Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce   
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı*

Deniz ve Martılar Kadar

Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Deniz ve Martılar Kadar

 

Nehir Aydın GÖKDUMAN

 

Bu yollar yürümeyle tükenmeyecek diyorum İfaket’e... Biz neyin mücadelesini veriyoruz Allah aşkına. Hergün şafakla gözlerimizi oğuşturarak yollara düşüyoruz. Bulvar’dan Kurupelit dolmuşlarına kadar sirke satan yüzlerle, hoyrat adımlarla, esnemeye dahi fırsat bulamadan  yürüyoruz, yürüyoruz. Hayır hayır yürümek lafzı lüks; at gibi koşuyoruz... İfaket başka ne bekliyordun dercesine hızlandırıyor adımlarını. Acele etmezsek vizeyi kaçıracağız, diye uyarmayı da unutmuyor.  Gözlerim   henüz    perdeleri çekilmeyen evlerin pencerelerinde hep. Her sabah o perdelerin arkasında, rahat döşeklerinde uyuyan insanlara iç geçirmeden varamayacak mıyım okula?  Onların  uyandıkları zaman basacakları halıyı, mutfağa geçtiklerinde ocağa koyacakları çaydanlığı, camlara sinecek buğuyu, ve höpürdeterek içecekleri çayı düşündükçe ne derdin vardı da bu tempoya girdin demekten alamayacak mıyım kendimi? Sessiz düşünemem ki hiç. Herkese, herşeye hasretiz diyorum İfaket’e. Her günümüz, her saatimiz ipotek altında... Senin canın sıkılmıyor mu hiç?

İfaket her zamanki ağırbaşlı, kaderine razı duruşuyla gülümsüyor. Gece nöbetin yine yoğun geçti galiba diyor. Ne söylemek istediğini hemen anlıyorum. Yani  sen yorgunluktan ne konuştuğunu  bilmiyorsun   demek bu...  İnadına evet kötü geçti diyorum. Hasta kan kaybından gidiyordu ve nöbetçi doktor hastanede yoktu. Deli danalar gibi oradan oraya koşuşturdum durdum. Ne acil tepsisi vardı hali hazırda, ne sargı bezi, ne de enjektör... İyi ki tıp fakülteleri var... Yoksa şu ölümcül hastaları nereye satardık bilmiyorum. İfaket bu kez de alış bunlara dercesine gülümsüyor. Bana da  yalnızca bir la havle çekmek kalıyor geriye.

Kurupelit dolmuşları peşpeşe kalkıyorlar duraktan. Çok şükür itiş kakış da olsa bir yer bulabiliyoruz kendimize. Dolmuşun kirli camından Karadeniz’in engin dalgalarına dikiyorum gözlerimi. 19 Mayıs şehrinde  gönül rızasıyla sineye çektiğim tek görüntü bu. Yalnız maviyle kucaklaşmak, ufuktaki gemilerle dönüşü olmayan yolculuklara çıkmak en büyük özlemim. Şimdi ifaket’e bunu da söylesem, ütopyayı bırak realiteye bak diye tersleyecek beni. Doğru! Dolmuş ücretini bile güç ödeyen bir öğrenci için imkânsızı düşlemek değil de ne bu? En iyisi susmak ve manzaranın tadını çıkarmak. Denizin üzerindeki beyaz köpükler dalgaların hışmıyla karaya vurdukça içimde gelgitler kabarıyor. Sanki birileri de beni  tıpkı bu köpükler gibi eritip sindirmek; direngenliğimi, güzelliğimi söndürmek istiyor... İçimde binlerce tafra ağlaşıyor  yetim çocuk kimsesizliğinde...

Kampüse iner inmez, farmakoloji vizesinin yapılacağı amfiye yollanıyoruz. Dört sınıf aynı anda sınav olacağız.  Her bölümün işine geliyor bu durum. Sınava yalnızca ders hocası girse bari... Bölüm sekreterini yine gözetmen ilân etmese. O zaman çok daha kolay oluyor, soruların cevaplarını araştırmak!  En arkadan bir öndeki sıraya oturuyoruz. Yüz yirmi kişi kurbanlık koyunlar gibi gözümüzü farmakoloji hocasının yüzüne diktik...Derslerde alabildiğine vasat olan hocanın çehresindeki mağrurluğu görünce, neyine gururlanıyor bu kuzum diye dürtüyorum İfaket’i... Ne verdi ki ne bekliyor bizden. İfaket sınav heyecanıyla duymazdan geliyor sözlerimi... Yarı yıl tatilinde hiçbir dersten takmamayı aklına koymuş bir kere. Gülleriyle meşhur memleketine gidecek... Kış ortasında güz gülleri derleyecek... Benimse gözümden uyku akıyor. Çantamdaki simit kırıntılarını kemiriyorum, sınavın klâsik olduğunu düşündükçe ilaç bilimiyle ilgili tüm bildiklerimi toparlamaya çalışıyorum hafızamda... Farmakokoji ilaç bilimi demek; ilaç bilimi farmakoloji... Eee sonra, yandım ben çıra gibi yandım... İfaket sömestirde Isparta yollarına döşenirken, ben ilaç kokuları arasında bayılacağım  Şu sınav bir bitsin, kantinde iki duble çay içeceğim üst üste...

Hoca sınav kâğıtlarını dağıtacağı sırada, kapıda iki kız öğrenci beliriyor. Kaç zamandır uğratıldıkları uzaklaştırma cezası yüzünden üniversiteye alınmayan Nagehan ve Filiz bu. Onları görür görmez içimdeki yangın palazlanıyor... Pûrdikkat kesiliyorum kapıdaki görevliyle diyaloglarına. Kızlar ellerindeki kâğıdı göstererek ceza sürelerin bittiğini, sınava girmek istediklerini belirtiyorlar. Ders hocası, bir problem mi var dercesine çatık kaşlarla kapıya yürüyor. Kızlar ona da tekrarlıyorlar az önce izah ettiklerini... Fakat ne deseler boş... Hocanın dikkâti onların sözlerinde değil,   başlarını örten örtüde. Cezanız bitmiş ama nereden belli akıllandığınız diyor. Ve sizi böyle sınava alamam diye ekleyerek dönüyor sırtını. Öylece kalakalıyor kızlar... Biz cezaya çarptırılacak ne yaptık ki? diyor Nagehan. İnancımızı yaşamaktan başka ne?  Sizin yeriniz burası değil, yakışmıyorsunuz, bu okula! diye bağırıyor hoca... Şu görünümünüzle ne ders anlatma, ne de sınav yapma şevki bırakıyorsunuz bende. Kızlar vakarlarını bozmadan savunuyorlar kendilerini. Hatta Nagehan pervasız bir atılganlıkla amfinin kapısından içeri birkaç adım atıyor. Onu engelliyor Filiz. Hocanın gözlerindeki ifade bir kuzgununkinden farksız çünkü. Her an avının üzerine atılmaya hazırlanır gibi... Koskaca amfide yalnızca bakışlar konuşuyor. Radyolojinin oğlanlarında istemsiz bir kıpırtı, laboratuvarın kızlarında bu filmi kaçıncı kez izliyoruz bıkkınlığı, bizimkilerde umursamaz fısıltılar oluşuyor... Nagehan ve Filiz’in kapıdaki duruşları mıh gibi işliyor yüreğime. İfaketle göz göze geliyoruz... Otur yerine der gibi bakıyor ayakta olmadığım halde... Ellerimi sıkıntıyla saçlarımda dolaştırıyorum... Tokamı hırsla çekip çıkarıyorum. Saçlarımı dağıtıyorum hocanın gözüne sokmak ister gibi...

Ve kapı yüzüne kapanıyor kızların. Sınav kâğıtları tek tek dağıtılıyor. Hocanın vicdanında bir alevlik yangın yok. Gözbebeklerini saran şeytani huzmelerden belli yaptığını ne çok beğendiği. Ne hoca da ne de yüz ondokuz kişide bir zerrecik sızı...  Belki de İfaket’i saymazsam yüz on sekiz... Çünkü onu anlamak zordur. Neye ne zaman üzüleceği hiç belli olmaz. Fakat her zaman ölçülü ve mantıklı olmayı şiar edinmiştir kendine. İşte yazılı kâğıdına tüm ciddiyetiyle eğilmiş bile.

Öğrencilik hayatımın en sıkıcı ve uzun sınavını geride bıraktığımda ne kantine gidip çay içme isteğim kalıyor, ne de bu bölümü bitirme azmim. Yine İfaket’in başını şişiriyorum. Benim zaten bir mesleğim var diyorum, biraz daha yükseleceğim de ne olacak sanki. İnsanların kılık kıyafetleriyle uğraşan bu sistemin bana verdiği iki derecelik kademeyle maaşımda kaç kuruşluk artış olacak? Kepimin şekli şemali, üniformamın rengi değişince başım göğe mi erecek? Nagehan ve Filiz nereye gittiler acaba?...

Sen hiç büyümeyeceksin der gibi kolumdan çekiştiriyor İfaket. Zorla kantine götürüyor. Çay ve bisküvi ısmarlıyor. Bizim tayfanın hepsi orada. Yeni çıkan okul gazetesindeki yazıları okuyorlar kasıla kasıla.  Özgürlükçü ve eşitlikçi söylemler ağırlıktaymış bu ay. Hoş... Sanki başka zamanlar farklı şeyler anlatıyorlarmış gibi... Onların kendilerini beğenip durmasına dayanamıyorum. Isıtıp ısıtıp hep aynı şeyleri sürüyorsunuz diye çıkışıyorum. Herşey kâğıt üzerinde kalıyor. Laf var icraat yok... Bugün Nagehan ve Filiz’i görmediniz mi? Her kafadan bir ses yükseliyor aynı anda.  Onlar bizden değil!  diye bağırıyor biri. Bir başkası onlara destek verirsek kendi kuyumuzu kazmış oluruz! diye ekliyor. Ohoo sen daha annenin margarinini mi? diyen  gazetenin editörü Selçuk...

Özgürlük kendinize geldi mi güzel, diye dikleniyorum. Başka düşünceleri de aynı terazide  tartmazsanız özgür değil, özgün olursunuz sadece... Ne diyor yahu bu diye ifaket’e bakıyorlar dik dik... O da bugün sabahtan beri havasında değil diye cevaplıyor onları.  Çayımı bitirmeden kalkıyorum masadan. İfaket bu kez yanımda değil. Masada kalıp onlarla biraz beni çekiştirecek belli ki...

Kampüsün denize bakan kısmına doğru yürüyorum; Ilık bir rüzgâr uçuruyor saçlarımı. Damarlarımdaki kan hareketleniyor, iç evimde bir serinlik...İmkânsıza dair özlemlerle tutuşuyorum yeniden... Denizi gözlerime hapsetmek ve herkesten gizlemek elimde olabilseydi; yalnızlığın en güzel dost olduğunu ispatlayabilseydim kendime ya da bir çocuğun masumluğunda tüketebilseydim ömrümü... Bakışlarım ilerideki bankta oturan iki kıza takılıyor. Benim gibi maviye dikmişler gözlerini ve tıpkı benim gibi susmuşlar. Yanlarına gitsem yaşadıkları büyüyü bozar mıyım acaba? Usulca yaklaşıyorum. Nagehan’ın kederli çehresi beni görünce şaşkınlığa dönüşüyor. Bense sanki beleşten bir şey dağıtır gibi: Boşverin! diyorum. Sorular zordu ve hoca kimseye göz açtırmadı zaten. İkisinin yüzünde de aydınlık bir tebessüm beliriyor. Oturmam için yer açıyorlar aralarında. Yüzsüz bir çocuğun rahatlığıyla ortalarına yerleşiyorum. Ne tuhaf  sarsılmaz iki kayaya yaslanmış gibiyim. Şimdi üçümüz birden maviye bakıyoruz. Uzaklardaki bir vapur düdüğü ve martıların çığlığı dünyanın yedi harikasına taş çıkartan bir âhenkle gözümüze gönlümüze doluyor. Bir elimi Nagehan’ın, diğer elimi Filiz’in elinin üzerine koyuyorum. Bütün içtenliğimle: Şu vapur ve martılar denize ne kadar yakışıyorsa, siz de bu okula öylesine yakışıyorsunuz diyorum. İkisinin gözleri de buğulanıyor o an; benim gözyaşlarım hepsinden ivedi... Omuzlarıma iki sevecen kolun ağırlığı çöküyor, "kardeşlerim" diyebiliyorum usulca... İlk kez yaslandığım dost sinesinde ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum...

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin