Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Firavun’un Varisleri

Haritada Kan Lekesi:

Filistin Kan Ağlıyor

Ana Kalbi

Tecrit Duvarları

Filistin'e çözüm?

Sahabeye eleştiri

Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Filistin Kan Ağlıyor

 

 

Mukaddes ÖZKAN

 

"Kutsal topraklar" olarak adlandırılan topraklarda, olan biteni anlamayan, anlamak istemeyen İsrail'in yaptığı soykırımı görmezlikten gelen; Filistinli Mücahidlerin eylemlerini terör olarak nitelendiren, bunu da insanlığa böyle lanse etmeye çalışan nicelerine, o bölgenin tarihine bir göz atmalarını; olan biteni, ellerini vicdanlarına koyup, öyle değerlendirmelerinin daha isabetli olacağını kendilerine hatırlatmak isterim.

Metrekaresi az, fakat stratejik önemi büyük olan bu ülke, tarihi boyunca işgallerden kendini kurtaramadı. Bu konuda meraklı olanlar, detaylara inerek araştırmalarını yapacaklardır. Ben burada, bilip de bilmezlikten gelenlere değil, imkansızlıklardan dolayı eksik bilgilenenlere gerçekleri anlatmaya çalışacağım.

İkiyüz yıl süren Haçlı Seferlerinden başlayarak, bölgenin tarihine bir göz atalım. Haçlı Seferlerinden sonra, Birinci Dünya Savaşı ile tekrar önem kazanan Ortadoğu, İngilizlerin ve Fransızların işgaline uğradı. Yani bir başka Haçlı Seferi ile sömürgeleştirildi. Açıkça görülüyor ki, Haçlılar, Ortadoğudan ellerini çekmediler. İslam Dünyası suskunluğunu sürdürdükçe de çekecekleri yok. Sömürülerini ve katliamlarını sürdürmeye devam edecekler.

Daha sonra İngilizler ile Fransızlar aralarında yaptıkları bir anlaşma ile Ortadoğu’yu paylaştılar. Filistin İngiltere'nin oldu. Bu arada paylaşmacılar arasında toplantılar yapılıyor, açıklamalar yayınlanıyor, görüşmeler sürdürülüyordu. Sonunda Filistin'de bir "Yahudi Devleti" kurulmaya karar verildi.

Bu fikir, daha 1895 yılında, Theodor Herzl tarafından ortaya atılmıştı. Herzl yazdığı "Yahudi Devleti" kitabında:

"Biz orada Avrupalılar için, Asya'ya karşı bir kale burcu ve aynı zamanda uygarlığın barbarlığa karşı ileri karakolu olacağız" diyordu.

İngilizlerin buraya sahiplenmesinden sonra, bölgeye Yahudi göçü başladı. İngilizlerin Yahudileri Filistin'e toplamaya başlaması, onlara destek vermesi, Filistinli halkın infialine yol açtı. Bölgede İngilizlere karşı ayaklanmalar, isyanlar başladı. Bunun üzerine İngiliz yönetimi Yahudi göçünü sınırlamaya kalkınca, işler karıştı. Bu sefer Yahudiler İngilizlere karşı şiddet kullanmaya başladılar. Olayların gidişi, İngiltere'nin buradaki sorumluluğunu, Birleşmiş Milletlere bırakmasına neden oldu.

İngiltere'nin Yahudilere olan ilgisini Voltaire;

"Hz. Yakup soyundan kimileri Lizbon'da törenle yakılırken, diğerlerinin Büyük Britanya'da yüksek imtiyazlara aday oluşları, dimağ kaprislerimizin azımsanacak belirtisi değildir" sözleriyle, daha 1700'lü yıllarda ifade etmişti.

2 Nisan 1947'de Birleşmiş Milletlerin devreye girmesiyle birlikte, Filistin ikiye bölündü. 29 Kasım 1947'de alınan bu kararla Yahudi Devleti'nin temelleri atılmıştı. Bu karar Filistin'in bağrına bir hançer gibi saplamıştı siyonizmi!

Nüfusun % 33'ünü oluşturan göçmen Yahudilere, Filistin topraklarının % 56'sı verilmişti. Bunun üzerine, toprakları ellerinden alınan Araplarla İşgalci Yahudiler arasında çatışmalar başlar. Savaş Filistin'i kana boyar. Yahudiler, Deir Yasin köyünde ikiyüzelliden fazla cana kıyarak, devletlerinin tarihindeki ilk sayfaları kanla yazarlar. Pek çok Filistinli aile, bu katliamlar üzerine,  topraklarını terkedip göçmek zorunda bırakılır.

Kan dökmenin yanı sıra, Osmanlı’dan kalma gayrimenkul evrakları üzerinde yaptıkları usulsüzlüklerle, toprak kazandılar. Fakirleşen ve borç altında ezilen köylüleri, tarlalarını satmaya zorladılar. Bu konuda yerli halk çabuk toparlandı, toprak satmaktan vazgeçti. Sahip oldukları toprakların çoğunu kiliselerden, yabancı şirketlerden ve zorbalıkla elde ettiler.

O toprakları satın aldıklarını iddia ediyorlar, ediyorlar da nasıl aldıklarını niye açıklamıyorlar acaba?

Gelelim işin diğer yanına; vadedilmiş topraklara, kutsal topraklara:

Siyonistler, bu toprakları Allah'ın onlara vadettiğini ve buraların kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar. Halbuki dini literatürde, Allah'ın Resullerine tabi olan kullarına vadettiği topraklar olarak bilinir bu topraklar. Biz Müslümanlar, onların, o toprakları haketmediklerini Kur'an'dan öğreniyoruz. Bizim için bundan daha açık, daha kesin bir delil olamaz. Allah; İsrailoğullarının çoğunluğunun Allah'ın gönderdiği elçilere sahip çıkmadıklarını, onları yalanlayıp kitaplarını tahrif ettiklerini, onlara iftira atıp öldürdüklerini söylüyor Kur'an'da. "Andolsun ki İsrailoğullarından söz almış ve kendilerine Resuller göndermiştik. Ama hevalarına uymayan hükümler getiren Resullerin bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler." (Maide70)

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi; Allah'dan gelenlere sahip çıkmazken, vadedilmiş topraklara sahip çıkmalarının nedeni, o bölgenin kutsallığından değil stratejik öneminden, içinde barındırdığı zenginliklerden dolayıdır. Burada Voltaire'nin bir tesbitini daha aktarmadan geçmek istemedim.

"Yahudiler, Osmanlıda ne yakılırlar ve ne de paşalığa ererler. Fakat oranın ticareti ellerindedir. Fransızlar, İngilizler ve Hollandalılar onların kanalından geçmeksizin nesne alıp satamazlar. Onun içindir ki İstanbul'un bu zengin tellalları Türklerin hor bakışlarına ve ağır muamelelerine rağmen Kudüs'ün hasretini çekmezler."

Bütün bu yaptıklarını Kudüs hasretiyle bağdaştıramayacağımızın bir başka delili de, batılı dostlarının onları Filistin'e davetlerinden önce kendilerine yerleşmek için seçtikleri yerlerin Filistin'le uzaktan yakından bir alakası olmadığıdır. Bu yerler Arjantin, Uganda gibi yerlerdi. Ama Batılı dostları onları karakola jandarma yaptı. Hayalleri büyük, büyük de, Ortadoğu onları bağrında barındıracak mı acaba? Bugün olmasa yarın, yarın olmasa öbür gün kaderlerine boyun eğmek zorunda kalacaklar. Yahudiler dünya kuruldu kurulalı ne devlet olabildiler, ne inanmaları gerekene sahip çıkabildiler, onlar sadece fitne çıkarmakta başarılı oldular.

Yerleştirildikleri kıyı şeridi ile yetinmeyip yayılmaya başladılar. 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin kurulduğunu ilan edip aynı gün Filistin'e girerler. Bu durumda ne yapacağını şaşıran Filistin halkı, komşu devletlere sığınmaya başlar. Bu insanların mülteci kamplarındaki çileli hayatları o günden bugüne süre geldi.

Bu toprakların işgali, sadece siyonistlerin çabasıyla gerçekleşmedi. O bölgedeki yöneticilerin, Batının İslam Dünyasında oynadıkları oyunlara verdikleri destekle bugünkü sonuç doğdu.

Batı yeryüzündeki saltanatını, sömürü düzenini, işte bu işbirlikçi yönetimlerle ayakta tutabiliyor. Halklarına olanlar kimin umurunda!...

1956'da Filistin halkı, çevrelerinden yardım umudunu kaybedince, kendi başlarının çaresine bakmaktan başka yol kalmadığını anladı. El Fetih adı altında Ulusal Kurtuluş Hareketini oluşturdu. Daha sonra El Fetih üyelerinin katılımı ile 1964'de Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. Bu kuruluşlar, ilk zamanlar Filistin'in kurtuluşunun silahlı mücadeleye bağlı olduğu fikrini benimsemişlerdi.

Filistin tarafı, bu kararları alırken, siyonistlerin saldırganlıkları sürüyor, Arap toprakları işgal ediliyordu. İşgalcilerin Batı Şeria'yı, Kudüs'ü, Golan Tepelerini, Mısır'ın elindeki Sina Yarımadası'nı ele geçirmeleri ile Arap Dünyası büyük bir yenilgi yaşadı. Bu olay Filistin Gerillaları'nın toparlanıp güç kazanmalarına neden oldu.

Bugün olduğu gibi yine son ana kadar beklemeyi yeğleyen BM devreye girdi ve sözümona her iki tarafı da hukuka, insan haklarına saygıya davet eden bir anlaşmaya çağırdı. Buradaki amacın, Filistin direnişini kırmak olduğu ortadaydı. Filistin bunu kabul etmedi. Bu oldu bittiyi sineye çekmeyeceklerini, silahlı mücadelenin Filistin için tek kurtuluş yolu olduğunu, topraklarında İsrail'i istemediklerini kesin bir dille bildirdiler.

Bunun üzerine İsrail Kerame Mülteci Kampına bir saldırı gerçekleştirir. 1968'de girişilen bu saldırı Filistinliler lehine bir zafer ile sonuçlanır. Siyonistler zırhlı araçlarını bile bırakıp kaçarlar. Bu zafer moralleri yükseltir, diğer müslüman halklardan da direnişe gönüllü katılımlar başlar.

Bunun üzerine Ürdün Kralı Hüseyin, işbirlikçiliğin gereğini yerine getirir ve aynı inancı paylaştığı kendi halkından olan insanları katleder. 1970 yılının Eylül ayında gerçekleşen bu katliam İslam Tarihine "Kanlı Eylül" olarak geçecektir. Gerekçe o zaman da aynıydı şimdi de aynı. Sayın Kral Hüseyin bu katliamı, şiddeti önlemek için yaptığını düşünerek ve söyleyerek rahatlatıyordu vicdanını herhalde!

Bunları düşündükçe, şu andaki işbirlikçi yöneticilerin dedelerinin bir zamanlar Osmanlı'yı nasıl arkadan vurduklarını hatırlatmadan geçmek istemedim. Bunu yapan şimdikiler değildi ama arkadan vurma alışkanlığının babadan oğula geçtiği, ırsi olduğu bir gerçek mi acaba diye, kendime sormadan edemiyorum.

Vatanı elinden alınan, kamplarda yaşamaya zorlanan, kaybedecek bir şeyleri kalmayan, ölümle her gün burun buruna gelen insanların başka ne yapmalarını beklersiniz, sinip oturmalarını mı? Hayır insan onuru, insanın buna katlanmasını engeller. Hele ki bu insanlar müslüman olursa, şehit olmak gibi bir şansları varsa, karşılarına bütün dünyayı almaktan çekinmeyeceklerdir.  Çünkü Allah'ın yardımının onlara ulaşacağını biliyorlar. Mehmet Akif'in deyimiyle "Gül bahçesine girer gibi" ölüme gitmelerinin sebebi, Kur'an'da vadedilen Cennet'ten başka ne olabilir?

"Öyleyse dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda çarpışsınlar. Kim Allah yolunda çarpışırsa biz ona büyük ödül vereceğiz." (Nisa 74)

Kral Hüseyin'in insanı iliklerine kadar donduran bu katliamından sonra Filistin halkı Lübnan'a göç etmeye başladı. Böylece Lübnan, Filistin direnişinin merkezi haline gelir. Bu durumdan rahatsız olan Lübnan'daki emperyalist güçler 1973'te Lübnan askeri birliklerini Filistinlilere karşı savaşa sokarlar. Dikkat edilirse Filistinliler sadece İsrail ile değil, o bölgede konuşlanan emperyalist yanlısı cuntaların maaşlı askerleriyle de savaşmak zorunda bırakıldılar.

Bu arada Arap Dünyasında çalkantılar başlamış, Mısır'da Arap Milliyetçiliği canlanmıştı. 1973'te Mısır bir saldırıya geçti. Daha önce İsrail tarafından işgal edilen Süveyş Kanalı'nı geri aldı ve ilerlemeye başladı. Bunun üzerine ABD hemen devreye girdi, kendi ateşkes kararını kabul ettirdi. Olayın Arap Dünyasında oluşturduğu moral üzerine Batı'ya karşı petrol ambargosu uygulamasına gidildi. Durumun ciddiyetini gören ABD, İsrail yanlısı tutumunu gizleyerek, Araplara gülümsemek zorunluluğunu hissetti. Barış girişimlerine başladı. Bu girişimlerdeki maksadı tabii ki Araplar lehine değildi. Kendine güvenmeye başlayan Ortadoğu'nun müslüman halklarının bu güvenini yıkmaktı ve yavaş yavaş kendi menfaatlerini koruyacak bir sistemi, bir çarpık anlayışı o bölgeye yerleştirip, İsrail'in durumunu da sağlama almaktı gaye.

Ne yaparlarsa yapsınlar Araplar bir araya gelemiyorlardı. Hala da gelemediler. Batı yanlısı yönetimler buna müsade etmediler, etmeyecekler de. Ta ki İslami bir diriliş gerçekleşene dek! Bu yöresel milliyetçi hareketler, kısa süreli zafer sevincinden başka bir işe yaramadı.

Barış toplantılarına Rusya da geldi. Anlaşma görüşmeleri ABD, Rusya, İsrail ve Mısır arasında başladı. Baskılar sonunda Mısır ile İsrail arasında Camp David Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile Mısır İsrail'in işgal ettiği Sina Yarımadası'nı geri aldı. Anlaşma şartları, Arap Dünyasına uslu durmaları için aba altından sopa gösterilmesiydi; İsrail'in de cesaretlendirilmesi! Böylece Arap Devletlerinde zaten varolan uzlaşmacı politika daha bir yerleşti.

Batı Şeria ve Gazze'de kurulması kararlaştırılan Filistin Devleti, FKÖ tarafından şartlı kabul gördü. Bu şart, Filistin topraklarının kimseye bırakılmayacağı idi. Eninde sonunda bu işgali bitireceklerini bildirdi Filistin Ulusal Meclisi, duymak isteyen veya istemeyenlere. Kendi vatanlarında mülteci olmayı kabul etmediklerini o gün bu gündür dünyaya anlatmaya çalışıyorlar.

Bütün bunlara aldırmayan İsrail, saldırılarına hız verdi. 1982'de 80.000 kişilik bir ordu ile sayıları 7-8.000 civarında olan Filistinli gerillaların üzerine gelerek onlarla Beyrut'da savaşa girdiler. Fakat bu savaşı arkadan vurma alışkanlıklarının gereği 2 ay boyunca Batı Beyrut'u havadan ve denizden bombalayarak sürdürdüler. Bu vahşet sırasında çok sayıda sivil, masum, çocuk öldü. Olanlar karşısında bütün dünya bölgedeki Arap yönetimler de dahil kör, sağır, dilsiz oldular. Bunun üzerine FKÖ, ABD'nin aracılığı ile gelen barış önerisini daha fazla masum kanının dökülmesine sebep olmamak için kabul etti ve Filistinli Gerillalar Lübnan'dan ayrıldı.

Gerillaların aradan çekilmesi ile Filistin sorunu diplomatik görüşmelerin insafına kaldı. O günlerde diplomasinin alternatifi kalmadığına göre iş ABD'nin kurallarına göre çözülecek demekti. Filistin'in başına bir batılı kafa lazımdı. Diğer Ortadoğulu yöneticilerin yanı sıra ABD'ye de, İsrail'e de sorun çıkarmayacak biri olmalıydı bu. Çünkü Ortadoğu ABD için çok hem de çok önemliydi.

Artık direniş 1969'da El-Fetih'in lideri olan Arafat'ın FKÖ'nün başına geçmesiyle bu iki hareketin de ABD patentli diplomasi tuzağının içine düşmesine neden oldu. Böylece siyasallaştırılan FKÖ istenilen noktaya getirildikten sonra Filistinlilerin tek meşru temsilcisi olarak ilan edildi.

O günden bugüne diplomasi trafiği yoğun bir biçimde sürdü. Barış görüşmeleri, masaya oturup kalkmalar bitip tükenmek bilmedi. Bütün bunlara rağmen sorunun çözümü mümkün olmadı. Daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. O topraklara oraların sahibi olan müslüman halkın kanları dökülerek, onurları hiçe sayılarak zorbalıkla sahip olmaya kalkıştı Siyonist İsrail. ABD, FKÖ'ye resmi temsilcilik verdikten sonra görüşme önerisinde bulundu. Görüşme için öne sürdüğü koşullar nalıncının keserine benziyordu, hep kendi tarafına yontuyordu. İsrail'in barış ve güvenlik içinde varolma hakkının tanınması, Batı Şeria'da bir Filistin devletinin kurulmasına razı olunması ve terörizmin kınanması. İşte şartlar bunlardı.

İnanmak zor ama insanların yurtlarını ellerinden aldılar, öz yurtlarında onları mülteci durumuna düşürdüler, mücadelelerinin, direnişlerinin adını da terör koydular. Bunu kınamayı da yine kendilerinden istediler. Allah'ın Kur'an'da buyurduğu gibi: "Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudiler ve  Hıristiyanlar, senden hoşnut olmayacaklardır. De ki: Doğrusu hidayet Allah'ın hidayetidir. Sana gelen ilimden sonra onların hevalarına uyacak olursan, Allah katında velin de, yardımcın da olmaz." (Bakara 120)

Filistin sorunu Madrid süreci diye bilinen görüşmelerle, Filistin tarafının verdiği tavizlerle geçiştirilen bir döneme girmişti. Filistin tarafının verdiği tavizlere rağmen İsrail isteklerini artırıyor, Arafat'lı Filistini yalnız bırakmaya, kolay lokma olmasını sağlamaya çalışıyordu. Bu zaman dilimi içinde İsrail alıyor, FKÖ veriyordu. Filistin ne veriyor, İsrail ne mi alıyordu? Filistinli çiftçiler tarlalarını ekebilmek için İsrail'den izin istemek zorunda bırakıldılar. Ne ekeceklerini de İsrail'in çıkarttığı kararnameler belirliyordu. Buna karşılık İsrail üretimini kısıtladığı bu bölgedeki işsiz insanları ucuza çalıştırıp yoksulluğa mahkum etmek gibi bir zulme uğratıyor bir yandan da üretimi durdurduğu bölgede kendine pazar açıyordu. (Doğrusu bu bana günümüz Türkiyesi'yle IMF'nin ilişkilerini çağrıştırdı bir anda.) Çalıştırdığı ucuz insan gücü ile inşaat sektöründe güçleniyordu. Yerli halkın yaşadığı yerlerde su kaynakları birer birer kapatılıyor, vergi ve haraçlarla halk bunaltılıyordu. Bu baskılar Filistin halkını göçe zorluyor, bu konuda da İsrail'in arzularını gerçekleştiriyordu. 

Fakat bölge insanının direnme ve kurtuluş azmi sönmemiş bir yanardağ misali durup durup intifa ediyordu.

1987'de bir grup Filistinli genç, İsrail'li askerleri taşlayarak içinde bulundukları durumu protesto ettiler. İşte bu dirilişin adı İntifada hareketi oldu. Bu hareket FKÖ'nün uzlaşmacı yönetimine karşı İslami bir kimlikle doğmuştur.

ABD'nin Filistinliler için uygun gördüğü özerklik bu kelimenin içerdiği anlamla uzaktan yakından alakası olmayan bir öneriydi. Özerklik dedikleri paketin içinden çıkan işgal ve esaretti. Filistin'in başına koydukları Arafat, sahip olduğu imkanlarını, polisini halkın bağrından kopup gelen direnişin önüne dikmişti. Arafat'ın bu davranışlarının nedenini Azzam Temimi onun bir oportunist olduğunu söyleyerek açıklıyor. Bunun anlamı Arafat'ın ilkelerinin olmayışı demektir. Davranışları da bunu gösteriyor. Globalleşen dünyada devlet adamı olmanın şartı da bu zaten. İlkeli olanlara yönetim teslim etmiyor Sam Amca.

1993 yılında Washington'da Clinton başkanlığında, Ortadoğu'da barış içinde yaşamak için taraflar anlaştılar. Arafat İsrail'li bir gazeteciye: "bana bir devlet verin, smokin giyer, kravat takarım" demişti. Ne yazık ki smokin de giyseler, kravat da taksalar emperyalistler ellerini üzerlerinden çekmediler. Çünkü onlar bir halk deyimiyle kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyerek dünya üzerinde hakimiyet kurdular. Barış için el sıkışırken Filistin'i nasıl elde edeceklerinin, yerli halkı nasıl tüketeceklerinin hesabını yapıyorlardı. İsrail devletinin kurulduğundan beri amacı buydu. 1967'de İsrail başbakanı Golda Meir: "Filistinliler diye bir şey yoktur" diyerek bu planlarını açığa vuruyordu.

Bütün bunlar da gösteriyordu, amaçları barış değil işgaldi. Barış şemsiyesi altında İsrail yavaş yavaş yayılıyor, mülteci kamplarına mecbur ettiği yerli halka zulmetmekten geri durmuyordu. Maksatları oradaki insanları göçe zorlamaktı. Bir yandan da önlerine geleni öldürüyorlardı.

Onların kendilerine yapmak istediklerini yerli halk da onlara intihar saldırıları ile yapmaya çalışıyor. İsrail bunu yaparken arkasına Amerika'yı alıp eğitimli bir orduyu en gelişmiş silahları kullanıyor. Canlarından başka silahları olmayan Filistinli mücahitler ise canlarını silah yapıp var olduklarını, vatanlarını bırakmayacaklarını Siyonistlere açık bir dille anlatıyorlar.

Arafat belki halkını ateşten ve kandan böyle kurtarabileceğini zannediyordu. Ama emperyalistlerin doymayacağını, durmayacağını, durdurulamayacağını da gördü. Arafat gibi düşünenlerin varacağı yer İsrail'in siyasallaşması, Filistin'in sömürgeleşmesidir. İşte Arafat'ın bugünkü geldiği nokta bu.

Ama köprülerin altından çok sular geçti. Soruna günübirlik çözümlerin çare olmayacağı ortada.

O topraklarda onca şehidin kanı boşa akmadı. O kanların suladığı o topraklarda İslami bir dirilişe tanık olacak insanlık. Allah onları şaşırtıyor. Bu yaptıklarının sonunda kazançlı çıkacaklarını sanıyorlar. Ama bu zulüm, bu şiddet müslümanları uyur gezerlikten kurtarıyor, bilinçlendiriyor.

İsrail, Filistin topraklarına kin ve nefret tohumlarını kendi elleriyle attı. Bu tohumların hayata geçişi onların sonu olacaktır.

 

Kaynakça

1- İktibas Dergisi 2,3 ve 11.ciltler

2- Dünya ve İslam, Bahar 1993, "Filistin Mücadelesinin Anlamı ve Seyri", Rıdvan Kaya.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin