Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Firavun’un Varisleri

Haritada Kan Lekesi:

Filistin Kan Ağlıyor

Ana Kalbi

Tecrit Duvarları

Filistin'e çözüm?

Sahabeye eleştiri

Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Tecrit Duvarları

 

Atasoy MÜFTÜOĞLU

 

Bugünün dünyası bencil siyasetler, bencil ekonomik ilişkiler ve bencil bir adalet anlayışıyla yönlendiriliyor. Yeni küresel tiranlık ve yeni faşizm tamamen ayrımcılığa dayalı bir düzeni temsil ediyor. Küresel çapta etkileri olan ekonomik-politik barbarlık, artık bir felaket halini alan adaletsizlikleri büyütüyor. Zayıf ve güçsüz halklar dünyayı/hayatı yaşayamıyor, yalnızca seyrediyor.

İnsani anlamlar ve değerler açısından tarihsel bir tükeniş döneminden geçiyoruz. İslam Dünyası toplumları yeni tecrit duvarları içerisine alınıyor. Müslüman toplumlar varoluşlarını özgürce gerçekleştiremiyor. Hepimizin üzerinde güncel gerçeklerin ağırlığı dayanılmaz boyutlara varıyor.

İslam ve Müslümanlar değeri düşürülmüş imajlarla tanımlanıyor. Sistem, İslam’ı anlaşılamaz, tanınamaz bir hale getirmek için yoğun çalışmalar yapıyor, İslam ve Müslümanlarla ilgili olarak ürküntü verici imajlar üretiliyor ve İslam, anlam belirsizlikleri içerisinde değerlendiriliyor.

Modernleşme dönemine kadar Avrupa'da İslam kültür ve uygarlığı entelektüel ve bilimsel hayat için bir referans kaynağı idi. 18. yüzyıla kadar İslam toplumları olumsuz dış etkilerden korunabiliyor, sosyo-kültürel kimliğini, İslami hayat tarzını ve değerlerini bir istikrar içerisinde sürdürebiliyordu. Sömürgeci yayılmacılıkla birlikte bu dönem kapandı.

Sömürgeci baskın döneminde, sömürgeci modellerle karşılaşan İslam toplumları, bütüncül, çözümleyici, üretici tercihler yapabilecek bir entelektüel, kültürel dinamizme sahip olamadıkları için, sömürgeci unsurlara özgü terminolojiye yaslanma ihtiyacı duydular. Sömürgeci yayılmacılıkla birlikte kimi İslami eğilimler, bu yayılmacılığa karşı durabilmek için tümüyle geleneğe dönerek; kimi eğilimler ise, zamanın gereklerini yerine getirmek üzere toplumsal-siyasal alana yönelik tercihler yaparak yeni bir arayışa girdiler. Geleneğe dönmeye karar veren eğilimler zamanın dışına çıktılar ve halen zamanın dışında varlıklarını korumaya çalınıyorlar.

Zamanın gereklerini yerine getirerek, yeni bir toplumsal-siyasal-bilimsel inşa'yı öngören eğilimler ise, çok yönlü sömürgeci baskıya direnmeyi başaramadılar. Sömürgeci uygarlığa verilen yanıtlar maalesef yeterli olamadı. Asıl büyük sarsıntı I. Dünya Savaşı sonunda yaşandı ve gelenekçi-geçmişçi çözüm modeli arayışları yıkıldı.

Sömürgeci baskın döneminde İslam toplumlarının ve halklarının kişiliksizleştirilmeleri ve kimliksizleştirilmeleri yönünde sömürgecilerin yerel temsilcileri, sömürgecilerin bayiliğini yapan yönetici kadrolar, yerel oligarşiler, ideolojik sömürgeci kültürel siyasetler izleyerek toplumlarımızı İslam’a yabancılaştırdılar. İslam Dünyası toplumları bu dönemde, sömürgeci ideolojilerin neden olduğu sosyo-kültürel sarsıntılar ya-şadı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra biçimsel anlamda bağımsızlıklarına kavuşan İslam Dünyası ülkeleri, sömürgecilerin baskıları sonucu, sömürgecilerin çıkarlarını kollayacak şekilde kimi yenilikler gerçekleştirdiler. Bu ülkeler politik alanda bir iradeye ve tercihe sahip olamadıkları için bölgelerinde Amerikan politikalarının ve kültürünün bayiliğini üstlendiler. Yalnızca İran, İslam’ın sosyo-politik ve kültürel tarihini yeniden inşa etmek ve uluslararası sahnede kendi özgün modeli ve iradesiyle kendisini temsil etmek üzere çaba harcıyor.

Amerikan politikalarının bayiliğini üstlenen ülkelerde oligarşiler bütünüyle denetimsiz kalıyor, farklı olanı, muhalif olanı, rakip olanı, tehlike olarak tanımlamak suretiyle bu unsurların kendi yerlerine geçmemesi için şiddet dahil her yola başvuruyor. Oligarşilerde farklının, ötekinin farklılığını özgürce temsil etmek üzere iktidara gelme olanağı yoktur. Oligarşilerde adalete dayalı devlet yerine, devletin ideolojik yapısına, gereklerine göre biçimlenen özel bir adalet anlayışı egemendir. Bu tür toplumlarda iktidarların sahip oldukları gücü halkın ve toplumun aleyhinde kullanmasını engelleyecek ya da iktidarın gücünü dengeli ve ölçülü kullanmasını sağlayacak bir denetim aygıtı yoktur.

Yönetimi hiç bir şekilde paylaşmaksızın ellerinde tutan oligarşilerin kitleler üzerindeki denetimi sürüyor. Bu denetim sebebiyle toplumlar değişime kapalı tutulabiliyor, iktidar tekelini ellerinde tutan oligarşiler, kendilerini güvence altında tutabilmek için, hayali tehditler, tehlikeler ve düşmanlar icat ediyor, eleştirel ve farklı bir düşüncenin ortaya çıkışını "bölücülük" olarak değerlendiriyor, bu nedenle de her özgün düşünceyi susturmaya çalışıyor. Oligarşiler, düşünceleri ideolojik sınırlar içerisine almak suretiyle toplamları düşüncesizleştiriyor.

Vicdanını yitirmiş bir dünyada yaşıyoruz.

Bu dünyanın vicdanı olmak zorundayız.

Onurlu yaşama hakkından mahrum edilen, adalet ve özgürlük susuzluğu ve açlığı içerisindeki halkların, özellikle de büyük bir şecaatle emperyalizme karşı direnen Filistin halkının dili ve vicdanı olmak durumundayız. Hatırlamalıyız ki, İslam Dünyasında yaşanan çok ağır, çok büyük insanlık sorunları, şimdi olduğu gibi hiç bir zaman Batı'nın ilgi ve desteğini görmedi.

Hayatın her alanında, her koşulda ahlaki tercihler, ahlaki seçimler yapmalıyız.

İnsani tüm durumlar ancak ahlaki olarak bakıldığında doğru tanımlanabilir.

Bir durgunluk ve belirsizlik döneminden, durgunluğu aşmak üzere yeni bir özeleştiri dönemine giriyoruz. Sorunlarımızı yüzeyden değil, temelden gören bir bilinçle, bir yenilenme ruhu ve aşkıyla, yenilenme arzusu, ihtiyacı ve iradesi içerisinde, dünyada ve hayatta görmek/yaşamak istediğimiz iyilikleri ve güzellikleri önce kendi nefsimizde gerçek kılmalıyız.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin