|
‘Sahabenin
Adaleti’ Görüşüne Eleştirel Bir Bakış
Mahmut Celal ÖZMEN
Sahabenin
adaleti(1) görüşü, İslam düşüncesinin oluştuğu
dönemden bu yana kesin bir inanç olarak Ehl-i Sünnet
arasında benimsenen sabit inançlarından biri olmuştur.
Bu inancın şekillenmesinde,
sahabe döneminde cereyan eden bir takım siyasi olayların
etkisi görülmektedir. Peygamber (s.a.v)'in vefatından
sonra meydana gelen olaylar, Muaviye'nin tasallutu ve Ümeyyeoğullarının
Müslümanların siyasi hakimiyetini ele geçirmeleriyle
sonuçlanmıştır. Bu dönem süresince siyasi ve
iktisadi yapılar ve anlayışlar kadar, fikri ve kültürel
boyutlarda da bir çok iniş çıkışlar ortaya çıktı.
Çok sayıda cinayetler ve katliamlar gerçekleşti. Hz.
Osman (a.s)'ın hilafeti döneminde, Ümeyyeoğulları
meydanı açık görünce içlerine gömdükleri ihtiras
ve arzularını ihya etmeye ve siyasi inzivadan çıkmaya
başladılar. Çünkü gerek geç dönemlerde İslam’ı
kabul etmeleri, gerekse Mekke ve Medine döneminde Müslümanlara
karşı gösterdikleri aşırı düşmanlık ve zulüm
ve sonunda da Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından müellefe-i
kulûbdan sayılmaları, onlar için utanılacak ve
toplum dışına itici amillerdi. Nihayet, Muaviye
Hz.Hasan (a.s) ile barış anlaşması imzalayarak
kendisini halife ilan etti. Muaviye'den sonra yapılmış
olan savaşlarda, suçsuz insanlar katledildi, çeşitli
yöntemlerle baskı ve korku altına alındı. Hilekarlık
ve propaganda yöntemleriyle sayısız bid'atlar ortaya
çıkarıldı. Bu dönemde sahabenin büyük ve takvalı
şahsiyetleri Ümeyyeoğullurı cellatlarınca
katledildi.
Böyle bir tarihi
miras devralan insanlar o günkü durumu ihtilaf ve
olayları elbette tahlil etme ihtiyacı duyacaklardı.
Emeviler, siyasi bir hedef olarak hilafet ve saltanatlarının
zarar görmemesi, Müslümanların olayları doğru bir
şekilde yorumlamalarına ve Emevi soyunun karanlık çehresini
ortaya çıkarmalarına mani olmak için çalışıyorlardı.
Mesela, Muaviye kendi şahsiyetini korumak, herhangi bir
kıyam ve direnişle karşılaşmamak ve siyasi meşruiyetini
elde etmek için adamlar seferber ederek geniş çapta
yalan hadisler uydurma yoluna başvurmuş ve bu hadisler
vasıtasıyla bir yandan değersiz insanları yüceltmeye
ve diğer yandan da hayali kahramanlar ve yalancı
mitler oluşturmaya çalışmıştır.(2)
İşte bu dönemde
Muaviye başta olmak üzere Emeviler, sahabenin içtihadı
düşüncesini ortaya atarak bu vesileyle kendilerinin tüm
kötü davranışlarını tevil etmeye çalıştılar ve
halkı baskı altında tutarak sahabenin şahsiyetinin
eleştirilemeyeceği fikrini yaygınlaştırdılar. Böylece
halkın sahabelerden bazısının uygunsuz, yersiz
davranışlarını yargılamasına ve onlardan birini geçmişi
sebebiyle suçlamasına engel olmak istediler. Hatta
bununla da yetinmeyip her türlü yanlışlığa bir kılıf
uydurabilmek için sahabeden her hangi birine uyulmasının
din açısından bir engel oluşturmadığı fikrini
yayarak herkesin kendine göre bir din anlayışı
ortaya koymasına zemin hazırladılar. Ve böylece
sahabenin tamamının adaleti konusunda kelami(3) ve fıkhi
görüşler şekillenmeye başladı.
Bu inancın şekillenmesine
sebep olan önkoşulları gözardı ederek, bu görüş
sahiplerinin maksat ve hedeflerine iyimserlikle bakan
sonrakiler ve onların hayırsever niyetler taşıdığını
tasavvur edenler ise şöyle bir yorumda bulunmaktadırlar:
Tabiiler döneminde ve daha sonraki yıllarda halktan
bir çoğu, sahabe ve halifeler dönemindeki tarihi
olayları incelemeye başladılar. Halkın büyük
sahabelerin şahsiyet ve yaşantı tarzı hakkındaki
bilgileri artmaya başladı. Sahabenin fazilet veya kötülükleri
meclisten meclise aktarıldı. Ayrıca bu dönemde en çok
zulme ve baskılara maruz kalanlar kendi haklarını
dile getirmeye, zulme uğramış ve hakkı çiğnenmiş
biri olarak eleştirilerini ortaya koymaya başladılar.
Böylece muvafık ve muhalif olanlar karşı karşıya
geldiler. Bu vaziyeti gören bazı alimler ise bu gidişin
hiç kimsenin menfaatine olmadığını görünce,
tarihi olayları kapatmak, sahabe dönemindeki kanlı ve
acı olayların hükmünü Allah'a (c.c) havale etmek,
her iki tarafa da saygıyla bakılmasını ve sahabenin
yaptığı her şeyin mazur görülmesini sağlamaya çalıştılar.
Onlar, sahabeye
itiraz ve eleştiri kapısının açık tutulmasının
ve halk arasında onların tartışılmasının, asr-ı
saadetin tarihi azametini tehlikeye düşüreceğini,
ilk Müslümanların tüm haysiyet ve hürmetlerinin yok
olacağını düşündüler. Böylece bir süre sonra
eleştirilmeyen hiçbir sahabe kalmayacak, bu olaylar İslam
tarihinin muhteşem kazanımlarını ortadan kaldıracak
ve ilk mensuplarının uygunsuz davranışları, zulümleri
ve ihanetleri dile getirilen bir dine güven yok olacaktı.
Onlar sahabenin şahsiyetinin lekelenmesiyle Kitap ve Sünnet’in
de yara alacağını düşünüyorlardı. Çünkü başkalarına
şeriat hükümlerini, Peygamber'in hadis ve siretini
nakledenler bu sahabelerdi. Gelecek kuşakların, Sahabe
dışında dini hüküm ve marifetleri elde etmek için
başvuracakları bir başka merci de yoktu. Dolayısıyla
bu Kitap şahitlerinin yara alması durumunda dinin
temelleri sarsılacak Kitap ve Sünnet’in etkileri yok
olacaktı.(4)
Sahabenin adil/kusursuz
(veya sadece içtihat-kusurlu) olduğu görüşüne
iyimser bakanların yorumları işte böyledir. Bize göre
bu görüş çeşitli boyutlardan kabul edilemez bir görüştür.
Öncelikle böyle
bir düşünce, şer'î delil, aklî burhan ve tarihi
gerçeklere uymamaktadır. İkinci olarak, masum olmayan
insanların şahsiyetine dokunulmazlık vermenin zararı
onların şahsiyetlerini yok etmenin zararından daha büyüktür.
Üçüncü olarak, böyle bir dokunulmazlık sonucunda
sahabelerden her birinin kişisel düşünce, heva ve
heveslerine dayalı olarak ortaya koydukları hata,
bid'at ve yanlışlarını din olarak, ölçü ve örnek
kabul edecek olursak bu, dinin çöküşü sayılır ve
bunun tehlikesi Kitap ve Sünnet’in şahitlerini eleştirmenin
tehlikesinden daha küçük değildir. Dördüncü
olarak, bir grup sahabiye itirazda bulunmak ve onların
kötü davranışlarını kınamak bütün sahabeye saldırmak
ve onlarla savaşmak anlamını taşımaz. Sahabenin
adaletine inanmayanlar da dengeli bir metottan yanadırlar.
Onlar da bir çok sahabeye karşı ihlas ve muhabbet
dolu kalplere sahiptirler. Beşinci olarak, tarihteki acı
olayları dile getirmeyi önlemek için bütün sahabeye
dokunulmazlık elbisesini giydirmek yerine, aşırılıklardan
uzak, gerçekçi bir tavırla bu konunun ele alınarak
incelenmesi, dinin korunması açısından daha sağlam
ve doğru bir yoldur. Çünkü din bizzat hak üzere
kuruludur ve herkesi hakka uymaya çağırmaktadır. Böyle
bir dinin temelinin belirsizlik üzere kurulu olması açık
bir çelişki sayılır. Altıncısı, bu örtbas etme yöntemi
temelde dinin taşıdığı misyon ve hedeflerle tam bir
tezat içerisindedir; çünkü din, zahiri bir zafer ve
hakimiyet kurmak yerine insanların az da olsalar hak üzere
doğru olarak hareket etmesine taraftardır. Yine din
yanlışların üstüne perde çekilerek bir zahiri
mevki ve ihtişam kazanma hedefini taşımamaktadır.
Kur’an-ı Kerim’de açıklandığı üzere bir çok
Peygamberin kavminin büyükleri şartlı olarak o
Peygamber'e iman getireceklerini ileri sürerek
Peygamberden bazı tavizler (örneğin yanındaki
fakirlerle ilişkisini kesmesini) istemişler ama
peygamberler Allah'ın emriyle hak üzerinde direniş göstermeyi
ve sonuçta zayıf durumda kalmayı, onların
tekliflerine uyarak haktan taviz vermeye tercih etmişlerdir.
Hz. Musa (a.s)'nın sahabilerinin Hz. Musa (a.s) aralarından
bir süre ayrılması üzere sapmaları ve Hz. Musa (a.s)'in
onların bu sapmalarına göz yummayarak sapıklığa düşen
çoğunluğa karşı şiddetle tavır aldığı olayı
Kur'an-ı Kerim'de defalarca zikredilmiştir. Bu kıssa
bile, bir dinin mensuplarının sapması ve hataları
karşısında o toplumun salih ve alim kimseleri tarafından
nasıl bir tavır alınması gerektiğini açıkça göstermektedir.
'Sahabenin Adaleti'
Görüşünün Siyasî Sonuçları
Kanaatimize göre,
sahabenin adaleti görüşünün şekillenme köklerini
incelerken, Ümeyyeoğulları dönemindeki siyaset erbabının
gözetlediği bir takım hedefleri de göz ardı etmemek
gerekir.
Bu görüşün,
fikri ve siyasi alanda meydana getirdiği farklı etki
ve siyasi sonuçlarından bazıları şunlardır.
1- Sahabeyi asla
eleştirmemek, onları emin ve mukaddes saymak, böylece
de sahabe dönemindeki karanlık olayları değerlendirmekten
ve onların uygun olmayan amellerini örneklememekten Müslümanları
alıkoymak.
2- Muaviye'nin
saltanatı(5)na meşruiyet kazandırmak, onun kendi
saltanatını genişletmek, güçlendirmek ve Yezid'i
veliaht olarak seçerek bu makamı Ümeyyeoğullarına
kalıcı kılmak için yaptığı bütün sahtekarca işleri,
savaşları, isyanları, günahsız insanlara uyguladığı
katliamları, bozduğu anlaşmaları, sahabenin
iyilerini şehit edişini ve benzeri tüm kötülüklerini
Muaviye'nin ve haleflerinin bir içtihadı olarak görmek
ve bütün bu olayları onların yalan ve hayali adaleti
gölgesinde yorumlamak.
3- Ümeyyeoğullarının
düşünce özgürlüğünü yok ederek Müslümanlara
yaptıkları baskıyı, Allah'tan gelen bir kaçınılmaz
takdir, hatta insanlara verdiği bir nimet olarak değerlendirmek;
itiraz edenlere işkence ve baskı uygulamak ve neticede
de büyük bir diktatörlük kurmak.
4- Bu görüşü
onaylayanlar ve muhalif olanlar arasında ayrıcalık
yaratmak, muhalifleri fısk, küfür ve irtidatla suçlamak
ve neticede Müslüman fırkalar arasında bir düşmanlık
atmosferi yaratarak bu farklılıkları kendi lehine
kullanmak.
'Sahabenin Adaleti'
Görüşünün Akidevi ve Fikri Neticeleri
Gerçi sahabenin
adaleti, bu görüşün taraftarlarına göre Peygamber
(s.a.v)'e ve ashabına aşk ve muhabbetin bir sembolüdür.
Ama, bu coşkun duygular, şer-i kaidelere ve akli bir
burhana dayanmadığı için inanç ve düşünce sahasında
istenmeyen bir takım sonuçlar yaratmıştır.
1- Bu görüşün
direkt ürünü masum olmayan insanların şahsiyetinin
masum ve dokunulmaz hale gelişidir. Bu mantıksız aşk,
akıllara zincir vurmakta, yapıcı ve hedefli tartışma
ortamını yok etmektedir.
2- Bu görüşün
taraftarları Ashaba isnat edilen bütün rivayet ve
hadisleri almakta ve ashabı adil bildiği için de
sahabe döneminde ve bizzat sahabeler vasıtasıyla
uydurulan hadisleri sahih hadisler gibi kabul etmek ve
bunları birbirinden ayırma görevini iptal etmektedir.(6)
Oysa adil
sahabilerce nakledilen sahih rivayetlerle hadis uydurma
döneminde fasık ve bağımlı kimselerce uydurulup
Peygamber'e isnat edilen rivayetler iç içedir. Daha
sonraları Ehl-i Sünnet'in inançlarının bir parçası
haline gelen nice hurafe ve İsrailiyat da, kendi
alimleri nezdinde kabul gören bu tür uydurma
hadislerden kaynaklanmıştır.
3- Sahabeyi adil
bilmenin sonuçlarından bir diğeri de, sahabenin
Kur'an ve Sünneti anlayışta merci haline gelişi, görüş
ve düşüncelerinin şer-i bir hüccet sayılmasıdır.
Tabiin ve tabe-i tabiin döneminde ayrı bir yol
izlemeye çalışan bazı
kimseler
sahabeye
muhalefet
etmekten çekinerek, onlarla uyum
içinde olmaya ve kendi görüşlerini
onların uygun görüşleriyle güçlendirmeye büyük
özen göstermişlerdir. Öyle ki artık sahabeyi taklit
ve takip etmeyi bir farz biliyorlardı. Bu sebeple de
bazı mezheplerde sahabenin tavır ve sünneti şer-i
delillerden biri olarak kabul görmüştür.(7)
Ehl-i Sünnet fıkıh
mezheplerinin imamları da sürekli olarak sahabenin söz
ve görüşlerini önemsemiş ve şer-i hükümlere ulaşma
hususunda bir kaynak olarak kabul etmişlerdir.(8)
Dipnotlar
(1)
Adalet Kavramını, sadece bilinen lügat manasıyla
değil, aynı zamanda hadis ıstılahında kullanılan
'Hz. Peygambere yalan İsnad etmeme' anlamında da
kullanıyoruz.
(2) Böylece kendi
akıllarınca her açıdan Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları
arasındaki savaştan galip ve kahraman olarak ayrılacaklarını
zannediyorlardı.
(3) Ahmet AKBULUT,
Sahabe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemlere
Etkileri, Birleşik Yayıncılık, İstanbul, 1992
(4)
Büyük muhaddis Ebû Zur'a şöyle diyor: "Sahabeden
birini eleştiren kimseyi görürsen bil ki o zındıktır.
Zira: Peygamber, Kur'an ve hükümleri haktır. Bütün
hükümleri sahabiler bizlere ulaştırmıştır. Bunlar
bizim şahitlerimizi yaralayarak kitap ve sünnetimizi
iptal etmek istiyorlar. Oysa buna kendileri daha layıktır
ve onlar zındıktır." (el'İsabe, 1/18.)
(5) İrfan AYÇAN,
Saltanata Giden Yolda Muaviye Bin Ebî Süfyan, Ankara
Okulu Yayınları, Ankara, 2001
(6) İbn-i Esir,
Usd'ul-Gabe'nin önsözünde şöyle diyor: "Sahabe
de bütün ilm-i rical kaidelerinde diğer ravilerle
ortak kaidelere sahiptir. Şu farkla ki; ashabın adil
olup olmadığı tartışılamaz. Çünkü onların
hepsi adildir ve adaletsizlikle nitelendirilemezler."
(7) Bilhassa
Hanefi'ler açısından Sahabenin de söz, fiil ve
takrirlerinin de 'Sünnet' sayıldığı malumdur.
Nitekim Şatıbi, şöyle diyor: "Sahabenin sünneti
kendisiyle amel edilen ve kendisine müraacaat edilen
bir sünnettir." (el-Muvafakat, 4/54) Sünnet hakkındaki
bu görüş daha çok ve özellikle de raşit halifeler
için taraftar toplayabilmiştir. Bu görüşün kaynağı
da sözde şu hadistir: "Benim ve raşit
halifelerimin sünnetine uyunuz"
(8)
Ebu Hanife kıyas ile ashabın görüşünün çatıştığı
noktalarda ashabın görüşünü kabul ediyordu. (Ebu
Zehra, Ebu Hanife, 304) İbn-i Kayyim'in de dediği gibi
İmam Ahmet bin Hanbel'e göre hükümlerin temel öğelerinden
biri de sahabenin fetvalarıydı. Hatta Hanefiler ve
Hanbeliler sahabenin fiillerini Kur'an'ı tahsis eden (Kur'an'daki
genel hükmü geçersiz kılan yani özele indirgeyen)
bir öğe olarak kabul etmişlerdir, (el-Medhal-u
Devalibi, 217)
© 2002 İktibas |