|
Tecrit
Duvarları
Atasoy MÜFTÜOĞLU
Bugünün dünyası
bencil siyasetler, bencil ekonomik ilişkiler ve bencil
bir adalet anlayışıyla yönlendiriliyor. Yeni küresel
tiranlık ve yeni faşizm tamamen ayrımcılığa dayalı
bir düzeni temsil ediyor. Küresel çapta etkileri olan
ekonomik-politik barbarlık, artık bir felaket halini
alan adaletsizlikleri büyütüyor. Zayıf ve güçsüz
halklar dünyayı/hayatı yaşayamıyor, yalnızca
seyrediyor.
İnsani anlamlar ve
değerler açısından tarihsel bir tükeniş döneminden
geçiyoruz. İslam Dünyası toplumları yeni tecrit
duvarları içerisine alınıyor. Müslüman toplumlar
varoluşlarını özgürce gerçekleştiremiyor.
Hepimizin üzerinde güncel gerçeklerin ağırlığı
dayanılmaz boyutlara varıyor.
İslam ve Müslümanlar
değeri düşürülmüş imajlarla tanımlanıyor.
Sistem, İslam’ı anlaşılamaz, tanınamaz bir hale
getirmek için yoğun çalışmalar yapıyor, İslam ve
Müslümanlarla ilgili olarak ürküntü verici imajlar
üretiliyor ve İslam, anlam belirsizlikleri içerisinde
değerlendiriliyor.
Modernleşme dönemine
kadar Avrupa'da İslam kültür ve uygarlığı entelektüel
ve bilimsel hayat için bir referans kaynağı idi. 18.
yüzyıla kadar İslam toplumları olumsuz dış
etkilerden korunabiliyor, sosyo-kültürel kimliğini,
İslami hayat tarzını ve değerlerini bir istikrar içerisinde
sürdürebiliyordu. Sömürgeci yayılmacılıkla
birlikte bu dönem kapandı.
Sömürgeci baskın
döneminde, sömürgeci modellerle karşılaşan İslam
toplumları, bütüncül, çözümleyici, üretici
tercihler yapabilecek bir entelektüel, kültürel
dinamizme sahip olamadıkları için, sömürgeci
unsurlara özgü terminolojiye yaslanma ihtiyacı
duydular. Sömürgeci yayılmacılıkla birlikte kimi İslami
eğilimler, bu yayılmacılığa karşı durabilmek için
tümüyle geleneğe dönerek; kimi eğilimler ise, zamanın
gereklerini yerine getirmek üzere toplumsal-siyasal
alana yönelik tercihler yaparak yeni bir arayışa
girdiler. Geleneğe dönmeye karar veren eğilimler
zamanın dışına çıktılar ve halen zamanın dışında
varlıklarını korumaya çalınıyorlar.
Zamanın
gereklerini yerine getirerek, yeni bir
toplumsal-siyasal-bilimsel inşa'yı öngören eğilimler
ise, çok yönlü sömürgeci baskıya direnmeyi başaramadılar.
Sömürgeci uygarlığa verilen yanıtlar maalesef
yeterli olamadı. Asıl büyük sarsıntı I. Dünya
Savaşı sonunda yaşandı ve gelenekçi-geçmişçi
çözüm modeli arayışları yıkıldı.
Sömürgeci baskın
döneminde İslam toplumlarının ve halklarının kişiliksizleştirilmeleri
ve kimliksizleştirilmeleri yönünde sömürgecilerin
yerel temsilcileri, sömürgecilerin bayiliğini yapan yönetici
kadrolar, yerel oligarşiler, ideolojik sömürgeci kültürel
siyasetler izleyerek toplumlarımızı İslam’a yabancılaştırdılar.
İslam Dünyası toplumları bu dönemde, sömürgeci
ideolojilerin neden olduğu sosyo-kültürel sarsıntılar
ya-şadı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra biçimsel
anlamda bağımsızlıklarına kavuşan İslam Dünyası
ülkeleri, sömürgecilerin baskıları sonucu, sömürgecilerin
çıkarlarını kollayacak şekilde kimi yenilikler gerçekleştirdiler.
Bu ülkeler politik alanda bir iradeye ve tercihe sahip
olamadıkları için bölgelerinde Amerikan politikalarının
ve kültürünün bayiliğini üstlendiler. Yalnızca İran,
İslam’ın sosyo-politik ve kültürel tarihini
yeniden inşa etmek ve uluslararası sahnede kendi özgün
modeli ve iradesiyle kendisini temsil etmek üzere çaba
harcıyor.
Amerikan
politikalarının bayiliğini üstlenen ülkelerde
oligarşiler bütünüyle denetimsiz kalıyor, farklı
olanı, muhalif olanı, rakip olanı, tehlike olarak tanımlamak
suretiyle bu unsurların kendi yerlerine geçmemesi için
şiddet dahil her yola başvuruyor. Oligarşilerde farklının,
ötekinin farklılığını özgürce temsil etmek üzere
iktidara gelme olanağı yoktur. Oligarşilerde adalete
dayalı devlet yerine, devletin ideolojik yapısına,
gereklerine göre biçimlenen özel bir adalet anlayışı
egemendir. Bu tür toplumlarda iktidarların sahip
oldukları gücü halkın ve toplumun aleyhinde
kullanmasını engelleyecek ya da iktidarın gücünü
dengeli ve ölçülü kullanmasını sağlayacak bir
denetim aygıtı yoktur.
Yönetimi hiç bir
şekilde paylaşmaksızın ellerinde tutan oligarşilerin
kitleler üzerindeki denetimi sürüyor. Bu denetim
sebebiyle toplumlar değişime kapalı tutulabiliyor,
iktidar tekelini ellerinde tutan oligarşiler,
kendilerini güvence altında tutabilmek için, hayali
tehditler, tehlikeler ve düşmanlar icat ediyor, eleştirel
ve farklı bir düşüncenin ortaya çıkışını
"bölücülük" olarak değerlendiriyor, bu
nedenle de her özgün düşünceyi susturmaya çalışıyor.
Oligarşiler, düşünceleri ideolojik sınırlar içerisine
almak suretiyle toplamları düşüncesizleştiriyor.
Vicdanını yitirmiş
bir dünyada yaşıyoruz.
Bu dünyanın
vicdanı olmak zorundayız.
Onurlu yaşama hakkından
mahrum edilen, adalet ve özgürlük susuzluğu ve açlığı
içerisindeki halkların, özellikle de büyük bir şecaatle
emperyalizme karşı direnen Filistin halkının dili ve
vicdanı olmak durumundayız. Hatırlamalıyız ki, İslam
Dünyasında yaşanan çok ağır, çok büyük insanlık
sorunları, şimdi olduğu gibi hiç bir zaman Batı'nın
ilgi ve desteğini görmedi.
Hayatın her alanında,
her koşulda ahlaki tercihler, ahlaki seçimler yapmalıyız.
İnsani tüm
durumlar ancak ahlaki olarak bakıldığında doğru tanımlanabilir.
Bir
durgunluk ve belirsizlik döneminden, durgunluğu aşmak
üzere yeni bir özeleştiri dönemine giriyoruz.
Sorunlarımızı yüzeyden değil, temelden gören bir
bilinçle, bir yenilenme ruhu ve aşkıyla, yenilenme
arzusu, ihtiyacı ve iradesi içerisinde, dünyada ve
hayatta görmek/yaşamak istediğimiz iyilikleri ve güzellikleri
önce kendi nefsimizde gerçek kılmalıyız.
© 2002 İktibas |