|
Filistin’de
Bir Ulusal Devlete Doğru(mu?)...
M. Kürşad ATALAR
İsrail’in
Filistin topraklarında giriştiği son operasyon,
beraberinde pek çok konuyu yeniden değerlendirme
ihtiyacını ortaya çıkardı. Özellikle de
‘duygusallığın’ yoğun olduğu şu günlerde,
gelişmeleri doğru okuyabilmek çok önemli. Zira Müslümanların
yakın tarihi, tepkisel yaklaşımların sonuçlarını
yakinen gördüğümüz nice örneklerle dolu. Bu bağlamda,
evvel emirde, operasyonun gerçek ‘amacı’nı tespit
edebilmek gerekiyor.
Kuşkusuz, İsrail,
böylesine kapsamlı bir operasyonu, ‘izin almadan’,
tek başına gerçekleştiremez. Bunda kimsenin şüphesi
olmamalıdır. İkinci olarak da, operasyonun görünürdeki
amacına aldanılmamalıdır. Yani, ‘terörün belini
kırmak’ olarak açıklanmasına rağmen, amaç, bu değildir,
hele Filistin topraklarını işgal etmek hiç değildir.
Şimdi bu tespitlerimizi biraz açalım.
Bilindiği gibi,
Oslo Süreci’nden sonra, Filistin topraklarının cüz’i
bir kısmında, Yaser Arafat başkanlığında bir Özerk
Yönetim kurulması kararı alınmıştı. İsrail’in
görünürde taviz vermesi ile sonuçlanan görüşmelerde,
aslında Filistin tarafının temel tezlerinden vazgeçmesi
ön şart olarak talep ediliyordu. Nitekim Arafat, antlaşmaya
imza koyduktan sonra, Fetih Örgütü’nün tüzüğünden,
İsrail’in asla tanınmayacağı yönündeki maddeyi
çıkardı. Peki, Arafat bunu niçin yapıyordu? Bir örgüt
lideri, bir avuç toprak karşılığında temel
tezinden neden vazgeçsindi? Bu sorunun cevabını, 1987
İntifadası’na giderek bulmak mümkündür. Hatırlanacağı
üzere, İslam, 1980’li yıllarda bölgede yükselen
değer olarak tebeyyün etmişti ve Filistin’deki mücadelenin
liderliğini ele geçirebileceği yönünde işaretler
veriyordu. 1987 yılında ilk İntifada başladı.
Arafat, hazırlıksız yakalanmıştı. İntifada, onun
liderliğini tartışılır hale getirebilirdi. Fakat
Arafat, bir kaç ay sonra İntifada’ya sahip çıktı.
Daha doğrusu, Batı’nın İntifada’ya sahiplenmesi
yönündeki telkinlerine uydu ve İsrail tanklarına taş
atan gençleri, "küçük generallerim!"
olarak niteledi. Batı’nın desteğini de arkasına
alarak, İslami örgütlerin başlattığı İntifada
hareketine sahip çıktı. Eylemcileri yönlendirememesine
rağmen, eylemlerin sorumluluğunu üstleniyordu. Bu
taktik önemli ölçüde başarılı oldu ve İntifada’nın
meyvelerini, savaşım veren örgütlerden çok, Arafat
ve onun ulusalcı ekibi topladı. Ancak İslami örgütlerin
alternatif olarak varlıklarını korumaları ve
Filistin mücadelesinin ulusalcı çizgiden İslami çizgiye
kayma ihtimalinin ortaya çıkması, bir başka süreci
gerekli kılıyordu. İşte bu sürecin adı Oslo Süreci
idi. Burada amaç, ulusalcı ekibin mücadeledeki
liderliğinin tescil edilmesiydi. Arafat Filistin tarafını
temsil edecek ve eğer bir antlaşma imzalamak mümkün
olursa, bu çözüm, Filistin halkına da tahmil
edilecekti. Açıkçası, burada kazanan taraf Batı (ve
İsrail) idi. Arafat’ın vazifesi, onlarla işbirliği
yapmaktan başka bir şey olmadı. O, bu sürece dahil
oldu ve istenen tavizleri de verdi. Antlaşmaya göre,
Filistin liderliği, ‘devlet’ talebinde bulunmayacak,
Filistin’deki İslamcı grupları da bastıracaktı.
Oslo Süreci’nin anlamını bu şekilde özetlemek mümkündür.
Bu süreç, yükselen İslami dalgayı kuşatmak amacıyla
başlatılmıştır ve kimi engellere rağmen yürütülmek
istenmektedir. 1993’ten sonraki gelişmelere bakıldığında
Arafat yönetimindeki Filistin Ulusal Konseyi’nin bu yönde
ciddi çaba gösterdiğini görmek de mümkündür.
Ancak burada ciddi
bir sorun vardı. İslamcı grupların, İntifada’nın
liderliğini resmi anlamda üstlenebilecek güçleri
belki yoktu, ama bu gruplar, Arafat’ın bir çırpıda
yok edebileceği kadar güçsüz de değillerdi. Nitekim
eylemler devam etti ve Arafat, İslamcı grupları
sindirme görevini pek yerine getiremedi. İkinci İntifada’nın
başlamasıyla birlikte, artık bu grupların Arafat yönetimi
tarafından etkisizleştirilemeyecekleri gerçeği iyice
ortaya çıkmaya başladı. Ama bir şeyler de yapılmalıydı.
İşte İsrail’in bu son operasyonunu bu zaviyeden değerlendirmek
gerekir. Yani, Batı (ve İsrail), son operasyon ile,
Arafat’a (daha doğrusu ulusalcı Filistin özerk yönetimine)
bir ‘mesaj’ vermek istedi. Bu mesaj şuydu: "tevdi
edilen görevleri yapamıyorsan, o görevi bizzat biz üstlenebiliriz."
Ancak, dikkat edilirse, İsrail güçleri, Özerk Yönetimin
hemen tüm sembollerini tahrip ederken, sözde en önde
gelen sembolüne (Arafat) bir şey yapmamıştır. Yani
onu ne öldürmüş ne de tutuklamıştır. Buna,
uluslararası baskılar nedeniyle teşebbüs edemediğini
düşünenler yanılmaktadır. Zira operasyonun başından
beri böyle bir amacı yoktur. Arafat’a bu nedenle
dokunulmamıştır. Hatta bu operasyon, Arafat’a
kaybettiği prestiji yeniden kazandırmıştır. Bu
hususa özellikle dikkat edilmelidir. Arafat, işgalden
önceki popülaritesinin kat kat üstünde bir kitle
desteğine kavuşmuştur. Belirli güç odaklarının
denetimindeki dünya medyası da, ‘mazlum Arafat’
imajını gayet güçlü bir şekilde işlemiş ve güçlü
propaganda atağı neticesinde Arafat, bir ‘ulusal
kahraman’ ilan edilivermiştir. Buna Türk medyasındaki
sağcı/muhafakazar kesimler de dahildir. Filistin’li
genç kızın kürsüde yaptığı acıklı konuşma ve
"şehiden, şehiden, şehiden..." diyen bir
ihtiyarın mum ışığındaki görüntüsü, pek çoklarının,
bir çırpıda "Filistin direnişinin lideri"
olarak lanse edilen şahsın peşine takılmasına yetmiştir.
Buna, Filistin’de mücadele veren HAMAS’ı da dahil
etmek mümkündür. HAMAS da, İsrail tankları
Arafat’ın bürosunu kuşattığında, resmi bir açıklama
yaparak, "Arafat’a bir şey olursa, İsrail’i
kan gölüne çeviririz" demek durumunda kalmıştır.
Normal zamanlarda rakibi olduğu bir kişiyi koruma
pozisyonuna düşürülen HAMAS, elbette başka taktik düşüncelerle
de bu açıklamayı yapmış olabilir. Örgüt, kendi
halkından bir kişiye yapılan bu muameleye karşı
sessiz kalmayı doğru bulmamış olabileceği gibi,
savunma mahiyetli bir açıklama yapmaması durumunda,
İsrail operasyonunun ardından Filistin polisinin hışmını
gereksiz yere üzerine çekmemek için de bu tarz bir
beyan da bulunmuş olabilir. Fakat bu durum şunu göstermektedir
ki, operasyon, ister kasıtlı bir şekilde olsun,
isterse şartların getirdiği doğal bir netice olarak
bu tabloyu ortaya çıkarmış olsun, Arafat’ın
Filistin halkı nezdindeki konumunu pekiştirmiştir. Ve
dikkat edilmelidir ki, bunu, Filistinlilerin düşmanları
sağlamıştır.
Peki burada, şu
soru anlamlı kabul edilebilir mi? "Bunu hesab
edememiş olamazlar mı?" Hayır, çünkü gelişmeler,
bu ihtimali doğrulamamaktadır. Bunun en başta gelen
kanıtı da Arafat’a dokunulmamış olmasıdır. İsrail,
Filistinlilere ait pek çok binaya zarar vermesine,
Arafat’ın bürosunun kimi kısımlarını da tahrip
etmesine rağmen, üstelik Arafat’ı ele geçirmek için
önünde hiçbir engel de kalmamışken ona dokunmuyorsa,
burada amacın, Arafat’ı yok etmek olmadığı çok açıktır.
Başta Cenin olmak üzere, Ramallah’ta, Nablus’ta
El-Halil’de ve daha pek çok yerde, kadın, çocuk
demeden yüzlerce insanı katleden İsrail, neden "direnişin
lideri" olarak sunulan kişiyi öldürmüyor veya
yakalamıyor ya da en azından sınır-dışı etmiyor?
Şu halde bu sorunun doğru cevabı şöyle olmalıdır:
"İsrail’in amacı başkadır da, onun için
Arafat’a dokunmamaktadır." Bir başka dikkat çekici
nokta da şudur: İsrail tankları, Filistin kentlerine
hemen hemen aynı günlerde girmesine rağmen, Gazze şeridine
doğrudan müdahale etmemiştir. Dikkat edilmelidir ki,
Gazze, HAMAS’ın üssü kabul edilmektedir ve örgütün
lideri Ahmet Yasin de burada ikamet etmektedir. Öyle görünüyor
ki, İsrail, bilinçli bir şekilde Gazze’yi ilk hedef
olarak seçmemiştir. Burada birkaç ihtimalden
bahsetmek mümkündür. İhtimaller arasında en güçlü
olanı, İsrail’in, doğrudan Arafat’ın karargahının
bulunduğu Batı
Şeria’ya müdahale etmek suretiyle, onu ‘mazlum’
konumuna taşımak istemesi ve böylece operasyonun ardından
başlayacak görüşmelerde ulusalcı Filistinlilerin
‘muhatap’ pozisyonlarını güçlendirmeyi amaçlamasıdır.
Bir başka deyişle, İsrail, güya asıl düşman
olarak Arafat’ı gördüğünü ihsas ettirmek için
ilk müdahaleyi Batı Şeria’ya yapmıştır. İsrail’in
bombalama eylemlerinden İslami örgütleri değil de sürekli
Arafat’ı sorumlu tutmasının amacı da farklı değildir.
Batılı ülkeler de buna özellikle dikkat etmekte ve
İslamcı örgütlerin ‘muhatap’ statüsüne öyle
ya da böyle çıkmaması için her şeyi yapmaktadırlar.
Nitekim İsrail, operasyonun sıcak günlerinin ardından,
bütün saldırılardan kendisini sorumlu tuttuğu
Arafat’ın emrindeki ulusalcı güçlerle müzakereye
oturmaktadır. Denilebilir ki, "bu doğaldır, çünkü
şu anda Filistinlileri onlar temsil ediyor." Hayır,
bu, diplomasinin değil, bilinçli bir politikanın gereği
olarak yapılmaktadır. İsrail’in, Gazze yerine öncelikle
Batı Şeria’ya müdahale etmesinin bir diğer sebebi
de, ilk müdahalenin ağır yıkımlarını göstermek
suretiyle, asıl düşmanın direnç gücünü kırmak
olabilir. Buna ek olarak, iki ayrı cephede müdahale başlatmak
yerine, tek cephede daha rahat hareket edebilmek için
öncelikle Batı Şeria’ya müdahale etmiş olma
ihtimali de söz konusudur. Nihayet son olarak, HAMAS’ın
ciddi direniş gösterme ihtimalini göz önünde
tutarak, bir askeri başarısızlıktan da çekinmiş
olabilirler. Fakat bu ihtimaller içinde en güçlüsü,
Arafat’ın ‘muhatap olma’ pozisyonunun altını çizmek
ihtiyacı olarak görünmektedir.
Bu arada,
Amerika’nın, operasyon sırasında
sürekli "Arafat’a
zarar vermeyin!" uyarısında bulunmasına özellikle
dikkat edilmelidir. Amerika için, hiçbir lider "bulunmaz
hint kumaşı" olmadığı halde, niçin Arafat’ın
zarar görmemesi hususunda bu denli titiz davranılmaktadır?
Bunun nedeni bellidir; Arafat, yönü Batı’ya dönük
bir politikacıdır ve bu özelliği, onun Filistin mücadelesinin
‘temsilcisi’ pozisyonunda tutulması için yeterli
olmaktadır. Aynı mesajı bir başka kişi, aynı düzeyde
veremediği için, "yaşlı kurt(!)" şu anda
bölgedeki denklemlerde sürekli yer almaktadır. Fakat
bu demek değildir ki, "Batı, Arafat’tan asla
vazgeçmez." Hayır, bu da yanlıştır. Çünkü
Batı, zımni ya da açık bir mutabakat sayesinde güdümünde
tuttuğu liderleri, "vazgeçilmez" olarak görmez.
Bu liderler, "hizmet ettikleri sürece" görece
itibarlıdırlar. Hizmetleri bir biçimde bittiğinde,
ya da bitmesi gerektiğine kani olunduğunda, itibarları
da biter. Örneğin, Arafat’ın ciddi sağlık
problemleri yaşaması, halefinin şimdiden belirlenmesi
yönündeki çabaları hızlandırmıştır. Aynı arayış,
bu tür problemleri olan diğer ülkelerde de görülmüştür.
Beşşar Esad ve Kral Abdullah da, babaları sağ iken,
bu makamlara hazırlanmışlardır. Bu durum, Saddam için
dahi söz konusudur. Sanılmasın ki, Amerika, sadece
basit bir düşmanlık gereği Irak üzerine bir takım
planlar yapmaktadır. Irak’ın geleceğini
planlayanların asıl korkusu, Irak’ta ani bir iktidar
boşluğunun doğmasıdır. Saddam, eğer iktidardan alaşağı
edilecekse, öncesinde bir takım planların olgunlaşmış
olması gerekir. Fakat iktidarını koruyorsa, ona orada
hala ihtiyaç olduğu içindir. Türkiye’de ise,
askeri darbelerle devrilen Demirel-Ecevit ikilisi ile
Postmodern darbeye maruz kalan Erbakan örnekleri hep
aynı mesajı destekleyen boyutlar taşımaktadırlar.
Hepsi gerek görüldüğünde hükümete taşınmışlar,
gerek görüldüğünde de iktidardan edilmişlerdir!
Arafat’a gelince, o, şu anda, dünyanın en hassas ve
zorlu bölgesinde mazlum bir halkın lideri rolünü
oynamaktadır. Bölgedeki İslamcı güçlerin
potansiyeli de göz önünde tutulursa, Arafat’ın işinin
gerçekten zor olduğu rahatlıkla görülebilir. Aynı
zorluk, yine bölgenin çok önemli bir ülkesi olan Türkiye’de,
Müslüman unsurları sistem-içinde tutmak gibi zorlu
bir görevi üstlenmiş olan lider için de söz
konusudur. Bu lider, geçmişte bir başka isim alır,
şimdi bir başka isim alabilir. Önemli olan, yapılan
işin mahiyeti ve bu role talip olan lider adayının,
bu zorlu görevin üstesinden gelebilecek hususiyetlere
sahip olup-olmadığıdır. Konuya bu zaviyeden bakıldığında,
Arafat’ın niçin ‘korunduğu’ da anlaşılmış
olacaktır.
Peki, konunun bu
boyutlarının Türkiye’de yeterince algılandığını
söyleyebiliyor muyuz? Maalesef hayır. Güç odakları,
sistematik aygıtlar ve çok sofistike yöntemler
kullanarak, insanların duygularını manipüle etmeyi
başarıyorlar. Filistin’deki son operasyon
vesilesiyle buna bir kez daha şahit olduk. Medya
bombardımanı sayesinde, Filistin’deki mücadele bir
‘kurtuluş savaşı’na dönüştürüldü ve Müslüman
halklar da, duyguları istismar edilerek, bir ulusalcı
ekibin ardına takıldı. Burada halkın duygusal tepki
göstermesinin doğal bir yönü olduğu inkar edilemez
ve bu, kınanamaz da. Fakat asıl üzücü olan, son yüz
yıl içinde Müslüman milletlerin yaşadıkları tecrübelerden
haberdar olanların, gelişmeler karşısında soğukkanlılıklarını
koruyamamaları ve bu kampanyaya bir şekilde
eklemlenmeleridir. Müslüman milletler, niçin özellikle
son yüzyılda savaş meydanında muzaffer oldukları
halde, masada kaybetmişlerdir? Bu sorunun cevabı ciddi
olarak zihinlere kazınmadıkça, Müslüman milletlerin,
aynı yılana defalarca sokulmaları da kaçınılmazdır.
Evet, çokça şahit olunmuştur ki, nerede bir Müslüman
millet, işgale veya istilaya maruz kalmışsa, dünyanın
diğer bölgelerindeki Müslüman milletler o mazlum
halka desteklerini esirgememişlerdir. Ancak bu destek
istenen sonucu vermiş midir? Hayır, zira bu destek, o
halkların mücadelesine değil, o mücadelenin liderliğini
ele geçirmiş olan ulusalcı güçlere yaramıştır.
Bu nedenle, düşman, ülkeden kovulduktan sonra, Müslüman
halkların çilesi bitmemiş, bilakis artmıştır. Bu
kez, kendi kavimlerinden olan bir ulusalcı ekip, onlara
zulmetmeye başlamıştır. Aslında bu, dönemin süpergücünün
bir taktik değişikliğinin sonucudur ve kolonizasyon
politikasının ürettiği tepkileri absorbe etmek amacıyla
yürürlüğe konmuştur. Yani, aslında Batılı koloni
güçlerinin geri çekilişi, bir plan gereğince gerçekleşmiştir,
kurtuluş mücadeleleri de bu planın tali unsurları
olarak işlev görmüşlerdir. Özellikle de II. Dünya
Savaşı’ndan sonra "bağımsızlık" bahşedilen
ülkelerin sayısındaki patlama bunun açık kanıtıdır.
Elbette, kolonici güçler geri çekilmeden önce,
yerlerine "güvenilir" liderler bırakmayı da
ihmal etmemişlerdir. Son yüzyıldaki tecrübenin kısa
özeti budur. Bugün dahi benzeri bir süreç yaşanmaktadır.
Tek süpergüç olarak kalan Amerika, bir ülkede
iktidar değişikliği gerçekleştirecekse, hazırlığını
önceden yapmakta ve "görevi devr alacak kişiyi"
belirlemektedir. İstisnaları olmakla birlikte, bu döngü
bugün de aynı şekilde devam etmektedir. İran, bu
konuda bir ölçüde farklı bir vizyon ortaya koymaya
çalışmıştır ancak bu çıkış, sistemin çarklarını
durduracak etkide olmamıştır.
Filistin’de
cereyan eden olayları da benzer bir zaviyeden değerlendirmek
mümkündür. Bütün mesele, orada mücadelenin liderliğinin
İslamcı güçlere geçmemesidir. Çünkü liderliğin
İslamcı güçlere geçmesi, Batı’nın çıkarlarını
tehdit etme riskini beraberinde getirmektedir. Ulusalcı
güçlerin ise, böyle bir tehdit üretebilme özellikleri
zaten yoktur. İslamcı güçler, inbat özelliğini
kaybetmedikleri için, yani bir ‘potansiyel tehdit’
üretme riski vazettikleri için, Batılı ülkeler, mücadelenin
liderliğinin İslamcı güçlerin eline geçmesini özellikle
istememektedirler. Son 20 yılda bu konuda akademik düzeyde
yürütülen araştırmalarda, sofistike ayrıştırmalar
dahi yapılmış ve netice olarak, Radikal İslamcı akımın,
eğer mümkünse sistem içine çekilmesi, değilse kuşatılması,
o da olmuyorsa, yok edilmesi stratejisi benimsenmiştir.
İslam dünyasındaki bütün gelişmeleri, bu arada
Filistin olayını da, bu strateji çerçevesinde değerlendirmek
mümkündür. Bölgede olanlar, İslamcı güçler az da
olsa bir ilerleme kaydettiği için olmaktadır. Dikkat
edilirse, Oslo Süreci, İntifada ortaya çıktığı için
başlatılmıştır. Amaç, İslamcı güçleri kuşatmak,
mümkünse etkisizleştirmektir. Eğer İntifada
olmasaydı, buna da ihtiyaç olmayacaktı.
Dolayısıyla İsrail’in
son operasyonunu, mücadele için önemli bir geri adım
olarak değerlendirmek doğru değildir. Çünkü İntifada’nın
başlatılması bile, bizatihi olumlu bir gelişmedir.
Ayrıca şu da bir gerçektir ki, İsrail daha önce düşmanına
karşı ‘dışarıda’ mücadele ediyorken, şimdi düşman
‘içeridedir.’ Bundan sonra da dışarı sürülmesi
zordur. Bu şartlar altında İsrail için en iyi seçenek,
‘varlık hakkı’ tanınması şartıyla, toprak
tavizi vermek, hatta bir "Filistin Devleti"ne
de razı olmaktır. İşte tam bu noktada Suudi Prensin
önerdiği Barış Planı’na dikkat edilmelidir. Plan,
Filistinliler, ağır bir zulüm altında iken, İsrail
devletinin varlığını tanıma şartı karşısında,
Arap ülkelerinin İsrail’i tanımasını öngörmektedir.
Elbette ki Amerika’nın vesayeti altında önerilmiş
olan bu plan kabul edilirse, İsrail, güvenliğini
garanti altına almış olacaktır ve bölgedeki İslamcı
güçler de, bu kez, bizzat, kurulacak olan Filistin
Devleti’nin güvenlik birimleri tarafından yok
edilmeye çalışılacaktır. Plan, İsrail’in arayıp
da bulamadığı bir fırsattır. Her ne kadar Şaron,
plana ilişkin çok olumlu ifadeler kullanmamış olsa
da, İsrail’in, daha doğrusu, İsrail’in de bağlı
bulunduğu güç merkezinin istediği budur. Fakat
konjonktür müsait olmaz da plan askıya alınırsa,
bilinmelidir ki, İsrail’in varlığının bütün bölge
ülkelerince tanınabileceği düşüncesini Suudi
prensinin dillendirmesi dahi, İsrail ve Batı için bir
kazanımdır. Çünkü bu beyanın ağza alınması dahi
önemli bir taviz olmasına yetmektedir. Hatırlanacağı
üzere, Amerika, 1970’li yıllarda, Komünist Çin’le
ilişkilerini ‘pin pon diplomasisi’ yöntemiyle
kurmuştu. Görünürde yapılan sadece pin pon müsabakalarıydı,
ancak burada verilen mesaj, Amerika’nın Çin nezdinde
‘meşru’ bir yönetim olarak tanınmasıydı. Şimdi
de, bölgedeki bir ulusal devlet (Suudi Arabistan), bir
takım küçük tavizler karşılığında İsrail’i
tanıyabileceğini beyan etmiş oluyor. Bu, gerçekten
önemli bir gelişmedir ve yakın zamanda siyasi arenada
etkileri görülecektir.
Son olarak, Müslümanların,
her işlerinde, başka her hangi bir şeyden daha çok,
Allah’ın Rızası’nı gözetmeleri gerektiğini hatırlatmak
istiyoruz. Bir işte Allah’ın rızası yoksa, o işi
icra edenlerin Müslüman kimliğini taşıyor oluşları
da bir değer taşımaz. Zira günah, kim tarafından işlenirse
işlensin, günahtır. Filistin’de Müslümanlar tarafından
işlenen bir günah varsa, onu onaylamamak, Müslümanların
görevidir. Allah rızası, o Müslümanı, o işi
yapmaktan alıkoymakla elde edilebilir. "Mü’min
kardeşin zalim de olsa, mazlum da olsa ona yardım
et!" hadisini böyle anlamak gerekir. Mazlumsa,
yardımına koşmak, zalimse, yani bir haksızlık yapıyorsa,
yaptığı haksızlığı ona hatırlatmak, o da
olmuyorsa engel olmak, o Mü’mine yardım etmektir.
Çünkü onu Ahiret’te hesaba çekileceği bir işten
alıkoymakla, işte asıl o zaman sevap işlenmiş olur.
Tıpkı "düşmanımın düşmanı dostumdur"
sözünün İslami olmaması gibi, "bizden olsun,
çamur olsun!" yaklaşımı da İslami değildir. Mü’minlerin
birbirleriyle ‘dayanışması’nı bu şekilde
anlamak gerekir. Hılf’ül-Fudul’ü de bu şekilde
anlamak gerekir. Allah’ın rızası bu hassasiyetlere
dikkat etmekte olduğu gibi, İsrail zulmü altında
inleyen Müslümanların rızası da buradadır.
Filistin’in "dostları" eğer onları razı
etmek istiyorlarsa, hiçbir şekilde İslam-dışı
icraatlar içine girmemelidirler. İsrail askerlerinin
kontrol noktasında izin vermemesi yüzünden doğumu
oracıkta gerçekleştiren ve vefat eden kadının oğluna,
bizler "Annenin intikamını al, bu muamelenin bir
benzerini, senin de düşmanlarına karşı yapma hakkın
var!" diyemeyiz. İçimiz kan ağlasa da diyemeyiz.
Allah’ın rızasını gözeteceksek, bağrımıza taş
basarız yine diyemeyiz. Suçluları, hak ettikleri şekilde
cezalandırma hakkımız vardır, ancak daha fazlasını
yapamayız. Bizim, Müslümanlar olarak, diğer
milletlerden farkımız budur zaten. Eğer bunu yapmamış
olsaydık, "insanlar arasından çıkarılmış hayırlı
ümmet" olamazdık. Evet, İsrail girdiği
kentlerde taş taş üstünde bırakmayabilir, ancak biz
de günü geldiğinde Yahudilerin yaşadıkları
kentlere girdiğimizde aynı şeyi yapamayız. Evet,
Allah’ı unutan ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar,
yeryüzünde bir beldeyi ele geçirdiklerinde genellikle
"taş üstünde taş baş, üstünde baş bırakmama
yolu"nu tercih ederler, fakat vasat Ümmetin
askerleri, bir beldeyi fethettiğinde, "oraya sulh
ve selamet" getirir. Bu yüzden değil midir ki, İslam
tarihinde, Hıristiyan tebaa dahi, "Kardinal külahı
görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih etmiştir."
Evet, kafirler yeryüzünü ifsad ederler, Müminler ise
islah ederler. Kur’an’ın övdüğü bu hassasiyeti
Müminler hiçbir yitirmemelidirler. Zulmün derecesi ne
olursa olsun, bu, bir başka zulmün gerekçesi olamaz.
Kullardan önce Allah’ı razı etmek isteyenler, bu
hassasiyetlere dikkat etmelidirler.
© 2002 İktibas |