Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Firavun’un Varisleri

Haritada Kan Lekesi:

Filistin Kan Ağlıyor

Ana Kalbi

Tecrit Duvarları

Filistin'e çözüm?

Sahabeye eleştiri

Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Firavun’un Varisleri

Cemal ÇAĞLAK

 

Bugün yeryüzünde yaşanan ne kadar semavi din varsa indirildiği zamanda taşıdığı ilk amaç, zulüm ve fesadın kalkması için gerekli bilinci topluma iletmekti. Allah, hangi dinden olursa olsun vahyin belirlediği çizgiye aykırı olarak yapılan mücadeleleri ve savaşları ifsad ve cinayet olarak kabul eder. Vahiyle ıslah etme metodunu dışlayan her anlayışın içine düşeceği durum budur. Oysa bugün, yeryüzü müstekbirleri ya haçlı seferleri ilan etmekte ya da mazlum toplumların üzerine tanklarını sürerlerken Tevrat okumaktadırlar. Onlar dinleri adına öldürenler, müslümanlar ise dinleri uğruna öldürülenler olarak toz duman haline gelmiş arenada yer almaktadırlar. Aslında burada din, soysuzlukların kamuflesi için kullanılmaktadır. Tevratın ve İncil’in iki kapağı arasında ne Musa’nın ne de İsa’nın çağrısı vardır. Ortada görünenler ise beşerin sorumsuz ekonomik çıkarları, daha fazla toprak kazanma derdi ve çığırından çıkmış milli, tarihi duygularıdır. Çağın bu putları ise insanlara acı çektirmekten başka bir şey sağlamamıştır. Demek ki din kitapta ya da hayatta tahrifata uğradığı zaman ıslah programından uzaklaşarak ifsad yolunu açmaktadır. Halbuki peygamberlerin uyguladığı şekilde yaşandığı zamanlarda zorbaların saltanatı sallanmış, aşağılanmış ve ayak takımı sınıfına hapsedilmiş toplumlar için bir kurtuluş soluğu olmuştur.

Şirk, insanın hayatından elini hiçbir zaman çekmedi. Hakimiyetini acımasızca sürdürdüğü zaman, ara sıra peygamberlerin gelişiyle ayaklar altında kaldı. Ancak ilk fırsatta içine düştüğü pasif konumdan büründüğü yeni kılıfla sahneye çıktı. Bu kılıf bir süre önce kendisini ortadan kaldıran tevhid diniydi. Akideyi bozmakla beraber hemen hakimiyetini ilan etti. Sonrasında da peygamberlerin yolunu izlediklerini zannedenlerin ifsadı ve kan dökücülüğü hortladı. Gerçekten de Nuh’un gemisi sadece inananları taşımamış mıydı? Peki Nuh’un dinini bulandıranlar o gemideki yolcuların kendisi ya da çocukları değil miydi?

Allah’ın gösterdiği yolda ırkçılığa ve kabileci taassuplara zerre miktar yer verilmemişken zamanla din millileştirilmiş ve kültürel, tarihi değerlerle sentezlenmiştir. Bazen de içimizde saklanan Karun sevgisini kınanmış olmaktan kurtarmak için yoksulu, yetimi, zayıf düşürülmüşleri bir kenarda tutarak "Müslüman en iyisine layıktır" tezini hayata geçirdik. Bu konuda Semud kavminden daha gayretli olduk. Yoklukla boğuşan müminleri ne kadar hatırladık bilemem ama çoğaltma yarışına katıldığımız hali hazır zamanda başka bir yarışı kaybediyor gibiyiz. Bir programa katılmıştım. Söz alan bir kız kardeşim "Biz örtülerimizden dolayı okullardan, işlerimizden atıldığımızda müslüman olduklarını söyleyenler bize üç seçenek sundular. Birincisi son derece düşük bir maaş ve yoğun mesai, ikincisi zengin bir vatandaşa ikinci eş olma durumu, üçüncüsü ise başını açarsan kafir olursun tehdidiydi" demişti. Bu duyduklarımı asla yalanlayamam. Doğrusu yaşantımız bunu doğrulamaktadır. Bu mazlumların içine düştüğü şartlarda Müslüman olduğunu ve iyi şeylere layık olduklarını söyleyen zevat her ne kadar Şuayb gibi namaz kılsa da Medyen liberalleri ve kapitalistleri gibi davranmışlardır. Ölçüsüz tüketimlerine hiçbir sınır getirmezken bu mazlumlar için kendilerine yapılan yardım teklifleri karşısında elleri titremiştir. Ben sistemin kendi anlayışına uygun hareket ettiğine inanıyorum. Şuna da inanıyorum ki Müslümanlar kınadıkları rejim kadar bile olamadılar. Onlar inandıkları gibi yaşayanları cezalandırırken, bizler de mağdurları inançlarına küsmüş hale getirdik. Doğrusu İslam adına söylenen sözler ve bilimsel maharetler, duyduğum o kelimeler kadar asla doyurucu ve düşündürücü değildir.

Malın, makamın birbirinden uzaklaştırdığı bu insanlara Haçlı zihniyeti ve İsrail’in başka ne yapması beklenebilir? Hayatımızın temeli, bilgi ve takva üzerine olmadığı için cahili tavırlarımız bizi sadece soysuz mustazaflar sınıfına düşürmüştür.

Ne yazık ki din, heveslerimiz ve arzularımızın dürtüleriyle analize ya da senteze tabi tutulunca adalet yerine zulüm, bilgi yerine cehalet, takva yerine serkeşlik hakim oldu. Böylece merhamet ve fedakarlık hayatımızdan çıktı. Sabretmek gibi bir erdeme ihtiyacımız hiç kalmadı. Bütün imtihanları onların istedikleri şekilde tamamladık ve Allah’tan başka herkesi razı ettik. İşte din ne zaman bu ifsad edici beklentilerle gölgelenmişse zorbaların belirlediği yazgı, sistem olarak bizi kuşatmıştır. Bu yüzden tahrif edilmiş Tevratın müntesipleri Allah’a inandıklarını söyleyerek Roma ordusuyla işbirliği yaptı ve İsa peygamberin taraftarlarını katliama uğrattı. Ne acıdır ki putların ve zorbaların düşmanı Musa, putperestliğin ve zorbalığın sembolü Roma ilahlarıyla kolkola girmiş kardeşi İsa’nın yandaşlarını katletmiştir? Daha da vahim şeyler yaşandı. Firavun’dan kaçanların Firavunlaşmasından sonra Romalılardan saklanan masumlar Romalıları hayrete düşürecek işler yaptılar. Daha dün saklandıkları yerden İsa’nın sözlerini fısıldaşırken demişlerdi ki "Karanlıkta söylemekten çekindiğiniz hakikati evlerinizin çatısından bir gün haykıracaksınız." Haykırdılar. Korkuları giderilince mahzenlerden yeryüzüne çıktılar. Tanrı katili! Yahudilerden intikamlarını hemen aldılar. Şimdi Yahovanın milleti susturulmuş, konuşma sırası Tanrının çocuklarına gelmişti. Yahudilerse yok olan Roma yerine Vatikan’a nezaket göstermeyi yeğlediler. Artık Hristiyanlara gün doğmuştu. İsa’yı bile şaşırttılar. Çatılar ne kelime: Gökyüzüne çıktılar ve yeryüzü mazlumlarını uçaklarıyla “futbol maçı heyecanı yaşayarak" vurdular. Onlara İlahi hakikatler yerine sömürünün, cinayetlerin ve iktidarlarının varlığını gösterdiler.

Yeryüzü ne kadar ibretlik hatıralarla doludur. Önce Musa taraftarı olduklarını söyleyenler İsa taraftarlarını öldürdüler. Sonra İsa taraftarları onları öldürmeye başladı. Bir müddet sonra her ikisi bir araya geldi. Muhammed’in taraftarı olduklarını söyleyenleri öldürmeye başladı. Oysa vahiy bize Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in aynı dinin kardeşleri olduğunu söylemektedir. Demek ki yeryüzü bir kısmı müstesna zalim ve mazlum yalancılarla dolmuş. Pek az olmak kaydıyla insanlık, içine düştüğü bu duruma dinlerini şirke kurban ederek gelmiştir. İnanıyorum ki Musa, bugünkü Yahudilerin anlayışıyla, İsa şimdiki sapmış hristiyanlıkla, Muhammed de yaşadığımız müslümanlıkla savaşmıştı.

Sen Yakub’un (İsrail’in) oğlu. İhanetin, babanın yanında başladı. Sırf gözde insan olmak uğruna kardeşini hilelerinle tuzağa düşürdün, kuyuya attın. Onu olmadık iftiralarla suçladın. Babana yalan söyledin ve onu kör ettin. Ama Allah, tuzağınızı boşa çıkardı ve yalanın yüzüne çarpıldı. Allah kuyudan adaleti ve merhameti çıkararak iktidar yaptı ve seni bağışladı. Aç toplumun karnı tok insanı haline getirdi. Doymak bilmez iştahın seni yine ortada bıraktı. Bu sefer azabın en kötüsüne uğratıldın. Firavun ve adamlarının elinde çocukların öldürülüyor, kadınların sağ bırakılıyor ve erkeklerin köleleştiriliyordu. Yani şimdi senin müslümanlara yaşattığını onlar sana yaşatıyordu. Bizim gibi çaresizdin. Sen bugün babasının yanında çocuğunu öldürürken Firavun da o zaman senin babalarını göz yaşları içinde bırakıyordu. Asırlarca yaşadığın bu köleliğe bir kere isyan bile edemedin. İçindeki belamlar, seni kadercilik diniyle yatıştırmıştı. Sana verdikleri ölüm, kırbaç ve karın tokluğundan başkası değildi. İçin öyle kokuşmuştu ki buna razıydın. Ayakta kalanların piramit üstüne piramit yaparken ölülerinin ruhları da firavun ruhlarına hizmet ediyordu. Bu kaderciliğin seni nasıl rezil ediyorsa aynısı bugün de beni rezil etmektedir. Ama Allah sana acıdı. Gerçekten o çok merhametlidir. Yusuf’tan sonra Musa’yı seçti. Senin köleliğine ve yoksulluğuna çaresizliğine Tur’dan seslendi. Ve kurtuldun Firavun zulmünden. O  arkanda boğulurken sen hayatın yeni soluğunu almaya başladın.

O kadar bozulmuşsun ki anlatılamaz. Kızıldeniz’in ıslattığı ayakların kurur kurumaz başına iş açtın. Taptın samiriye... Buzağı bahaneydi. Senin derdin altındı. O da atıldı çöpe. Bu sefer Karun’a özendin. Her seferinde yoldan çıkıyordun. Firavun’a itaat ettiğin kadar Yehova’ya itaat etseydin bu kadar sefil olmazdın. Rabbin seni katından güzel rızıklarla besliyordu ama bunlar sana yetmedi. Zaten hep iyi olanı kötüyle değiştirdin. Mısır’daki kölelik günlerinde yediğin bakla, sarımsak, acur ve mercimek aklına düştü. Musa sana ne yapsın? Sen iki lokma için Tevrat’ı arkana attıktan sonra... Neyse... Sen Kızıldeniz’den çıkmıştın ya. Sizden birileri kaybettiklerini aramak için oraya geri daldı. Deniz, sahile bir sürü firavun attı. Kıpti’sinden değil Sebti’lerinden... Dün çocukları öldürülenler çocuk öldürmeye, anaları gözyaşlarına boğmaya başladılar. "Ümmiler üzerine bir sorumluluğumuz yoktur" dedikleri zaman erkeklerimiz kapitalizmin çağdaş taş taşıyıcısı köleleri oldular. Saltanatın Firavun’dan büyük oldu. Orta Doğu’ya yerleştin. Haman’ların başka devletleri idare eder oldu. Her dinden belamların senin rızan uğruna hutbe vermeye başladı. Karunların da küresel sömürünün ekonomik mimarları haline geldi. Orduların, gücün ne büyük, ne görkemli ve oluşturduğun kan denizinde boğulmaya ne kadar layık.

Unutmadan sorayım. Sen nasıl oldu da devlet oluverdin? Seni oraya kim koyuverdi? Elli seneye kadar yeryüzüne dağılmıştın. Sakın Musa, Davut çağrısıyla deme. Onlar senin gibi kan içici değildi. Doğrusu burada Avrupa ve Rusya’nın tekmeleriyle Hitler determinizmi görünmekte. Ne güzel kaşıdınız birbirinizi. Onlar sizden kurtuldu. Siz devlet sahibi oldunuz. Sizler Firavundan daha zalimsiniz. Halkınızı vaad edilmiş topraklara! yönlendirmek amacıyla oyunlar tezgahladınız ve onları sizler kurban ettirdiniz. Böylece göç mecburi ve masum oldu. Hayallerine eriştin. Aslında arz-ı mevud düşüncen yıllardır gerçek oldu. Hem de sınırların beklediğinden daha geniş. Yeryüzünü senin adamların idare etmiyor mu? Kazancımızı sen belirlemiyor musun? Dinimiz senin dinine göre tefsir edilmiyor mu? Yehovanız ne kadar da milliyetçi.

Bu Yahudi ve Hristiyan kıskacında sıkıntı çektiğini söyleyen Müslüman yani ben ne haldeyim. Suçu bir yere yıkmak bir ölçüye kadar hakkın ifadesidir. Ancak işin öbür yanını ihmal etmek kendimizi başka girdaplara atmaktan öte bir şey kazandırmaz. Zalim zulmederken zayıf bırakıldığını söyleyen ne yapıyor acaba? Bizler bilgi ve takvayla şekillenmiş inancımızın sıkıntısını değil zan, heva ve sorumsuzluğumuzun oluşturduğu zilleti çekiyoruz. Kur’an, bütün müstazafların masum olduğunu kabul etmiyor. Mustazaf olduğunu söyleyen Allah’ın ayetleri için kıpırdanmıyorsa bu tembel mustazaflar, dünyada insanların ateş çukurlarına ahirette ise cehennemin çukurlarına gideceklerdir. Çünkü zalimler zafer kazanmıyor, biz hediye ediyoruz. Bizi onların ayakları altına serenler, dışı bize içi onlara benzeyen idarecilere itaati şart kılan anlayışlarımızdır. Demekki hesaplaşma başka yerde başlamalıdır. Onların üzerimizdeki cinayetleri ve sömürülerinden önce kendimize olan ihanetimizi şöyle bir düşünmek gerekmektedir.

Ben Allah resulünün beni davet ettiği kitabı ne yaptım? Bildiğim kadarıyla o kitapta onun dininden başka bir din, hayat tarzı, ilke kabul etmek haramdı. Peygamberim onu uygulamıştı. O kitap cehalet ve sefalet içindeki mustazafları, yeryüzüne varis kılmış onlara hayat hakkı vermişti. Öyle mükemmel bir insanlık tarihi oluşturmuştu ki kendisi tok kardeşi aç yatmayı yasaklamıştı. Sömürü vasıtası haline gelmiş kadına kimlik, hayata atılma fırsatı tanımıştı. İnsanların birbirine üstünlük taslamasını yasaklamış, üstünlüğü takvaya bırakmıştı. Ayrılığı, bölünmeyi yasaklamış, bir olan Allah’ın ilkelerine birlikte sarılmayı emretmişti. Kendimiz gibi mümin olan idarecilere itaati emrederken zalimlere asla meyletmememizi buyurmuştu. Böyle yazıyordu kitabımızda ve hala böyle sesleniyor bu çağa... Ancak bizler korunmuş kitabın çağırdığı din yerine kendi başımıza icat ettiğimiz kitapsız dinin bizi yönlendirdiği boşluğa düştük. Örümcek evi gibi zayıf dünya hayatını esas haline getirdik. Başkasının açlığı bizi ilgilendirmedi. Allah’ın bize eş olarak verdiği kadınları korumak, iffetlerini muhafaza etmek yerine onları ticari malzeme olarak piyasaya arzettiler. Vahdetin esamesi kalmadı. Fırkalar amip gibi çoğaldı ve herkes fırkay-ı naciye ilanıyla kendisine mübahiyet kazandırdı. Zalimlere hem itaat ettik hem alkışladık. Rabbim senin yerine onlara secdede kusur etmedik. Yakın hayata bağlandığımız için onların verdiklerini Cennet’ten yakın bulduk. Aslında bizler de zalim olduk. İlahi! Sen "Sizden olanlara itaat edin" demiştin ya. Aynen öyle yapıyoruz. Zalim olduğumuz için zalimleri destekliyor, onların sistemlerini onlar yaşasınlar diye ayakta tutuyoruz. Birilerimiz kitapları yüklendi, bazısı kitaptan aslandan kaçan yaban eşeği gibi kaçtı, kimileri bildiklerini dünyaya değişti, herkese dilini çıkarıp solumakta. Bir grubumuz aşağılık maymunlar gibi iki günlük dünya için senin hükümlerini arkalarına attı. Böyle olunca da azabına müstehak olduk. Ama yine de camiye gidenlerimiz sarhoşken namaza yaklaşmayacak kadar senden utanıyorlar. Fakat şimdi başka şeylerle sarhoş olduk. Laik, demokratik, milliyetçi ve kapitalist düşüncelerle öyle sarhoş olduk ve öyle namaz kılıyor ve tefsirler yapıyoruz ki... Rabbim Firavun’un büyücüleri namusluydu. Hiç değilse hakikati görünce Musa’ya ve Harun’a iman ettiler. Bizim büyücüler öyle değil. Hala Firavun’un yandaşları adına atıyorlar, fetvalar veriyorlar. Geleneğin ve modernizmin büyücüleri hala Musa’yla savaşıyorlar ve hala Firavun’a yakınlardan olmaya devam etmektedirler. Rabbim, kurtuluşumuzun kaynağı olarak indirdiğin kitabın ayetleri ya güç odaklarının arzusuna göre cımbızlanmakta, ya da geleneğin hezeyan ve rivayet kazanlarında erimektedir. Oysa sen onun içine izzetimizi ve şerefimizi koymuştun. Bizlere merhamet et ve herşeyden önce akletme yeteneğimiz olduğunu idrak ettir.

Evet yeryüzü mazlumları. Kendimizi sorgulamalıyız. Sorgulayalım ki tövbeye muhtaç hale gelmiş tövbemizin kabulü için bir başlangıç yapabilelim. İsrail’in ya da diğer güç odaklarının müslümanlar üzerinde olan tehdidinden önce kendi müslümanlığımızın kendimiz için oluşturduğu tehdidi bir gözden geçirelim. Kur’anla ıslah olma düşüncesini aklımıza ve hayatımıza geçirmediğimiz müddetçe insanlığımızın istikameti Yahudi müsadesine göre yönlenecektir. Zalim idarecilere ve sistemlere boyun eğmekten imtina etmezken Yahudi zalimliğine protesto çekmek zavallılık değil midir? Kendimize gelmeden yaşadığımız bu süreçle kuklalar diyarından gelen yedek zalimlerin nöbetleşe uyguladıkları zulümlerden başka bir şey görmeyeceğiz. Bugün işkence ve ölümler altında inleyen Filistin için Yaser Arafat’ın düşündüğü model Kur’an ilkeleriyle bağdaşıyor mu? İleriyi görerek ve insafla konuşalım. Hiçbir zaman orada mücadele eden ve ölen insanların isteği hesaplanmıyor. Eğer görebilirsek ileride laik ve demokratik Filistin’in kuruluşuna şahit olacağız. Bu sahnede yeni bir oyun oynanmıyor. Filistin’de ve Çanakkale’de ölenler aynı zihniyetin sahipleriydi. Çanakkale’den sonra ithal edilen sistemler Filistin için de düşünülmektedir. Arafat’ın "Şehid olacağım" çığlıkları, bana biraz M. Kemal’in Zağanos Paşa Camisinden hutbe irad etmesi gibi geliyor. Öyle ki cehalete saplanmış bu toplum epeyce bu hutbeleri dinleyecek gibi...

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin