|
Medeniyetlerin Uzlaşması Ya da İstanbul Ruhu (!)
Geçtiğimiz
ayın önemli gündem maddelerinden biri de Dışişleri
Bakanı İsmail Cem’in girişimiyle İstanbul’da gerçekleşen
Medeniyetlerin Uzlaşması toplantılarıydı. AB ve İslam
Ülkelerinin temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen
toplantılarda, iki farklı medeniyetin barış içinde bir
arada yaşayabileceklerine dair mesajlar verildi ve
özellikle de terörün dininin olmadığının altı çizildi.
Fakat toplantının AB ve İslam ülkelerinin ortak
girişimiyle gerçekleşmesinin verdiği mesaj da önemliydi
ve mesaj ‘İstanbul Ruhu’ olarak adlandırıldı. Buna göre,
iki farklı medeniyet (yani İslam ve Hıristiyan-Avrupa)
çatışmadan uzlaşabilirler ve ortak noktalarda
buluşabilirlerdi. İşte bu noktada, bu toplantının 11
Eylül sonrasında terörist avına çıkan Amerika’nın
küresel ve bölgesel politikalarıyla ilişkisi üzerinde
durulmalıdır. İlk olarak bu toplantının dünyaya verdiği
mesajın, öyle sanıldığı gibi Amerikan çıkarlarına
aykırılığı yoktur. Bilakis Amerika, öteden beri
Dinlerarası Diyalog gibi söylemlerle, kendince ‘aşırı’
kabul ettiği kesimleri tecrit veya yok etmek istemekte,
buna mukabil, bu politikasıyla uyumlu olarak, ‘ılımlı’
kesimleri de desteklemektedir. Bu bağlamda, İstanbul
Toplantısı’nın, Amerikan çıkarlarına ters düşmek bir
yana, onu desteklediği söylenebilir. Amerika’nın
İstanbul toplantılarına temsilci göndermemiş olmasından
da kolaycı sonuçlar çıkarmak gerekmez. Zira
toplantılardan çıkan karar, Amerika’nın yeni dönemde
yapmak istedikleriyle açıkça uyuşmaktadır. Bu
toplantılar sonrasında Türkiye’nin öne çıkmış olmasına
özellikle dikkat etmek gerekir ve bu sonucun da
Amerika’nın çıkarlarına uygun olduğu söylenebilir.
Türkiye, böylesi bir uluslararası toplantıyı
gerçekleştirmiş olmakla, bölgede en azından psikolojik
olarak bir atak yapmış olmaktadır. ABD’nin müttefiki
olan Türkiye’nin, bu şekilde bir imaj sunmuş olması,
Türkiye üzerine bir takım düşünceleri olan Amerika için
neden zararlı olsun? Bilakis, Türkiye’nin bölgesel
etkinlik düzeyinin artması, Amerika’nın çıkarlarına daha
çok yarayacaktır. Öte yandan AB veya Türkiye’nin,
Amerika’nın küresel ölçekli politikalarına karşı
durmaları da zaten mümkün olmadığı için, bu
toplantılardan ABD’ye karşı yeni bir ‘ittifak’
doğacağını düşünmek mümkün değildir. Zaman zaman AB’den
çıkan bazı çatlak seslere bu yüzden aldanmamak gerekir.
Örneğin Fransa, Afganistan Operasyonu öncesinde Amerikan
politikasına ayak direr gibi olmuşsa da, Amerika’nın,
operasyon yapılacağına dair ciddi niyet bildirmesi
üzerine, geri adım atmış ve Afganistan’a asker
göndereceğini açıklamıştır. Aynı şey Türkiye’de de
defalarca tekrarlanmıştır. Şu halde, bu ülkelerden şu
vasatta Amerika’ya karşı küresel ölçekli bir karşı-duruş
zaten beklenmemelidir. Toplantılarda terörün kınanması,
İslam’ın, uzlaşmacı bir din olarak ilan edilmesi,
İsrail’in açıkça kınanmamış olması da aynı şekilde
Amerikan çıkarlarına uyumludur. Özetle, İstanbul
Ruhu’nun Amerikan Çıkarları ile uyuşmadığı yönündeki
yorum isabetli değildir.
Söylenenlerin
aksine, "AB ve İslam ülkeleri, İstanbul Toplantıları’nı,
‘yaralı aslan’ Amerika’ya şirin görünmek için tertip
etmişlerdir" demek daha uygun olur. Çünkü ABD, kendisine
yönelik terör tehdidi algıladığı her ülkeye, üzerine
düşen vazifeyi yapması için baskı yapmaktadır. Nitekim
Almanya, 11 Eylül olaylarından sonra bu yöndeki baskıyı
üzerinde hisseden ülkeler arasındadır. 11 Eylül
saldırılarına karışanlardan bazılarının Almanya’da
ikamet etmiş olmaları dahi, Amerika’nın Almanya üzerinde
baskı kurmasına yetmiştir. Şu halde İslam ülkelerinin bu
baskıyı daha yoğun bir şekilde görecekleri kesindir. Ve
Amerika, bu konuda acele de etmemektedir. Bir yandan
işin üzerinde ciddiyetle duracağına dair açıklamalar
yapmakta, öte yandan da ateşin üzerine körükle gitmeme
siyaseti gütmeye dikkat etmektedir. Irak konusunda da
aceleci olmamasının ardında bu vardır. Zaten 11
Eylül’den sonra yapılan açıklamalar, bu stratejinin uzun
yıllara yayılacağına dair açık işaretler taşımaktaydı.
Şu halde, Amerikan baskısına maruz kalma ihtimali olan
ülkelerin, bu arada özellikle de İslam ülkelerinin,
Amerika’nın bu yöndeki baskılarını hafifletmek amacıyla
bir takım (tabir-i caizse) ‘şaklabanlılar’ yapması
yadırganmamalıdır. İstanbul Toplantıları’nda da bu hava
açıkça sezilmiştir. Verilen bütün mesajlar, "bizden size
zarar gelmez" mahiyetindedir. Dolayısıyla İstanbul’da
keşfedilen (!) Ruh’un hiçbir bünyeye hayat vermesi
mümkün değildir; zira bizatihi kendisi bir seraptan
ibarettir.
Bu toplantıda
dikkat çeken bir diğer husus ise, İsmail Cem isminin
lanse ediliş biçimiydi. Cumhurbaşkanı Sezer dahi
konuşmasında, bu toplantıyı tertip eden Cem’e özel
teşekkürlerini açıkladı. Başbakan Ecevit’in ise
toplantılarda neredeyse hiç ismi geçmedi. Acaba neden
Cem’in ismi bu toplantı vesilesiyle bu denli sık
zikredildi? Cem, 11 Eylül olaylarını fırsat bilerek,
Türkiye’nin de jeo-stratejik önemini kullanarak, bu
hadiselerden kendisine bir yarar mı sağlamak istedi,
yoksa birileri Cem’i siyaset sahnesinde daha önemli
rollerde mi görmek istiyordu? Bu sorunun cevabını
bulmak elbette ki zor, ancak sonuç itibarıyla, İstanbul
Toplantıları’ndan, Türkiye’den çok İsmail Cem’in
istifade ettiği de ortadadır. Cem’in bunu, ileride iç
siyasette bir malzeme olarak kullanması ihtimali de yok
değildir. Ecevit sonrası senaryolarda, İstanbul
Toplantıları’ndaki siyasi kazanımların Cem’in hanesine
yazılacağı düşünülebilir. Her ne kadar Başbakan
"ecelimin zamanını Allah’a bırakın!" dese de, ülkenin
geleceği üzerinde düşünmeyi vazife addedenler, muhtemel
liderler üzerinde düşünmeye ve bir takım hesaplar
yapmaya devam edeceklerdir.
KAREN FOGG HADİSESİ VE
AB-KARŞITI KOALİSYON
Avrupa
Birliği’nin Türkiye’deki temsilcisi Karen Fogg’un
Internet yazışmalarının Doğu Perinçek eliyle kamuoyuna
sızdırılması, Türkiye’nin AB sürecinde yeni bir evreye
girmekte olduğunun bir işareti olarak algılanmalıdır.
Özellikle idam cezasının kaldırılması yönündeki
çabaların Mart ayı içinde bir netice vermesi gerektiği
şeklinde kamuoyuna yansıyan AB baskısı, bu sürecin bir
biçimde ilerlemekte olduğunu göstermektedir. Ancak gerek
Türkiye gerekse AB ülkeleri içinde, Türkiye’nin Birliğe
girmesi konusunda köklü bir itirazı olmayan, ancak bir
takım çıkarlarının zedeleneceği düşüncesini taşıyan
çevreler, üyelik talebinin kabul ediliş tarzına ve bunun
muhtemel sonuçlarına itirazlarını, Karen Fogg’un
yazışmalarını kamuoyuna sızdırmak suretiyle izhar etmiş
oluyorlar. Bu çevreler, Türkiye Birliğe girdiğinde, hali
hazırda ellerinde tuttukları bir takım mevki ve
statüleri bütünüyle kaybetmek istemiyorlar ve bu nedenle
zaman zaman çıkışlar yapıyorlar. Ancak burada bilinmesi
gereken önemli bir husus vardır ki o da bu çevrelerin
itirazlarının radikal olmadığıdır. Örneğin bu çevreler
içinde adı zikredilen ordu, AB’ne karşı olmadığını
resmen ve alenen ilan etmiştir. Aynı şekilde, son
kampanyada AB karşıtı bir duruş sergileyen kimi kalem
erbabı ve yazar da, esasen Türkiye’nin Birliğe girişine
karşı olmadıklarını, fakat bunun şekline itiraz
ettiklerini söylemişlerdir. Bu neden böyledir? Çünkü
gerek ordu, gerekse bu tür laik çevreler, AB’ye girişi,
"çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak" olarak görmek ve
Cumhuriyetin kurucusunun izinden çıkma anlamına
gelebilecek bir tavırdan kaçınmak durumundadırlar. Bu
nedenle, ordu veya bürokraside ayak direyen bazı
kesimlerin bu çıkışlarını, "mevcut çıkarların garanti
altına alınması için" verilmiş tepkiler olarak
değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Yani asker-sivil
bazı kesimler, AB’ye girişin ardından bazı
pozisyonlarını kaybedeceklerini bilmektedirler, ancak
buradaki kaybın asgari olması için çaba
harcamaktadırlar. Bunun da doğal bir yanı olduğu kabul
edilmelidir. Yani bu bir anlamda refleks olarak
görülebilir. Osmanlı’daki kalem erbabının matbaaya karşı
çıkmasında da benzeri bir refleksin etkileri olduğu
malumdur. Ancak sürecin yönü, neticeyi tayin etmektedir.
Bu yüzden Karen Fogg olayında verilen tepkiyi, sürecin
AB lehine işlediğine dair bir işaret olarak almak
mümkündür. Bu süreçte, Türkiye’nin, özellikle ‘siyasi’
kriterlere uygun bir yapıya kavuşturulması, AB’ye giriş
için öncelik arz etmektedir. Ekonomik koşullar Türkiye
örneği için ‘tali’ önemdedir. Zira Türkiye, kültürel ve
sosyal açıdan diğer AB ülkelerinden ve adaylardan farklı
özelliklere sahiptir. Bunlar, Türkiye’nin üyeliğe
kabulünde ‘siyasi’ şartları daha önemli kılmaktadır.
Bunun anlamı şudur: Türkiye, Birliğe alındığında, ülke
içindeki ‘bütün’ radikal unsurlar etkisizleştirilmiş
olmalıdır; zira AB ülkelerinde artık ideolojik kavga
bitmiştir. Aynı şekilde etnik problemler de çözümlenmiş
olmalıdır; zira AB mentalitesi, etnik ayrımcılıkla
bağdaşmaz. Buna mukabil, liberal değerlerin
kurumsallaşmasında ciddi adımlar atılmış olmalıdır.
Sivil toplum örgütleri güçlenmiş, devletin toplum
üzerindeki tasallutu azalmış olmalıdır. Devlet,
kendisini eski alışkanlıklarından arındırmış olmalı,
‘baba’ rolünü bırakmalı, ekonomide serbest pazar
kuralları işlemelidir. Bu ve buna benzer diğer ‘siyasi’
şartlar yerine getirildiğinde Türkiye’nin AB’ye
alınmaması için bir neden yoktur. Üstelik bundan AB,
büyük bir prestij de elde edecektir. Müslüman bir
ülkenin bu hale sokulup, Birliğe alınmış olması, AB
ruhunun dinamizmini kanıtladığını gösterecek ve böylece
küresel ölçekte bir başarıya imza atılmış olacaktır.
İşte bu nedenle, Türkiye örneğinde ‘siyasal’ kriterler
belirleyici olacaktır. Ulusal Belge’de de bu husus net
bir şekilde görülmektedir. Ancak Birlik ülkelerinin ve
bu arada Türkiye’nin de zihnini sürekli meşgul eden
soru, İslamcı akımın bütünüyle zararsız hale getirilip
getirilemeyeceği sorusudur. Bir takım baskılarla
İslamcıların etkisizleştirilmesi mümkün olsa bile,
İslam’ın doğası gereği, bu akımın her an yeniden
güçlenmesi ihtimalinin olması, Türkiye’nin AB’ye girişi
sürecinde daima zihinleri meşgul edecektir. Türkiye, AB
üyesi olsa bile, İslam’ın siyasi talepleri nedeniyle,
İslamcılar hep bir sorun olarak algılanmaya devam
edecektir. Bu nedenle, İslami hareketin geleceği,
Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde önemli bir faktör
olarak varlığını sürdürecektir.
SUUDİ PRENSİN ORTADOĞU PLANI
Filistin’deki
son gelişmeler üzerine Suudi Prensin ortaya attığı barış
planı, öyle görünüyor ki, önümüzdeki günlerde oldukça
tartışılacak. Prens, İsrail’in 1967’den önceki
topraklarına çekilmesi durumunda, bütün Arap
devletlerince tanınmasını öngören bir plan önerdi. Buna
göre, İsrail’in güvenliği artık tehdit altında olmayacak
ve bölge ülkeleri, İsrail’i ‘meşru’ bir ulus-devlet
olarak tanıyacaklar. Bu planı, Filistin’deki mevcut
ortamı dikkate alarak değerlendirdiğimizde karşımıza
birkaç husus çıkmaktadır. Öncelikle, Suudi prensin bu
teklifinin, İsrail’in Filistin’i iyice sıkıştırdığı bir
döneme tekabül ettiği görülmelidir. Ancak burada prensin
teklifini, zorda kalmış bir kişinin kerhen kabul ettiği
bir öneri olarak değerlendirme yanlışına düşülmemelidir.
Zira bölgedeki bütün ülkelerin, son tahlilde, Batı
güdümünde yönetimlerce idare edildiği gerçeği, bizi daha
farklı bir neden aramaya sevk etmektedir. Bu planın
ardında, İsrail’in ‘bilinçli’ bir şekilde bir süredir
uyguladığı ‘sopa’ politikasının semerelerini devşirmek
isteyen Batılı bir irade vardır. Yani Suudi prensi,
Batı’nın arzuları istikametinde, hazır Filistin tarafı
da sıkıştırılmış iken, güya Filistin’e rahat bir soluk
aldıracak bir plan ortaya atmaktadır. Ancak işin aslı
başkadır. Bu plan, aslında varolanı ‘meşrulaştırma’
planıdır. Yani Suudi Prensi, aslında hem ABD’nin hem de
İsrail’in gerçekleşmesi için can attığı bir teklifi
gündeme getirmektedir. Fakat elbette bu teklifin bölge
ülkelerinden birisi tarafından dillendirilmesinin de
taktik kazanımları vardır. ABD bunun hesaplarını
yaparken, kendi söylemek istediği şeyi bir başkasına
söyletmektedir. Bilindiği gibi, Batı’nın İsrail maşasını
kullanarak oynadığı oyunun temelinde, İsrail’in, bölgede
‘meşru’ bir hükümet olarak tanınması vardır. Prensin
önerisi, tam da bunu istemektedir. O halde, bu önerinin
Batı başkentlerinde geniş yankı bulacağına kuşku yoktur.
Zaten Avrupa Birliği’nin temsilcisi, derhal Suudi
Arabistan’a gitmiş, konuyu Suudilerle görüşmüş ve plana
tam destek verdiklerini açıklamıştır. Şu anda sertlik
politikası güden Şaron da, plana sıcak yaklaşmış ve
desteğini açıklamıştır. Planın destek bulup, yürürlüğe
konması oldukça zor olmasına rağmen, Suudi prensin
ağzından bu şekilde bir teklifin çıkması dahi, Batı
başkentlerinde bir kazanım olarak değerlendirilecektir.
Zira söz, bir kez ağızdan çıkmıştır. O halde bunu Batı
adına varılmış bir ‘aşama’ olarak görmek mümkündür.
Görüldüğü gibi, bir süredir İsrail’in uyguladığı sertlik
politikasının semeresi bu şekilde alınmış olmaktadır.
Zaten Batılı güçler, ‘havuç ve sopa’ politikasını
dönemsel olarak gündeme getirerek, hangi politikadan
daha çok istifade edecekler ise ona ağırlık
vermektedirler. Oslo Süreci ile gündeme gelen ‘barış
müzakareleri’nden yeterince istifade edilemiyorsa, bu
kez ‘sopa’ya başvurulacaktır. Bu politika, zaman zaman
düşmanın direnme gücünü test etmek için de
kullanılmaktadır. Zira Filistin’de 1987 İntifadası’ndan
sonra, İslamcı güçler, laik kadrolara karşı önemli
başarılar kazanmışlardır. Batı ise, bölge denklemine
giren bu yeni aktörün gücünü test etmek istemektedir.
Sahici bir tehdit olup olmadığı anlamak için ‘barışçıl’
yöntemlere başvurmakta, bunlar işe yaramadığında da, bu
kez gücünün sınırlarını görebilmek için sertliğe
başvurmaktadır. Şaron’un ‘sopası’, İslamcı güçleri
elbette çok fazla geriletmez, bilakis kışkırtır, ancak
burada bilinçli bir şekilde Arafat’ın ‘muhatap’
alındığını da göz ardı etmemek gerekir. Muhatap olan
Arafat’ın ‘göz hapsinde’ tutulması, İsrail’in, masaya
oturduğunda karlı çıkması için başvurulan bir taktiktir.
Zira Filistin tarafının güçsüzlüğüne dair bir mesaj
vermektedir. Şaron’un zaman zaman Arafat’ı artık muhatap
olarak görmediğine dair açıklamaları ise asla gerçeği
yansıtmamaktadır. Zira Arafat’ın ‘muhatap’ konumundan
indirilmesi, Filistin mücadelesindeki liderliğin İslamcı
örgütlere geçmesi anlamına gelir ki, bunu ne Şaron ister
ne de ABD ve diğer Batılı ülkeler. Fakat bu tür
beyanların amacı, Arafat’ı sıkıştırmaktır. Zira artık
Arafat’ın asıl görevi, İslamcı güçleri baskı altına
almak olarak tebeyyün etmiştir. O ise bunu gereğince
yapmadığında, bu kez Batı tarafından sıkıştırılmakta ve
buna mecbur bırakılmak istenmektedir. İşte Arafat’ın son
haftalardaki göz altı halini bu şekilde yorumlamak
gerekmektedir. Suudi Prensin bu son teklifini de, yine
sıkıştırılmış Filistin yönetimine yönelik bir mesaj
olarak algılamak daha gerçekçi olur. Yani Arafat ve
ekibine denilmektedir ki, "Filistin adına İsrail ile
masaya otur ve taviz ver!" Arafat da, gözaltı halini
bahane ederek, belki bu teklife olumlu cevap
verebilecektir. Ancak prensin teklifini hiçbir hal ve
şartta kabul etmeyecek İslamcı örgütlerin bu yeni
gelişme karşısında şiddetin dozajını artırması ihtimali
de göz ardı edilmemelidir.
Bu arada
Arafat’ın Filistin liderliğinden indirilmesi yönündeki
tartışmalara da değinmek gerekmektedir. Aslında bu
yöndeki değerlendirmelerin ciddi bir temeli yoktur. Zira
Filistin’de Arafat’ın yerini doldurabilecek bir başka
laik lider ortaya çıkmamıştır. Fakat bu tartışmanın son
dönemlerde sık sık gündeme gelmesinin bir nedeni olduğu
da kuşkusuzdur. Arafat artık yaşlanmıştır, hastadır ve
halefinin bir biçimde bulunması gerekmektedir, tıpkı
Hafız Esad ve Kral Hüseyin örneklerinde olduğu gibi.
Batı, çıkarlarını güvence altında görmek istemekte ve bu
yüzden ülkelerinde ‘tek adam’ pozisyonunda olan
liderlerin haleflerini ‘çok geç kalmadan’ belirlemek
istemektedir. Beşşar Esad’ın ve Kral Abdullah’ın,
babalarının ölümünden birkaç yıl önce dünya kamuoyuna
lanse edilmesinin anlamı açıktır. Fakat Arafat
örneğinde, bu yönde bir gelişme olmamıştır. Bunun da
mantıklı bir nedeni vardır: Filistin’de dengeler
öylesine hassastır ki, Arafat’ın yerine bir kişinin
arandığına dair en küçük bir haber dahi, dengeleri
bozabilir ve liderliğin İslamcı örgütlerin eline
geçmesine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle, Arafat’ın
liderliği bir yandan sağlam tutulmalı iken, bir yandan
da gelecekte Filistin’deki mücadelenin liderliğini
üstlenebilecek bir başka laik lider bulunmalıdır. İşte
bu noktada Suudi Prensin yeni teklifine başka bir açıdan
yaklaşmak da mümkündür. Prensin teklifi gerçekten
‘önemlidir’ ve bu önemli planı, Filistin adına hayata
geçirebilecek lider Arafat pozisyonunda birisi olabilir.
Arafat dışında herhangi bir liderin, böylesi bir plana
imza atması zordur. İşte bu yüzden Batı, Arafat
gitmeden, İsrail’in varlığını güvence altına alacak bu
plana imza attırmak istiyor olabilir. Zira Arafat
gittiğinde, yeni liderin öncelikle ‘karizma’ya ihtiyacı
olacaktır ki bu da zaman isteyecektir. Zayıf bir
liderliğe imzalattırılacak antlaşmanın ise ömrü elbette
uzun olmaz. Bu nedenle, Batı, eğer Prensin önerdiği gibi
bir planın hayatiyet bulmasını istiyorsa, mutlaka
altındaki imzanın, kamuoyu desteği güçlü olan bir lidere
ait olmasını tercih edecektir. Bu zaviyeden
bakıldığında, Batı’nın, Arafat’ı artık gözden
çıkardığına dair yapılan yorumların isabetli olmadığı
söylenebilir. Şu anda Arafat üzerine uygulanan baskının
amacının, ona ‘görevlerini hatırlatmak’ olduğu
görülmektedir. Arafat ise, güçlenen İslamcı örgütler
üzerinde baskı kurmakta zorlandığı için, bu görevi
gereğince yerine getirememektedir. Fakat ister Arafat
yapsın isterse bir başkası, Batı için artık fiili
‘muhatap’ İslamcı güçlerdir. Arafat, sadece bu gelişimin
önündeki geçici bir engel olarak durmaktadır. Batı, onu,
kendi amaçları yönünde mümkün olduğunca fazla kullanmaya
çalışacaktır. Ancak Batılı güçler de bilmektedir ki,
Filistin’de ibre artık İslamcı güçlere dönmüştür.
İslamcı güçlerin ise, İsrail ile bir barış antlaşması
imzalaması düşünülemez. Zira İsrail’in misyonu, Haçlı
misyonudur. Yani bir başka büyük güç adına bölgede
varlığını sürdürmektedir. Bu gerçek ortada iken, İslamcı
güçlerin İsrail ile (veya Batılı ülkelerle), İsrail’i
meşrulaştıracak bir antlaşmaya imza koymaları hayal
olur. Eğer içlerinde böylesi bir antlaşmaya imza koyacak
olanlar çıkarsa, onların Müslümanların vicdanında mahkum
olacaklarına hiç kuşku yoktur.
© 2002 İktibas |