|
Deniz ve Martılar Kadar
Nehir Aydın
GÖKDUMAN
Bu yollar
yürümeyle tükenmeyecek diyorum İfaket’e... Biz neyin
mücadelesini veriyoruz Allah aşkına. Hergün şafakla
gözlerimizi oğuşturarak yollara düşüyoruz. Bulvar’dan
Kurupelit dolmuşlarına kadar sirke satan yüzlerle,
hoyrat adımlarla, esnemeye dahi fırsat bulamadan
yürüyoruz, yürüyoruz. Hayır hayır yürümek lafzı lüks; at
gibi koşuyoruz... İfaket başka ne bekliyordun dercesine
hızlandırıyor adımlarını. Acele etmezsek vizeyi
kaçıracağız, diye uyarmayı da unutmuyor. Gözlerim
henüz perdeleri çekilmeyen evlerin pencerelerinde
hep. Her sabah o perdelerin arkasında, rahat
döşeklerinde uyuyan insanlara iç geçirmeden varamayacak
mıyım okula? Onların uyandıkları zaman basacakları
halıyı, mutfağa geçtiklerinde ocağa koyacakları
çaydanlığı, camlara sinecek buğuyu, ve höpürdeterek
içecekleri çayı düşündükçe ne derdin vardı da bu tempoya
girdin demekten alamayacak mıyım kendimi? Sessiz
düşünemem ki hiç. Herkese, herşeye hasretiz diyorum
İfaket’e. Her günümüz, her saatimiz ipotek altında...
Senin canın sıkılmıyor mu hiç?
İfaket her
zamanki ağırbaşlı, kaderine razı duruşuyla gülümsüyor.
Gece nöbetin yine yoğun geçti galiba diyor. Ne söylemek
istediğini hemen anlıyorum. Yani sen yorgunluktan ne
konuştuğunu bilmiyorsun demek bu... İnadına evet
kötü geçti diyorum. Hasta kan kaybından gidiyordu ve
nöbetçi doktor hastanede yoktu. Deli danalar gibi oradan
oraya koşuşturdum durdum. Ne acil tepsisi vardı hali
hazırda, ne sargı bezi, ne de enjektör... İyi ki tıp
fakülteleri var... Yoksa şu ölümcül hastaları nereye
satardık bilmiyorum. İfaket bu kez de alış bunlara
dercesine gülümsüyor. Bana da yalnızca bir la havle
çekmek kalıyor geriye.
Kurupelit
dolmuşları peşpeşe kalkıyorlar duraktan. Çok şükür itiş
kakış da olsa bir yer bulabiliyoruz kendimize. Dolmuşun
kirli camından Karadeniz’in engin dalgalarına dikiyorum
gözlerimi. 19 Mayıs şehrinde gönül rızasıyla sineye
çektiğim tek görüntü bu. Yalnız maviyle kucaklaşmak,
ufuktaki gemilerle dönüşü olmayan yolculuklara çıkmak en
büyük özlemim. Şimdi ifaket’e bunu da söylesem, ütopyayı
bırak realiteye bak diye tersleyecek beni. Doğru! Dolmuş
ücretini bile güç ödeyen bir öğrenci için imkânsızı
düşlemek değil de ne bu? En iyisi susmak ve manzaranın
tadını çıkarmak. Denizin üzerindeki beyaz köpükler
dalgaların hışmıyla karaya vurdukça içimde gelgitler
kabarıyor. Sanki birileri de beni tıpkı bu köpükler
gibi eritip sindirmek; direngenliğimi, güzelliğimi
söndürmek istiyor... İçimde binlerce tafra ağlaşıyor
yetim çocuk kimsesizliğinde...
Kampüse iner
inmez, farmakoloji vizesinin yapılacağı amfiye
yollanıyoruz. Dört sınıf aynı anda sınav olacağız. Her
bölümün işine geliyor bu durum. Sınava yalnızca ders
hocası girse bari... Bölüm sekreterini yine gözetmen
ilân etmese. O zaman çok daha kolay oluyor, soruların
cevaplarını araştırmak! En arkadan bir öndeki sıraya
oturuyoruz. Yüz yirmi kişi kurbanlık koyunlar gibi
gözümüzü farmakoloji hocasının yüzüne diktik...Derslerde
alabildiğine vasat olan hocanın çehresindeki mağrurluğu
görünce, neyine gururlanıyor bu kuzum diye dürtüyorum
İfaket’i... Ne verdi ki ne bekliyor bizden. İfaket sınav
heyecanıyla duymazdan geliyor sözlerimi... Yarı yıl
tatilinde hiçbir dersten takmamayı aklına koymuş bir
kere. Gülleriyle meşhur memleketine gidecek... Kış
ortasında güz gülleri derleyecek... Benimse gözümden
uyku akıyor. Çantamdaki simit kırıntılarını kemiriyorum,
sınavın klâsik olduğunu düşündükçe ilaç bilimiyle ilgili
tüm bildiklerimi toparlamaya çalışıyorum hafızamda...
Farmakokoji ilaç bilimi demek; ilaç bilimi
farmakoloji... Eee sonra, yandım ben çıra gibi yandım...
İfaket sömestirde Isparta yollarına döşenirken, ben ilaç
kokuları arasında bayılacağım Şu sınav bir bitsin,
kantinde iki duble çay içeceğim üst üste...
Hoca sınav
kâğıtlarını dağıtacağı sırada, kapıda iki kız öğrenci
beliriyor. Kaç zamandır uğratıldıkları uzaklaştırma
cezası yüzünden üniversiteye alınmayan Nagehan ve Filiz
bu. Onları görür görmez içimdeki yangın palazlanıyor...
Pûrdikkat kesiliyorum kapıdaki görevliyle diyaloglarına.
Kızlar ellerindeki kâğıdı göstererek ceza sürelerin
bittiğini, sınava girmek istediklerini belirtiyorlar.
Ders hocası, bir problem mi var dercesine çatık kaşlarla
kapıya yürüyor. Kızlar ona da tekrarlıyorlar az önce
izah ettiklerini... Fakat ne deseler boş... Hocanın
dikkâti onların sözlerinde değil, başlarını örten
örtüde. Cezanız bitmiş ama nereden belli akıllandığınız
diyor. Ve sizi böyle sınava alamam diye ekleyerek
dönüyor sırtını. Öylece kalakalıyor kızlar... Biz cezaya
çarptırılacak ne yaptık ki? diyor Nagehan. İnancımızı
yaşamaktan başka ne? Sizin yeriniz burası değil,
yakışmıyorsunuz, bu okula! diye bağırıyor hoca... Şu
görünümünüzle ne ders anlatma, ne de sınav yapma şevki
bırakıyorsunuz bende. Kızlar vakarlarını bozmadan
savunuyorlar kendilerini. Hatta Nagehan pervasız bir
atılganlıkla amfinin kapısından içeri birkaç adım
atıyor. Onu engelliyor Filiz. Hocanın gözlerindeki ifade
bir kuzgununkinden farksız çünkü. Her an avının üzerine
atılmaya hazırlanır gibi... Koskaca amfide yalnızca
bakışlar konuşuyor. Radyolojinin oğlanlarında istemsiz
bir kıpırtı, laboratuvarın kızlarında bu filmi kaçıncı
kez izliyoruz bıkkınlığı, bizimkilerde umursamaz
fısıltılar oluşuyor... Nagehan ve Filiz’in kapıdaki
duruşları mıh gibi işliyor yüreğime. İfaketle göz göze
geliyoruz... Otur yerine der gibi bakıyor ayakta
olmadığım halde... Ellerimi sıkıntıyla saçlarımda
dolaştırıyorum... Tokamı hırsla çekip çıkarıyorum.
Saçlarımı dağıtıyorum hocanın gözüne sokmak ister
gibi...
Ve kapı
yüzüne kapanıyor kızların. Sınav kâğıtları tek tek
dağıtılıyor. Hocanın vicdanında bir alevlik yangın yok.
Gözbebeklerini saran şeytani huzmelerden belli yaptığını
ne çok beğendiği. Ne hoca da ne de yüz ondokuz kişide
bir zerrecik sızı... Belki de İfaket’i saymazsam yüz on
sekiz... Çünkü onu anlamak zordur. Neye ne zaman
üzüleceği hiç belli olmaz. Fakat her zaman ölçülü ve
mantıklı olmayı şiar edinmiştir kendine. İşte yazılı
kâğıdına tüm ciddiyetiyle eğilmiş bile.
Öğrencilik
hayatımın en sıkıcı ve uzun sınavını geride bıraktığımda
ne kantine gidip çay içme isteğim kalıyor, ne de bu
bölümü bitirme azmim. Yine İfaket’in başını şişiriyorum.
Benim zaten bir mesleğim var diyorum, biraz daha
yükseleceğim de ne olacak sanki. İnsanların kılık
kıyafetleriyle uğraşan bu sistemin bana verdiği iki
derecelik kademeyle maaşımda kaç kuruşluk artış olacak?
Kepimin şekli şemali, üniformamın rengi değişince başım
göğe mi erecek? Nagehan ve Filiz nereye gittiler
acaba?...
Sen hiç
büyümeyeceksin der gibi kolumdan çekiştiriyor İfaket.
Zorla kantine götürüyor. Çay ve bisküvi ısmarlıyor.
Bizim tayfanın hepsi orada. Yeni çıkan okul
gazetesindeki yazıları okuyorlar kasıla kasıla.
Özgürlükçü ve eşitlikçi söylemler ağırlıktaymış bu ay.
Hoş... Sanki başka zamanlar farklı şeyler
anlatıyorlarmış gibi... Onların kendilerini beğenip
durmasına dayanamıyorum. Isıtıp ısıtıp hep aynı şeyleri
sürüyorsunuz diye çıkışıyorum. Herşey kâğıt üzerinde
kalıyor. Laf var icraat yok... Bugün Nagehan ve Filiz’i
görmediniz mi? Her kafadan bir ses yükseliyor aynı
anda. Onlar bizden değil! diye bağırıyor biri. Bir
başkası onlara destek verirsek kendi kuyumuzu kazmış
oluruz! diye ekliyor. Ohoo sen daha annenin margarinini
mi? diyen gazetenin editörü Selçuk...
Özgürlük
kendinize geldi mi güzel, diye dikleniyorum. Başka
düşünceleri de aynı terazide tartmazsanız özgür değil,
özgün olursunuz sadece... Ne diyor yahu bu diye ifaket’e
bakıyorlar dik dik... O da bugün sabahtan beri havasında
değil diye cevaplıyor onları. Çayımı bitirmeden
kalkıyorum masadan. İfaket bu kez yanımda değil. Masada
kalıp onlarla biraz beni çekiştirecek belli ki...
Kampüsün
denize bakan kısmına doğru yürüyorum; Ilık bir rüzgâr
uçuruyor saçlarımı. Damarlarımdaki kan hareketleniyor,
iç evimde bir serinlik...İmkânsıza dair özlemlerle
tutuşuyorum yeniden... Denizi gözlerime hapsetmek ve
herkesten gizlemek elimde olabilseydi; yalnızlığın en
güzel dost olduğunu ispatlayabilseydim kendime ya da bir
çocuğun masumluğunda tüketebilseydim ömrümü...
Bakışlarım ilerideki bankta oturan iki kıza takılıyor.
Benim gibi maviye dikmişler gözlerini ve tıpkı benim
gibi susmuşlar. Yanlarına gitsem yaşadıkları büyüyü
bozar mıyım acaba? Usulca yaklaşıyorum. Nagehan’ın
kederli çehresi beni görünce şaşkınlığa dönüşüyor. Bense
sanki beleşten bir şey dağıtır gibi: Boşverin! diyorum.
Sorular zordu ve hoca kimseye göz açtırmadı zaten.
İkisinin yüzünde de aydınlık bir tebessüm beliriyor.
Oturmam için yer açıyorlar aralarında. Yüzsüz bir
çocuğun rahatlığıyla ortalarına yerleşiyorum. Ne tuhaf
sarsılmaz iki kayaya yaslanmış gibiyim. Şimdi üçümüz
birden maviye bakıyoruz. Uzaklardaki bir vapur düdüğü ve
martıların çığlığı dünyanın yedi harikasına taş çıkartan
bir âhenkle gözümüze gönlümüze doluyor. Bir elimi
Nagehan’ın, diğer elimi Filiz’in elinin üzerine
koyuyorum. Bütün içtenliğimle: Şu vapur ve martılar
denize ne kadar yakışıyorsa, siz de bu okula öylesine
yakışıyorsunuz diyorum. İkisinin gözleri de buğulanıyor
o an; benim gözyaşlarım hepsinden ivedi... Omuzlarıma
iki sevecen kolun ağırlığı çöküyor, "kardeşlerim"
diyebiliyorum usulca... İlk kez yaslandığım dost
sinesinde ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum...
© 2002 İktibas
|