Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Firavun’un Varisleri

Haritada Kan Lekesi:

Filistin Kan Ağlıyor

Ana Kalbi

Tecrit Duvarları

Filistin'e çözüm?

Sahabeye eleştiri

Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Duygu Rüzgarı  ANA KALBİ

Arif KAYA

 

Kainatın yaratıcısı yüce Allah, zaman ve mekanla kayıtlı olmadığı(münezzeh) gibi, bütün günler ve geceler de O’na aittir. Belli gün ve gecelerin, belli şeylere tahsis edilmesinin çok da anlamlı olmadığını düşünüyorum. Fakat yine de bu makalemi "anneler günü" vesilesi ile, Türkiye’nin "akla ziyan" ortamından bir nebzecik de olsa sıyrılıp bir annenin yavrusuna yazdığı mektuptaki satırlara bırakmak istiyorum.      

"Yavrum;

Bedenimde olduğunu ilk farkettiğimde, beni ve babanı nasıl bir tarifi imkansız sevince boğduğunu bir bilsen. Sen, bana ait olan her şeyi paylaşarak gelişip, minik bir insan hüviyetine büründükçe, sana olan sevgim de günden güne kat be kat arttı. İlk tekmelerini karnımda hissettiğimde, bir an evvel  seni kollarıma alabilmek için sabırsızlandım. Sen doğmadan evvel yüzünü, kokunu, sıcaklığını hissetmesem bile hesapsız, karşılıksız bir sevgi yerleşmişti yüreğime. Yatağın, minik giysilerin, oyuncakların dahil her şey hazırdı. Sen çığlık çığlığa dünyaya gözlerini açıp merhaba derken, acının da mutluluğa kapı aralayabileceğinden habersizdim. Seni kucağıma verdiklerinde, sıcaklığını, nefesini göğsümde hissettiğimde, bana öyle çipil çipil gözlerle baktığında; sana hamile iken beni yemeden içmeden kesen bulantılar, bel ağrıları, doğum sırasında çektiğim sancılar hepsi ama hepsi birdenbire uçup gidiverdi zihnimden.

Ve işte şimdi sen varsın, aramızdasın, bizimlesin. İyi ki de varsın. Sen aramıza katılmadan evvel, yuvamız minik bir canlının gülüşleriyle, ağlamalarıyla dolmazdı. Senden önce, bir ananın yavrusu için gerekirse ateşe bile atılabileceğini tahayyül dahi edemezdim. Ben ve baban, seninle birlikte güldük, seninle birlikte ağladık. Yine seninle birlikte çocuk olduk, çocukluk günlerimize geri döndük. Gün oldu gecenin bir yarısında sen ağlarken kalkıp seni sakinleştirdik; sallayarak, ninniler söyleyerek tekrar mışıl mışıl bir uykuya dalmana yardımcı olduk; gün oldu hastalandın, endişelendik. İlk adımı atıp ilk sözcüğü ağzından duyduğumuzda,  kıvandık. Belki seni gereği gibi anlamadık, senin o tertemiz, masum dünyana yeterince nüfuz edemedik, seni incittik, üzdük, nadir de olsa belki hırpaladık. Ama bilesin ki hep sevdik. Sensiz bir hayatı senden sonra hiç düşünmedik. Sen bana şu konup göçülen yalan dünyada, tadılabilecek en büyük tadlardan biri olan "analık duygusu"nu taddırdın ya, inan bu bile tek başına seni sevmem için yeterli sebeptir. Benim gözümde herhangi bir çocuk değil, yalnız sen varsın. "Yiğit at yemini kendi arttırır" misali sen de sana olan sevgimizi, muhabbetimizi arttırmak için bizi sever sayarsan, halimizi hatrımızı sorarsan, "seni-bizi-hepimizi yaratan"ın yaratılış amacına uygun bir insan olursan, bil ki doğumunla olduğun gibi yaşamınla da bizleri sevince garkedersin.

Babanla beni, yalnızca bir ana-baba değil, bir arkadaş, bir dost olarak da gör lütfen. Birine açılmak, içini dökmek ihtiyacı hissedersen, tasanı-sevincini paylaşmak istersen bil ki daima hemen yanı başındayız. Bizim de kusurlarımız olduğunu-olabileceğini bil ve yanılmazlığın, kusursuzluğun sadece "seni bize lütfeden"e ait olduğunu sakın aklından çıkarma. Biz senden yaşça büyük olsak da, büyüklüğümüze yakışmayan hal ve hareketlerimizde bizi uyarmayı ihmal etme. Bilesin ki çocuk aklı ve yüreği [kralın üzerinde giysisi olmadığı halde, o giysiyi ancak akıllıların görebileceğine inanan-inandırılan bir toplumda "-anne bak! kral çıplak"] diyebilmiştir. Başkası olma, kendin ol ve kendine güven. Büyük olarak gördüğün insanların da bir zamanlar çocuk olduklarını unutma. Yarın büyüyüp koca bir adam olsan da, evlenip çoluk çocuğa karışsan da, sen benim gözümde sevgiye, şefkata muhtaç kocaman bir çocuk olarak kalacaksın. Sana daha neler neler yazmak isterdim. Ama bir çırpıda yüreğimden kopup gelenler bu kadar. Azımı çoğa sayasın kuzum.

Hep benimle, hep bizimle kal

Mevlam acını göstermesin, yüzünden tebessüm hiç eksik olmasın.

Yarınlara hep umutla bakasın.

Annen"

Anadolu’da ve dünyanın dört bir yanında, sorumlu mevkideki adamların sorumsuzluğu yüzünden yavrusunu yitirmiş, yavrusunun istikbali karartılmış, kendilerine ve yavrularına zulmedilmiş-zulmedilmekte olan gözü yaşlı, yüreği yaralı dolu ana var.

Analara(ve evlatlarına) kıymayın efendiler!  

OKU EY DOST! BU YAZIDA SEN VARSIN

Dost, dost için çiğ tavuk yer, sen de bu yazıyı oku.

Bilesin ki yakın dost, hayırsız hısım-akrabadan yeğdir.

Yine bil ki "bin dost az, bir düşman ise çoktur."

Akıllı düşman da, akılsız dosttan yeğdir.

Fert-toplum-ümmet olarak bugüne kadar dost dost diye nicesine sarıldık.

İçimizden dost yüzlü, dost gülücüklü olanların uyarılarına rağmen.

"Domuz derisinden post, Fransa, Almanya, İngiltere (Avrupa), ABD, Rusya, Çin, İsrail...den dost olmaz" dediler.

Dinlemedik, kulak asmadık.

Çünkü iki asırdır kendimize ve gerçek dostlarımıza olan güvencimiz, inancımız sarsılmıştı.

Dostu düşmanı ayıracak ölçüyü yitirmiştik.

Dost(Mevla)’umuz bizi uyarmıştı, öğütlemişti halbuki.

[Küfredenler, zalimler birbirlerinin dostudur / Hepsinin dostu şeytan(tağut)’dır / Yahudiler ve Hıristiyanlar birbirlerinin dostudur. Kim onları dost tutarsa, o da onlardandır.]*

"Allah’ım sen bizi böylesi dostlara karşı koru, düşmanlarımızla biz başa çıkabiliriz" dememiz gerekirken...

Bilemedik öyle dostların düşman başına olduğunu.

Dost bildiklerimiz  varken düşmana gerek yoktu aslında.

Bu dost görünüşlü düşman kalplilerden dolayı dosta düşmana karşı yüzümüz hep yere baktı.

Dost, dostane bir şekilde "güvenme dostuna, saman doldurur postuna" diyerek acı söyledi.

Kara günde belli olan dostları iyi günümüzde dost zannettik.

Kusursuz dost aradık, dostsuz kaldık.

Eski dost düşman olmazdı, anlamadık.

"Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur" türküleri çığırdık.

Dostlar alışverişte görsün diye alışverişe çıktığımızda;

"Dostluk başka, alışveriş başka" diyenleri dost edindiğimizi anladık.

Sonunda dostumuzu gücendirip, düşmanımızı sevindirdik, güldürdük.

Yine anladık ki "sensiz dünya malını neyleyim dostum" diyenleri bırakıp;

"Aç ile dost olma"ya kalkmışız.

"Gönül ne kahve ister, ne kahvehane; gönül bir dost ister kahve bahane" iken;

Bir dostun kırk yılda kazanıldığını hemencecik unutuverdik.

Baş olmaktan vazgeçtiğimizde dost yine yüzümüze baktı, fakat ayaklar altında sürünmeye başladığımızda da düşman baktı ayağımıza.

Dost bildiklerimize açtık sırrımızı, o da söyledi dostuna.

Kadim, sıkı dostlukların  çokça olduğu devirlerde de "düşenin dostu olmaz" mıydı acep?

O zamanlar "düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül incitirdi" bizi.

Dost meclisinde Allah’ı dost bilenlerle hep birlikte "Gerçek Dost"a doğru yönelirdi kalplerimiz.

Kulak verilirdi Dost’un sözlerine.

[Dost(Veli) istersen Allah yeter / Sizin asıl dostunuz Allah, Resulü-resulleri ve namaz kılıp zekat veren mü’minlerdir, galip gelecek olanlar da onlardır.]*

Amenna ve saddekna ya er’Refik-ül-a’la (İnandık ve tasdik ettik ey Yüce Dost).

Ve...

Bir dost buldum, gün akşam olmadan.

O’nu dost bilip, O’ndan başka dost tutmayan.

Dedi ki bana.

Dostum, dostun dosta faydasının olmayacağı o zorlu "gün"e hazırlıklı ol.

Dedim ki ona.

Dostlukla kal, dostça kal can dostum.

*Kur’an 8;73 / 2;257 / 5;51 / 4;45 / 5;55,56

SÖZÜN KAR ETMEDİĞİ YERDE...

Buyrun size bir demet fıkra.

"İddialı bir profesör, ‘aslanla kuzunun aynı kafeste barış içinde birlikte yaşayacağını’ ileri sürerek, bu tezini kanıtlamak için bir hayvanat bahçesinde denemek istemiş. Herkes itiraz etmiş, ‘-Olamaz, aslan kuzuyu yer’ demişler. Profesör ısrar etmiş, ‘-Ben başaracağım’ demiş. Sonunda profesör deneyini başlatmış. Bir hafta sonra deneye itiraz edenler hayvanat bahçesine geldiklerinde bir de ne görsünler; aslanla kuzu aynı kafeste sakin sakin duruyorlarmış. Adamlar şaşırmış, ‘-Bunu nasıl başardınız’ diye sormuşlar. Profesör gayet sakin yanıtlamış: "Her gün kafese yeni bir kuzu koyuyoruz". 

"Bektaşi’ye sormuşlar: "-Gelişmemiş ülkelerde devlet yönetimi neye benzer" diye. Baba erenler: "-Hintyağına" demiş. "-Neden?". "-Kim tadına baksa, ya hemen altına etmeye başlıyor ya da ülkenin içine..."

"Padişah İncili Çavuş’u çağırıp bir at vermiş. ‘-Bu atı al, iyi bak. Sana her ay bir kese altın. Ama ata iyi bakmazsan, öldü dersen kellen gider’ demiş. İncili Çavuş atı alıp mahalleye gelince komşuları, ‘-Yahu niye aldın bu atı, yarın nasıl olsa ölecek, kellen gidecek’ demişler. Birkaç ay işler iyi gitmiş. Bir gün at yatmış, kalkmamış. İncili Çavuş varmış padişahın huzuruna. Padişah, ‘-At nasıl İncili?’ diye sormuş. ‘-At çok iyi padişahım. Boylu boyunca yerde yatıyor. Ayaklarını hiç oynatmıyor. Kafası kalkmıyor. Kuyruk da sallamıyor. Gözleri de kapandı. Karnı da yukarı çıkıp inmiyor’ deyince padişah ‘-Öyleyse bu at öldü’ diye bağırmış. İncili, ‘-Ben demedim, sen dedin padişahım’ karşılığını vermiş."

"Yaz sıcağında baba ve oğul karınca çalışıyor, ağustos böceği de karşılarında yatıyormuş. Oğul karınca ‘-Baba biz çalışıyoruz, o niye yatıyor’ demiş. Baba karıncada ‘-Oğlum kış gelince o kapımıza gelip bizden yiyecek dilenecek’ demiş. Kış gelmiş, kapı çalınmış bir gün. Baba karınca kapıyı açmış, bir de ne görsün! Ağustos böceği altında son model lüks bir kırmızı araba, içinde kızlarla gelmiş. Ve demişki,‘-Ben tatile İsviçre Alpleri’ne gidiyorum, bir isteğiniz var mı?’ demiş. Baba karınca, ‘-Yok’ demiş ve sinirlenip kapıyı kapatmış. Yine yaz gelmiş. Yine baba ve oğul karınca yaz sıcağında kan ter içinde çalışırken, ağustos böceği karşılarında yatıp saz çalıp türkü söylüyormuş. Oğul karınca yine demiş ki, ‘-Niye biz çalışıyoruz da o yatıyor’. Baba karınca ise yine ‘-Oğlum kış gelince o kapımıza gelip bizden yiyecek dilenecek’ demiş. Yine kış gelmiş, yine günlerden bir gün kapı çalınmış. Baba karınca kapıyı açmış. Ağustos böceği yine başka bir son model siyah bir araba içinde, bir sürü kız dolu olduğu halde durmuyor mu imiş. ‘-Ben tatil için Fransa’nın güney sahillerine gidiyorum. Bir isteğiniz, bir söyleyeceğiniz var mı’ diye sormuş. Baba karınca ‘-Var’ demiş. "-O LaFonten’in anasına benden selam söyle!".

"Genç adam, göz alabildiğine uzanan sahillere vurmuş deniz yıldızlarını tekrar okyanusa atmak için kan ter içinde uğraşıp duruyordu. Onun bu telaşını gören yaşlı bir adam, bir süre onu izledikten sonra yanına yaklaşarak, ne yaptığını sormuş. Genç adam: ‘-Dün gece fırtına vardı. Dalgalar deniz yıldızlarını karaya savurmuş. Onları ölmeden tekrar okyanusa atıyorum.’ Yaşlı adam gülümseyerek: ‘-Ama evlat. Sahil kilometrelerce uzun, deniz yıldızları ise sayısız denecek kadar fazla. Sonunda ne farkedecek ki?’ Genç adam, ayaklarının dibinden alıp okyanusun serin sularına fırlattığı bir deniz yıldızını işaret ederek demiş ki: ‘-Bunun için çok şey farkedecek".

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin