|
Filistin’deki
Katliamın Arkaplanı
-Önce
Havucu Tutuyorlar, Sonra Sopa Geliyor-
Norman G.
Finkelstein
Çeviren : Kamil
CENGİZ
Znet, 14.04.2002,
www.zmag.org/znet.htm
Haziran 1967 (6 gün)
savaşında İsrail Batı Şeria’yı ve Gazze’yi
ilhak etmişti. Böylelikle daha önce Biritanya mandası
olan Filistin’in işgal edilmesini hedefleyen haçlı
seferi başarıyla tamamlanmıştı. Bu savaştan sonra
BM, İsrail-Arap kavgasının sona ermesi için mümkün
olan usuller üzerine müzakereler yapmıştı. BM Genel
Kurulu’nun (6 gün) savaşının bitiminden hemen
sonra gerçekleşen ‘Beşinci Acil Oturumu’nda şu
ortak kanaate varılmıştı: "Silahlı güçlerin,
savaş esnasında işgal ettikleri komşu Arap
devletlerin topraklarından geri çekilmelidir."
Çünkü "herhalde hepimiz işgal yoluyla toprak
elde edilmemesi konusunda mutabıkız."(Bu sözlerle
BM Genel Sekreteri, Genel Kurul’daki tartışmalarının
sonucunu özetlemiş oluyordu.)
BM Güvenlik
Konseyi’nin daha sonraki istişari toplantılarında
da aynı sonuca ulaşılmıştı. Yani İsrail’in
devletlerarası hukuk kuralı olan ‘savaş yoluyla bölge
ilhak etmesinin geçersiz olması’ ilkesince tamamen
geri çekilmesi gerektiği hususu kabul edilmişti. Bu
sonuca ilave olarak, BM’nin 242 no’lu kararında,
‘bölgedeki’ bütün devletlerin egemenliklerinin
tanınması hakkına sahip oldukları kabul edildi.
Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na ait olan fakat
şu an geçerli kabul edilmeyen bir araştırmada,
ABD’nin o dönemde diğer ülkelerle beraber ‘gayri
meşruluk’ kaydını kabul ettiği sonucuna ulaşılıyor,
ki bu bağlamda sadece ‘çok küçük’ ve ‘karşılıklı’
sınır tashihleri, müsaade edilebilir nitelikte görülüyor
idi (bkz. Nina J. Noring ve Walter B. Smith II: 242
no’lu BM Güvenlik Konseyi kararındaki ‘geri çekilme’
kaydı). Dönemin İsrail Savunma Bakanı Mosche Dayan (İsrailli)
kabine üyelerini kararı kabul etmemeleri konusunda
uyarmıştı ve gerekçesini de şu şekilde açıklamıştı:
"bu karar, 4 Haziran sınırlarına geri çekilme
anlamına gelir ve biz zaten BM Güvenlik Konseyi ile bu
karardan dolayı kavgalıyız."
1970’li yılların
ortalarında BM’nin 242 no’lu kararının değiştirilmesini
amaçlayan bir tasarı üzerine çalışıldı; bu,
Gazze ve Batı Şeria’dan oluşan topraklarda bir
Filistin devletinin kurulmasını öngörüyordu. Ancak
bu gerçekleşmeden önce, İsrail’den, Haziran-1967-öncesi
sınırlarına geri çekilmesi istenecekti. Bu düzenlemeyle,
nihai anlamda İsrail-Filistin sorununa bir çözüm
getirilmiş olacaktı.
ABD, İsrail (ve
ABD’ye göbeğinden bağlı birkaç devlet) hariç
tutulursa, bütün diğer devletler, "tamamen geri
çekilmesi karşılığında İsrail’in tanınması"
formülüne son çeyrek asır boyunca destek verdiler.
Bu bağlamda, bütün ülkeler arasında, meşhur ‘İki-Devlet-Düzenlemesi’nin
geçerli olması gerektiği konusunda bir uzlaşı vardı.
Güvenlik Konseyi’nin, 1976 ve 1980 yıllarında, ‘İki-Devlet-Düzenlemesi’ni
öngören ve FKÖ ve Arap cephe ülkeleri ile uyum içinde
aldığı kararlar, sadece ABD’nin vetosu ile bloke
edildi.
Aralık 1989’da
BM Genel Kurulu Toplantısı’ndan, buna çok benzer içerikte
bir karar (151’e karşı 3 oyla (çekimser oy yok) çıkmıştı.
3 hayır-oyu, ABD, İsrail ve Dominik Cumhuriyeti’nden
gelmişti. İsrail ‘işgal altındaki bölgelerden’
tamamen geri çekilmeye yanaşmadı ve başından beri
ve kararlı bir şekilde bu karara direndi.
Filistinlilere teklif ettiği şey ise, Güney Afrika örneğinde
olduğu gibi bir ‘Bantustan’ modeli idi. Buna karşılık
FKÖ, uluslararası kararları kabul etmeye hazır olduğunu
göstermişti ve artık bundan dolayı uzlaşmaya yanaşmayan
taraf olarak damgalanamıyordu. Bu yüzden İsrail’in
üzerinde, ‘İki-Devlet-Düzenlemesi’ni kabul etmesi
konusundaki baskı büyüyordu. Ve İsrail ne yaptı?
1982’de, o zaman FKÖ’nün merkez karargahının
bulunduğu Lübnan’a girdi. İsrail’in amacı, FKÖ’nün
‘barış atağını’ önlemekti. (‘İsrail’li
strateji analisti Avner Yaniv’e göre: bkz:
‘Dilemmas of Security’: Güvenlik Açmazları)
Aralık 1987’de
Batı Şeria ve Gazze’de Filistin’liler İsrail’in
işgaline karşı temel prensip olarak şiddetten uzaklığı
içeren bir sivil ayaklanma başlattılar (‘İntifada’).
İsrail’lilerin zorbaca tepkileri (yargısız infaz,
toplu tutuklamalar, evlerin yıkımı, hedefsiz işkenceler,
sürülmeler vs.) sonuçta isyanı bastırdı. FKÖ’nü,
‘İntifada’nın yenilgisine ek olarak Irak’ın
yenilgisi, Sovyetler Birliğinin içten çökmesi ve
nihayet Körfez devletlerinin maddi desteklerini
kesmeleri oldukça zora soktu. ABD ve İsrail fırsatı
ganimet bilerek, FKÖ’nün yönetim kadrosuna, (o dönemde
bile rüşvetçi ve şimdi de ümitsiz olan) İsrail için
‘yardımcı şeriflik’ rolünü oynamayı kabul
ettirdiler. Çünkü aslında Oslo barış sürecinin
arkasında yatan şey gerçekten budur. Bu şekilde
Filistin’de bir ‘Bantustan’ kurabilmek için FKÖ’ye
burunlarının önüne iktidar ve ayrıcalıklar (havuç)
tuttular.
Aklı başında bir
İsrailli’ye göre, Oslo’dan sonra ‘işgal,
uzaktan kumanda yöntemiyle ve şimdi de FKÖ’nün
‘tek temsilci’ hüviyetiyle temsil ettiği Filistin
halkının tasdikiyle’, canlı bir şekilde devam etti’.
Aynı yorumcu bir başka yerde de şunları söylüyor:
"Elbette ‘işbirliği’ kavramı, mevcut iktidar
ilişkilerinde gizli bir şekilde devamı sağlanmış
İsrail hükümranlığının devam etmesinden başka
bir anlama gelmiyor; ve ‘Filistin otonom yönetim’
tabiri, ‘Bantustanize’ olmanın masum bir ifadesi.’
(Meron Benvenisti: ‘Yakın düşmanlar’).
Oslo-Anlaşmasından
bu yana, kendilerine düşen ‘zenginin sofrasındaki
ekmek kırıntılarını’ da ellerinden alan (‘işgal
edilmiş bölgelerde’ yahudi yerleşimcilerin sayısı
bu arada ikiye katlanmıştı) sürekli yenilenen ve
tekrar akamete uğrayan müzakereler ve yeni anlaşmalardan
sonra Temmuz 2000’de Camp David’te gerçeklerle yüzyüze
gelindi. Cumhurbaşkanı Clinton ve İsrail’li Başbakan
Barak, Arafat’a bir ültimatom verdiler: ya şekli
olarak bir Bantustan’ı kabul edecek ya da ‘barış
sürecinin’ akamete uğramasındaki sorumluluğu tek
başına üstlenecekti. Bilindiği gibi Arafat bu
teklifi reddetmişti. Clinton ve Barak’ın (ve onların
medyadaki suç ortaklarının) besledikleri mitosun
aksine, olayın içyüzü şöyleydi: ‘Barak
Filistin’lilere sadece göstermelik bir egemenlik
teklif etmişti; yoksa Filistinlilerin ezilmesi sınırsız
bir şekilde devam edecekti’ (Britanya Dışişleri
Bakanlığının özel danışmanı bkz: ‘The
Guardian’, 10.04.2002; ayrıntılar ve eleştirel arka
plan verileri için bkz.: "The New İntifada",
Roane Carey, ed.)
Bu arka plan
bilgileri ışığında İsrail’in en son Suudilerin
barış planına tepkisine bakalım: Bir İsrail’li
yorumcu Haaretz’de şunları yazıyor: "Suudi
planı, Barak’ın iki sene önce teklif ettiği sözde-barış
planı ile şaşırtıcı bir şekilde aynı."
(Aviv Lavie, ‘Haaretz’ 05.04.2002). Yani eğer İsrail,
gerçekten (‘işgal altındaki bölgelerden’)
tamamen geri çekilmeye hazır olsa idi (ki bu, karşılığında
Arap devletleriyle ilişkilerinin normalleşmesini sağlar)
o zaman büyük bir şevkle bu plana ve bundan daha çok
da ‘Arap Birliği Konferansı’nın kayıtsız şartsız
tasdikine olumlu tepki vermesi gerekirdi. Gerçekte ise
plan İsrail’de kulakları sağır edici bir sessizliğe
yol açtı. Yine de Barak-Clinton-Aldatmacası, -yani
Filistin’lilerin Camp David’de çok cömert bir
teklifi basit bir şekilde reddettikleri iddiası- amacına
ulaştı: İsrail’e daha sonraki canavarca fiillerini
işleme konusunda ahlaki bir kulp verdi. ‘Havuç’tan
bir netice alınamadığına göre, artık şimdi büyük
sopayı çıkarma zamanı gelmişti!
İsrail’in güçlü
askeri aygıtını harekete geçirmeden önce iki şartın
yerine gelmesi gerekiyordu: ‘iyi bir bahane’ ve
ABD’den ‘yeşil ışık’. Daha 2000 yılının yazında
ciddi değerlendirmeleriyle tanınan ‘Jane’s
Information Group’ tarafından aktarılan bilgilerde,
İsrail’in, ‘işgal altındaki bölgelere’ yönelik
yoğun ve kanlı istilasının planlarını tamamladığı
öğreniliyordu. Ama henüz ABD ve Avrupa’da gerekli
atmosfer oluşmamıştı ve plana karşı geliyorlardı.
Bu durum, 11 Eylül’le değişti. Birdenbire ABD de
oyuna katıldı. Şaron’un Filistin’lileri
boyunduruk altına alma planı, temelde, ABD’nin, ‘İkiz
kulelere’ yapılan korkunç saldırıyı bahane ederek,
kendisinin bölgedeki hakimiyetine karşı olan Arapların
artan direnişini nihai olarak kırmaya yönelik
niyetleriyle uyum içinde idi. Çünkü demir iradeleri
dışında bir silaha sahip olmayan Filistinliler (rüşvetçi
yönetim kadrolarına rağmen) her daim bütün bir Arap
dünyasındaki en direnişli ve en sebatlı halk
hareketi olduklarını kanıtlıyorlar. Bu boyun eğmeyen
halkı yenmek, bütün bölgede psikolojik bir felaket
anlamına gelirdi.
Böylelikle İsrail
Amerika’lılardan ‘yeşil ışığı’ almıştı;
geriye sadece ‘iyi bahane’ kalıyordu. Bu nedenle,
tahmin edilebileceği gibi, İsrail, Filistinlilerin düzenlediği
her saldırının akabinde Filistinli liderleri öldürme
stratejisini daha da güçlendirdi. "Refah ve Kudüs’deki
evlerin yıkımına Filistinliler hala seslerini çıkarmadılar"
diyor İsrail’in ‘Meretz’ partisinden Schulamith
Aloni. "Şaron ve Savunma Bakanı şimdi müzakere
masasına dönmeleri gerektiği konusunda açıkça
korkuya kapıldıklarından, şiddeti artırdılar ve
Raad Karmi’yi öldürdüler. Onlar bunun bir tepkiye
yol açacağını ve bunun bedelini de vatandaşlarımızın
kanıyla ödeyeceğimizi de biliyorlardı." (Aloni,
‘Yediot Aharonot’, 18.01.2002). İsrail’in, bu
kanlı tepkiyi adeta tahrik ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ve Filistinlilerin giriştiği terör saldırıları
belli bir ölçüyü aştığında, Şaron nihayet kendi
savaşını ilan etti; artık de facto savunmasız olan
Filistin halkının kökünü kazıma girişimini de başlatabilirdi.
Batı Şeria’nın
istilasının, Haziran 1982’deki Lübnan istilasına tıpa
tıp benzediğini görmemek için gözlerimizi zorla
kapatmamız lazım: İsrail yanıbaşında kurulacak bağımsız
bir Filistin Devletini engellemek için (bkz. bahsedilen
FKÖ’nün ‘barış atağı’) İsrail daha önceden
(Ağustos 1981’de) Lübnan’a girme planları yapmıştı.
Taarruzunu başlatabilmek için ise, önce Ronald Reagan
yönetimindei Amerikan hükümeti tarafından ‘yeşil
ışık’ yakılması gerekiyordu. Ve İsrail’in, bugün
olduğu gibi, o gün de, ‘iyi bir mazeret’e, iyi bir
bahaneye ihtiyacı vardı.
İsrail, taraf her
türlü tahriki denediği halde, İsrail’in işine
gelsin diye, Filistin’liler, İsrail’in kuzey sınırına
saldıracak kadar aptal değillerdi. İsrail için
geriye, Güney Lübnan’a karşı hava saldırılarını
artırmaktan başka bir seçenek kalmamıştı ama sonuçta
amacına da ulaşmıştı; tabii ki (Filistin’e ait
bir çocuk hastanesinin içinde tedavi edilen 60 hastanın
da bulunduğu) 200 sivilin öldürüldüğü oldukça
vahşi bir saldırıdan sonra. FKÖ buna bir karşı
saldırı ile cevap verdi ve sadece bir tane İsrail’liyi
öldürebildi. İşte İsrail, şimdi ‘tam
bahanesi’ni bulmuştu, ve ‘yeşil ışık’ da
Reagan tarafından derhal yakıldı: İsrail artık Lübnan’a
girebilirdi. O gün kullandığı slogan, bugünkünün
aynısıydı: "terörün kökünü kazımak."
İsrail ordusu ilerledikçe ilerliyordu ve savunmasız
bir halka katliam yapıyordu. Çoğunlukla sivillerden
oluşan yaklaşık 20.000 Filistin’li ve Lübnan’lı,
işgalin kurbanı oldular.
Sürekli iddia
ediliyor: Bush Hükümeti’nin problemi, Ortadoğu’yla
çok az ilgilenmesiymiş. Colin Powell’in misyonu, sözde
bu boşluğu doldurmak olmalıymış. Ben buna karşılık
soruyorum: İsrail’e yaptığı işler için kim ‘yeşil
ışık’ yaktı? Kim Apache-helikopterlerini ve F-16
savaş uçaklarını kullanıma sundu? Ve yine kim BM Güvenlik
Konseyi’nin Ortadoğu’daki şiddeti durdurmak için
uluslararası gözlemci göndermeyi öngören kararını
veto etti. Ve kim BM-İnsan Hakları-şefi Mary Robinson
tarafından henüz gündeme getirilen, Filistin’e ait
bölgelere ‘iz arayıcıları’ göndermeyi öneren
basit teklifini bloke etti? (IPS, 3 Nisan 2002). Düşünün
bir kere: A şahsı ile B şahsı cinayet suçundan
dolayı yargılanıyorlar. Deliller A’nın B’ye
cinayet silahını aktardığını ve A’nın B’ye
"Her şey tama! Başlayabilirsin" sinyalini
verdiğini, A’nın bağıran kurbana yardım etmek
isteyen diğer insanları da engellediğini kanıtlıyor.
Böyle bir durumda A için verilen hüküm ne olurdu
acaba? Burada A’nın özde suçlu olmadığı sonucuna
mı ulaşılır, yoksa daha ziyade, A’nın B gibi bir
katil olduğu sonucuna mı ulaşılır?
Yüksek rütbeli
bir İsrail’li subay 2002 yılının başında
Filistin’deki direnişi kırmak için orduya şu
talimatı vermişti: Askerler ‘...Almanların ‘Varşova
Getto’sunda nasıl hareket ettiklerini öğrenmeliler
–analiz etmeliler ve özümsemeliler’ (bkz.
‘Haaretz’ 25.01. ve 01.02.2002). Bugün İsrail’in
yaptığı kırıma baktığımızda – Filistin’a
ait ambülanslara ve doktorlara karşı saldırı düzenlemek,
(‘New York Times’ın eski Kahire yayın yönetmeni
Chris Hedges’e göre) Filistin’li çocukları ‘sırf
zevk olsun diye’ kurşunlamak, 15 ila 50 yaş arasındaki
bütün Filistin’li erkekleri (ellerini ve gözlerini
bağlamak, hatta bileklerine numara şiltleri takmak
suretiyle) bir yerde toplamak, tutuklulara rastgele işkence
yapmak, sivil halkı yiyecekten, sudan, elektrikten ve tıbbı
hizmetlerden kesmek, Filistin’e ait yerleşim
birimlerine hedefsiz hava saldırıları düzenlemek,
sivilleri ‘insan kalkanı’ olarak kötüye kullanmak,
binaları buldozerle (bazen içindeki insanlarla beraber)
yıkıp geçmek – evet bütün bunlara baktığımızda
insan, ister istemez, İsrail ordusunun yukarıdaki
subayın tavsiyesini kelimesi kelimesine uyguladığını
düşünüyor.
‘Holocaust
(Yahudi soykırımı) Sanayii’nin baş sözcüsü Elie
Wiesel, İsrail’e sınırsız destek verdiğini söylüyor.
O, her yeri yakıp yıkan İsrail’li askerlerin ‘ağır
acıları ve korkularına’ vurgu yapıyor. Eleştirileri
‘antisemitizm’ olarak reddediyor.
(‘Reuters’,11.04.; CNN,14.04.) Buna karşın
Portekiz’li edebiyat ödülü sahibi Jose Saramago ise,
İsrail’in canavarca işlediği cürümler hakkında
‘Auschwitz-ruhu’ tanımlaması yapıyor. Belçika’lı
bir milletvekili, İsrail’in ‘Batı Şeria’yı bir
toplama kampına’ dönüştürdüğünü anlatırken
aynı şeyi ifade ediyordu. (‘The Observer’,
07.04.2002). Bütün siyasi cephelerden İsrail’liler
bu tür kıyaslar karşısında hemen yaygarayı basıyorlar.
Benim görüşüm ise şöyle: Eğer İsrail’liler
kendilerinin Nazi olarak tavsif edilmelerini
istemiyorlarsa, o zaman artık Naziler gibi hareket
etmeye son versinler!
© 2002 İktibas |