|
Filistin
Sorununa Çözüm Üretebilir miyiz?
Mehmed DURMUŞ
Filistin’de yaşananlarla
ilgili birtakım notlar almıştım ve daha uzun olacak
bir yazı yazmayı tasarlıyordum. Fakat bunu başaramadım.
Çünkü Filistin dramı gerçekten, kelimenin tam anlamıyla
‘sözün bittiği yer’ idi. Onların yaşadığı bu
zulüm karşısında artık kelimelerin bir anlamı
kalmamıştı. Ben ondan vazgeçtim ve bu katliamdan
sonrasıyla ilgili birkaç söz söylemeyi tercih ettim.
Filistin, bir insan
toplumunun uğrayabileceği, olabilecek en azami vahşeti
yaşıyor. Bu vahşet, tarihin kaydettiği ender zulümlerden
biridir. Ben Filistin’e ağıt yakacak değilim. Bu,
yeteri kadar yapıldı ve yapılmaktadır. Her Müslüman
gibi beni de kahretmektedir, Filistinli Müslümanların
dramı. İşin doğrusu şu ki, beni kahreden,
Filistin’in depremden çıkmışı andıran görüntüleri,
kurşuna dizilen bebekler, İsrail askerlerinin
Arafat’ın karargahının duvarına işemeleri, ya da
öldürdükleri insanların cesetleri başında hatıra
fotoğrafı çektirmeleri değil. Değil zira,
Filistin’li Müslümanlar, şerefleriyle ölüyorlar.
Ölmesini biliyorlar! Ölüm, şehadet onlar için sıradan
işler sınıfına dahil olabilmiştir. Beni asıl
kahreden, dört milyon civarındaki Filistinli’nin dışındaki
"bir buçuk milyar" olarak anılan sözde bir
İslam ümmetinin vahim durumudur... Hususan, bizler.
Sadece Filistinli’nin katledilişini seyreden koskoca
bir "İslam ümmeti"...
Yani kocaman bir pelte...
Merhum Akif’in
‘Hüsran’ şiirinde (1919’da)
"Ben böyle
bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslamı uyandırmak
için haykıracaktım."
beytinde dile
getirdiği acınası haldir beni, bizleri üzmesi
gereken. Ben eminim ki, Filistin’li insanlar, bizler
kadar acı çekmemektedirler. Bizlerin acı çekmesi,
kendisi Medine’de iken Fırat’ta bir köprüden aşağı
bir keçi düşse onun kaygısını çeken bir Halife Ömer’in
dininden, şu anda bizlerin temsil ettiği dini seviyeye
düşmüş olmamızdır. Akif merhumun anlattığı gibi
pel pel bakıp durmamızdır. Rezilliğin en aşağısı
bu bizim seviyemiz olsa gerektir.
Bu satırlardan,
"neden Filistin’e gidip bir kurşun da biz sıkmıyoruz?"
gibi fevri bir mücadele tasarladığım anlaşılmamalıdır.
Asıl demek istediğim şudur ki, biz ‘Müslümanlar’
yeryüzünde sadece Filistinli’ye değil, Allah’ın
herhangi bir kuluna yapılan hiçbir zulme sessiz sedasız,
kör topal, sağır olmamalıydık. Bu zillete düşmemeliydik.
Dünya içindeki ‘kıymetli’ şeyleri tercih ederek
yeryüzüne çakılıp kalanlardan olmamalıydık. Yeryüzündeki
her kafir küfrünü ızhar ederken, her zalim, zulmünü
işlerken bizleri mutlaka nazar-ı itibara almak gereği
duymalıydı...
İsrail’in 29
Mart’tan bu yana yaptığı katliam, ne Filistinli
insanların başına gelen ilk ve son faciadır, ne de
yeryüzünde bu son vahşet olacaktır. O halde, şu
andakilere ağıt yakma yarışına girmekten ziyade,
yapılması gerekenler üzerinde durmak, hayati öneme
haizdir.
Müslümanlar genel
bir kural olarak, "cephede kazanırlar, masaya
oturunca kaybederler" diye bilinir. Bu, acı ama
gerçek bir tespittir. Özellikle içinde bulunduğumuz
şu Amerikan çağında bunun aksini göstermek
neredeyse mümkün olmamaktadır. Aslında Müslümanların
cephede ölmeyi bilmek meziyetini de yitirmek üzere
oldukları bir dönemde Filistin’li Müslümanların,
siyonist basının ‘intihar eylemleri’ adını taktığı,
kendilerinin ‘istişhad’ dedikleri eylemler önemli
bir cesaret örneğidir. Fakat işte asıl korkulan, şu
anda mallarını ve canlarını vatanlarını koruma uğruna
heba etmelerine rağmen, bunun, hakettikleri siyasi
sonucunu alıp alamayacakları endişesidir. Çünkü
Filistin halkı, Şaron adındaki bir Firavuncukla değil,
onu besleyen süper güç ABD ile mücadele etmektedir.
ABD ile siyasi mücadelede ise, adıyla sanıyla devlet
olan ülkeler bile kaybetmekte iken, bir avuç
Filistinli Müslümanın kazanmasını beklemek nasıl mümkün
olabilir?
Filistin sorunu, bütün
Müslüman dünyanın genel sorununun bir parçasıdır.
Müslümanların sömürgeleşmiş, kültürsüzleştirilmiş,
dünya siyaset sahnesinden tard edilmiş, dünya
siyasetine nizam veren batılı güçlerin peşinden bir
nesne olarak sürüklenmelerinin bir uğrak yeridir. Bu
sürüklenme, asırlardır süregelmektedir. Müslümanlar,
"euzübillahi mine’ş-Şeytani ve’s-Siyase"
(Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım) cümlesiyle
özetledikleri bir siyasi bilinçsizlik geleneğinden
gelmekteler. Siyaseti, yani kendilerini gütmeyi,
bulundukları topraklara hükmetmeyi kendi arzu ve
iradeleriyle ‘gavurlar’a terk etmişler.
‘Gavurlar’ da bu görevi seve seve devralmışlar!
Öyle ise Filistin dahil hiçbir sorun, kısa süreli
hem de kesin çözüm reçetelerine sahip bulunmamaktadır.
Yahudiler bir
siyonist Yahudi devleti kurmak için Mozambik, Belçika,
Arjantin, Kıbrıs ve Uganda gibi ülkeleri düşündükten
sonra Filistin’de karar kılmışlardı. Fakat bu
esnada (1901’de) "Yahudi Ulusal Fonu" adı
altında parasal kaynak oluşturmuşlar. Bu Fon,
Filistin’den toprak alarak Filistin’i Arapların
elinden çıkarmayı başaran Fon’dur. Müslümanlar,
bırakın böyle aksiyoner teşkilatlar kurmalarını,
ellerindeki toprakları satmamayı öğütleyecek teşkilatlara
bile sahip değiller. Türkiye’den bakarak Araplar’ı,
Filistin’de toprak sattıkları için suçlayanlar da
ucuzcu eleştiriler yapmaktadırlar. Çünkü İsrail şimdilerde
de Türkiye’nin değişik bölgelerinden topraklar satın
almaktadır. Manavgat çayı ile ilgili bir projesi var.
Türk devletiyle yaptığı siyasi-askeri anlaşmalar ve
ihaleler ise artık herkesin malumu. Bütün bunlara karşı,
sözünü ettiğimiz insanların, bırakın bir şeyler
yapmayı, bunlardan ‘haberdar’ oldukları bile kuşkuludur.
ABD’nin liderliğindeki
Yeni Dünya Düzeni, ya da Siyonist-Haçlı ittifakı Müslüman
toplumları sırasıyla, teker teker hizaya getiriyor.
Global 28 Şubat topyekün saldırılarına devam ediyor.
Medya silahıyla tanklar ve uçakların savaşı bir
arada yürütülüyor. Bu öyle bir savaş ki, İsrail’in
Filistin şehirlerini getirdiği hal ortada iken yine
de, elindeki sapan taşı bile alınmış Filistin’li
çocuklar ‘terörist’ oluyorlar. Filistinli çocuklar,
taşa bile davranmadan, hazır ol vaziyetine geçseler,
hiç kıpırdamadan büyük bir saygı içinde
kendilerini öldürecek kurşunları bekleseler onların
adı yine de ‘terörist’ olacaktır. Fakat bilinmeli
ki bu, sadece Filistinli’nin sorunu değildir. Dünya
üzerinde yaşayan, Müslüman bir kimliğe sahip olan
herkesin sorunudur. Bu sorunun kökleri derinlerdedir.
Çözümü için de derinlerden başlamak gerekmektedir.
Ya Müslüman
gibi Müslüman olacağız, sömürge olmaktan kurtulacağız,
ya da bir daha dirilmemek üzere küffarın oyuncağı
olup helak olup gideceğiz.
© 2002 İktibas |