve yalnız kavgasını sürdürmektedir. Acı eleştiriyi
okuyalım hemen :
“Müslümanlık
bizden evvel böyle zillet görmedi.”
...
“Demek
İslam'ın ancak namı kalmış müslümanlarda.”
Akif'in
psikolojisi bir umutsuzluk, kötümserlik psikolojisi mi?
Eserinin bütünü içerisinde düşünülünce bu soruya olumlu
yanıt vermemiz imkansızdır. Zaaflar ve acz taşıyan her
insan gibi o da elbet bunca çırpınıp didinmenin
yeryüzündeyken yankısını - etkisini görmeyince, karşılık
bulamayınca üzülür, ızdırap çeker, sıkıntıları onu bazan
ye'se bile düşürür. Ama Akif öyle bir Müslümandır ki
Kur'an'la temasını hiç kesmez. Çok kısa zamanda ya da
hemen toparlanır. Yeniden ve daha gür bir solukla ve
sesle tecdid hareketindeki ödevine, uyarıcılığına
koyulur. Akif'in ilmi ile heyecanını diri tutan,
tazeleyen kaynak'la yani vahy'le temasını hiç kesmeyişi,
kendini kendine terketmeyişidir. Benmerkezci bir
tutumdan şiddetle, ısrarla sakınmıştır. Toplumun acısını
her an sinesinin derinliklerinde kendi acısı edinmiştir.
Bir de onu gerçekçi kılan çok önemli bir başka yönü,
şarkta çok yaygın olan çabuk inanma ve lüzumsuz umutlar
ardında koşmayışıdır. Uzun emelli değildir o, şarkın
diğer insanları gibi. İlerilerden, görmediği
mekanlardan, maveradan daha çok, önüne, ayaklarının
bizzat bastığı yere bakı
maktadır,
Uzak geçmişi,
ancak ibret alacağı zaman ve ancak bu amaçla
hatırlamakta ve hatırlatmaktadır Akif.
Yeri
gelmişken değinelim; Safahatın altıncı kitabı olan
“Asım”, esas olarak umudun şiirini ihtiva ediyordur.
Şiirsellik itibariyle de Türk şiirinde ilk kez müthiş
bir beceriyle şiirle nesri kaynaştırıyor, belki de Nazım
Hikmet’ten Hasan Hüseyin'e değin kimsenin farketmediği
bir yeni çığırın öncülüğünü üstleniyordu. Kuşkusuz bizi
Akif'in daha çok düşünce yanı ilgilendiriyor. Yoksa
Nazım Hikmet'in “Memleketimden İnsan Manzaraları” ile
'Hocazade ile Köse İmam' Şiiri karşılaştırılınca
hayretler verici benzerliklere rastlarız.
Asım 1919 da
yazılmıştır. Anadolu'nun uyanışına Akif'in teklif ettiği
yepyeni bir şark insanı tipidir: Müslümandır ama bugüne
dek gördüklerimize hiç benzemez. Dinamiktir. Gerektiği
kadar çağdaş, gerektiği ölçüde geçmişe bağlı.
Ne yazık ki
Anadolu hareketinin önderliğini üstlenenler, daha
değişik bir insan tipini var etmeyi hedeflemişlerdir.
Asım'ın yüzüne bakmaya zamanları yoktur. Gerçi savaşın
en kızgın zamanında Asım, halk olduğu için, halka en
yakın olduğu için, halkı en iyi tanıyan olduğu için öne
sürülecek, adeta kullanılacak ama hazar'da onun
önerileri kulak ardı edilecektir. Böylece Müslüman Türk
şiirinin, düşünen Türk şiirinin, tefekkür eden san'atın
büyük ustası Mehmed Akif'in biricik umudu olan Asım'ın
üzerine Safahat'ın son bölümüne ad olarak seçilen yoğun
“Gölgeler” düşer. Bülbül değil artık, Akif ağlamalı,
Asımlar matem tutmalıdır :
“Dolaşsın,
sonra islam'ın harem-gâhında namahrem
Benim hakkım,
süs ey bülbül, senin, hakkın değil matem!”
© 2002 İktibas
|