Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 278  Mart 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Medeniyetlerin Uzlaşması Ya da İstanbul Ruhu (!)

 

Geçtiğimiz ayın önemli gündem maddelerinden biri de Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in girişimiyle İstanbul’da gerçekleşen Medeniyetlerin Uzlaşması toplantılarıydı. AB ve İslam Ülkelerinin temsilcilerinin katılımıyla gerçekleşen toplantılarda, iki farklı medeniyetin barış içinde bir arada yaşayabileceklerine dair mesajlar verildi ve özellikle de terörün dininin olmadığının altı çizildi. Fakat toplantının AB ve İslam ülkelerinin ortak girişimiyle gerçekleşmesinin verdiği mesaj da önemliydi ve mesaj ‘İstanbul Ruhu’ olarak adlandırıldı. Buna göre, iki farklı medeniyet (yani İslam ve Hıristiyan-Avrupa) çatışmadan uzlaşabilirler ve ortak noktalarda buluşabilirlerdi. İşte bu noktada, bu toplantının 11 Eylül sonrasında terörist avına çıkan Amerika’nın küresel ve bölgesel politikalarıyla ilişkisi üzerinde durulmalıdır. İlk olarak bu toplantının dünyaya verdiği mesajın, öyle sanıldığı gibi Amerikan çıkarlarına aykırılığı yoktur. Bilakis Amerika, öteden beri Dinlerarası Diyalog gibi söylemlerle, kendince ‘aşırı’ kabul ettiği kesimleri tecrit veya yok etmek istemekte, buna mukabil, bu politikasıyla uyumlu olarak, ‘ılımlı’ kesimleri de desteklemektedir. Bu bağlamda, İstanbul Toplantısı’nın, Amerikan çıkarlarına ters düşmek bir yana, onu desteklediği söylenebilir. Amerika’nın İstanbul toplantılarına temsilci göndermemiş olmasından da kolaycı sonuçlar çıkarmak gerekmez. Zira toplantılardan çıkan karar, Amerika’nın yeni dönemde yapmak istedikleriyle açıkça uyuşmaktadır. Bu toplantılar sonrasında Türkiye’nin öne çıkmış olmasına özellikle dikkat etmek gerekir ve bu sonucun da Amerika’nın çıkarlarına uygun olduğu söylenebilir. Türkiye, böylesi bir uluslararası toplantıyı gerçekleştirmiş olmakla, bölgede en azından psikolojik olarak bir atak yapmış olmaktadır. ABD’nin müttefiki olan Türkiye’nin, bu şekilde bir imaj sunmuş olması, Türkiye üzerine bir takım düşünceleri olan Amerika için neden zararlı olsun? Bilakis, Türkiye’nin bölgesel etkinlik düzeyinin artması, Amerika’nın çıkarlarına daha çok yarayacaktır. Öte yandan AB veya Türkiye’nin, Amerika’nın küresel ölçekli politikalarına karşı durmaları da zaten mümkün olmadığı için, bu toplantılardan ABD’ye karşı yeni bir ‘ittifak’ doğacağını düşünmek mümkün değildir. Zaman zaman AB’den çıkan bazı çatlak seslere bu yüzden aldanmamak gerekir. Örneğin Fransa, Afganistan Operasyonu öncesinde Amerikan politikasına ayak direr gibi olmuşsa da, Amerika’nın, operasyon yapılacağına dair ciddi niyet bildirmesi üzerine, geri adım atmış ve Afganistan’a asker göndereceğini açıklamıştır. Aynı şey Türkiye’de de defalarca tekrarlanmıştır. Şu halde, bu ülkelerden şu vasatta Amerika’ya karşı küresel ölçekli bir karşı-duruş zaten beklenmemelidir. Toplantılarda terörün kınanması, İslam’ın, uzlaşmacı bir din olarak ilan edilmesi, İsrail’in açıkça kınanmamış olması da aynı şekilde Amerikan çıkarlarına uyumludur. Özetle, İstanbul Ruhu’nun Amerikan Çıkarları ile uyuşmadığı yönündeki yorum isabetli değildir.

Söylenenlerin aksine, "AB ve İslam ülkeleri, İstanbul Toplantıları’nı, ‘yaralı aslan’ Amerika’ya şirin görünmek için tertip etmişlerdir" demek daha uygun olur. Çünkü ABD, kendisine yönelik terör tehdidi algıladığı her ülkeye, üzerine düşen vazifeyi yapması için baskı yapmaktadır. Nitekim Almanya, 11 Eylül olaylarından sonra bu yöndeki baskıyı üzerinde hisseden ülkeler arasındadır. 11 Eylül saldırılarına karışanlardan bazılarının Almanya’da ikamet etmiş olmaları dahi, Amerika’nın Almanya üzerinde baskı kurmasına yetmiştir. Şu halde İslam ülkelerinin bu baskıyı daha yoğun bir şekilde görecekleri kesindir. Ve Amerika, bu konuda acele de etmemektedir. Bir yandan işin üzerinde ciddiyetle duracağına dair açıklamalar yapmakta, öte yandan da ateşin üzerine körükle gitmeme siyaseti gütmeye dikkat etmektedir. Irak konusunda da aceleci olmamasının ardında bu vardır. Zaten 11 Eylül’den sonra yapılan açıklamalar, bu stratejinin uzun yıllara yayılacağına dair açık işaretler taşımaktaydı. Şu halde, Amerikan baskısına maruz kalma ihtimali olan ülkelerin, bu arada özellikle de İslam ülkelerinin, Amerika’nın bu yöndeki baskılarını hafifletmek amacıyla bir takım (tabir-i caizse) ‘şaklabanlılar’ yapması yadırganmamalıdır. İstanbul Toplantıları’nda da bu hava açıkça sezilmiştir. Verilen bütün mesajlar, "bizden size zarar gelmez" mahiyetindedir. Dolayısıyla İstanbul’da keşfedilen (!) Ruh’un hiçbir bünyeye hayat vermesi mümkün değildir; zira bizatihi kendisi bir seraptan ibarettir.   

Bu toplantıda dikkat çeken bir diğer husus ise, İsmail Cem isminin lanse ediliş biçimiydi. Cumhurbaşkanı Sezer dahi konuşmasında, bu toplantıyı tertip eden Cem’e özel teşekkürlerini açıkladı. Başbakan Ecevit’in ise toplantılarda neredeyse hiç ismi geçmedi. Acaba neden Cem’in ismi bu toplantı vesilesiyle bu denli sık zikredildi? Cem, 11 Eylül olaylarını fırsat bilerek, Türkiye’nin de jeo-stratejik önemini kullanarak, bu hadiselerden kendisine bir yarar mı sağlamak istedi, yoksa birileri Cem’i siyaset sahnesinde daha önemli rollerde mi görmek istiyordu?  Bu sorunun cevabını bulmak elbette ki zor, ancak sonuç itibarıyla, İstanbul Toplantıları’ndan, Türkiye’den çok İsmail Cem’in istifade ettiği de ortadadır. Cem’in bunu, ileride iç siyasette bir malzeme olarak kullanması ihtimali de yok değildir. Ecevit sonrası senaryolarda, İstanbul Toplantıları’ndaki siyasi kazanımların Cem’in hanesine yazılacağı düşünülebilir. Her ne kadar Başbakan "ecelimin zamanını Allah’a bırakın!" dese de, ülkenin geleceği üzerinde düşünmeyi vazife addedenler, muhtemel liderler üzerinde düşünmeye ve bir takım hesaplar yapmaya devam edeceklerdir.

 

KAREN FOGG HADİSESİ VE

AB-KARŞITI KOALİSYON

Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki temsilcisi Karen Fogg’un Internet yazışmalarının Doğu Perinçek eliyle kamuoyuna sızdırılması, Türkiye’nin AB sürecinde yeni bir evreye girmekte olduğunun bir işareti olarak algılanmalıdır. Özellikle idam cezasının kaldırılması yönündeki çabaların Mart ayı içinde bir netice vermesi gerektiği şeklinde kamuoyuna yansıyan AB baskısı, bu sürecin bir biçimde ilerlemekte olduğunu göstermektedir. Ancak gerek Türkiye gerekse AB ülkeleri içinde, Türkiye’nin Birliğe girmesi konusunda köklü bir itirazı olmayan, ancak bir takım çıkarlarının zedeleneceği düşüncesini taşıyan çevreler, üyelik talebinin kabul ediliş tarzına ve bunun muhtemel sonuçlarına itirazlarını, Karen Fogg’un yazışmalarını kamuoyuna sızdırmak suretiyle izhar etmiş oluyorlar. Bu çevreler, Türkiye Birliğe girdiğinde, hali hazırda ellerinde tuttukları bir takım mevki ve statüleri bütünüyle kaybetmek istemiyorlar ve bu nedenle zaman zaman çıkışlar yapıyorlar. Ancak burada bilinmesi gereken önemli bir husus vardır ki o da bu çevrelerin itirazlarının radikal olmadığıdır. Örneğin bu çevreler içinde adı zikredilen ordu, AB’ne karşı olmadığını resmen ve alenen ilan etmiştir. Aynı şekilde, son kampanyada AB karşıtı bir duruş sergileyen kimi kalem erbabı ve yazar da, esasen Türkiye’nin Birliğe girişine karşı olmadıklarını, fakat bunun şekline itiraz ettiklerini söylemişlerdir. Bu neden böyledir? Çünkü gerek ordu, gerekse bu tür laik çevreler, AB’ye girişi, "çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak" olarak görmek ve Cumhuriyetin kurucusunun izinden çıkma anlamına gelebilecek bir tavırdan kaçınmak durumundadırlar. Bu nedenle, ordu veya bürokraside ayak direyen bazı kesimlerin bu çıkışlarını, "mevcut çıkarların garanti altına alınması için" verilmiş tepkiler olarak değerlendirmek daha isabetli olacaktır. Yani asker-sivil bazı kesimler, AB’ye girişin ardından bazı pozisyonlarını kaybedeceklerini bilmektedirler, ancak buradaki kaybın asgari olması için çaba harcamaktadırlar. Bunun da doğal bir yanı olduğu kabul edilmelidir. Yani bu bir anlamda refleks olarak görülebilir. Osmanlı’daki kalem erbabının matbaaya karşı çıkmasında da benzeri bir refleksin etkileri olduğu malumdur. Ancak sürecin yönü, neticeyi tayin etmektedir. Bu yüzden Karen Fogg olayında verilen tepkiyi, sürecin AB lehine işlediğine dair bir işaret olarak almak mümkündür. Bu süreçte, Türkiye’nin, özellikle ‘siyasi’ kriterlere uygun bir yapıya kavuşturulması, AB’ye giriş için öncelik arz etmektedir. Ekonomik koşullar Türkiye örneği için ‘tali’ önemdedir. Zira Türkiye, kültürel ve sosyal açıdan diğer AB ülkelerinden ve adaylardan farklı özelliklere sahiptir. Bunlar, Türkiye’nin üyeliğe kabulünde ‘siyasi’ şartları daha önemli kılmaktadır. Bunun anlamı şudur: Türkiye, Birliğe alındığında, ülke içindeki ‘bütün’ radikal unsurlar etkisizleştirilmiş olmalıdır; zira AB ülkelerinde artık ideolojik kavga bitmiştir. Aynı şekilde etnik problemler de çözümlenmiş olmalıdır; zira AB mentalitesi, etnik ayrımcılıkla bağdaşmaz. Buna mukabil, liberal değerlerin kurumsallaşmasında ciddi adımlar atılmış olmalıdır. Sivil toplum örgütleri güçlenmiş, devletin toplum üzerindeki tasallutu azalmış olmalıdır. Devlet, kendisini eski alışkanlıklarından arındırmış olmalı, ‘baba’ rolünü bırakmalı, ekonomide serbest pazar kuralları işlemelidir. Bu ve buna benzer diğer ‘siyasi’ şartlar yerine getirildiğinde Türkiye’nin AB’ye alınmaması için bir neden yoktur. Üstelik bundan AB, büyük bir prestij de elde edecektir. Müslüman bir ülkenin bu hale sokulup, Birliğe alınmış olması, AB ruhunun dinamizmini kanıtladığını gösterecek ve böylece küresel ölçekte bir başarıya imza atılmış olacaktır. İşte bu nedenle, Türkiye örneğinde ‘siyasal’ kriterler belirleyici olacaktır. Ulusal Belge’de de bu husus net bir şekilde görülmektedir. Ancak Birlik ülkelerinin ve bu arada Türkiye’nin de zihnini sürekli meşgul eden soru, İslamcı akımın bütünüyle zararsız hale getirilip getirilemeyeceği sorusudur. Bir takım baskılarla İslamcıların etkisizleştirilmesi mümkün olsa bile, İslam’ın doğası gereği, bu akımın her an yeniden güçlenmesi ihtimalinin olması, Türkiye’nin AB’ye girişi sürecinde daima zihinleri meşgul edecektir. Türkiye, AB üyesi olsa bile, İslam’ın siyasi talepleri nedeniyle, İslamcılar hep bir sorun olarak algılanmaya devam edecektir. Bu nedenle, İslami hareketin geleceği, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde önemli bir faktör olarak varlığını sürdürecektir.

 

SUUDİ PRENSİN ORTADOĞU PLANI

Filistin’deki son gelişmeler üzerine Suudi Prensin ortaya attığı barış planı, öyle görünüyor ki, önümüzdeki günlerde oldukça tartışılacak. Prens, İsrail’in 1967’den önceki topraklarına çekilmesi durumunda, bütün Arap devletlerince tanınmasını öngören bir plan önerdi. Buna göre, İsrail’in güvenliği artık tehdit altında olmayacak ve bölge ülkeleri, İsrail’i ‘meşru’ bir ulus-devlet olarak tanıyacaklar. Bu planı, Filistin’deki mevcut ortamı dikkate alarak değerlendirdiğimizde karşımıza birkaç husus çıkmaktadır. Öncelikle, Suudi prensin bu teklifinin, İsrail’in Filistin’i iyice sıkıştırdığı bir döneme tekabül ettiği görülmelidir. Ancak burada prensin teklifini, zorda kalmış bir kişinin kerhen kabul ettiği bir öneri olarak değerlendirme yanlışına düşülmemelidir. Zira bölgedeki bütün ülkelerin, son tahlilde, Batı güdümünde yönetimlerce idare edildiği gerçeği, bizi daha farklı bir neden aramaya sevk etmektedir. Bu planın ardında, İsrail’in ‘bilinçli’ bir şekilde bir süredir uyguladığı ‘sopa’ politikasının semerelerini devşirmek isteyen Batılı bir irade vardır. Yani Suudi prensi, Batı’nın arzuları istikametinde, hazır Filistin tarafı da sıkıştırılmış iken, güya Filistin’e rahat bir soluk aldıracak bir plan ortaya atmaktadır. Ancak işin aslı başkadır. Bu plan, aslında varolanı ‘meşrulaştırma’ planıdır. Yani Suudi Prensi, aslında hem ABD’nin hem de İsrail’in gerçekleşmesi için can attığı bir teklifi gündeme getirmektedir. Fakat elbette bu teklifin bölge ülkelerinden birisi tarafından dillendirilmesinin de taktik kazanımları vardır. ABD bunun hesaplarını yaparken, kendi söylemek istediği şeyi bir başkasına söyletmektedir. Bilindiği gibi, Batı’nın İsrail maşasını kullanarak oynadığı oyunun temelinde, İsrail’in, bölgede ‘meşru’ bir hükümet olarak tanınması vardır. Prensin önerisi, tam da bunu istemektedir. O halde, bu önerinin Batı başkentlerinde geniş yankı bulacağına kuşku yoktur. Zaten Avrupa Birliği’nin temsilcisi, derhal Suudi Arabistan’a gitmiş, konuyu Suudilerle görüşmüş ve plana tam destek verdiklerini açıklamıştır. Şu anda sertlik politikası güden Şaron da, plana sıcak yaklaşmış ve desteğini açıklamıştır. Planın destek bulup, yürürlüğe konması oldukça zor olmasına rağmen, Suudi prensin ağzından bu şekilde bir teklifin çıkması dahi, Batı başkentlerinde bir kazanım olarak değerlendirilecektir. Zira söz, bir kez ağızdan çıkmıştır. O halde bunu Batı adına varılmış bir ‘aşama’ olarak görmek mümkündür. Görüldüğü gibi, bir süredir İsrail’in uyguladığı sertlik politikasının semeresi bu şekilde alınmış olmaktadır. Zaten Batılı güçler, ‘havuç ve sopa’ politikasını dönemsel olarak gündeme getirerek, hangi politikadan daha çok istifade edecekler ise ona ağırlık vermektedirler. Oslo Süreci ile gündeme gelen ‘barış müzakareleri’nden yeterince istifade edilemiyorsa, bu kez ‘sopa’ya başvurulacaktır. Bu politika, zaman zaman düşmanın direnme gücünü test etmek için de kullanılmaktadır. Zira Filistin’de 1987 İntifadası’ndan sonra, İslamcı güçler, laik kadrolara karşı önemli başarılar kazanmışlardır. Batı ise, bölge denklemine giren bu yeni aktörün gücünü test etmek istemektedir. Sahici bir tehdit olup olmadığı anlamak için ‘barışçıl’ yöntemlere başvurmakta, bunlar işe yaramadığında da, bu kez gücünün sınırlarını görebilmek için sertliğe başvurmaktadır. Şaron’un ‘sopası’, İslamcı güçleri elbette çok fazla geriletmez, bilakis kışkırtır, ancak burada bilinçli bir şekilde Arafat’ın ‘muhatap’ alındığını da göz ardı etmemek gerekir. Muhatap olan Arafat’ın ‘göz hapsinde’ tutulması, İsrail’in, masaya oturduğunda karlı çıkması için başvurulan bir taktiktir. Zira Filistin tarafının güçsüzlüğüne dair bir mesaj vermektedir. Şaron’un zaman zaman Arafat’ı artık muhatap olarak görmediğine dair açıklamaları ise asla gerçeği yansıtmamaktadır. Zira Arafat’ın ‘muhatap’ konumundan indirilmesi, Filistin mücadelesindeki liderliğin İslamcı örgütlere geçmesi anlamına gelir ki, bunu ne Şaron ister ne de ABD ve diğer Batılı ülkeler. Fakat bu tür beyanların amacı, Arafat’ı sıkıştırmaktır. Zira artık Arafat’ın asıl görevi, İslamcı güçleri baskı altına almak olarak tebeyyün etmiştir. O ise bunu gereğince yapmadığında, bu kez Batı tarafından sıkıştırılmakta ve buna mecbur bırakılmak istenmektedir. İşte Arafat’ın son haftalardaki göz altı halini bu şekilde yorumlamak gerekmektedir. Suudi Prensin bu son teklifini de, yine sıkıştırılmış Filistin yönetimine yönelik bir mesaj olarak algılamak daha gerçekçi olur. Yani Arafat ve ekibine denilmektedir ki, "Filistin adına İsrail ile masaya otur ve taviz ver!" Arafat da, gözaltı halini bahane ederek, belki bu teklife olumlu cevap verebilecektir. Ancak prensin teklifini hiçbir hal ve şartta kabul etmeyecek İslamcı örgütlerin bu yeni gelişme karşısında şiddetin dozajını artırması ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Bu arada Arafat’ın Filistin liderliğinden indirilmesi yönündeki tartışmalara da değinmek gerekmektedir. Aslında bu yöndeki değerlendirmelerin ciddi bir temeli yoktur. Zira Filistin’de Arafat’ın yerini doldurabilecek bir başka laik lider ortaya çıkmamıştır. Fakat bu tartışmanın son dönemlerde sık sık gündeme gelmesinin bir nedeni olduğu da kuşkusuzdur. Arafat artık yaşlanmıştır, hastadır ve halefinin bir biçimde bulunması gerekmektedir, tıpkı Hafız Esad ve Kral Hüseyin örneklerinde olduğu gibi. Batı, çıkarlarını güvence altında görmek istemekte ve bu yüzden ülkelerinde ‘tek adam’ pozisyonunda olan liderlerin haleflerini ‘çok geç kalmadan’ belirlemek istemektedir. Beşşar Esad’ın ve Kral Abdullah’ın, babalarının ölümünden birkaç yıl önce dünya kamuoyuna lanse edilmesinin anlamı açıktır. Fakat Arafat örneğinde, bu yönde bir gelişme olmamıştır. Bunun da mantıklı bir nedeni vardır: Filistin’de dengeler öylesine hassastır ki, Arafat’ın yerine bir kişinin arandığına dair en küçük bir haber dahi, dengeleri bozabilir ve liderliğin İslamcı örgütlerin eline geçmesine zemin hazırlayabilir. Bu nedenle, Arafat’ın liderliği bir yandan sağlam tutulmalı iken, bir yandan da gelecekte Filistin’deki mücadelenin liderliğini üstlenebilecek bir başka laik lider bulunmalıdır. İşte bu noktada Suudi Prensin yeni teklifine başka bir açıdan yaklaşmak da mümkündür. Prensin teklifi gerçekten ‘önemlidir’ ve bu önemli planı, Filistin adına hayata geçirebilecek lider Arafat pozisyonunda birisi olabilir. Arafat dışında herhangi bir liderin, böylesi bir plana imza atması zordur. İşte bu yüzden Batı, Arafat gitmeden, İsrail’in varlığını güvence altına alacak bu plana imza attırmak istiyor olabilir. Zira Arafat gittiğinde, yeni liderin öncelikle ‘karizma’ya ihtiyacı olacaktır ki bu da zaman isteyecektir. Zayıf bir liderliğe imzalattırılacak antlaşmanın ise ömrü elbette uzun olmaz. Bu nedenle, Batı, eğer Prensin önerdiği gibi bir planın hayatiyet bulmasını istiyorsa, mutlaka altındaki imzanın, kamuoyu desteği güçlü olan bir lidere ait olmasını tercih edecektir. Bu zaviyeden bakıldığında, Batı’nın, Arafat’ı artık gözden çıkardığına dair yapılan yorumların isabetli olmadığı söylenebilir. Şu anda Arafat üzerine uygulanan baskının amacının, ona ‘görevlerini hatırlatmak’ olduğu görülmektedir. Arafat ise, güçlenen İslamcı örgütler üzerinde baskı kurmakta zorlandığı için, bu görevi gereğince yerine getirememektedir. Fakat ister Arafat yapsın isterse bir başkası, Batı için artık fiili ‘muhatap’ İslamcı güçlerdir. Arafat, sadece bu gelişimin önündeki geçici bir engel olarak durmaktadır. Batı, onu, kendi amaçları yönünde mümkün olduğunca fazla kullanmaya çalışacaktır. Ancak Batılı güçler de bilmektedir ki, Filistin’de ibre artık İslamcı güçlere dönmüştür. İslamcı güçlerin ise, İsrail ile bir barış antlaşması imzalaması düşünülemez. Zira İsrail’in misyonu, Haçlı misyonudur. Yani bir başka büyük güç adına bölgede varlığını sürdürmektedir. Bu gerçek ortada iken, İslamcı güçlerin İsrail ile (veya Batılı ülkelerle), İsrail’i meşrulaştıracak bir antlaşmaya imza koymaları hayal olur. Eğer içlerinde böylesi bir antlaşmaya imza koyacak olanlar çıkarsa, onların Müslümanların vicdanında mahkum olacaklarına hiç kuşku yoktur.

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin