|
Filistin
Kan Ağlıyor
Mukaddes
ÖZKAN
"Kutsal
topraklar" olarak adlandırılan topraklarda, olan
biteni anlamayan, anlamak istemeyen İsrail'in yaptığı
soykırımı görmezlikten gelen; Filistinli Mücahidlerin
eylemlerini terör olarak nitelendiren, bunu da insanlığa
böyle lanse etmeye çalışan nicelerine, o bölgenin
tarihine bir göz atmalarını; olan biteni, ellerini
vicdanlarına koyup, öyle değerlendirmelerinin daha
isabetli olacağını kendilerine hatırlatmak isterim.
Metrekaresi az,
fakat stratejik önemi büyük olan bu ülke, tarihi
boyunca işgallerden kendini kurtaramadı. Bu konuda
meraklı olanlar, detaylara inerek araştırmalarını
yapacaklardır. Ben burada, bilip de bilmezlikten
gelenlere değil, imkansızlıklardan dolayı eksik
bilgilenenlere gerçekleri anlatmaya çalışacağım.
İkiyüz yıl süren
Haçlı Seferlerinden başlayarak, bölgenin tarihine
bir göz atalım. Haçlı Seferlerinden sonra, Birinci Dünya
Savaşı ile tekrar önem kazanan Ortadoğu, İngilizlerin
ve Fransızların işgaline uğradı. Yani bir başka Haçlı
Seferi ile sömürgeleştirildi. Açıkça görülüyor
ki, Haçlılar, Ortadoğudan ellerini çekmediler. İslam
Dünyası suskunluğunu sürdürdükçe de çekecekleri
yok. Sömürülerini ve katliamlarını sürdürmeye
devam edecekler.
Daha sonra İngilizler
ile Fransızlar aralarında yaptıkları bir anlaşma
ile Ortadoğu’yu paylaştılar. Filistin İngiltere'nin
oldu. Bu arada paylaşmacılar arasında toplantılar
yapılıyor, açıklamalar yayınlanıyor, görüşmeler
sürdürülüyordu. Sonunda Filistin'de bir "Yahudi
Devleti" kurulmaya karar verildi.
Bu fikir, daha 1895
yılında, Theodor Herzl tarafından ortaya atılmıştı.
Herzl yazdığı "Yahudi Devleti" kitabında:
"Biz orada
Avrupalılar için, Asya'ya karşı bir kale burcu ve
aynı zamanda uygarlığın barbarlığa karşı ileri
karakolu olacağız" diyordu.
İngilizlerin
buraya sahiplenmesinden sonra, bölgeye Yahudi göçü
başladı. İngilizlerin Yahudileri Filistin'e toplamaya
başlaması, onlara destek vermesi, Filistinli halkın
infialine yol açtı. Bölgede İngilizlere karşı
ayaklanmalar, isyanlar başladı. Bunun üzerine İngiliz
yönetimi Yahudi göçünü sınırlamaya kalkınca, işler
karıştı. Bu sefer Yahudiler İngilizlere karşı şiddet
kullanmaya başladılar. Olayların gidişi, İngiltere'nin
buradaki sorumluluğunu, Birleşmiş Milletlere bırakmasına
neden oldu.
İngiltere'nin
Yahudilere olan ilgisini Voltaire;
"Hz. Yakup
soyundan kimileri Lizbon'da törenle yakılırken, diğerlerinin
Büyük Britanya'da yüksek imtiyazlara aday oluşları,
dimağ kaprislerimizin azımsanacak belirtisi değildir"
sözleriyle, daha 1700'lü yıllarda ifade etmişti.
2 Nisan 1947'de
Birleşmiş Milletlerin devreye girmesiyle birlikte,
Filistin ikiye bölündü. 29 Kasım 1947'de alınan bu
kararla Yahudi Devleti'nin temelleri atılmıştı. Bu
karar Filistin'in bağrına bir hançer gibi saplamıştı
siyonizmi!
Nüfusun % 33'ünü
oluşturan göçmen Yahudilere, Filistin topraklarının
% 56'sı verilmişti. Bunun üzerine, toprakları
ellerinden alınan Araplarla İşgalci Yahudiler arasında
çatışmalar başlar. Savaş Filistin'i kana boyar.
Yahudiler, Deir Yasin köyünde ikiyüzelliden fazla
cana kıyarak, devletlerinin tarihindeki ilk sayfaları
kanla yazarlar. Pek çok Filistinli aile, bu katliamlar
üzerine, topraklarını
terkedip göçmek zorunda bırakılır.
Kan dökmenin yanı
sıra, Osmanlı’dan kalma gayrimenkul evrakları üzerinde
yaptıkları usulsüzlüklerle, toprak kazandılar.
Fakirleşen ve borç altında ezilen köylüleri,
tarlalarını satmaya zorladılar. Bu konuda yerli halk
çabuk toparlandı, toprak satmaktan vazgeçti. Sahip
oldukları toprakların çoğunu kiliselerden, yabancı
şirketlerden ve zorbalıkla elde ettiler.
O toprakları satın
aldıklarını iddia ediyorlar, ediyorlar da nasıl aldıklarını
niye açıklamıyorlar acaba?
Gelelim işin diğer
yanına; vadedilmiş topraklara, kutsal topraklara:
Siyonistler, bu
toprakları Allah'ın onlara vadettiğini ve buraların
kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Halbuki dini
literatürde, Allah'ın Resullerine tabi olan kullarına
vadettiği topraklar olarak bilinir bu topraklar. Biz Müslümanlar,
onların, o toprakları haketmediklerini Kur'an'dan öğreniyoruz.
Bizim için bundan daha açık, daha kesin bir delil
olamaz. Allah; İsrailoğullarının çoğunluğunun
Allah'ın gönderdiği elçilere sahip çıkmadıklarını,
onları yalanlayıp kitaplarını tahrif ettiklerini,
onlara iftira atıp öldürdüklerini söylüyor
Kur'an'da. "Andolsun ki İsrailoğullarından söz
almış ve kendilerine Resuller göndermiştik. Ama
hevalarına uymayan hükümler getiren Resullerin bir kısmını
yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler."
(Maide70)
Yukarıdaki
ifadelerden de anlaşılacağı gibi; Allah'dan
gelenlere sahip çıkmazken, vadedilmiş topraklara
sahip çıkmalarının nedeni, o bölgenin kutsallığından
değil stratejik öneminden, içinde barındırdığı
zenginliklerden dolayıdır. Burada Voltaire'nin bir
tesbitini daha aktarmadan geçmek istemedim.
"Yahudiler,
Osmanlıda ne yakılırlar ve ne de paşalığa ererler.
Fakat oranın ticareti ellerindedir. Fransızlar, İngilizler
ve Hollandalılar onların kanalından geçmeksizin
nesne alıp satamazlar. Onun içindir ki İstanbul'un bu
zengin tellalları Türklerin hor bakışlarına ve ağır
muamelelerine rağmen Kudüs'ün hasretini çekmezler."
Bütün bu yaptıklarını
Kudüs hasretiyle bağdaştıramayacağımızın bir başka
delili de, batılı dostlarının onları Filistin'e
davetlerinden önce kendilerine yerleşmek için seçtikleri
yerlerin Filistin'le uzaktan yakından bir alakası
olmadığıdır. Bu yerler Arjantin, Uganda gibi
yerlerdi. Ama Batılı dostları onları karakola
jandarma yaptı. Hayalleri büyük, büyük de, Ortadoğu
onları bağrında barındıracak mı acaba? Bugün
olmasa yarın, yarın olmasa öbür gün kaderlerine
boyun eğmek zorunda kalacaklar. Yahudiler dünya
kuruldu kurulalı ne devlet olabildiler, ne inanmaları
gerekene sahip çıkabildiler, onlar sadece fitne çıkarmakta
başarılı oldular.
Yerleştirildikleri
kıyı şeridi ile yetinmeyip yayılmaya başladılar.
14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan
edip aynı gün Filistin'e girerler. Bu durumda ne
yapacağını şaşıran Filistin halkı, komşu
devletlere sığınmaya başlar. Bu insanların mülteci
kamplarındaki çileli hayatları o günden bugüne süre
geldi.
Bu toprakların işgali,
sadece siyonistlerin çabasıyla gerçekleşmedi. O bölgedeki
yöneticilerin, Batının İslam Dünyasında oynadıkları
oyunlara verdikleri destekle bugünkü sonuç doğdu.
Batı yeryüzündeki
saltanatını, sömürü düzenini, işte bu işbirlikçi
yönetimlerle ayakta tutabiliyor. Halklarına olanlar
kimin umurunda!...
1956'da Filistin
halkı, çevrelerinden yardım umudunu kaybedince, kendi
başlarının çaresine bakmaktan başka yol kalmadığını
anladı. El Fetih adı altında Ulusal Kurtuluş
Hareketini oluşturdu. Daha sonra El Fetih üyelerinin
katılımı ile 1964'de Filistin Kurtuluş Örgütü
kuruldu. Bu kuruluşlar, ilk zamanlar Filistin'in
kurtuluşunun silahlı mücadeleye bağlı olduğu
fikrini benimsemişlerdi.
Filistin tarafı,
bu kararları alırken, siyonistlerin saldırganlıkları
sürüyor, Arap toprakları işgal ediliyordu. İşgalcilerin
Batı Şeria'yı, Kudüs'ü, Golan Tepelerini, Mısır'ın
elindeki Sina Yarımadası'nı ele geçirmeleri ile Arap
Dünyası büyük bir yenilgi yaşadı. Bu olay Filistin
Gerillaları'nın toparlanıp güç kazanmalarına neden
oldu.
Bugün olduğu gibi
yine son ana kadar beklemeyi yeğleyen BM devreye girdi
ve sözümona her iki tarafı da hukuka, insan haklarına
saygıya davet eden bir anlaşmaya çağırdı. Buradaki
amacın, Filistin direnişini kırmak olduğu ortadaydı.
Filistin bunu kabul etmedi. Bu oldu bittiyi sineye çekmeyeceklerini,
silahlı mücadelenin Filistin için tek kurtuluş yolu
olduğunu, topraklarında İsrail'i istemediklerini
kesin bir dille bildirdiler.
Bunun üzerine İsrail
Kerame Mülteci Kampına bir saldırı gerçekleştirir.
1968'de girişilen bu saldırı Filistinliler lehine bir
zafer ile sonuçlanır. Siyonistler zırhlı araçlarını
bile bırakıp kaçarlar. Bu zafer moralleri yükseltir,
diğer müslüman halklardan da direnişe gönüllü katılımlar
başlar.
Bunun üzerine Ürdün
Kralı Hüseyin, işbirlikçiliğin gereğini yerine
getirir ve aynı inancı paylaştığı kendi halkından
olan insanları katleder. 1970 yılının Eylül ayında
gerçekleşen bu katliam İslam Tarihine "Kanlı
Eylül" olarak geçecektir. Gerekçe o zaman da aynıydı
şimdi de aynı. Sayın Kral Hüseyin bu katliamı, şiddeti
önlemek için yaptığını düşünerek ve söyleyerek
rahatlatıyordu vicdanını herhalde!
Bunları düşündükçe,
şu andaki işbirlikçi yöneticilerin dedelerinin bir
zamanlar Osmanlı'yı nasıl arkadan vurduklarını hatırlatmadan
geçmek istemedim. Bunu yapan şimdikiler değildi ama
arkadan vurma alışkanlığının babadan oğula geçtiği,
ırsi olduğu bir gerçek mi acaba diye, kendime
sormadan edemiyorum.
Vatanı elinden alınan,
kamplarda yaşamaya zorlanan, kaybedecek bir şeyleri
kalmayan, ölümle her gün burun buruna gelen insanların
başka ne yapmalarını beklersiniz, sinip oturmalarını
mı? Hayır insan onuru, insanın buna katlanmasını
engeller. Hele ki bu insanlar müslüman olursa, şehit
olmak gibi bir şansları varsa, karşılarına bütün
dünyayı almaktan çekinmeyeceklerdir.
Çünkü Allah'ın yardımının onlara ulaşacağını
biliyorlar. Mehmet Akif'in deyimiyle "Gül bahçesine
girer gibi" ölüme gitmelerinin sebebi, Kur'an'da
vadedilen Cennet'ten başka ne olabilir?
"Öyleyse dünya
hayatına karşılık ahireti satın alanlar, Allah
yolunda çarpışsınlar. Kim Allah yolunda çarpışırsa
biz ona büyük ödül vereceğiz." (Nisa 74)
Kral Hüseyin'in
insanı iliklerine kadar donduran bu katliamından sonra
Filistin halkı Lübnan'a göç etmeye başladı. Böylece
Lübnan, Filistin direnişinin merkezi haline gelir. Bu
durumdan rahatsız olan Lübnan'daki emperyalist güçler
1973'te Lübnan askeri birliklerini Filistinlilere karşı
savaşa sokarlar. Dikkat edilirse Filistinliler sadece
İsrail ile değil, o bölgede konuşlanan emperyalist
yanlısı cuntaların maaşlı askerleriyle de savaşmak
zorunda bırakıldılar.
Bu arada Arap Dünyasında
çalkantılar başlamış, Mısır'da Arap Milliyetçiliği
canlanmıştı. 1973'te Mısır bir saldırıya geçti.
Daha önce İsrail tarafından işgal edilen Süveyş
Kanalı'nı geri aldı ve ilerlemeye başladı. Bunun üzerine
ABD hemen devreye girdi, kendi ateşkes kararını kabul
ettirdi. Olayın Arap Dünyasında oluşturduğu moral
üzerine Batı'ya karşı petrol ambargosu uygulamasına
gidildi. Durumun ciddiyetini gören ABD, İsrail yanlısı
tutumunu gizleyerek, Araplara gülümsemek zorunluluğunu
hissetti. Barış girişimlerine başladı. Bu girişimlerdeki
maksadı tabii ki Araplar lehine değildi. Kendine güvenmeye
başlayan Ortadoğu'nun müslüman halklarının bu güvenini
yıkmaktı ve yavaş yavaş kendi menfaatlerini
koruyacak bir sistemi, bir çarpık anlayışı o bölgeye
yerleştirip, İsrail'in durumunu da sağlama almaktı
gaye.
Ne yaparlarsa yapsınlar
Araplar bir araya gelemiyorlardı. Hala da gelemediler.
Batı yanlısı yönetimler buna müsade etmediler,
etmeyecekler de. Ta ki İslami bir diriliş gerçekleşene
dek! Bu yöresel milliyetçi hareketler, kısa süreli
zafer sevincinden başka bir işe yaramadı.
Barış toplantılarına
Rusya da geldi. Anlaşma görüşmeleri ABD, Rusya, İsrail
ve Mısır arasında başladı. Baskılar sonunda Mısır
ile İsrail arasında Camp David Anlaşması imzalandı.
Bu anlaşma ile Mısır İsrail'in işgal ettiği Sina
Yarımadası'nı geri aldı. Anlaşma şartları, Arap Dünyasına
uslu durmaları için aba altından sopa gösterilmesiydi;
İsrail'in de cesaretlendirilmesi! Böylece Arap
Devletlerinde zaten varolan uzlaşmacı politika daha
bir yerleşti.
Batı Şeria ve
Gazze'de kurulması kararlaştırılan Filistin Devleti,
FKÖ tarafından şartlı kabul gördü. Bu şart,
Filistin topraklarının kimseye bırakılmayacağı idi.
Eninde sonunda bu işgali bitireceklerini bildirdi
Filistin Ulusal Meclisi, duymak isteyen veya
istemeyenlere. Kendi vatanlarında mülteci olmayı
kabul etmediklerini o gün bu gündür dünyaya
anlatmaya çalışıyorlar.
Bütün bunlara aldırmayan
İsrail, saldırılarına hız verdi. 1982'de 80.000 kişilik
bir ordu ile sayıları 7-8.000 civarında olan
Filistinli gerillaların üzerine gelerek onlarla
Beyrut'da savaşa girdiler. Fakat bu savaşı arkadan
vurma alışkanlıklarının gereği 2 ay boyunca Batı
Beyrut'u havadan ve denizden bombalayarak sürdürdüler.
Bu vahşet sırasında çok sayıda sivil, masum, çocuk
öldü. Olanlar karşısında bütün dünya bölgedeki
Arap yönetimler de dahil kör, sağır, dilsiz oldular.
Bunun üzerine FKÖ, ABD'nin aracılığı ile gelen barış
önerisini daha fazla masum kanının dökülmesine
sebep olmamak için kabul etti ve Filistinli Gerillalar
Lübnan'dan ayrıldı.
Gerillaların
aradan çekilmesi ile Filistin sorunu diplomatik görüşmelerin
insafına kaldı. O günlerde diplomasinin alternatifi
kalmadığına göre iş ABD'nin kurallarına göre çözülecek
demekti. Filistin'in başına bir batılı kafa lazımdı.
Diğer Ortadoğulu yöneticilerin yanı sıra ABD'ye de,
İsrail'e de sorun çıkarmayacak biri olmalıydı bu.
Çünkü Ortadoğu ABD için çok hem de çok önemliydi.
Artık direniş
1969'da El-Fetih'in lideri olan Arafat'ın FKÖ'nün başına
geçmesiyle bu iki hareketin de ABD patentli diplomasi
tuzağının içine düşmesine neden oldu. Böylece
siyasallaştırılan FKÖ istenilen noktaya
getirildikten sonra Filistinlilerin tek meşru
temsilcisi olarak ilan edildi.
O günden bugüne
diplomasi trafiği yoğun bir biçimde sürdü. Barış
görüşmeleri, masaya oturup kalkmalar bitip tükenmek
bilmedi. Bütün bunlara rağmen sorunun çözümü mümkün
olmadı. Daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. O
topraklara oraların sahibi olan müslüman halkın
kanları dökülerek, onurları hiçe sayılarak zorbalıkla
sahip olmaya kalkıştı Siyonist İsrail. ABD, FKÖ'ye
resmi temsilcilik verdikten sonra görüşme önerisinde
bulundu. Görüşme için öne sürdüğü koşullar nalıncının
keserine benziyordu, hep kendi tarafına yontuyordu. İsrail'in
barış ve güvenlik içinde varolma hakkının tanınması,
Batı Şeria'da bir Filistin devletinin kurulmasına razı
olunması ve terörizmin kınanması. İşte şartlar
bunlardı.
İnanmak zor ama
insanların yurtlarını ellerinden aldılar, öz
yurtlarında onları mülteci durumuna düşürdüler, mücadelelerinin,
direnişlerinin adını da terör koydular. Bunu kınamayı
da yine kendilerinden istediler. Allah'ın Kur'an'da
buyurduğu gibi: "Sen onların dinlerine uymadıkça,
Yahudiler ve Hıristiyanlar,
senden hoşnut olmayacaklardır. De ki: Doğrusu hidayet
Allah'ın hidayetidir. Sana gelen ilimden sonra onların
hevalarına uyacak olursan, Allah katında velin de,
yardımcın da olmaz." (Bakara 120)
Filistin sorunu
Madrid süreci diye bilinen görüşmelerle, Filistin
tarafının verdiği tavizlerle geçiştirilen bir döneme
girmişti. Filistin tarafının verdiği tavizlere rağmen
İsrail isteklerini artırıyor, Arafat'lı Filistini
yalnız bırakmaya, kolay lokma olmasını sağlamaya çalışıyordu.
Bu zaman dilimi içinde İsrail alıyor, FKÖ veriyordu.
Filistin ne veriyor, İsrail ne mi alıyordu? Filistinli
çiftçiler tarlalarını ekebilmek için İsrail'den
izin istemek zorunda bırakıldılar. Ne ekeceklerini de
İsrail'in çıkarttığı kararnameler belirliyordu.
Buna karşılık İsrail üretimini kısıtladığı bu
bölgedeki işsiz insanları ucuza çalıştırıp
yoksulluğa mahkum etmek gibi bir zulme uğratıyor bir
yandan da üretimi durdurduğu bölgede kendine pazar açıyordu.
(Doğrusu bu bana günümüz Türkiyesi'yle IMF'nin ilişkilerini
çağrıştırdı bir anda.) Çalıştırdığı ucuz
insan gücü ile inşaat sektöründe güçleniyordu.
Yerli halkın yaşadığı yerlerde su kaynakları birer
birer kapatılıyor, vergi ve haraçlarla halk bunaltılıyordu.
Bu baskılar Filistin halkını göçe zorluyor, bu
konuda da İsrail'in arzularını gerçekleştiriyordu.
Fakat bölge insanının
direnme ve kurtuluş azmi sönmemiş bir yanardağ
misali durup durup intifa ediyordu.
1987'de bir grup
Filistinli genç, İsrail'li askerleri taşlayarak içinde
bulundukları durumu protesto ettiler. İşte bu dirilişin
adı İntifada hareketi oldu. Bu hareket FKÖ'nün uzlaşmacı
yönetimine karşı İslami bir kimlikle doğmuştur.
ABD'nin
Filistinliler için uygun gördüğü özerklik bu
kelimenin içerdiği anlamla uzaktan yakından alakası
olmayan bir öneriydi. Özerklik dedikleri paketin içinden
çıkan işgal ve esaretti. Filistin'in başına
koydukları Arafat, sahip olduğu imkanlarını,
polisini halkın bağrından kopup gelen direnişin önüne
dikmişti. Arafat'ın bu davranışlarının nedenini
Azzam Temimi onun bir oportunist olduğunu söyleyerek açıklıyor.
Bunun anlamı Arafat'ın ilkelerinin olmayışı
demektir. Davranışları da bunu gösteriyor. Globalleşen
dünyada devlet adamı olmanın şartı da bu zaten. İlkeli
olanlara yönetim teslim etmiyor Sam Amca.
1993 yılında
Washington'da Clinton başkanlığında, Ortadoğu'da
barış içinde yaşamak için taraflar anlaştılar.
Arafat İsrail'li bir gazeteciye: "bana bir devlet
verin, smokin giyer, kravat takarım" demişti. Ne
yazık ki smokin de giyseler, kravat da taksalar
emperyalistler ellerini üzerlerinden çekmediler. Çünkü
onlar bir halk deyimiyle kaz gelecek yerden tavuk
esirgemeyerek dünya üzerinde hakimiyet kurdular. Barış
için el sıkışırken Filistin'i nasıl elde
edeceklerinin, yerli halkı nasıl tüketeceklerinin
hesabını yapıyorlardı. İsrail devletinin kurulduğundan
beri amacı buydu. 1967'de İsrail başbakanı Golda
Meir: "Filistinliler diye bir şey yoktur"
diyerek bu planlarını açığa vuruyordu.
Bütün bunlar da gösteriyordu,
amaçları barış değil işgaldi. Barış şemsiyesi
altında İsrail yavaş yavaş yayılıyor, mülteci
kamplarına mecbur ettiği yerli halka zulmetmekten geri
durmuyordu. Maksatları oradaki insanları göçe
zorlamaktı. Bir yandan da önlerine geleni öldürüyorlardı.
Onların
kendilerine yapmak istediklerini yerli halk da onlara
intihar saldırıları ile yapmaya çalışıyor. İsrail
bunu yaparken arkasına Amerika'yı alıp eğitimli bir
orduyu en gelişmiş silahları kullanıyor. Canlarından
başka silahları olmayan Filistinli mücahitler ise
canlarını silah yapıp var olduklarını, vatanlarını
bırakmayacaklarını Siyonistlere açık bir dille
anlatıyorlar.
Arafat belki halkını
ateşten ve kandan böyle kurtarabileceğini
zannediyordu. Ama emperyalistlerin doymayacağını,
durmayacağını, durdurulamayacağını da gördü.
Arafat gibi düşünenlerin varacağı yer İsrail'in
siyasallaşması, Filistin'in sömürgeleşmesidir. İşte
Arafat'ın bugünkü geldiği nokta bu.
Ama köprülerin
altından çok sular geçti. Soruna günübirlik çözümlerin
çare olmayacağı ortada.
O topraklarda onca
şehidin kanı boşa akmadı. O kanların suladığı o
topraklarda İslami bir dirilişe tanık olacak insanlık.
Allah onları şaşırtıyor. Bu yaptıklarının
sonunda kazançlı çıkacaklarını sanıyorlar. Ama bu
zulüm, bu şiddet müslümanları uyur gezerlikten
kurtarıyor, bilinçlendiriyor.
İsrail, Filistin
topraklarına kin ve nefret tohumlarını kendi
elleriyle attı. Bu tohumların hayata geçişi onların
sonu olacaktır.
Kaynakça
1- İktibas Dergisi
2,3 ve 11.ciltler
2- Dünya
ve İslam, Bahar 1993, "Filistin Mücadelesinin
Anlamı ve Seyri", Rıdvan Kaya.
© 2002 İktibas |