|
Tevbe
Sözcük
anlamı, dönmek, vazgeçmek, yönelmek demek olan tevbe;
Kur'an'da, kulun yaptığı kötü işten, günahtan
veya küfürden/şirkten vazgeçerek, pişmanlık
duyarak Allah'a yönelmesi anlamında kullanılmıştır.
Bu yönelme bağışlanma isteğini de içermektedir.
Tevbe kelimesinin türemişi olan tevvab ise Allah için
kullanılmaktadır. Allah'ın isimlerinden biri de;
Allah'ın kulunun tevbesini kabul etmesi, onu bağışlaması
ve tevbeleri çok çok kabul eden anlamına gelen
Tevvab'tır.
Anlam
içeriğiyle tevbeye, Allah'ın kuluna sağladığı
"kurtulma imkanı" da diyebiliriz. Tevbe bu
bakımdan çok büyük bir nimettir. Kul, şirk de dahil,
işlediği günah ne olursa olsun bu imkandan
yararlanarak kendini af ettirebilir. Bu imkanla, her türlü
kötülükten kurtulabileceği gibi, ahiretini de
kurtarmış olur. Tevbenin silemeyeceği hiçbir günah
yok edemeyeceği hiçbir kötülük yoktur. En ağır günah/zulüm
sayılan şirk bile iman etmekle bütün sonuçlarıyla
ortadan kalkar. "Hiçbir günah Allah'ın bağışlayıcılığından
daha büyük değildir."
Tevbe,
kulun, yaratıcının koruyucusu ve kurtarıcısı olduğunun
bilinciyle, işlediği günaha teslim olmaktan
kurtulabileceği, açık-gizli her türlü davranışını
paylaşacağı, yanlışlarının ve günahlarının
dayanılmaz ağırlığından kurtulabileceği ve kişisel
sırlarını açabileceği bir sığınma halidir. Tevbe
yalnızca günahların bağışlanması için başvurulan
bir yol olmayıp, aynı zamanda sürekli bir birlikteliği
paylaşma bilincidir.
Yalnız
şu husus çok iyi bilinmelidir ki, Allah'ın bağışlayıcılığı
ve bağışlayıcılığındaki sınırsız rahmetini düşünerek,
peşin bir anlayışla günaha yönelmek; "nasıl
olsa tevbe ederek kendimi bağışlatırım" düşüncesiyle
hareket etmek, kulun kendisine tanınan hakkı, verilen
imkanı kötüye kullanması olur. Ve kul böyle bir ön
yargıyla hareket etmekle, yalnızca kendini aldatmış
olur. Zira, Allah kendisini kötüye alet ettirmez. Böyle
bir ön kabul olmaksızın; böyle bir aldatmaca ve düzenbazlık
olmaksızın; kulun, aldanarak, gaflete düşerek, heva
ve hevesine uyarak, Şeytan’ın aldatmasına yenilerek;
bir şekilde kendisini içinde bulduğu veya yaptığı
yanlış bir şeyden dolayı pişmanlık duyarak (Allah'ı
asla kandıramayacağının bilincinde olarak) vazgeçip,
kendisini düzeltmesi durumunda; Allah'ta onun tevbe
etmedeki samimiyetine uygun olarak günahlarını
affetmek de dahil en güzel karşılığı verecektir.
Eğer
tevbe etme imkanı olmasaydı kötülük insan üzerinde
kesin bir hakimiyet kurardı. Tevbe, bu hakimiyete ya baştan
müsaade etmez ya da hakimiyet olmuşsa onu yok eder.
Yeter ki kul yalnız olmadığının, sahibinin Allah
olduğunun bilincinde olsun. Allah'la bağlantısını
kesmesin. O, Allah'a yöneldiği an, Allah onu karşılıksız/sahipsiz
bırakmayacaktır. Tevbe ile ilgili ayetlere bakıldığında
görülmektedir ki: Allah, kurtulmak isteyeni, "bundan
sonra ‘insan’ olmak istiyorum" diyeni
kurtaracak ve yeniden insana yaraşır bir hayat yaşamasını
sağlayacaktır.
Tevbe,
günah işlemeyi kolaylaştırmak veya günaha kapı
aralamak için değil, tam aksine işlenmekte olunan günahı
terk etmek, yapılan kötülüğe son vermek içindir.
Hangi nedenle olursa olsun, kötülükle girilen ilişkiyi
sona erdirmek içindir. Tevbe, kulunun günah batağından
kurtulması için Allah'ın uzattığı rahmet elidir.
İşlediği günah veya yaptığı kötülük ne olursa
olsun, kul, Allah'ın kendisine uzattığı ele tutunmalıdır.
Kötülüğe teslim olup, umutsuzluğa düşerek
Allah'tan umudunu keseni, Allah, sapık olarak tanımlamaktadır.
(Hicr -56) Bu da kulun hangi durum ve şartta olursa
olsun Allah'a yöneldiği takdirde, Allah'ın onu yalnız
bırakmayacağını göstermektedir.
"Nasıl
olsa tevbe imkanı var" ve bu imkanla aklanma/arınma
sağlanmıştır tarzındaki anlayıştan hareket ederek,
baştan böylesi bir anlayışla günaha yönelmek, kötülüğe
bulaşmak, tevbenin bizzat varlık sebebini ortadan kaldırmaktadır.
Dolayısıyla esas olan tevbenin varlığına güvenerek
günahı çoğaltmak, günahın oluşmasına zemin hazırlamak
değil, bir şekilde oluşmuş günahtan vazgeçme
kararlılığıdır. Tevbe, günaha yönelmek için değil,
günahtan arınmak, kurtulmak içindir. Kur'an, Fatır
suresi 5. ve Lokman suresi 33. ayetlerde Şeytan’ın,
insanı Allah'la aldatmasına karşı uyarmaktadır. Bu
ayetlerden de anlaşılacağı gibi insanın, "nasıl
olsa Allah çok bağışlayıcıdır, affeder" şeklinde
bir düşünce ile kasıtlı olarak günah işlemesi, Şeytan’ın
insanı Allah'la aldatmasıdır. Böyle bir avuntuda
"Şeytan", insanı saptıran şey neyse odur.
Bu şeytan, insan, kuruntu, soyut bir kavram yada
herhangi bir şey olabilir.
Günah
işlemekte olan kimsenin kendisini kuşatan günahın/günahların
kendince dönülemez bir hal alması sonucunda oluşan
"artık af edilmem" düşüncesi, Şeytan’a
teslim olmaktan başka bir şey değildir. Bu durum, tam
da Şeytan’ın istediği bir sonuçtur. Zaten günah işlerken
Şeytan’ın istediği olmuştur; umudunu yitirmekle,
ikinci kez Şeytan’ın dediği/istediği olacaktır. Böylece
Şeytan’ın galibiyeti kesinlik kazanacaktır. Ve esas
olarak kaybetmek ve Şeytan’ın hakimiyetine girmek bu
noktadan sonradır. Oysa ki tevbenin sunduğu imkandan
faydalanarak, yeniden ve arınmış olarak, Şeytan’ın
hakimiyetine son verip onu yenilgiye uğratmak ve Allah'ın
yoluna, kurtuluşa dönmek mümkündür.
Ölüm
gelip çatmadan, tevbe etme imkanı, Şeytana tutsaklıktan
kurtulma imkanı hep vardır. Ölüm döşeğinde iken
veya kendisini taşıyamayacak kadar güçsüz duruma düştükten
sonra tevbe etmenin hiçbir anlamı ve geçerliliği
yoktur. Tevbe bu dünyada geçerlidir. Kur'an, bu dünya
hayatının son bulması demek olan ölüm halindeki
tevbenin geçerli olmadığını söylemektedir: "Sürekli
günah işleyip ölüm vakti geldiğinde: "ben artık
tevbe ettim" diyenlerin ve kafir olarak ölenlerin
tevbesi geçersizdir. İşte onlara can yakıcı bir
azap hazırladık." (Nisa-18) "İman ettikten
sonra hakikati inkara kalkışanlara ve sonra hakikati
reddetmede (daha büyük bir inatla) ısrar edenlere
gelince, şüphesiz, onların (diğer günahlardan dolayı)
tevbeleri kabul edilmeyecektir. İşte onlar gerçek
sapkınlardır." (Al-i İmran - 90) Bu ayetlerden
şu anlam da çıkabilir: tevbe, zamanında yapılmalıdır.
Yani günah işlemeye devam etmekte iken, artık o günahı
işleyecek gücü ve imkanı kalmadığında tevbe
etmenin hiçbir anlamı ve geçerliliği yoktur.
Peygamberler
de dahil hiçbir insan (ama az- ama çok) kötülük işlemiş
olmaktan, yanlış yapmış olmaktan uzak değildir.
Ancak Abese suresinin ilk 10 ayetinde Hz. Muhammed (sav)
uyarılmasında olduğu gibi, peygamberler, görevleri
gereği, yaşarken
düzeltilmişlerdir. İnsan yaradılışı itibariyle,
bizzat varlığında iyinin ve kötünün mücadele alanıdır.
Yaptıklarının tamamı ile sürekli bir imtihan içindedir.
Böyle olunca da, kimi tercihlerinde yanılabileceği
gibi, zayıf bir anında Şeytan’a yenik de düşebilir.
Onun için tevbe, yaşadığı sürece herkese
gereklidir: "İmdi, eğer Allah, (bu dünyada) yaptıkları
zulümlerinden (kötülüklerden) ötürü, insanları
hemen cezalandıracak olsaydı, yer yüzünde tek bir
canlı kalmazdı. Ne var ki, onları, belirlenmiş bir sürenin
sonuna kadar erteliyor. Süreleri dolduğu zaman, sonlarını
bir an olsun ne geciktirebilirler, ne de öne
alabilirler." (Nahl 61) ayeti dikkate alındığında,
günahsız insanın olmadığı/olamayacağı anlaşılmaktadır.
Bu bakımdan tevbe insan için büyük bir ihtiyaçtır.
Çünkü insan sürekli hareket halinde bir varlıktır;
kendi dışındaki alemle -hatta içindeki alemle de- sürekli
ilişki içindedir: kendisiyle, ailesiyle, komşularıyla,
mesai arkadaşlarıyla, sokaktaki insanla, kısacası
her türlü canlı ve cansız varlıkla. Bu denli yoğun
bir ilişki biçiminde, hayatın ve bu ilişkilerin
dayattığı bir çok engel ve zorluk karşısında her
zaman doğru ve adil hareket edemeyebilir; istemeden de
olsa haksızlığa neden olabilir. Veya kimi zaman yanlışı
doğru görebilir. Kimi zaman dengeyi bozabilir. İşte
tevbe, burada devreye girerek insanın ifsad olmasına,
zulüm üzere yaşamasına, Şeytan’a hizmet etmesine,
kötülüğün taşıyıcısı ve yaşatıcısı olmasına
son vererek, kurtulmasına, kendisini düzeltmesine ve
bozduğu dengeyi yeniden kurmasına imkan ve fırsat
verir.
Tevbe,
çaresizliğe düşmüş olana yeniden çare olmaktır.
Deyim yerinde ise tevbe, hastalığın sebebi/mikrobu değil,
ondan kurtulmanın ilacıdır. Zira hastalık ne olursa
olsun, hasta dilerse tevbe ile bu hastalıktan
kurtulabilir. Tevbenin geçerliliğinin ve gerçekleşmesinin
şartı, samimiyettir. Samimi olunmadığı takdirde ne
kadar tevbe edilirse edilsin hiçbir yararı olmaz.
Samimiyet ise tevbe edilen şeyin düzeltilmesi veya
tekrar edilmemesidir. Maide-39'da Allah: "ancak kim
işlediği zulümden sonra tevbe eder ve davranışlarını
düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder.
Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir"
demektedir. Yine Tahrim-8'de, tevbe etmekle yetinmeyip,
bunun kabul edilebilmesinin şartı olarak düzeltilmesi
ve içtenlikle olması şart koşulmaktadır. Yine
Hud-3'de Allah, tevbenin geçerliliğinin olabilmesi için
bağışlanma dileğiyle birlikte O'na yönelmenin de şart
olduğunu açıkça bildirmektedir.
Sadece
söz ile yapılan tevbenin hiçbir yararı ve anlamı
yoktur. Tevbenin kabul edilmesinin şartı, kulun kesin
bir dönüş içinde olmasıdır. Diğer bir deyimle,
kul ne kadar kesin bir dönüş içinde olursa tevbe de
o oranda kabul görecektir. Bunun böyle olacağına içtenlikle
iman etmek gerekir. Ancak, tevbenin tevbe olarak gerçekleşmesi,
şartlarını yerine getirmeye bağlıdır. Tevbe, bu yönü
ile aynı zamanda ibadet kapsamına girmektedir. Ve biz
biliyor ve iman ediyoruz ki, hangi ibadet olursa olsun,
şartlarına uygun olarak yapıldığı takdirde, Allah
tarafından kesin olacak kabul edilecektir. Zira Allah
asla sözünden dönmez.
Tevbe,
insanın günahla kirlenen maddi ve manevi varlığını
temizlemesi anlamında çok büyük bir nimettir. Özellikle
Allah'ın Tevvab oluşu, yani bağışlayıcılığının
çok çok fazla oluşu, kulu için sunduğu bu nimetin büyüklüğünü
daha da artırmakta, onu bitmez tükenmez bir nimet
yapmaktadır. Yoksa insan işlemiş olduğu günahlar ve
yaptığı kötülüklerle baş başa bırakılsaydı
inanç ve umudunu yitirebilirdi. İnanç ve umut ise
insanı hayata bağlayan en güçlü bağlar olduğuna göre,
bu bağları olmayanın veya kopmuş olanın kötülüğe
ve küfre karşı yenilmesi çok daha kolay olacaktır.
İnsanın bir kere ayağı kaydı mı, bu kayma, yıkılmayı
ve yok olmayı da beraberinde getirecektir. Tevbe ile önüne
geçilmeyen kötülük, kanser hücresi gibi bütün vücudu
karacaktır. Onun için böyle durumlarda tevbe her
zaman kurtuluş ve umut kapısıdır. Ve bu kapı, her
zaman ve her şartta sürekli açıktır. O kapıdan
girerek, kötülüklerden ve günahlardan kurtulabilmek
çok büyük nimettir. İnsan, bu nimetin şükrü
olarak, yaptığı kötülüğe bedel olarak, iyilik
yaparsa, yaptığı iyilikleri çoğaltırsa buna karşılık
Allah da kötülüğünü iyiliğe dönüştürecektir:
"Pişman olup doğru yola dönen, inanıp dürüst
ve erdemli davranışlar ortaya koyan kimseler bunun dışındadır;
bundan ötürü (önceki) kötü hallerini Allah'ın iyi
hallere dönüştürdüğü kimseler işte böyleleridir;
çünkü Allah çok acıyıp esirgeyen, gerçek bağışlayıcıdır"
(Furkan 70) "Zaten kim ki tevbe eder ve (sonra da)
dürüstçe/erdemlice davranırsa, gereği üzere
Allah'a yönelen işte odur. (Furkan-71) "Fakat
tevbe eden, iman edip salih amel işleyenler kurtuluşa
erenlerdir."(Kasas-67)
Haksızlık
yapmak, gerçeğe ve doğruya karşı ters davranmak günahları
doğurur. Şayet tevbe ile bu günahların önüne geçilmezse
günahlar insanın her bir yanını kuşatmaya başlar
ve Kur'an'ın deyimi ile günah işleyip de günahı
kendisini kuşatmış olanlar, içinde ebedi kalmak üzere
cehennemlik olurlar. "(ama) dikkat edin, mücrimler
cehennem azabı içinde temelli kalacaklardır."
(Zuhruf-74)
Günahın
büyüğü de küçüğü de tevbenin kapsamındadır.
Kur'an günahı büyük ve küçük olarak ayırmış, büyüklerinden
sakınılırsa, küçüklerin bağışlanacağını
belirtmiştir. Nisa-31'de : "Uzak durmanız
emredilen büyük günahlardan kaçınırsanız, (küçük)
kusurlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir meskene
yerleştiririz" denmektedir.
Ancak
büyüklük ve küçüklük kapsamına hangi günahların
girdiğinin listesini vermemiştir. Yine de Kur'an'a bakıldığında
bazı büyük günahlardan ismen söz edildiği görülmektedir.
Bunların başında da zulüm, şirk, haset, cimrilik, içki,
kumar, zina, büyü, yalan... gelmektedir. Ancak kişiden
kişiye kısmen farklılık olsa da Kur'ani açıdan bakılarak
hangi günahın büyük, hangisinin küçük sayılacağını
belirlemek mümkündür. Israrla ve sürekli yapılan
her küçük günah, büyük günah kapsamına gireceği
gibi, yapılan şeyin karşı tarafı ne oranda etkilediği
de günahın büyüklüğünü ve küçüklüğünü
belirlemede birinci derecede belirleyici olmaktadır.
"Bana kul hakkı ile gelmeyin, kul hakkı hariç diğer
günahlarınızı bağışlarım" şeklinde Allah'a
isnat edilen söylentinin! İslami bir dayanağı ve gerçekçi
bir yanı yoktur. Zira Allah'ın, kulun hiçbir şeyine
ihtiyacı yoktur. O, kulundan ne yapmasını veya nasıl
davranmasını istemişse, onun iyiliği içindir; veya
insan ne yapıyorsa kendisi içindir; kendi ihtiyacı içindir.
Allah'ın kulundan uymasını istediği her şey onun
mutluluğunu sağlamak içindir. Yapılacak iyiliğin de
kötülüğün de sonucunda, kazanacak veya kaybedecek
olan kuldur. Hak veya haksızlık bu bağlamda tamamen
kul ile ilgilidir. Kul, istese de Allah'a 'zarar'
veremez. Zaten buna gücü de yetmez. Kaldı ki ayrıca
kul ile Allah arasında zarar verme açısından haksızlığa
konu olacak bir şey de yoktur: "Çünkü günah işleyen
kimse yalnız kendine zarar verir. Ve Allah her şeyi
bilendir, hikmet sahibidir." (Nisa 111)
Bağışlanacak
günahta aranan şart, günahın büyüklüğü veya küçüklüğü
değil, tevbenin nasuh olmasıdır. "Nasihat sözcüğü
ile ilgili olan nasuh, halislik ve safilik anlamı taşıdığı
gibi, söküğü dikmek, yırtığı yamamak suretiyle
onarmak anlamına da gelir. Çok ıslah edici, hiçbir
kir bırakmayıcı ve hiçbir gedik, yırtık bırakmayacak
şekilde onarıcı demektir." Nasuh tevbe de günahtan
kalpte bir karartı bırakmayacak şekilde hem kalbi
temizleme hem de günahın kalpte açtığı yarayı
tedavi etme, iman ve amelde meydana getirdiği açığı
kapama olmaktadır.
Sonuç
olarak, hangi konu olursa olsun Kur'an bütünlüğü içinde
ele alınmalıdır. Tek başına ele alınan konunun/kavramın
doğru anlaşılması mümkün değildir. O bakımdan
tevbe konusu da Kur'an bütünlüğü içinde ele alınmalıdır.
İnsanın hayra ve şerre ne yaparsa karşılığını göreceği,
zerre kadar da olsa yaptığı iyi ve kötü her şeyden
sorumlu tutulacağı, günahı sevabından fazla olanın
cehennemlik olacağı, hiç kimsenin kimseye şefaat
edemeyeceği gerçeği, sadece tevbe etmekle ortadan
kalkmaz. Tevbe, iyi olanda, hayırlı ve güzel olanda
meydana gelen kesinti veya arızayı gidermektir. Kötülük
yapan, kötü olan bir kimse, iyi insan olmaya karar
vermeden tevbenin ona hiçbir yararı olmaz. Kişi önce
iyi insan olmaya karar vermelidir. Zaten iyi bir kimse
ise, onun için tevbe; iyiliğinde meydana gelen
kesintinin giderilmesidir. Tevbe, suçu sabit hale
getirmek yerine, ortadan kaldırmaktır. Yoksa baştan
ayağa kötü olanın, 'iyi olmaya' karar vermeden,
tevbe etmesinin hiçbir yararı yoktur. Tevbe, tertemiz
bir niyete Allah'ın destek olmasıdır. Veya küfürde
olanın, küfrünü hakla değiştirmesidir.
İnsan
kendini yeterli (müstağni) görmedikçe hep tevbe etme
gereği duyar. Başını yastığa koyduğunda; geride bıraktığı
günün muhasebesini yaptığı zaman, tevbeye konu
olacak bir çok şeyin yapıldığı ve tevbeye ihtiyaç
olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Peygamber
efendimizin "doğrusu günde yüz kere tevbe edip
Allah'a yöneliyorum" dediği rivayet edilmiştir.
"Ey Rabbimiz, bizi Sana teslim olanlardan kıl ve
bizim soyumuzdan Sana teslim olacak bir topluluk çıkar,
bize ibadet yollarını göster ve tevbemizi kabul et:
şüphesiz yalnız Sensin tevbeleri kabul eden, rahmet
dağıtan!" (Bakara-128)
© 2002 İktibas |