Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Filistin’in Dünü/Bugünü

 

 

Konuşmacı: Hüsnü ÖZER

 

 

Geçtiğimiz ay, sıcaklığını koruyan Filistin konusunu değerlendirmek üzere Lokalimizde Hüsnü Özer’i konuk ettik. "Filistin’in Dünü ve Bugünü" başlıklı konferansına, Filistin mücadelesinin tarihsel gelişimini anlatarak başlayan konuşmacı, 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan Siyonist ideolojinin kökenlerine kısaca değindikten sonra, bölgeye yönelik Yahudi göçünün İngilizler tarafından desteklendiğini söyledi ve bu tarihten sonra müftü Emin el-Hüseyni gibi isimlerin, bir mücadele başlattıklarını vurguladı. Daha sonra Yahudi terör örgütlerinin bölgede tedhişe başvurması üzerine bu kez İzzeddin el-Kassam’ın liderliğinde Filistin’li müslümanların bir direniş gösterdiğini hatırlattı. Özer, bu noktada bir tespitte bulundu ve 1950’li yıllara kadar, Filistin’deki mücadelede ulusalcı ekibin etkin olamadığını, bunun yerine, mücadelenin liderliğini İslami kesimin yaptığını söyledi. Ancak 1950’li yıllardan sonra mücadelenin ulusalcı bir kimliğe büründüğünü söyleyen konuşmacı, Arafat’ın da bu dönemde ortaya çıktığını ve El-Fetih örgütünün liderliğinde mücadelenin başına geçtiğini söyledi. Filistin mücadelesine bölgedeki Arap devletlerinin de doğrudan müdahil olduğunu hatırlatan konuşmacı, Suriye, Lübnan, Ürdün gibi ülkelerden çok, Mısır’ın önemine dikkatleri çekti ve bölgedeki 3 büyük ülkeden biri olan Mısır’ın tutumunun, Filistin mücadelesine doğrudan etkide bulunduğunu ifade etti. 1967 ve 1973 Savaşları’ndan sonra, İsrail’in tanınması noktasında Mısır’ın girişimleri olduğunu söyleyen Özer, 1979’da Enver Sedat’ın Camp David’de imzaladığı anlaşmanın bir dönüm noktası olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Bu tarihten sonra, İsrail, bir Arap ülkesi tarafından, artık kendisi ile görüşülebilecek bir ülke olarak tanınıyordu. İsrail’le ilişkinin Mısır kanalıyla kurulması çabasının anlamlı olduğuna dikkat çeken konuşmacı, Mısır’ın jeopolitik önemi nedeniyle, ABD tarafından seçildiğini sözlerine ekledi ve benzer bir yaklaşımın bugün de Türkiye için düşünüldüğüne işaret etti. Camp David’e FKÖ’nün olumlu cevap vermemesi üzerine İsrail’in 1982 yılında Beyrut’a kadar ilerleyip FKÖ’yü buradan da sürgüne gönderdiğini hatırlatan Özer, bu tarihten sonra Filistinlilerin, yerleşik bir hayata hasret kaldıklarını ve sürekli bölgedeki ülkelerde dağınık halde yaşamaya mecbur bırakıldıklarını söyledi. Bu durumun, FKÖ lideri Arafat üzerinde çok büyük tesir bıraktığını belirten konuşmacı, Arafat’ın, Oslo görüşmeleri sırasında söylediği: "Filistin’de ayağımı basabileceğim bir karış toprak için her şeyi yaparım" sözünü anlamak için Filistinli göçmenlerin çektiği acıları hatırlamak gerektiğini sözlerine ekledi. Ardından 1987 İntifada’sına değinen konuşmacı, bu ayaklanmanın, Batılıları ve Arafat’ı Oslo görüşmelerine ve ardından da Madrid kararlarına sürüklediğini ifade etti. Bu süreçte altı çizilmesi gereken hususun, Filistinlilere Özerk Yönetim vaadedilmesi ve bölgedeki İslami grupların bastırılması olduğunu söyleyen Özer, Arafat’ın, öne sürülen şartların Filistinlilerin aleyhine olması nedeniyle, bu antlaşmalardan çok memnun olmadığını, İslami gruplara baskı kurma konusunda isteksiz davrandığını ve İzak Rabin’in başbakanlığı döneminde ABD’de yapılan görüşmelere bu nedenle katılmak istemediğini ileri sürdü. Ancak gelen baskılara dayanamayan Arafat’ın zoraki ABD’ye gittiğini ve sürecin devamı yönünde alınan karara karşı çıkmadığını ifade etti. Barış Süreci olarak nitelenen bu dönemde, kendisinden sürekli taviz istenen Arafat’ın, Filistin’de bir karış toprak parçası karşılığında, El-Fetih örgütünün programından "İsrail, gayr-i meşrudur" ifadesini de çıkarttığını belirtti. Ancak bunun tam anlamıyla teslimiyet anlamına gelmediğini öne süren Özer, Arafat’ın kimi zaman gelen isteklere uymadığını ve bu nedenle de İsrail’in son operasyonda Arafat’ı cezalandırmak istediğini söyledi. Bu arada, Arafat’ın, Filistin mücadelesinde önemli bir konumu olduğunu ve bunun göz ardı edilmemesi gerektiğini ileri süren konuşmacı, İslamcı grupların ise mücadelede çok etkin konumda olmadıklarını söyledi. İslami Cihad ve HAMAS’ın, Arafat’ın yürüttüğü mücadeleyle kıyaslandığında cılız örgütler olarak değerlendirilebileceklerini öne süren Özer, İsrail’in son operasyonda giriştiği katliamlara değinirken, olayların ‘vahşet’ boyutuna ulaştığını belirterek, dünyanın yaşanan insanlık dramına yeterli tepki vermediğini ifade etti. Gelişmelerin akibetini kestirmenin zor olduğunu söyleyen Özer, konuşmasını, Filistin halkının kurtuluşuna kavuşması temennisinde bulunarak tamamladı.

Sorular bölümünde, bir dinleyici, Filistin olayına bir başka açılım getirmek gerektiğini söyleyerek, global bir bakışaçısı ile bugünkü gelişmeleri değerlendirmek gerektiğini ifade etti. Dinleyici, İsrail’in bölgedeki varlık nedenini anlamadan ve Oslo Barış Sürecini doğru okumadan son operasyonun da iyi anlaşılamayacağını söyleyerek, konuşmacının Arafat hakkında taşıdığı olumlu kanaatini paylaşmadığını, bütün amacın, bölgedeki İslami grupları etkisiz kılmak olduğunu ifade etti. Ayrıca son olaylarda hedefin Arafat olmadığını, bilakis Arafat’ın son operasyondan daha da prestij kazanarak çıktığını söyleyen dinleyici, operasyonun ardından Filistin polisinin İslamcı gruplar üzerindeki baskısını artıracağı tahmininde bulundu. Başka dinleyiciler de, benzeri itirazlar getirdiler ve Arafat’ın oportünist bir politikacı olarak görülmesi gerektiğini ve Filistin davasını temsil edemeyeceğini vurguladılar. Özer ise, Arafat’ın uzun süreli bir mücadele sürdürdüğü gerçeğini görmek gerektiğini söyleyerek itirazları cevaplandırmaya çalıştı. Bir başka dinleyici de, son olaylarda Arafat’ın ‘mazlum’ konumuna düşürülerek, kaybettiği prestiji yeniden elde ettiği hususuna dikkatleri çekti ve Filistin’deki mücadelenin bir ulusal kurtuluş savaşına doğru evrildiği gözleminde bulundu. Bu durumun, son asırda Müslümanların sıklıkla içine düştüğü hatayı tekrarlama riskini beraberinde getirdiğini savunan dinleyici, Müslümanların aynı delikten bir kez daha sokulmaması tehlikesiyle başbaşa olduğu hatırlatmasında bulundu. Buna göre, bir savaşı Müslüman halklar muharebe meydanında kazanmalarına rağmen, masada kaybediyorlardı. Zira kurtuluş savaşlarının liderliğini genellikle ulusalcı kadrolar yürütüyordu. Dolayısıyla savaşın bitiminde, sömürgecileri kovan müslüman halklar, bu kez onların hesabına çalışan ulusalcı liderlerle baş etmek durumunda kalıyorlardı. Dinleyici, Filistin’de de benzeri bir oyunun tezgahlanmakta olduğuna dikkatleri çekti ve bu yüzden Arafat ve ekibine verilen desteğe dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Özer de, ulusalcı ekibin, bir biçimde Filistin mücadelesinde daha önde olduğu tespitini tekrarlayarak, olayların sıcaklığı koruduğu günlerde, can derdine düşen Filistinlilerin sahipsiz bırakılmaması gerektiğinin altını çizdi ve konuşmasını tamamladı.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin