|
Firavun’un
Varisleri
Cemal
ÇAĞLAK
Bugün yeryüzünde
yaşanan ne kadar semavi din varsa indirildiği zamanda
taşıdığı ilk amaç, zulüm ve fesadın kalkması için
gerekli bilinci topluma iletmekti. Allah, hangi dinden
olursa olsun vahyin belirlediği çizgiye aykırı
olarak yapılan mücadeleleri ve savaşları ifsad ve
cinayet olarak kabul eder. Vahiyle ıslah etme metodunu
dışlayan her anlayışın içine düşeceği durum
budur. Oysa bugün, yeryüzü müstekbirleri ya haçlı
seferleri ilan etmekte ya da mazlum toplumların üzerine
tanklarını sürerlerken Tevrat okumaktadırlar. Onlar
dinleri adına öldürenler, müslümanlar ise dinleri uğruna
öldürülenler olarak toz duman haline gelmiş arenada
yer almaktadırlar. Aslında burada din, soysuzlukların
kamuflesi için kullanılmaktadır. Tevratın ve İncil’in
iki kapağı arasında ne Musa’nın ne de İsa’nın
çağrısı vardır. Ortada görünenler ise beşerin
sorumsuz ekonomik çıkarları, daha fazla toprak
kazanma derdi ve çığırından çıkmış milli,
tarihi duygularıdır. Çağın bu putları ise
insanlara acı çektirmekten başka bir şey sağlamamıştır.
Demek ki din kitapta ya da hayatta tahrifata uğradığı
zaman ıslah programından uzaklaşarak ifsad yolunu açmaktadır.
Halbuki peygamberlerin uyguladığı şekilde yaşandığı
zamanlarda zorbaların saltanatı sallanmış, aşağılanmış
ve ayak takımı sınıfına hapsedilmiş toplumlar için
bir kurtuluş soluğu olmuştur.
Şirk, insanın
hayatından elini hiçbir zaman çekmedi. Hakimiyetini
acımasızca sürdürdüğü zaman, ara sıra
peygamberlerin gelişiyle ayaklar altında kaldı. Ancak
ilk fırsatta içine düştüğü pasif konumdan büründüğü
yeni kılıfla sahneye çıktı. Bu kılıf bir süre önce
kendisini ortadan kaldıran tevhid diniydi. Akideyi
bozmakla beraber hemen hakimiyetini ilan etti. Sonrasında
da peygamberlerin yolunu izlediklerini zannedenlerin
ifsadı ve kan dökücülüğü hortladı. Gerçekten de
Nuh’un gemisi sadece inananları taşımamış mıydı?
Peki Nuh’un dinini bulandıranlar o gemideki yolcuların
kendisi ya da çocukları değil miydi?
Allah’ın gösterdiği
yolda ırkçılığa ve kabileci taassuplara zerre
miktar yer verilmemişken zamanla din millileştirilmiş
ve kültürel, tarihi değerlerle sentezlenmiştir.
Bazen de içimizde saklanan Karun sevgisini kınanmış
olmaktan kurtarmak için yoksulu, yetimi, zayıf düşürülmüşleri
bir kenarda tutarak "Müslüman en iyisine layıktır"
tezini hayata geçirdik. Bu konuda Semud kavminden daha
gayretli olduk. Yoklukla boğuşan müminleri ne kadar
hatırladık bilemem ama çoğaltma yarışına katıldığımız
hali hazır zamanda başka bir yarışı kaybediyor
gibiyiz. Bir programa katılmıştım. Söz alan bir kız
kardeşim "Biz örtülerimizden dolayı okullardan,
işlerimizden atıldığımızda müslüman olduklarını
söyleyenler bize üç seçenek sundular. Birincisi son
derece düşük bir maaş ve yoğun mesai, ikincisi
zengin bir vatandaşa ikinci eş olma durumu, üçüncüsü
ise başını açarsan kafir olursun tehdidiydi"
demişti. Bu duyduklarımı asla yalanlayamam. Doğrusu
yaşantımız bunu doğrulamaktadır. Bu mazlumların içine
düştüğü şartlarda Müslüman olduğunu ve iyi şeylere
layık olduklarını söyleyen zevat her ne kadar Şuayb
gibi namaz kılsa da Medyen liberalleri ve
kapitalistleri gibi davranmışlardır. Ölçüsüz tüketimlerine
hiçbir sınır getirmezken bu mazlumlar için
kendilerine yapılan yardım teklifleri karşısında
elleri titremiştir. Ben sistemin kendi anlayışına
uygun hareket ettiğine inanıyorum. Şuna da inanıyorum
ki Müslümanlar kınadıkları rejim kadar bile olamadılar.
Onlar inandıkları gibi yaşayanları cezalandırırken,
bizler de mağdurları inançlarına küsmüş hale
getirdik. Doğrusu İslam adına söylenen sözler ve
bilimsel maharetler, duyduğum o kelimeler kadar asla
doyurucu ve düşündürücü değildir.
Malın, makamın
birbirinden uzaklaştırdığı bu insanlara Haçlı
zihniyeti ve İsrail’in başka ne yapması
beklenebilir? Hayatımızın temeli, bilgi ve takva üzerine
olmadığı için cahili tavırlarımız bizi sadece
soysuz mustazaflar sınıfına düşürmüştür.
Ne yazık ki din,
heveslerimiz ve arzularımızın dürtüleriyle analize
ya da senteze tabi tutulunca adalet yerine zulüm, bilgi
yerine cehalet, takva yerine serkeşlik hakim oldu. Böylece
merhamet ve fedakarlık hayatımızdan çıktı.
Sabretmek gibi bir erdeme ihtiyacımız hiç kalmadı. Bütün
imtihanları onların istedikleri şekilde tamamladık
ve Allah’tan başka herkesi razı ettik. İşte din ne
zaman bu ifsad edici beklentilerle gölgelenmişse
zorbaların belirlediği yazgı, sistem olarak bizi kuşatmıştır.
Bu yüzden tahrif edilmiş Tevratın müntesipleri
Allah’a inandıklarını söyleyerek Roma ordusuyla işbirliği
yaptı ve İsa peygamberin taraftarlarını katliama uğrattı.
Ne acıdır ki putların ve zorbaların düşmanı Musa,
putperestliğin ve zorbalığın sembolü Roma ilahlarıyla
kolkola girmiş kardeşi İsa’nın yandaşlarını
katletmiştir? Daha da vahim şeyler yaşandı.
Firavun’dan kaçanların Firavunlaşmasından sonra
Romalılardan saklanan masumlar Romalıları hayrete düşürecek
işler yaptılar. Daha dün saklandıkları yerden İsa’nın
sözlerini fısıldaşırken demişlerdi ki "Karanlıkta
söylemekten çekindiğiniz hakikati evlerinizin çatısından
bir gün haykıracaksınız." Haykırdılar.
Korkuları giderilince mahzenlerden yeryüzüne çıktılar.
Tanrı katili! Yahudilerden intikamlarını hemen aldılar.
Şimdi Yahovanın milleti susturulmuş, konuşma sırası
Tanrının çocuklarına gelmişti. Yahudilerse yok olan
Roma yerine Vatikan’a nezaket göstermeyi yeğlediler.
Artık Hristiyanlara gün doğmuştu. İsa’yı bile şaşırttılar.
Çatılar ne kelime: Gökyüzüne çıktılar ve yeryüzü
mazlumlarını uçaklarıyla “futbol maçı heyecanı
yaşayarak" vurdular. Onlara İlahi hakikatler
yerine sömürünün, cinayetlerin ve iktidarlarının
varlığını gösterdiler.
Yeryüzü ne kadar
ibretlik hatıralarla doludur. Önce Musa taraftarı
olduklarını söyleyenler İsa taraftarlarını öldürdüler.
Sonra İsa taraftarları onları öldürmeye başladı.
Bir müddet sonra her ikisi bir araya geldi.
Muhammed’in taraftarı olduklarını söyleyenleri öldürmeye
başladı. Oysa vahiy bize Musa’nın, İsa’nın ve
Muhammed’in aynı dinin kardeşleri olduğunu söylemektedir.
Demek ki yeryüzü bir kısmı müstesna zalim ve mazlum
yalancılarla dolmuş. Pek az olmak kaydıyla insanlık,
içine düştüğü bu duruma dinlerini şirke kurban
ederek gelmiştir. İnanıyorum ki Musa, bugünkü
Yahudilerin anlayışıyla, İsa şimdiki sapmış
hristiyanlıkla, Muhammed de yaşadığımız müslümanlıkla
savaşmıştı.
Sen Yakub’un (İsrail’in)
oğlu. İhanetin, babanın yanında başladı. Sırf gözde
insan olmak uğruna kardeşini hilelerinle tuzağa düşürdün,
kuyuya attın. Onu olmadık iftiralarla suçladın.
Babana yalan söyledin ve onu kör ettin. Ama Allah,
tuzağınızı boşa çıkardı ve yalanın yüzüne çarpıldı.
Allah kuyudan adaleti ve merhameti çıkararak iktidar
yaptı ve seni bağışladı. Aç toplumun karnı tok
insanı haline getirdi. Doymak bilmez iştahın seni
yine ortada bıraktı. Bu sefer azabın en kötüsüne uğratıldın.
Firavun ve adamlarının elinde çocukların öldürülüyor,
kadınların sağ bırakılıyor ve erkeklerin köleleştiriliyordu.
Yani şimdi senin müslümanlara yaşattığını onlar
sana yaşatıyordu. Bizim gibi çaresizdin. Sen bugün
babasının yanında çocuğunu öldürürken Firavun da
o zaman senin babalarını göz yaşları içinde bırakıyordu.
Asırlarca yaşadığın bu köleliğe bir kere isyan
bile edemedin. İçindeki belamlar, seni kadercilik
diniyle yatıştırmıştı. Sana verdikleri ölüm, kırbaç
ve karın tokluğundan başkası değildi. İçin öyle
kokuşmuştu ki buna razıydın. Ayakta kalanların
piramit üstüne piramit yaparken ölülerinin ruhları
da firavun ruhlarına hizmet ediyordu. Bu kaderciliğin
seni nasıl rezil ediyorsa aynısı bugün de beni rezil
etmektedir. Ama Allah sana acıdı. Gerçekten o çok
merhametlidir. Yusuf’tan sonra Musa’yı seçti.
Senin köleliğine ve yoksulluğuna çaresizliğine
Tur’dan seslendi. Ve kurtuldun Firavun zulmünden. O
arkanda boğulurken sen hayatın yeni soluğunu
almaya başladın.
O kadar bozulmuşsun
ki anlatılamaz. Kızıldeniz’in ıslattığı ayakların
kurur kurumaz başına iş açtın. Taptın samiriye...
Buzağı bahaneydi. Senin derdin altındı. O da atıldı
çöpe. Bu sefer Karun’a özendin. Her seferinde
yoldan çıkıyordun. Firavun’a itaat ettiğin kadar
Yehova’ya itaat etseydin bu kadar sefil olmazdın.
Rabbin seni katından güzel rızıklarla besliyordu ama
bunlar sana yetmedi. Zaten hep iyi olanı kötüyle değiştirdin.
Mısır’daki kölelik günlerinde yediğin bakla, sarımsak,
acur ve mercimek aklına düştü. Musa sana ne yapsın?
Sen iki lokma için Tevrat’ı arkana attıktan sonra...
Neyse... Sen Kızıldeniz’den çıkmıştın ya.
Sizden birileri kaybettiklerini aramak için oraya geri
daldı. Deniz, sahile bir sürü firavun attı. Kıpti’sinden
değil Sebti’lerinden... Dün çocukları öldürülenler
çocuk öldürmeye, anaları gözyaşlarına boğmaya başladılar.
"Ümmiler üzerine bir sorumluluğumuz yoktur"
dedikleri zaman erkeklerimiz kapitalizmin çağdaş taş
taşıyıcısı köleleri oldular. Saltanatın
Firavun’dan büyük oldu. Orta Doğu’ya yerleştin.
Haman’ların başka devletleri idare eder oldu. Her
dinden belamların senin rızan uğruna hutbe vermeye başladı.
Karunların da küresel sömürünün ekonomik mimarları
haline geldi. Orduların, gücün ne büyük, ne görkemli
ve oluşturduğun kan denizinde boğulmaya ne kadar layık.
Unutmadan sorayım.
Sen nasıl oldu da devlet oluverdin? Seni oraya kim
koyuverdi? Elli seneye kadar yeryüzüne dağılmıştın.
Sakın Musa, Davut çağrısıyla deme. Onlar senin gibi
kan içici değildi. Doğrusu burada Avrupa ve Rusya’nın
tekmeleriyle Hitler determinizmi görünmekte. Ne güzel
kaşıdınız birbirinizi. Onlar sizden kurtuldu. Siz
devlet sahibi oldunuz. Sizler Firavundan daha zalimsiniz.
Halkınızı vaad edilmiş topraklara! yönlendirmek
amacıyla oyunlar tezgahladınız ve onları sizler
kurban ettirdiniz. Böylece göç mecburi ve masum oldu.
Hayallerine eriştin. Aslında arz-ı mevud düşüncen
yıllardır gerçek oldu. Hem de sınırların beklediğinden
daha geniş. Yeryüzünü senin adamların idare etmiyor
mu? Kazancımızı sen belirlemiyor musun? Dinimiz senin
dinine göre tefsir edilmiyor mu? Yehovanız ne kadar da
milliyetçi.
Bu Yahudi ve
Hristiyan kıskacında sıkıntı çektiğini söyleyen
Müslüman yani ben ne haldeyim. Suçu bir yere yıkmak
bir ölçüye kadar hakkın ifadesidir. Ancak işin öbür
yanını ihmal etmek kendimizi başka girdaplara
atmaktan öte bir şey kazandırmaz. Zalim zulmederken
zayıf bırakıldığını söyleyen ne yapıyor acaba?
Bizler bilgi ve takvayla şekillenmiş inancımızın sıkıntısını
değil zan, heva ve sorumsuzluğumuzun oluşturduğu
zilleti çekiyoruz. Kur’an, bütün müstazafların
masum olduğunu kabul etmiyor. Mustazaf olduğunu söyleyen
Allah’ın ayetleri için kıpırdanmıyorsa bu tembel
mustazaflar, dünyada insanların ateş çukurlarına
ahirette ise cehennemin çukurlarına gideceklerdir.
Çünkü zalimler zafer kazanmıyor, biz hediye ediyoruz.
Bizi onların ayakları altına serenler, dışı bize içi
onlara benzeyen idarecilere itaati şart kılan anlayışlarımızdır.
Demekki hesaplaşma başka yerde başlamalıdır. Onların
üzerimizdeki cinayetleri ve sömürülerinden önce
kendimize olan ihanetimizi şöyle bir düşünmek
gerekmektedir.
Ben Allah resulünün
beni davet ettiği kitabı ne yaptım? Bildiğim kadarıyla
o kitapta onun dininden başka bir din, hayat tarzı,
ilke kabul etmek haramdı. Peygamberim onu uygulamıştı.
O kitap cehalet ve sefalet içindeki mustazafları, yeryüzüne
varis kılmış onlara hayat hakkı vermişti. Öyle mükemmel
bir insanlık tarihi oluşturmuştu ki kendisi tok kardeşi
aç yatmayı yasaklamıştı. Sömürü vasıtası
haline gelmiş kadına kimlik, hayata atılma fırsatı
tanımıştı. İnsanların birbirine üstünlük
taslamasını yasaklamış, üstünlüğü takvaya bırakmıştı.
Ayrılığı, bölünmeyi yasaklamış, bir olan
Allah’ın ilkelerine birlikte sarılmayı emretmişti.
Kendimiz gibi mümin olan idarecilere itaati emrederken
zalimlere asla meyletmememizi buyurmuştu. Böyle yazıyordu
kitabımızda ve hala böyle sesleniyor bu çağa...
Ancak bizler korunmuş kitabın çağırdığı din
yerine kendi başımıza icat ettiğimiz kitapsız dinin
bizi yönlendirdiği boşluğa düştük. Örümcek evi
gibi zayıf dünya hayatını esas haline getirdik. Başkasının
açlığı bizi ilgilendirmedi. Allah’ın bize eş
olarak verdiği kadınları korumak, iffetlerini
muhafaza etmek yerine onları ticari malzeme olarak
piyasaya arzettiler. Vahdetin esamesi kalmadı. Fırkalar
amip gibi çoğaldı ve herkes fırkay-ı naciye ilanıyla
kendisine mübahiyet kazandırdı. Zalimlere hem itaat
ettik hem alkışladık. Rabbim senin yerine onlara
secdede kusur etmedik. Yakın hayata bağlandığımız
için onların verdiklerini Cennet’ten yakın bulduk.
Aslında bizler de zalim olduk. İlahi! Sen "Sizden
olanlara itaat edin" demiştin ya. Aynen öyle yapıyoruz.
Zalim olduğumuz için zalimleri destekliyor, onların
sistemlerini onlar yaşasınlar diye ayakta tutuyoruz.
Birilerimiz kitapları yüklendi, bazısı kitaptan
aslandan kaçan yaban eşeği gibi kaçtı, kimileri
bildiklerini dünyaya değişti, herkese dilini çıkarıp
solumakta. Bir grubumuz aşağılık maymunlar gibi iki
günlük dünya için senin hükümlerini arkalarına
attı. Böyle olunca da azabına müstehak olduk. Ama
yine de camiye gidenlerimiz sarhoşken namaza yaklaşmayacak
kadar senden utanıyorlar. Fakat şimdi başka şeylerle
sarhoş olduk. Laik, demokratik, milliyetçi ve
kapitalist düşüncelerle öyle sarhoş olduk ve öyle
namaz kılıyor ve tefsirler yapıyoruz ki... Rabbim
Firavun’un büyücüleri namusluydu. Hiç değilse
hakikati görünce Musa’ya ve Harun’a iman ettiler.
Bizim büyücüler öyle değil. Hala Firavun’un yandaşları
adına atıyorlar, fetvalar veriyorlar. Geleneğin ve
modernizmin büyücüleri hala Musa’yla savaşıyorlar
ve hala Firavun’a yakınlardan olmaya devam
etmektedirler. Rabbim, kurtuluşumuzun kaynağı olarak
indirdiğin kitabın ayetleri ya güç odaklarının
arzusuna göre cımbızlanmakta, ya da geleneğin
hezeyan ve rivayet kazanlarında erimektedir. Oysa sen
onun içine izzetimizi ve şerefimizi koymuştun.
Bizlere merhamet et ve herşeyden önce akletme yeteneğimiz
olduğunu idrak ettir.
Evet yeryüzü
mazlumları. Kendimizi sorgulamalıyız. Sorgulayalım
ki tövbeye muhtaç hale gelmiş tövbemizin kabulü için
bir başlangıç yapabilelim. İsrail’in ya da diğer
güç odaklarının müslümanlar üzerinde olan
tehdidinden önce kendi müslümanlığımızın
kendimiz için oluşturduğu tehdidi bir gözden geçirelim.
Kur’anla ıslah olma düşüncesini aklımıza ve
hayatımıza geçirmediğimiz müddetçe insanlığımızın
istikameti Yahudi müsadesine göre yönlenecektir.
Zalim idarecilere ve sistemlere boyun eğmekten imtina
etmezken Yahudi zalimliğine protesto çekmek zavallılık
değil midir? Kendimize gelmeden yaşadığımız bu süreçle
kuklalar diyarından gelen yedek zalimlerin nöbetleşe
uyguladıkları zulümlerden başka bir şey görmeyeceğiz.
Bugün işkence ve ölümler altında inleyen Filistin için
Yaser Arafat’ın düşündüğü model Kur’an
ilkeleriyle bağdaşıyor mu? İleriyi görerek ve
insafla konuşalım. Hiçbir zaman orada mücadele eden
ve ölen insanların isteği hesaplanmıyor. Eğer görebilirsek
ileride laik ve demokratik Filistin’in kuruluşuna şahit
olacağız. Bu sahnede yeni bir oyun oynanmıyor.
Filistin’de ve Çanakkale’de ölenler aynı
zihniyetin sahipleriydi. Çanakkale’den sonra ithal
edilen sistemler Filistin için de düşünülmektedir.
Arafat’ın "Şehid olacağım" çığlıkları,
bana biraz M. Kemal’in Zağanos Paşa Camisinden hutbe
irad etmesi gibi geliyor. Öyle ki cehalete saplanmış
bu toplum epeyce bu hutbeleri dinleyecek gibi...
© 2002 İktibas |