|
Duygu
Rüzgarı ANA KALBİ
Arif KAYA
Kainatın yaratıcısı
yüce Allah, zaman ve mekanla kayıtlı olmadığı(münezzeh)
gibi, bütün günler ve geceler de O’na aittir. Belli
gün ve gecelerin, belli şeylere tahsis edilmesinin çok
da anlamlı olmadığını düşünüyorum. Fakat yine
de bu makalemi "anneler günü" vesilesi ile,
Türkiye’nin "akla ziyan" ortamından bir
nebzecik de olsa sıyrılıp bir annenin yavrusuna yazdığı
mektuptaki satırlara bırakmak istiyorum.
"Yavrum;
Bedenimde olduğunu
ilk farkettiğimde, beni ve babanı nasıl bir tarifi
imkansız sevince boğduğunu bir bilsen. Sen, bana ait
olan her şeyi paylaşarak gelişip, minik bir insan hüviyetine
büründükçe, sana olan sevgim de günden güne kat be
kat arttı. İlk tekmelerini karnımda hissettiğimde,
bir an evvel seni
kollarıma alabilmek için sabırsızlandım. Sen doğmadan
evvel yüzünü, kokunu, sıcaklığını hissetmesem
bile hesapsız, karşılıksız bir sevgi yerleşmişti
yüreğime. Yatağın, minik giysilerin, oyuncakların
dahil her şey hazırdı. Sen çığlık çığlığa dünyaya
gözlerini açıp merhaba derken, acının da mutluluğa
kapı aralayabileceğinden habersizdim. Seni kucağıma
verdiklerinde, sıcaklığını, nefesini göğsümde
hissettiğimde, bana öyle çipil çipil gözlerle baktığında;
sana hamile iken beni yemeden içmeden kesen bulantılar,
bel ağrıları, doğum sırasında çektiğim sancılar
hepsi ama hepsi birdenbire uçup gidiverdi zihnimden.
Ve işte şimdi sen
varsın, aramızdasın, bizimlesin. İyi ki de varsın.
Sen aramıza katılmadan evvel, yuvamız minik bir canlının
gülüşleriyle, ağlamalarıyla dolmazdı. Senden önce,
bir ananın yavrusu için gerekirse ateşe bile atılabileceğini
tahayyül dahi edemezdim. Ben ve baban, seninle birlikte
güldük, seninle birlikte ağladık. Yine seninle
birlikte çocuk olduk, çocukluk günlerimize geri döndük.
Gün oldu gecenin bir yarısında sen ağlarken kalkıp
seni sakinleştirdik; sallayarak, ninniler söyleyerek
tekrar mışıl mışıl bir uykuya dalmana yardımcı
olduk; gün oldu hastalandın, endişelendik. İlk adımı
atıp ilk sözcüğü ağzından duyduğumuzda,
kıvandık. Belki seni gereği gibi anlamadık,
senin o tertemiz, masum dünyana yeterince nüfuz
edemedik, seni incittik, üzdük, nadir de olsa belki hırpaladık.
Ama bilesin ki hep sevdik. Sensiz bir hayatı senden
sonra hiç düşünmedik. Sen bana şu konup göçülen
yalan dünyada, tadılabilecek en büyük tadlardan biri
olan "analık duygusu"nu taddırdın ya, inan
bu bile tek başına seni sevmem için yeterli sebeptir.
Benim gözümde herhangi bir çocuk değil, yalnız sen
varsın. "Yiğit at yemini kendi arttırır"
misali sen de sana olan sevgimizi, muhabbetimizi arttırmak
için bizi sever sayarsan, halimizi hatrımızı
sorarsan, "seni-bizi-hepimizi yaratan"ın
yaratılış amacına uygun bir insan olursan, bil ki doğumunla
olduğun gibi yaşamınla da bizleri sevince garkedersin.
Babanla beni, yalnızca
bir ana-baba değil, bir arkadaş, bir dost olarak da gör
lütfen. Birine açılmak, içini dökmek ihtiyacı
hissedersen, tasanı-sevincini paylaşmak istersen bil
ki daima hemen yanı başındayız. Bizim de kusurlarımız
olduğunu-olabileceğini bil ve yanılmazlığın,
kusursuzluğun sadece "seni bize lütfeden"e
ait olduğunu sakın aklından çıkarma. Biz senden yaşça
büyük olsak da, büyüklüğümüze yakışmayan hal
ve hareketlerimizde bizi uyarmayı ihmal etme. Bilesin
ki çocuk aklı ve yüreği [kralın üzerinde giysisi
olmadığı halde, o giysiyi ancak akıllıların görebileceğine
inanan-inandırılan bir toplumda "-anne bak! kral
çıplak"] diyebilmiştir. Başkası olma, kendin
ol ve kendine güven. Büyük olarak gördüğün
insanların da bir zamanlar çocuk olduklarını unutma.
Yarın büyüyüp koca bir adam olsan da, evlenip çoluk
çocuğa karışsan da, sen benim gözümde sevgiye, şefkata
muhtaç kocaman bir çocuk olarak kalacaksın. Sana daha
neler neler yazmak isterdim. Ama bir çırpıda yüreğimden
kopup gelenler bu kadar. Azımı çoğa sayasın kuzum.
Hep benimle, hep
bizimle kal
Mevlam acını göstermesin,
yüzünden tebessüm hiç eksik olmasın.
Yarınlara hep
umutla bakasın.
Annen"
Anadolu’da ve dünyanın
dört bir yanında, sorumlu mevkideki adamların
sorumsuzluğu yüzünden yavrusunu yitirmiş, yavrusunun
istikbali karartılmış, kendilerine ve yavrularına
zulmedilmiş-zulmedilmekte olan gözü yaşlı, yüreği
yaralı dolu ana var.
Analara(ve evlatlarına)
kıymayın efendiler!
OKU
EY DOST! BU YAZIDA SEN VARSIN
Dost, dost için çiğ
tavuk yer, sen de bu yazıyı oku.
Bilesin ki yakın
dost, hayırsız hısım-akrabadan yeğdir.
Yine bil ki
"bin dost az, bir düşman ise çoktur."
Akıllı düşman
da, akılsız dosttan yeğdir.
Fert-toplum-ümmet
olarak bugüne kadar dost dost diye nicesine sarıldık.
İçimizden dost yüzlü,
dost gülücüklü olanların uyarılarına rağmen.
"Domuz
derisinden post, Fransa, Almanya, İngiltere (Avrupa),
ABD, Rusya, Çin, İsrail...den dost olmaz" dediler.
Dinlemedik, kulak
asmadık.
Çünkü iki asırdır
kendimize ve gerçek dostlarımıza olan güvencimiz,
inancımız sarsılmıştı.
Dostu düşmanı ayıracak
ölçüyü yitirmiştik.
Dost(Mevla)’umuz
bizi uyarmıştı, öğütlemişti halbuki.
[Küfredenler,
zalimler birbirlerinin dostudur / Hepsinin dostu şeytan(tağut)’dır
/ Yahudiler ve Hıristiyanlar birbirlerinin dostudur.
Kim onları dost tutarsa, o da onlardandır.]*
"Allah’ım
sen bizi böylesi dostlara karşı koru, düşmanlarımızla
biz başa çıkabiliriz" dememiz gerekirken...
Bilemedik öyle
dostların düşman başına olduğunu.
Dost bildiklerimiz varken düşmana gerek yoktu aslında.
Bu dost görünüşlü
düşman kalplilerden dolayı dosta düşmana karşı yüzümüz
hep yere baktı.
Dost, dostane bir
şekilde "güvenme dostuna, saman doldurur postuna"
diyerek acı söyledi.
Kara günde belli
olan dostları iyi günümüzde dost zannettik.
Kusursuz dost aradık,
dostsuz kaldık.
Eski dost düşman
olmazdı, anlamadık.
"Türk’ün Türk’ten
başka dostu yoktur" türküleri çığırdık.
Dostlar alışverişte
görsün diye alışverişe çıktığımızda;
"Dostluk başka,
alışveriş başka" diyenleri dost edindiğimizi
anladık.
Sonunda dostumuzu gücendirip,
düşmanımızı sevindirdik, güldürdük.
Yine anladık ki
"sensiz dünya malını neyleyim dostum"
diyenleri bırakıp;
"Aç ile dost
olma"ya kalkmışız.
"Gönül ne
kahve ister, ne kahvehane; gönül bir dost ister kahve
bahane" iken;
Bir dostun kırk yılda
kazanıldığını hemencecik unutuverdik.
Baş olmaktan vazgeçtiğimizde
dost yine yüzümüze baktı, fakat ayaklar altında sürünmeye
başladığımızda da düşman baktı ayağımıza.
Dost bildiklerimize
açtık sırrımızı, o da söyledi dostuna.
Kadim, sıkı
dostlukların çokça
olduğu devirlerde de "düşenin dostu olmaz"
mıydı acep?
O zamanlar "düşmanın
attığı taş değil, dostun attığı gül incitirdi"
bizi.
Dost meclisinde
Allah’ı dost bilenlerle hep birlikte "Gerçek
Dost"a doğru yönelirdi kalplerimiz.
Kulak verilirdi
Dost’un sözlerine.
[Dost(Veli)
istersen Allah yeter / Sizin asıl dostunuz Allah, Resulü-resulleri
ve namaz kılıp zekat veren mü’minlerdir, galip
gelecek olanlar da onlardır.]*
Amenna ve saddekna
ya er’Refik-ül-a’la (İnandık ve tasdik ettik ey Yüce
Dost).
Ve...
Bir dost buldum, gün
akşam olmadan.
O’nu dost bilip,
O’ndan başka dost tutmayan.
Dedi ki bana.
Dostum, dostun
dosta faydasının olmayacağı o zorlu "gün"e
hazırlıklı ol.
Dedim ki ona.
Dostlukla kal, dostça
kal can dostum.
*Kur’an 8;73 /
2;257 / 5;51 / 4;45 / 5;55,56
SÖZÜN KAR ETMEDİĞİ
YERDE...
Buyrun size bir
demet fıkra.
"İddialı bir
profesör, ‘aslanla kuzunun aynı kafeste barış içinde
birlikte yaşayacağını’ ileri sürerek, bu tezini
kanıtlamak için bir hayvanat bahçesinde denemek
istemiş. Herkes itiraz etmiş, ‘-Olamaz, aslan kuzuyu
yer’ demişler. Profesör ısrar etmiş, ‘-Ben başaracağım’
demiş. Sonunda profesör deneyini başlatmış. Bir
hafta sonra deneye itiraz edenler hayvanat bahçesine
geldiklerinde bir de ne görsünler; aslanla kuzu aynı
kafeste sakin sakin duruyorlarmış. Adamlar şaşırmış,
‘-Bunu nasıl başardınız’ diye sormuşlar. Profesör
gayet sakin yanıtlamış: "Her gün kafese yeni
bir kuzu koyuyoruz".
"Bektaşi’ye
sormuşlar: "-Gelişmemiş ülkelerde devlet yönetimi
neye benzer" diye. Baba erenler: "-Hintyağına"
demiş. "-Neden?". "-Kim tadına baksa,
ya hemen altına etmeye başlıyor ya da ülkenin içine..."
"Padişah İncili
Çavuş’u çağırıp bir at vermiş. ‘-Bu atı al,
iyi bak. Sana her ay bir kese altın. Ama ata iyi
bakmazsan, öldü dersen kellen gider’ demiş. İncili
Çavuş atı alıp mahalleye gelince komşuları,
‘-Yahu niye aldın bu atı, yarın nasıl olsa ölecek,
kellen gidecek’ demişler. Birkaç ay işler iyi gitmiş.
Bir gün at yatmış, kalkmamış. İncili Çavuş varmış
padişahın huzuruna. Padişah, ‘-At nasıl İncili?’
diye sormuş. ‘-At çok iyi padişahım. Boylu boyunca
yerde yatıyor. Ayaklarını hiç oynatmıyor. Kafası
kalkmıyor. Kuyruk da sallamıyor. Gözleri de kapandı.
Karnı da yukarı çıkıp inmiyor’ deyince padişah
‘-Öyleyse bu at öldü’ diye bağırmış. İncili,
‘-Ben demedim, sen dedin padişahım’ karşılığını
vermiş."
"Yaz sıcağında
baba ve oğul karınca çalışıyor, ağustos böceği
de karşılarında yatıyormuş. Oğul karınca ‘-Baba
biz çalışıyoruz, o niye yatıyor’ demiş. Baba karıncada
‘-Oğlum kış gelince o kapımıza gelip bizden
yiyecek dilenecek’ demiş. Kış gelmiş, kapı çalınmış
bir gün. Baba karınca kapıyı açmış, bir de ne görsün!
Ağustos böceği altında son model lüks bir kırmızı
araba, içinde kızlarla gelmiş. Ve demişki,‘-Ben
tatile İsviçre Alpleri’ne gidiyorum, bir isteğiniz
var mı?’ demiş. Baba karınca, ‘-Yok’ demiş ve
sinirlenip kapıyı kapatmış. Yine yaz gelmiş. Yine
baba ve oğul karınca yaz sıcağında kan ter içinde
çalışırken, ağustos böceği karşılarında yatıp
saz çalıp türkü söylüyormuş. Oğul karınca yine
demiş ki, ‘-Niye biz çalışıyoruz da o yatıyor’.
Baba karınca ise yine ‘-Oğlum kış gelince o kapımıza
gelip bizden yiyecek dilenecek’ demiş. Yine kış
gelmiş, yine günlerden bir gün kapı çalınmış.
Baba karınca kapıyı açmış. Ağustos böceği yine
başka bir son model siyah bir araba içinde, bir sürü
kız dolu olduğu halde durmuyor mu imiş. ‘-Ben tatil
için Fransa’nın güney sahillerine gidiyorum. Bir
isteğiniz, bir söyleyeceğiniz var mı’ diye sormuş.
Baba karınca ‘-Var’ demiş. "-O LaFonten’in
anasına benden selam söyle!".
"Genç adam, göz
alabildiğine uzanan sahillere vurmuş deniz yıldızlarını
tekrar okyanusa atmak için kan ter içinde uğraşıp
duruyordu. Onun bu telaşını gören yaşlı bir adam,
bir süre onu izledikten sonra yanına yaklaşarak, ne
yaptığını sormuş. Genç adam: ‘-Dün gece fırtına
vardı. Dalgalar deniz yıldızlarını karaya savurmuş.
Onları ölmeden tekrar okyanusa atıyorum.’ Yaşlı
adam gülümseyerek: ‘-Ama evlat. Sahil kilometrelerce
uzun, deniz yıldızları ise sayısız denecek kadar
fazla. Sonunda ne farkedecek ki?’ Genç adam, ayaklarının
dibinden alıp okyanusun serin sularına fırlattığı
bir deniz yıldızını işaret ederek demiş ki:
‘-Bunun için çok şey farkedecek".
© 2002 İktibas |