Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Filistin’de Bir Ulusal Devlete Doğru(mu?)...

 

 

M. Kürşad ATALAR

 

İsrail’in Filistin topraklarında giriştiği son operasyon, beraberinde pek çok konuyu yeniden değerlendirme ihtiyacını ortaya çıkardı. Özellikle de ‘duygusallığın’ yoğun olduğu şu günlerde, gelişmeleri doğru okuyabilmek çok önemli. Zira Müslümanların yakın tarihi, tepkisel yaklaşımların sonuçlarını yakinen gördüğümüz nice örneklerle dolu. Bu bağlamda, evvel emirde, operasyonun gerçek ‘amacı’nı tespit edebilmek gerekiyor.

Kuşkusuz, İsrail, böylesine kapsamlı bir operasyonu, ‘izin almadan’, tek başına gerçekleştiremez. Bunda kimsenin şüphesi olmamalıdır. İkinci olarak da, operasyonun görünürdeki amacına aldanılmamalıdır. Yani, ‘terörün belini kırmak’ olarak açıklanmasına rağmen, amaç, bu değildir, hele Filistin topraklarını işgal etmek hiç değildir. Şimdi bu tespitlerimizi biraz açalım.

Bilindiği gibi, Oslo Süreci’nden sonra, Filistin topraklarının cüz’i bir kısmında, Yaser Arafat başkanlığında bir Özerk Yönetim kurulması kararı alınmıştı. İsrail’in görünürde taviz vermesi ile sonuçlanan görüşmelerde, aslında Filistin tarafının temel tezlerinden vazgeçmesi ön şart olarak talep ediliyordu. Nitekim Arafat, antlaşmaya imza koyduktan sonra, Fetih Örgütü’nün tüzüğünden, İsrail’in asla tanınmayacağı yönündeki maddeyi çıkardı. Peki, Arafat bunu niçin yapıyordu? Bir örgüt lideri, bir avuç toprak karşılığında temel tezinden neden vazgeçsindi? Bu sorunun cevabını, 1987 İntifadası’na giderek bulmak mümkündür. Hatırlanacağı üzere, İslam, 1980’li yıllarda bölgede yükselen değer olarak tebeyyün etmişti ve Filistin’deki mücadelenin liderliğini ele geçirebileceği yönünde işaretler veriyordu. 1987 yılında ilk İntifada başladı. Arafat, hazırlıksız yakalanmıştı. İntifada, onun liderliğini tartışılır hale getirebilirdi. Fakat Arafat, bir kaç ay sonra İntifada’ya sahip çıktı. Daha doğrusu, Batı’nın İntifada’ya sahiplenmesi yönündeki telkinlerine uydu ve İsrail tanklarına taş atan gençleri, "küçük generallerim!" olarak niteledi. Batı’nın desteğini de arkasına alarak, İslami örgütlerin başlattığı İntifada hareketine sahip çıktı. Eylemcileri yönlendirememesine rağmen, eylemlerin sorumluluğunu üstleniyordu. Bu taktik önemli ölçüde başarılı oldu ve İntifada’nın meyvelerini, savaşım veren örgütlerden çok, Arafat ve onun ulusalcı ekibi topladı. Ancak İslami örgütlerin alternatif olarak varlıklarını korumaları ve Filistin mücadelesinin ulusalcı çizgiden İslami çizgiye kayma ihtimalinin ortaya çıkması, bir başka süreci gerekli kılıyordu. İşte bu sürecin adı Oslo Süreci idi. Burada amaç, ulusalcı ekibin mücadeledeki liderliğinin tescil edilmesiydi. Arafat Filistin tarafını temsil edecek ve eğer bir antlaşma imzalamak mümkün olursa, bu çözüm, Filistin halkına da tahmil edilecekti. Açıkçası, burada kazanan taraf Batı (ve İsrail) idi. Arafat’ın vazifesi, onlarla işbirliği yapmaktan başka bir şey olmadı. O, bu sürece dahil oldu ve istenen tavizleri de verdi. Antlaşmaya göre, Filistin liderliği, ‘devlet’ talebinde bulunmayacak, Filistin’deki İslamcı grupları da bastıracaktı. Oslo Süreci’nin anlamını bu şekilde özetlemek mümkündür. Bu süreç, yükselen İslami dalgayı kuşatmak amacıyla başlatılmıştır ve kimi engellere rağmen yürütülmek istenmektedir. 1993’ten sonraki gelişmelere bakıldığında Arafat yönetimindeki Filistin Ulusal Konseyi’nin bu yönde ciddi çaba gösterdiğini görmek de mümkündür.

Ancak burada ciddi bir sorun vardı. İslamcı grupların, İntifada’nın liderliğini resmi anlamda üstlenebilecek güçleri belki yoktu, ama bu gruplar, Arafat’ın bir çırpıda yok edebileceği kadar güçsüz de değillerdi. Nitekim eylemler devam etti ve Arafat, İslamcı grupları sindirme görevini pek yerine getiremedi. İkinci İntifada’nın başlamasıyla birlikte, artık bu grupların Arafat yönetimi tarafından etkisizleştirilemeyecekleri gerçeği iyice ortaya çıkmaya başladı. Ama bir şeyler de yapılmalıydı. İşte İsrail’in bu son operasyonunu bu zaviyeden değerlendirmek gerekir. Yani, Batı (ve İsrail), son operasyon ile, Arafat’a (daha doğrusu ulusalcı Filistin özerk yönetimine) bir ‘mesaj’ vermek istedi. Bu mesaj şuydu: "tevdi edilen görevleri yapamıyorsan, o görevi bizzat biz üstlenebiliriz." Ancak, dikkat edilirse, İsrail güçleri, Özerk Yönetimin hemen tüm sembollerini tahrip ederken, sözde en önde gelen sembolüne (Arafat) bir şey yapmamıştır. Yani onu ne öldürmüş ne de tutuklamıştır. Buna, uluslararası baskılar nedeniyle teşebbüs edemediğini düşünenler yanılmaktadır. Zira operasyonun başından beri böyle bir amacı yoktur. Arafat’a bu nedenle dokunulmamıştır. Hatta bu operasyon, Arafat’a kaybettiği prestiji yeniden kazandırmıştır. Bu hususa özellikle dikkat edilmelidir. Arafat, işgalden önceki popülaritesinin kat kat üstünde bir kitle desteğine kavuşmuştur. Belirli güç odaklarının denetimindeki dünya medyası da, ‘mazlum Arafat’ imajını gayet güçlü bir şekilde işlemiş ve güçlü propaganda atağı neticesinde Arafat, bir ‘ulusal kahraman’ ilan edilivermiştir. Buna Türk medyasındaki sağcı/muhafakazar kesimler de dahildir. Filistin’li genç kızın kürsüde yaptığı acıklı konuşma ve "şehiden, şehiden, şehiden..." diyen bir ihtiyarın mum ışığındaki görüntüsü, pek çoklarının, bir çırpıda "Filistin direnişinin lideri" olarak lanse edilen şahsın peşine takılmasına yetmiştir. Buna, Filistin’de mücadele veren HAMAS’ı da dahil etmek mümkündür. HAMAS da, İsrail tankları Arafat’ın bürosunu kuşattığında, resmi bir açıklama yaparak, "Arafat’a bir şey olursa, İsrail’i kan gölüne çeviririz" demek durumunda kalmıştır. Normal zamanlarda rakibi olduğu bir kişiyi koruma pozisyonuna düşürülen HAMAS, elbette başka taktik düşüncelerle de bu açıklamayı yapmış olabilir. Örgüt, kendi halkından bir kişiye yapılan bu muameleye karşı sessiz kalmayı doğru bulmamış olabileceği gibi, savunma mahiyetli bir açıklama yapmaması durumunda, İsrail operasyonunun ardından Filistin polisinin hışmını gereksiz yere üzerine çekmemek için de bu tarz bir beyan da bulunmuş olabilir. Fakat bu durum şunu göstermektedir ki, operasyon, ister kasıtlı bir şekilde olsun, isterse şartların getirdiği doğal bir netice olarak bu tabloyu ortaya çıkarmış olsun, Arafat’ın Filistin halkı nezdindeki konumunu pekiştirmiştir. Ve dikkat edilmelidir ki, bunu, Filistinlilerin düşmanları sağlamıştır.

Peki burada, şu soru anlamlı kabul edilebilir mi? "Bunu hesab edememiş olamazlar mı?" Hayır, çünkü gelişmeler, bu ihtimali doğrulamamaktadır. Bunun en başta gelen kanıtı da Arafat’a dokunulmamış olmasıdır. İsrail, Filistinlilere ait pek çok binaya zarar vermesine, Arafat’ın bürosunun kimi kısımlarını da tahrip etmesine rağmen, üstelik Arafat’ı ele geçirmek için önünde hiçbir engel de kalmamışken ona dokunmuyorsa, burada amacın, Arafat’ı yok etmek olmadığı çok açıktır. Başta Cenin olmak üzere, Ramallah’ta, Nablus’ta El-Halil’de ve daha pek çok yerde, kadın, çocuk demeden yüzlerce insanı katleden İsrail, neden "direnişin lideri" olarak sunulan kişiyi öldürmüyor veya yakalamıyor ya da en azından sınır-dışı etmiyor? Şu halde bu sorunun doğru cevabı şöyle olmalıdır: "İsrail’in amacı başkadır da, onun için Arafat’a dokunmamaktadır." Bir başka dikkat çekici nokta da şudur: İsrail tankları, Filistin kentlerine hemen hemen aynı günlerde girmesine rağmen, Gazze şeridine doğrudan müdahale etmemiştir. Dikkat edilmelidir ki, Gazze, HAMAS’ın üssü kabul edilmektedir ve örgütün lideri Ahmet Yasin de burada ikamet etmektedir. Öyle görünüyor ki, İsrail, bilinçli bir şekilde Gazze’yi ilk hedef olarak seçmemiştir. Burada birkaç ihtimalden bahsetmek mümkündür. İhtimaller arasında en güçlü olanı, İsrail’in, doğrudan Arafat’ın karargahının bulunduğu  Batı Şeria’ya müdahale etmek suretiyle, onu ‘mazlum’ konumuna taşımak istemesi ve böylece operasyonun ardından başlayacak görüşmelerde ulusalcı Filistinlilerin ‘muhatap’ pozisyonlarını güçlendirmeyi amaçlamasıdır. Bir başka deyişle, İsrail, güya asıl düşman olarak Arafat’ı gördüğünü ihsas ettirmek için ilk müdahaleyi Batı Şeria’ya yapmıştır. İsrail’in bombalama eylemlerinden İslami örgütleri değil de sürekli Arafat’ı sorumlu tutmasının amacı da farklı değildir. Batılı ülkeler de buna özellikle dikkat etmekte ve İslamcı örgütlerin ‘muhatap’ statüsüne öyle ya da böyle çıkmaması için her şeyi yapmaktadırlar. Nitekim İsrail, operasyonun sıcak günlerinin ardından, bütün saldırılardan kendisini sorumlu tuttuğu Arafat’ın emrindeki ulusalcı güçlerle müzakereye oturmaktadır. Denilebilir ki, "bu doğaldır, çünkü şu anda Filistinlileri onlar temsil ediyor." Hayır, bu, diplomasinin değil, bilinçli bir politikanın gereği olarak yapılmaktadır. İsrail’in, Gazze yerine öncelikle Batı Şeria’ya müdahale etmesinin bir diğer sebebi de, ilk müdahalenin ağır yıkımlarını göstermek suretiyle, asıl düşmanın direnç gücünü kırmak olabilir. Buna ek olarak, iki ayrı cephede müdahale başlatmak yerine, tek cephede daha rahat hareket edebilmek için öncelikle Batı Şeria’ya müdahale etmiş olma ihtimali de söz konusudur. Nihayet son olarak, HAMAS’ın ciddi direniş gösterme ihtimalini göz önünde tutarak, bir askeri başarısızlıktan da çekinmiş olabilirler. Fakat bu ihtimaller içinde en güçlüsü, Arafat’ın ‘muhatap olma’ pozisyonunun altını çizmek ihtiyacı olarak görünmektedir.

Bu arada, Amerika’nın, operasyon sırasında

sürekli "Arafat’a zarar vermeyin!" uyarısında bulunmasına özellikle dikkat edilmelidir. Amerika için, hiçbir lider "bulunmaz hint kumaşı" olmadığı halde, niçin Arafat’ın zarar görmemesi hususunda bu denli titiz davranılmaktadır? Bunun nedeni bellidir; Arafat, yönü Batı’ya dönük bir politikacıdır ve bu özelliği, onun Filistin mücadelesinin ‘temsilcisi’ pozisyonunda tutulması için yeterli olmaktadır. Aynı mesajı bir başka kişi, aynı düzeyde veremediği için, "yaşlı kurt(!)" şu anda bölgedeki denklemlerde sürekli yer almaktadır. Fakat bu demek değildir ki, "Batı, Arafat’tan asla vazgeçmez." Hayır, bu da yanlıştır. Çünkü Batı, zımni ya da açık bir mutabakat sayesinde güdümünde tuttuğu liderleri, "vazgeçilmez" olarak görmez. Bu liderler, "hizmet ettikleri sürece" görece itibarlıdırlar. Hizmetleri bir biçimde bittiğinde, ya da bitmesi gerektiğine kani olunduğunda, itibarları da biter. Örneğin, Arafat’ın ciddi sağlık problemleri yaşaması, halefinin şimdiden belirlenmesi yönündeki çabaları hızlandırmıştır. Aynı arayış, bu tür problemleri olan diğer ülkelerde de görülmüştür. Beşşar Esad ve Kral Abdullah da, babaları sağ iken, bu makamlara hazırlanmışlardır. Bu durum, Saddam için dahi söz konusudur. Sanılmasın ki, Amerika, sadece basit bir düşmanlık gereği Irak üzerine bir takım planlar yapmaktadır. Irak’ın geleceğini planlayanların asıl korkusu, Irak’ta ani bir iktidar boşluğunun doğmasıdır. Saddam, eğer iktidardan alaşağı edilecekse, öncesinde bir takım planların olgunlaşmış olması gerekir. Fakat iktidarını koruyorsa, ona orada hala ihtiyaç olduğu içindir. Türkiye’de ise, askeri darbelerle devrilen Demirel-Ecevit ikilisi ile Postmodern darbeye maruz kalan Erbakan örnekleri hep aynı mesajı destekleyen boyutlar taşımaktadırlar. Hepsi gerek görüldüğünde hükümete taşınmışlar, gerek görüldüğünde de iktidardan edilmişlerdir! Arafat’a gelince, o, şu anda, dünyanın en hassas ve zorlu bölgesinde mazlum bir halkın lideri rolünü oynamaktadır. Bölgedeki İslamcı güçlerin potansiyeli de göz önünde tutulursa, Arafat’ın işinin gerçekten zor olduğu rahatlıkla görülebilir. Aynı zorluk, yine bölgenin çok önemli bir ülkesi olan Türkiye’de, Müslüman unsurları sistem-içinde tutmak gibi zorlu bir görevi üstlenmiş olan lider için de söz konusudur. Bu lider, geçmişte bir başka isim alır, şimdi bir başka isim alabilir. Önemli olan, yapılan işin mahiyeti ve bu role talip olan lider adayının, bu zorlu görevin üstesinden gelebilecek hususiyetlere sahip olup-olmadığıdır. Konuya bu zaviyeden bakıldığında, Arafat’ın niçin ‘korunduğu’ da anlaşılmış olacaktır.

Peki, konunun bu boyutlarının Türkiye’de yeterince algılandığını söyleyebiliyor muyuz? Maalesef hayır. Güç odakları, sistematik aygıtlar ve çok sofistike yöntemler kullanarak, insanların duygularını manipüle etmeyi başarıyorlar. Filistin’deki son operasyon vesilesiyle buna bir kez daha şahit olduk. Medya bombardımanı sayesinde, Filistin’deki mücadele bir ‘kurtuluş savaşı’na dönüştürüldü ve Müslüman halklar da, duyguları istismar edilerek, bir ulusalcı ekibin ardına takıldı. Burada halkın duygusal tepki göstermesinin doğal bir yönü olduğu inkar edilemez ve bu, kınanamaz da. Fakat asıl üzücü olan, son yüz yıl içinde Müslüman milletlerin yaşadıkları tecrübelerden haberdar olanların, gelişmeler karşısında soğukkanlılıklarını koruyamamaları ve bu kampanyaya bir şekilde eklemlenmeleridir. Müslüman milletler, niçin özellikle son yüzyılda savaş meydanında muzaffer oldukları halde, masada kaybetmişlerdir? Bu sorunun cevabı ciddi olarak zihinlere kazınmadıkça, Müslüman milletlerin, aynı yılana defalarca sokulmaları da kaçınılmazdır. Evet, çokça şahit olunmuştur ki, nerede bir Müslüman millet, işgale veya istilaya maruz kalmışsa, dünyanın diğer bölgelerindeki Müslüman milletler o mazlum halka desteklerini esirgememişlerdir. Ancak bu destek istenen sonucu vermiş midir? Hayır, zira bu destek, o halkların mücadelesine değil, o mücadelenin liderliğini ele geçirmiş olan ulusalcı güçlere yaramıştır. Bu nedenle, düşman, ülkeden kovulduktan sonra, Müslüman halkların çilesi bitmemiş, bilakis artmıştır. Bu kez, kendi kavimlerinden olan bir ulusalcı ekip, onlara zulmetmeye başlamıştır. Aslında bu, dönemin süpergücünün bir taktik değişikliğinin sonucudur ve kolonizasyon politikasının ürettiği tepkileri absorbe etmek amacıyla yürürlüğe konmuştur. Yani, aslında Batılı koloni güçlerinin geri çekilişi, bir plan gereğince gerçekleşmiştir, kurtuluş mücadeleleri de bu planın tali unsurları olarak işlev görmüşlerdir. Özellikle de II. Dünya Savaşı’ndan sonra "bağımsızlık" bahşedilen ülkelerin sayısındaki patlama bunun açık kanıtıdır. Elbette, kolonici güçler geri çekilmeden önce, yerlerine "güvenilir" liderler bırakmayı da ihmal etmemişlerdir. Son yüzyıldaki tecrübenin kısa özeti budur. Bugün dahi benzeri bir süreç yaşanmaktadır. Tek süpergüç olarak kalan Amerika, bir ülkede iktidar değişikliği gerçekleştirecekse, hazırlığını önceden yapmakta ve "görevi devr alacak kişiyi" belirlemektedir. İstisnaları olmakla birlikte, bu döngü bugün de aynı şekilde devam etmektedir. İran, bu konuda bir ölçüde farklı bir vizyon ortaya koymaya çalışmıştır ancak bu çıkış, sistemin çarklarını durduracak etkide olmamıştır.

Filistin’de cereyan eden olayları da benzer bir zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Bütün mesele, orada mücadelenin liderliğinin İslamcı güçlere geçmemesidir. Çünkü liderliğin İslamcı güçlere geçmesi, Batı’nın çıkarlarını tehdit etme riskini beraberinde getirmektedir. Ulusalcı güçlerin ise, böyle bir tehdit üretebilme özellikleri zaten yoktur. İslamcı güçler, inbat özelliğini kaybetmedikleri için, yani bir ‘potansiyel tehdit’ üretme riski vazettikleri için, Batılı ülkeler, mücadelenin liderliğinin İslamcı güçlerin eline geçmesini özellikle istememektedirler. Son 20 yılda bu konuda akademik düzeyde yürütülen araştırmalarda, sofistike ayrıştırmalar dahi yapılmış ve netice olarak, Radikal İslamcı akımın, eğer mümkünse sistem içine çekilmesi, değilse kuşatılması, o da olmuyorsa, yok edilmesi stratejisi benimsenmiştir. İslam dünyasındaki bütün gelişmeleri, bu arada Filistin olayını da, bu strateji çerçevesinde değerlendirmek mümkündür. Bölgede olanlar, İslamcı güçler az da olsa bir ilerleme kaydettiği için olmaktadır. Dikkat edilirse, Oslo Süreci, İntifada ortaya çıktığı için başlatılmıştır. Amaç, İslamcı güçleri kuşatmak, mümkünse etkisizleştirmektir. Eğer İntifada olmasaydı, buna da ihtiyaç olmayacaktı.

Dolayısıyla İsrail’in son operasyonunu, mücadele için önemli bir geri adım olarak değerlendirmek doğru değildir. Çünkü İntifada’nın başlatılması bile, bizatihi olumlu bir gelişmedir. Ayrıca şu da bir gerçektir ki, İsrail daha önce düşmanına karşı ‘dışarıda’ mücadele ediyorken, şimdi düşman ‘içeridedir.’ Bundan sonra da dışarı sürülmesi zordur. Bu şartlar altında İsrail için en iyi seçenek, ‘varlık hakkı’ tanınması şartıyla, toprak tavizi vermek, hatta bir "Filistin Devleti"ne de razı olmaktır. İşte tam bu noktada Suudi Prensin önerdiği Barış Planı’na dikkat edilmelidir. Plan, Filistinliler, ağır bir zulüm altında iken, İsrail devletinin varlığını tanıma şartı karşısında, Arap ülkelerinin İsrail’i tanımasını öngörmektedir. Elbette ki Amerika’nın vesayeti altında önerilmiş olan bu plan kabul edilirse, İsrail, güvenliğini garanti altına almış olacaktır ve bölgedeki İslamcı güçler de, bu kez, bizzat, kurulacak olan Filistin Devleti’nin güvenlik birimleri tarafından yok edilmeye çalışılacaktır. Plan, İsrail’in arayıp da bulamadığı bir fırsattır. Her ne kadar Şaron, plana ilişkin çok olumlu ifadeler kullanmamış olsa da, İsrail’in, daha doğrusu, İsrail’in de bağlı bulunduğu güç merkezinin istediği budur. Fakat konjonktür müsait olmaz da plan askıya alınırsa, bilinmelidir ki, İsrail’in varlığının bütün bölge ülkelerince tanınabileceği düşüncesini Suudi prensinin dillendirmesi dahi, İsrail ve Batı için bir kazanımdır. Çünkü bu beyanın ağza alınması dahi önemli bir taviz olmasına yetmektedir. Hatırlanacağı üzere, Amerika, 1970’li yıllarda, Komünist Çin’le ilişkilerini ‘pin pon diplomasisi’ yöntemiyle kurmuştu. Görünürde yapılan sadece pin pon müsabakalarıydı, ancak burada verilen mesaj, Amerika’nın Çin nezdinde ‘meşru’ bir yönetim olarak tanınmasıydı. Şimdi de, bölgedeki bir ulusal devlet (Suudi Arabistan), bir takım küçük tavizler karşılığında İsrail’i tanıyabileceğini beyan etmiş oluyor. Bu, gerçekten önemli bir gelişmedir ve yakın zamanda siyasi arenada etkileri görülecektir.

Son olarak, Müslümanların, her işlerinde, başka her hangi bir şeyden daha çok, Allah’ın Rızası’nı gözetmeleri gerektiğini hatırlatmak istiyoruz. Bir işte Allah’ın rızası yoksa, o işi icra edenlerin Müslüman kimliğini taşıyor oluşları da bir değer taşımaz. Zira günah, kim tarafından işlenirse işlensin, günahtır. Filistin’de Müslümanlar tarafından işlenen bir günah varsa, onu onaylamamak, Müslümanların görevidir. Allah rızası, o Müslümanı, o işi yapmaktan alıkoymakla elde edilebilir. "Mü’min kardeşin zalim de olsa, mazlum da olsa ona yardım et!" hadisini böyle anlamak gerekir. Mazlumsa, yardımına koşmak, zalimse, yani bir haksızlık yapıyorsa, yaptığı haksızlığı ona hatırlatmak, o da olmuyorsa engel olmak, o Mü’mine yardım etmektir. Çünkü onu Ahiret’te hesaba çekileceği bir işten alıkoymakla, işte asıl o zaman sevap işlenmiş olur. Tıpkı "düşmanımın düşmanı dostumdur" sözünün İslami olmaması gibi, "bizden olsun, çamur olsun!" yaklaşımı da İslami değildir. Mü’minlerin birbirleriyle ‘dayanışması’nı bu şekilde anlamak gerekir. Hılf’ül-Fudul’ü de bu şekilde anlamak gerekir. Allah’ın rızası bu hassasiyetlere dikkat etmekte olduğu gibi, İsrail zulmü altında inleyen Müslümanların rızası da buradadır. Filistin’in "dostları" eğer onları razı etmek istiyorlarsa, hiçbir şekilde İslam-dışı icraatlar içine girmemelidirler. İsrail askerlerinin kontrol noktasında izin vermemesi yüzünden doğumu oracıkta gerçekleştiren ve vefat eden kadının oğluna, bizler "Annenin intikamını al, bu muamelenin bir benzerini, senin de düşmanlarına karşı yapma hakkın var!" diyemeyiz. İçimiz kan ağlasa da diyemeyiz. Allah’ın rızasını gözeteceksek, bağrımıza taş basarız yine diyemeyiz. Suçluları, hak ettikleri şekilde cezalandırma hakkımız vardır, ancak daha fazlasını yapamayız. Bizim, Müslümanlar olarak, diğer milletlerden farkımız budur zaten. Eğer bunu yapmamış olsaydık, "insanlar arasından çıkarılmış hayırlı ümmet" olamazdık. Evet, İsrail girdiği kentlerde taş taş üstünde bırakmayabilir, ancak biz de günü geldiğinde Yahudilerin yaşadıkları kentlere girdiğimizde aynı şeyi yapamayız. Evet, Allah’ı unutan ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, yeryüzünde bir beldeyi ele geçirdiklerinde genellikle "taş üstünde taş baş, üstünde baş bırakmama yolu"nu tercih ederler, fakat vasat Ümmetin askerleri, bir beldeyi fethettiğinde, "oraya sulh ve selamet" getirir. Bu yüzden değil midir ki, İslam tarihinde, Hıristiyan tebaa dahi, "Kardinal külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih etmiştir." Evet, kafirler yeryüzünü ifsad ederler, Müminler ise islah ederler. Kur’an’ın övdüğü bu hassasiyeti Müminler hiçbir yitirmemelidirler. Zulmün derecesi ne olursa olsun, bu, bir başka zulmün gerekçesi olamaz. Kullardan önce Allah’ı razı etmek isteyenler, bu hassasiyetlere dikkat etmelidirler.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin