|
Haritada
Kan Lekesi:
Filistin
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Tarihin her döneminde
dünya haritası üzerindeki kimi bölgelerin sınırları
sürekli kanla çizilip değiştirilmiştir. Gerçi
insanoğlu tarihin başlangıcından beri yeryüzünde
hep birbirinin kanını dökmüştür. Yani İnsanların
yaşadığı her coğrafyada şöyle veya böyle
kan dökülmüştür. Kan dökülürkenki zulmün,
barbarlığın, hunharlığın ve vahşetin boyutları dökülen
kana dair dehşetin de boyutlarını gösterir.
Yaşadığımız çağda
dünya haritasını önümüze aldığımızda kimi bölgeler
harita üzerinde birer kan lekesi gibi derhal gözümüze
çarpar. İnsanoğlunun düşüncesine, inancına,
taraftarlığına, sempatisine göre bu leke bölgesi
belki biraz değişkenlik arzeder. Ama onların arasından
sıyrılarak gözlere
çarpan acılı topraklar da yok değildir. Hele
bir de silah ve maddi gücü çok fazla olanlarla zayıfların
çatışması sözkonusu ise harita üzerindeki
dikkatinizin ister istemez belli merkezlere yoğunlaştığını
hissedersiniz.
Mart ayından bu
yana müslüman dünya Filistin halkına öteki dünyanın
reva gördüğü katliamlardan ötürü tedirgin, acılı
ve öfkeli. Filistin’de akan kan ve gözyaşı zulme
ortaklık etmeyen her kalbi titretecek boyutta. Her
kalbin dikkatini çekmesi gereken haritadaki kan
lekesidir Filistin. Bir devletler terörüne topyekun
maruz bırakılan
halkın, içinde bulunduğu duruma müstehaklığından
dem vurmak bile artık anlamını yitiriyor. Yani orta
yerde fiili bir zulüm sürdürülüp giderken
hakikatler ve adalet duyguları ütopya ve efsane ile
yer değiştiriyor neredeyse. Herşeyden önce ve acilen
Filistin halkının canavarca baskılardan, hunharca
cinayetlerden kurtarılması gerekiyor. Muharebe yeteneği
olmayan aciz, hasta ve çocukların dünyanın gözü önünde
böylesine ziyan edilmesine insaf sahipleri dayanamıyor.
Ancak ne yazık ki müslüman dünyanın ne böyle bir gücü
ne de iradesi var. Öteki Arap ülkeleri ve müslümanların
yaşadığı diğer ülke yönetimleri yarım ağız
destek verir gözükürken, yarım ağız kösteklemekten
de geri durmuyorlar.
Filistin halkına
yakın durması gereken devletlerden hiçbirisinin desteğini
resmen açıkladığına tanık olamadık. Gayrı resmi
yahut yarı resmi sıfatlarla sözkonusu katliama dönük
cılız, silik, sönük itirazların dünya kamuoyu önünde
veya baskıcı güçler nezdinde en küçük bir etkinliği
bile yok.
Dünyanın değişik
yörelerindeki müslümanların yürüyüşler,
mitingler düzenlemeleri, gece saat üçlerden sonra
uyanıp Filistin için duaya kalkışmaları, herkesi
Hacet Namazı’na, şehidler için gıyabi cenaze namazına
davet etmeleri ise bilmem ki yurtsuz yuvasız muhacir
bir halkın yüreğine ne kıratta ferahlatıcı sular
serpecektir?
Yasir Arafat’ı
ilk gençlik yıllarımdan beri izliyorum. Hiç traş
etmediği sakalı, üzerinden çıkarmadığı üniforması,
üniformasını bastıran kefiyesi ile başlangıçta
beni bir hayli etkilemişti. O yıllarda Türkiye
solunun gözbebeği idi. Hele kimi Türkiyeli solcu
militanların Filistin kamplarında gerilla eğitimi aldıklarına
dair duyumlar resmi Türkiye ile Türkiye sağının tüylerini
ürpertiyordu. Bizim camia da Yasir Arafat’a olumlu
nazarla bakmıyordu. Ama ben çok kere olduğu gibi o
zamanlar da camiamın aksine fikirler taşıyordum. Öyle
ki rahmetli büyük oğlumun adını Yasir koyarak
sempatimi izhar etmekten çekinmemiştim.
Zamanla solculuk mu
cazibesini yitirdi yoksa Yasir Arafat mı değişti
bilmem, bizim camia Filistin davasına ve onun liderine
artık bir ölçü sempati ile bakabiliyordu. Ama bu kez
benim de kanaatlerim değişmişti. Yeryüzündeki
siyasal sistemleri, mevcut egemenlikleri veya güç
odaklarını tanıdıkça, Filistin davası için mücadele
eden farklı gruplar hakkında bilgim arttıkça Yasir
Arafat’ın gözümdeki değeri düşüyordu.
Evvela Yasir
Arafat’ın karizması Filistin için mücadele veren
her grubu kapsayıcı ve kuşatıcı bir zengin gönüllülüğe
sahip gözükmüyordu artık. Hatta O, iç çatışmalarda
taraf bile oluyordu. Filistin davasında asıl
motivasyon unsuru addedilmesi gereken İslam, Arap
kavmiyetçiliği, batıcı temayül, laiklik ve hatta Hırıstiyanlık
unsurlarından daha geri plana itiliyordu.
İslam’ın, müslüman
dünyanın davası olması gereken Filistin davası ve
kavgası Yasir Arafat’ın dilinde ve tavrında başka
mecralara doğru evriliyordu.
Söylemi, tutumu ve
edası ile Arafat öyle bir görüntü veriyordu ki eğer
hemen ülkesinin ve halkının sahici bağımsızlığına
erişmesiyle, Filistin Devlet Başkanlığı koltuğuna
resmen oturacak olsa, halkına reva göreceği muamele
en fazla Saddam Hüseyin’e benzeyecek...
Müslüman dünyanın
mevcut liderlerine baktığımızda Yasir Arafat’ın
modellerinin biribirinden farkı var mıdır?
Müslüman dünyanın
liderleri kimbilir nice zamandan beri ancak muhalefette
iken veya mağlupken kahraman görüntüsü çiziyor,
iktidara geçtikleri zaman sanki bütün iyi
hasletlerinden soyunuyorlar. Üstelik bir kere iktidarı
elde edince artık ömür boyu oradan inmek istemiyorlar.
Bütün oluşumların ve gelişmelerin önünü tıkamak
pahasına, işledikleri cürümleri Hak’ka ve halka
hizmet aşkıyla izah ederek oturuyorlar
koltuklarında. Kendilerine sorsanız
herbiri birer
Ömer bin Abdülaziz’dir.
İslam dünyası bu
liderleri ne yapmalı? Onlara itaata devam mı etmeli?
Devirmeli yerine yenilerini mi getirmeli? Yeniler kimler
olmalı? Sorun insan sorunu mu yoksa sistem sorunu mu?
Onların birçoğunun dışarıdan desteklendiğini, dışarının
adamı olduğunu, dışarıda yetiştirildiklerini söyler
dururuz. Bunu söylemekle onların bize benzemediğini,
bizlerden koptuklarını, artık bizden biri gibi yaşamadıklarını
iddia etmiş oluyor muyuz? Şimdi vicdanımıza soralım,
sahiden biz onlardan farklı mıyız? Ağzımızın bu söylediklerini
can kulağımız işitiyor, kalbimiz
tasdikliyor mu? Yoksa her zaman ve mekanda geçerli
olan ilahi hakikatin tecellisi mi bu; biz, bize mi
benziyoruz? Başımıza
gelen bizim liyakatimiz midir?
Tekrar soralım ve
diyelim ki Yasir Arafat bağımsızlığına gerçekten
erişmiş ülkesinin lideridir. Şimdi O’nun hangi
lidere benzemesini istersiniz? Mısır, Suriye, Irak, Ürdün,
Libya, Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Yemen, Cezayir,
Tunus, Fas, Sudan, hadi tüm Afrika’yı, Türkiye ve
Pakistan’ı da katın ve düşünün. Yasir Arafat’ın
bunlardan hangisine benzemesi, hangisinin politikasını
izlemesi içinize siner, sizi tatmin eder? Bu durumda
yani Arafat’ın bağımsız ülkesinin lideri olması
durumunda Filistin halkının hayat standardında ne
gibi değişiklikler olacağını düşünürsünüz? İsterseniz
bir de Afganistan’ı hatırlayalım ve Hamit Karzai adı
üzerinde de düşünelim; bakalım sonuç değişecek
midir? Ufukta saadet veya cennet gözüküyor mu?
Müslüman dünyadaki
kuşatılmışlıklar, kıstırılmışlıklar
zannedildiği veya gösterilmeye çalışıldığı gibi
esasen dış kaynaklı değildir. Ben neredeyse artık
ezeli diyeceğim kanaatimi
bu konuda da serdederek diyorum ki "insanı
dışarıdan kuşatan zulüm yoktur." Olan biteni bizzat kendi içimizde arayalım.
İsrail veya
Amerika’ya veya dünyaya egemen topyekun sisteme karşı
tavrımızı müslümanlar sıfatıyla sürekli
yineleyip duralım. Kınama ve protesto yöntemlerimizi
acılı kasidelerden istişhad eylemlerine kadar, cılızından
en şiddetlisine doğru uygulayalım. Biz kendimizde
olanı bizzat kendi ellerimizle değiştirmediğimiz sürece,
içimizdeki herkes kendi
grubu arasında rahat ve memnun ve mutekid
yaşayıp gittiği
sürece, ne değişecektir; neyin değişeceğini
umabiliriz?
Ömründe dinle,
imanla, namazla alakası neredeyse sıfır düzeyindeki
bir Saddam Hüseyin, Amerikan saldırısı
karşısında
derhal namaz üzerindeki fotoğraflarını basına
dağıtarak, kime ne anlatmak istemekteydi? Hatırlanırsa
İran şahı da benzer telaşlar yaşamıştı. Şimdi,
hayırdır inşaallah, Yasir Arafat’ın da namaz üzerinde
fotoğrafları yayınlanıyor. Bunlar bize bir şey mi söylemek
istiyorlar?
Soruyorum:
burada hiçbir yanlışlık yok mu? Birşeylerin geciktiğini
siz de hissetmiyor musunuz? Daha ne zamana kadar sürecek
bu? Şimdi bunları sorgulamanın sırası değil
diyenlere son sözüm: ne zaman?
© 2002 İktibas |