Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Çeviri

Filistin’deki Katliamın Arkaplanı

Almanya’da Basın Bize Bilgi Vermek İstemiyor

 

Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Filistin’deki Katliamın Arkaplanı

-Önce Havucu Tutuyorlar, Sonra Sopa Geliyor-

 

Norman G. Finkelstein

 

Çeviren : Kamil CENGİZ

Znet, 14.04.2002, www.zmag.org/znet.htm

 

Haziran 1967 (6 gün) savaşında İsrail Batı Şeria’yı ve Gazze’yi ilhak etmişti. Böylelikle daha önce Biritanya mandası olan Filistin’in işgal edilmesini hedefleyen haçlı seferi başarıyla tamamlanmıştı. Bu savaştan sonra BM, İsrail-Arap kavgasının sona ermesi için mümkün olan usuller üzerine müzakereler yapmıştı. BM Genel Kurulu’nun (6 gün) savaşının bitiminden hemen sonra gerçekleşen ‘Beşinci Acil Oturumu’nda şu ortak kanaate varılmıştı: "Silahlı güçlerin, savaş esnasında işgal ettikleri komşu Arap devletlerin topraklarından geri çekilmelidir." Çünkü "herhalde hepimiz işgal yoluyla toprak elde edilmemesi konusunda mutabıkız."(Bu sözlerle BM Genel Sekreteri, Genel Kurul’daki tartışmalarının sonucunu özetlemiş oluyordu.)

BM Güvenlik Konseyi’nin daha sonraki istişari toplantılarında da aynı sonuca ulaşılmıştı. Yani İsrail’in devletlerarası hukuk kuralı olan ‘savaş yoluyla bölge ilhak etmesinin geçersiz olması’ ilkesince tamamen geri çekilmesi gerektiği hususu kabul edilmişti. Bu sonuca ilave olarak, BM’nin 242 no’lu kararında, ‘bölgedeki’ bütün devletlerin egemenliklerinin tanınması hakkına sahip oldukları kabul edildi. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na ait olan fakat şu an geçerli kabul edilmeyen bir araştırmada, ABD’nin o dönemde diğer ülkelerle beraber ‘gayri meşruluk’ kaydını kabul ettiği sonucuna ulaşılıyor, ki bu bağlamda sadece ‘çok küçük’ ve ‘karşılıklı’ sınır tashihleri, müsaade edilebilir nitelikte görülüyor idi (bkz. Nina J. Noring ve Walter B. Smith II: 242 no’lu BM Güvenlik Konseyi kararındaki ‘geri çekilme’ kaydı). Dönemin İsrail Savunma Bakanı Mosche Dayan (İsrailli) kabine üyelerini kararı kabul etmemeleri konusunda uyarmıştı ve gerekçesini de şu şekilde açıklamıştı: "bu karar, 4 Haziran sınırlarına geri çekilme anlamına gelir ve biz zaten BM Güvenlik Konseyi ile bu karardan dolayı kavgalıyız."

1970’li yılların ortalarında BM’nin 242 no’lu kararının değiştirilmesini amaçlayan bir tasarı üzerine çalışıldı; bu, Gazze ve Batı Şeria’dan oluşan topraklarda bir Filistin devletinin kurulmasını öngörüyordu. Ancak bu gerçekleşmeden önce, İsrail’den, Haziran-1967-öncesi sınırlarına geri çekilmesi istenecekti. Bu düzenlemeyle, nihai anlamda İsrail-Filistin sorununa bir çözüm getirilmiş olacaktı.

ABD, İsrail (ve ABD’ye göbeğinden bağlı birkaç devlet) hariç tutulursa, bütün diğer devletler, "tamamen geri çekilmesi karşılığında İsrail’in tanınması" formülüne son çeyrek asır boyunca destek verdiler. Bu bağlamda, bütün ülkeler arasında, meşhur ‘İki-Devlet-Düzenlemesi’nin geçerli olması gerektiği konusunda bir uzlaşı vardı. Güvenlik Konseyi’nin, 1976 ve 1980 yıllarında, ‘İki-Devlet-Düzenlemesi’ni öngören ve FKÖ ve Arap cephe ülkeleri ile uyum içinde aldığı kararlar, sadece ABD’nin vetosu ile bloke edildi.

Aralık 1989’da BM Genel Kurulu Toplantısı’ndan, buna çok benzer içerikte bir karar (151’e karşı 3 oyla (çekimser oy yok) çıkmıştı. 3 hayır-oyu, ABD, İsrail ve Dominik Cumhuriyeti’nden gelmişti. İsrail ‘işgal altındaki bölgelerden’ tamamen geri çekilmeye yanaşmadı ve başından beri ve kararlı bir şekilde bu karara direndi. Filistinlilere teklif ettiği şey ise, Güney Afrika örneğinde olduğu gibi bir ‘Bantustan’ modeli idi. Buna karşılık FKÖ, uluslararası kararları kabul etmeye hazır olduğunu göstermişti ve artık bundan dolayı uzlaşmaya yanaşmayan taraf olarak damgalanamıyordu. Bu yüzden İsrail’in üzerinde, ‘İki-Devlet-Düzenlemesi’ni kabul etmesi konusundaki baskı büyüyordu. Ve İsrail ne yaptı? 1982’de, o zaman FKÖ’nün merkez karargahının bulunduğu Lübnan’a girdi. İsrail’in amacı, FKÖ’nün ‘barış atağını’ önlemekti. (‘İsrail’li strateji analisti Avner Yaniv’e göre: bkz: ‘Dilemmas of Security’: Güvenlik Açmazları)

Aralık 1987’de Batı Şeria ve Gazze’de Filistin’liler İsrail’in işgaline karşı temel prensip olarak şiddetten uzaklığı içeren bir sivil ayaklanma başlattılar (‘İntifada’). İsrail’lilerin zorbaca tepkileri (yargısız infaz, toplu tutuklamalar, evlerin yıkımı, hedefsiz işkenceler, sürülmeler vs.) sonuçta isyanı bastırdı. FKÖ’nü, ‘İntifada’nın yenilgisine ek olarak Irak’ın yenilgisi, Sovyetler Birliğinin içten çökmesi ve nihayet Körfez devletlerinin maddi desteklerini kesmeleri oldukça zora soktu. ABD ve İsrail fırsatı ganimet bilerek, FKÖ’nün yönetim kadrosuna, (o dönemde bile rüşvetçi ve şimdi de ümitsiz olan) İsrail için ‘yardımcı şeriflik’ rolünü oynamayı kabul ettirdiler. Çünkü aslında Oslo barış sürecinin arkasında yatan şey gerçekten budur. Bu şekilde Filistin’de bir ‘Bantustan’ kurabilmek için FKÖ’ye burunlarının önüne iktidar ve ayrıcalıklar (havuç) tuttular.

Aklı başında bir İsrailli’ye göre, Oslo’dan sonra ‘işgal, uzaktan kumanda yöntemiyle ve şimdi de FKÖ’nün ‘tek temsilci’ hüviyetiyle temsil ettiği Filistin halkının tasdikiyle’, canlı bir şekilde devam etti’. Aynı yorumcu bir başka yerde de şunları söylüyor: "Elbette ‘işbirliği’ kavramı, mevcut iktidar ilişkilerinde gizli bir şekilde devamı sağlanmış İsrail hükümranlığının devam etmesinden başka bir anlama gelmiyor; ve ‘Filistin otonom yönetim’ tabiri, ‘Bantustanize’ olmanın masum bir ifadesi.’ (Meron Benvenisti: ‘Yakın düşmanlar’).

Oslo-Anlaşmasından bu yana, kendilerine düşen ‘zenginin sofrasındaki ekmek kırıntılarını’ da ellerinden alan (‘işgal edilmiş bölgelerde’ yahudi yerleşimcilerin sayısı bu arada ikiye katlanmıştı) sürekli yenilenen ve tekrar akamete uğrayan müzakereler ve yeni anlaşmalardan sonra Temmuz 2000’de Camp David’te gerçeklerle yüzyüze gelindi. Cumhurbaşkanı Clinton ve İsrail’li Başbakan Barak, Arafat’a bir ültimatom verdiler: ya şekli olarak bir Bantustan’ı kabul edecek ya da ‘barış sürecinin’ akamete uğramasındaki sorumluluğu tek başına üstlenecekti. Bilindiği gibi Arafat bu teklifi reddetmişti. Clinton ve Barak’ın (ve onların medyadaki suç ortaklarının) besledikleri mitosun aksine, olayın içyüzü şöyleydi: ‘Barak Filistin’lilere sadece göstermelik bir egemenlik teklif etmişti; yoksa Filistinlilerin ezilmesi sınırsız bir şekilde devam edecekti’ (Britanya Dışişleri Bakanlığının özel danışmanı bkz: ‘The Guardian’, 10.04.2002; ayrıntılar ve eleştirel arka plan verileri için bkz.: "The New İntifada", Roane Carey, ed.)

Bu arka plan bilgileri ışığında İsrail’in en son Suudilerin barış planına tepkisine bakalım: Bir İsrail’li yorumcu Haaretz’de şunları yazıyor: "Suudi planı, Barak’ın iki sene önce teklif ettiği sözde-barış planı ile şaşırtıcı bir şekilde aynı." (Aviv Lavie, ‘Haaretz’ 05.04.2002). Yani eğer İsrail, gerçekten (‘işgal altındaki bölgelerden’) tamamen geri çekilmeye hazır olsa idi (ki bu, karşılığında Arap devletleriyle ilişkilerinin normalleşmesini sağlar) o zaman büyük bir şevkle bu plana ve bundan daha çok da ‘Arap Birliği Konferansı’nın kayıtsız şartsız tasdikine olumlu tepki vermesi gerekirdi. Gerçekte ise plan İsrail’de kulakları sağır edici bir sessizliğe yol açtı. Yine de Barak-Clinton-Aldatmacası, -yani Filistin’lilerin Camp David’de çok cömert bir teklifi basit bir şekilde reddettikleri iddiası- amacına ulaştı: İsrail’e daha sonraki canavarca fiillerini işleme konusunda ahlaki bir kulp verdi. ‘Havuç’tan bir netice alınamadığına göre, artık şimdi büyük sopayı çıkarma zamanı gelmişti!

İsrail’in güçlü askeri aygıtını harekete geçirmeden önce iki şartın yerine gelmesi gerekiyordu: ‘iyi bir bahane’ ve ABD’den ‘yeşil ışık’. Daha 2000 yılının yazında ciddi değerlendirmeleriyle tanınan ‘Jane’s Information Group’ tarafından aktarılan bilgilerde, İsrail’in, ‘işgal altındaki bölgelere’ yönelik yoğun ve kanlı istilasının planlarını tamamladığı öğreniliyordu. Ama henüz ABD ve Avrupa’da gerekli atmosfer oluşmamıştı ve plana karşı geliyorlardı. Bu durum, 11 Eylül’le değişti. Birdenbire ABD de oyuna katıldı. Şaron’un Filistin’lileri boyunduruk altına alma planı, temelde, ABD’nin, ‘İkiz kulelere’ yapılan korkunç saldırıyı bahane ederek, kendisinin bölgedeki hakimiyetine karşı olan Arapların artan direnişini nihai olarak kırmaya yönelik niyetleriyle uyum içinde idi. Çünkü demir iradeleri dışında bir silaha sahip olmayan Filistinliler (rüşvetçi yönetim kadrolarına rağmen) her daim bütün bir Arap dünyasındaki en direnişli ve en sebatlı halk hareketi olduklarını kanıtlıyorlar. Bu boyun eğmeyen halkı yenmek, bütün bölgede psikolojik bir felaket anlamına gelirdi.

Böylelikle İsrail Amerika’lılardan ‘yeşil ışığı’ almıştı; geriye sadece ‘iyi bahane’ kalıyordu. Bu nedenle, tahmin edilebileceği gibi, İsrail, Filistinlilerin düzenlediği her saldırının akabinde Filistinli liderleri öldürme stratejisini daha da güçlendirdi. "Refah ve Kudüs’deki evlerin yıkımına Filistinliler hala seslerini çıkarmadılar" diyor İsrail’in ‘Meretz’ partisinden Schulamith Aloni. "Şaron ve Savunma Bakanı şimdi müzakere masasına dönmeleri gerektiği konusunda açıkça korkuya kapıldıklarından, şiddeti artırdılar ve Raad Karmi’yi öldürdüler. Onlar bunun bir tepkiye yol açacağını ve bunun bedelini de vatandaşlarımızın kanıyla ödeyeceğimizi de biliyorlardı." (Aloni, ‘Yediot Aharonot’, 18.01.2002). İsrail’in, bu kanlı tepkiyi adeta tahrik ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ve Filistinlilerin giriştiği terör saldırıları belli bir ölçüyü aştığında, Şaron nihayet kendi savaşını ilan etti; artık de facto savunmasız olan Filistin halkının kökünü kazıma girişimini de başlatabilirdi.

Batı Şeria’nın istilasının, Haziran 1982’deki Lübnan istilasına tıpa tıp benzediğini görmemek için gözlerimizi zorla kapatmamız lazım: İsrail yanıbaşında kurulacak bağımsız bir Filistin Devletini engellemek için (bkz. bahsedilen FKÖ’nün ‘barış atağı’) İsrail daha önceden (Ağustos 1981’de) Lübnan’a girme planları yapmıştı. Taarruzunu başlatabilmek için ise, önce Ronald Reagan yönetimindei Amerikan hükümeti tarafından ‘yeşil ışık’ yakılması gerekiyordu. Ve İsrail’in, bugün olduğu gibi, o gün de, ‘iyi bir mazeret’e, iyi bir bahaneye ihtiyacı vardı.

İsrail, taraf her türlü tahriki denediği halde, İsrail’in işine gelsin diye, Filistin’liler, İsrail’in kuzey sınırına saldıracak kadar aptal değillerdi. İsrail için geriye, Güney Lübnan’a karşı hava saldırılarını artırmaktan başka bir seçenek kalmamıştı ama sonuçta amacına da ulaşmıştı; tabii ki (Filistin’e ait bir çocuk hastanesinin içinde tedavi edilen 60 hastanın da bulunduğu) 200 sivilin öldürüldüğü oldukça vahşi bir saldırıdan sonra. FKÖ buna bir karşı saldırı ile cevap verdi ve sadece bir tane İsrail’liyi öldürebildi. İşte İsrail, şimdi ‘tam bahanesi’ni bulmuştu, ve ‘yeşil ışık’ da Reagan tarafından derhal yakıldı: İsrail artık Lübnan’a girebilirdi. O gün kullandığı slogan, bugünkünün aynısıydı: "terörün kökünü kazımak." İsrail ordusu ilerledikçe ilerliyordu ve savunmasız bir halka katliam yapıyordu. Çoğunlukla sivillerden oluşan yaklaşık 20.000 Filistin’li ve Lübnan’lı, işgalin kurbanı oldular.

Sürekli iddia ediliyor: Bush Hükümeti’nin problemi, Ortadoğu’yla çok az ilgilenmesiymiş. Colin Powell’in misyonu, sözde bu boşluğu doldurmak olmalıymış. Ben buna karşılık soruyorum: İsrail’e yaptığı işler için kim ‘yeşil ışık’ yaktı? Kim Apache-helikopterlerini ve F-16 savaş uçaklarını kullanıma sundu? Ve yine kim BM Güvenlik Konseyi’nin Ortadoğu’daki şiddeti durdurmak için uluslararası gözlemci göndermeyi öngören kararını veto etti. Ve kim BM-İnsan Hakları-şefi Mary Robinson tarafından henüz gündeme getirilen, Filistin’e ait bölgelere ‘iz arayıcıları’ göndermeyi öneren basit teklifini bloke etti? (IPS, 3 Nisan 2002). Düşünün bir kere: A şahsı ile B şahsı cinayet suçundan dolayı yargılanıyorlar. Deliller A’nın B’ye cinayet silahını aktardığını ve A’nın B’ye "Her şey tama! Başlayabilirsin" sinyalini verdiğini, A’nın bağıran kurbana yardım etmek isteyen diğer insanları da engellediğini kanıtlıyor. Böyle bir durumda A için verilen hüküm ne olurdu acaba? Burada A’nın özde suçlu olmadığı sonucuna mı ulaşılır, yoksa daha ziyade, A’nın B gibi bir katil olduğu sonucuna mı ulaşılır?

Yüksek rütbeli bir İsrail’li subay 2002 yılının başında Filistin’deki direnişi kırmak için orduya şu talimatı vermişti: Askerler ‘...Almanların ‘Varşova Getto’sunda nasıl hareket ettiklerini öğrenmeliler –analiz etmeliler ve özümsemeliler’ (bkz. ‘Haaretz’ 25.01. ve 01.02.2002). Bugün İsrail’in yaptığı kırıma baktığımızda – Filistin’a ait ambülanslara ve doktorlara karşı saldırı düzenlemek, (‘New York Times’ın eski Kahire yayın yönetmeni Chris Hedges’e göre) Filistin’li çocukları ‘sırf zevk olsun diye’ kurşunlamak, 15 ila 50 yaş arasındaki bütün Filistin’li erkekleri (ellerini ve gözlerini bağlamak, hatta bileklerine numara şiltleri takmak suretiyle) bir yerde toplamak, tutuklulara rastgele işkence yapmak, sivil halkı yiyecekten, sudan, elektrikten ve tıbbı hizmetlerden kesmek, Filistin’e ait yerleşim birimlerine hedefsiz hava saldırıları düzenlemek, sivilleri ‘insan kalkanı’ olarak kötüye kullanmak, binaları buldozerle (bazen içindeki insanlarla beraber) yıkıp geçmek – evet bütün bunlara baktığımızda insan, ister istemez, İsrail ordusunun yukarıdaki subayın tavsiyesini kelimesi kelimesine uyguladığını düşünüyor.

‘Holocaust (Yahudi soykırımı) Sanayii’nin baş sözcüsü Elie Wiesel, İsrail’e sınırsız destek verdiğini söylüyor. O, her yeri yakıp yıkan İsrail’li askerlerin ‘ağır acıları ve korkularına’ vurgu yapıyor. Eleştirileri ‘antisemitizm’ olarak reddediyor. (‘Reuters’,11.04.; CNN,14.04.) Buna karşın Portekiz’li edebiyat ödülü sahibi Jose Saramago ise, İsrail’in canavarca işlediği cürümler hakkında ‘Auschwitz-ruhu’ tanımlaması yapıyor. Belçika’lı bir milletvekili, İsrail’in ‘Batı Şeria’yı bir toplama kampına’ dönüştürdüğünü anlatırken aynı şeyi ifade ediyordu. (‘The Observer’, 07.04.2002). Bütün siyasi cephelerden İsrail’liler bu tür kıyaslar karşısında hemen yaygarayı basıyorlar. Benim görüşüm ise şöyle: Eğer İsrail’liler kendilerinin Nazi olarak tavsif edilmelerini istemiyorlarsa, o zaman artık Naziler gibi hareket etmeye son versinler!

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin