|
Filistin’in
Dünü/Bugünü
Konuşmacı: Hüsnü
ÖZER
Geçtiğimiz ay, sıcaklığını
koruyan Filistin konusunu değerlendirmek üzere
Lokalimizde Hüsnü Özer’i konuk ettik. "Filistin’in
Dünü ve Bugünü" başlıklı konferansına,
Filistin mücadelesinin tarihsel gelişimini anlatarak
başlayan konuşmacı, 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan
Siyonist ideolojinin kökenlerine kısaca değindikten
sonra, bölgeye yönelik Yahudi göçünün İngilizler
tarafından desteklendiğini söyledi ve bu tarihten
sonra müftü Emin el-Hüseyni gibi isimlerin, bir mücadele
başlattıklarını vurguladı. Daha sonra Yahudi terör
örgütlerinin bölgede tedhişe başvurması üzerine
bu kez İzzeddin el-Kassam’ın liderliğinde
Filistin’li müslümanların bir direniş gösterdiğini
hatırlattı. Özer, bu noktada bir tespitte bulundu ve
1950’li yıllara kadar, Filistin’deki mücadelede
ulusalcı ekibin etkin olamadığını, bunun yerine, mücadelenin
liderliğini İslami kesimin yaptığını söyledi.
Ancak 1950’li yıllardan sonra mücadelenin ulusalcı
bir kimliğe büründüğünü söyleyen konuşmacı,
Arafat’ın da bu dönemde ortaya çıktığını ve
El-Fetih örgütünün liderliğinde mücadelenin başına
geçtiğini söyledi. Filistin mücadelesine bölgedeki
Arap devletlerinin de doğrudan müdahil olduğunu hatırlatan
konuşmacı, Suriye, Lübnan, Ürdün gibi ülkelerden
çok, Mısır’ın önemine dikkatleri çekti ve bölgedeki
3 büyük ülkeden biri olan Mısır’ın tutumunun,
Filistin mücadelesine doğrudan etkide bulunduğunu
ifade etti. 1967 ve 1973 Savaşları’ndan sonra, İsrail’in
tanınması noktasında Mısır’ın girişimleri olduğunu
söyleyen Özer, 1979’da Enver Sedat’ın Camp
David’de imzaladığı anlaşmanın bir dönüm noktası
olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Bu tarihten
sonra, İsrail, bir Arap ülkesi tarafından, artık
kendisi ile görüşülebilecek bir ülke olarak tanınıyordu.
İsrail’le ilişkinin Mısır kanalıyla kurulması çabasının
anlamlı olduğuna dikkat çeken konuşmacı, Mısır’ın
jeopolitik önemi nedeniyle, ABD tarafından seçildiğini
sözlerine ekledi ve benzer bir yaklaşımın bugün de
Türkiye için düşünüldüğüne işaret etti. Camp
David’e FKÖ’nün olumlu cevap vermemesi üzerine İsrail’in
1982 yılında Beyrut’a kadar ilerleyip FKÖ’yü
buradan da sürgüne gönderdiğini hatırlatan Özer,
bu tarihten sonra Filistinlilerin, yerleşik bir hayata
hasret kaldıklarını ve sürekli bölgedeki ülkelerde
dağınık halde yaşamaya mecbur bırakıldıklarını
söyledi. Bu durumun, FKÖ lideri Arafat üzerinde çok
büyük tesir bıraktığını belirten konuşmacı,
Arafat’ın, Oslo görüşmeleri sırasında söylediği:
"Filistin’de ayağımı basabileceğim bir karış
toprak için her şeyi yaparım" sözünü anlamak
için Filistinli göçmenlerin çektiği acıları hatırlamak
gerektiğini sözlerine ekledi. Ardından 1987 İntifada’sına
değinen konuşmacı, bu ayaklanmanın, Batılıları ve
Arafat’ı Oslo görüşmelerine ve ardından da Madrid
kararlarına sürüklediğini ifade etti. Bu süreçte
altı çizilmesi gereken hususun, Filistinlilere Özerk
Yönetim vaadedilmesi ve bölgedeki İslami grupların
bastırılması olduğunu söyleyen Özer, Arafat’ın,
öne sürülen şartların Filistinlilerin aleyhine
olması nedeniyle, bu antlaşmalardan çok memnun olmadığını,
İslami gruplara baskı kurma konusunda isteksiz davrandığını
ve İzak Rabin’in başbakanlığı döneminde ABD’de
yapılan görüşmelere bu nedenle katılmak istemediğini
ileri sürdü. Ancak gelen baskılara dayanamayan
Arafat’ın zoraki ABD’ye gittiğini ve sürecin
devamı yönünde alınan karara karşı çıkmadığını
ifade etti. Barış Süreci olarak nitelenen bu dönemde,
kendisinden sürekli taviz istenen Arafat’ın,
Filistin’de bir karış toprak parçası karşılığında,
El-Fetih örgütünün programından "İsrail,
gayr-i meşrudur" ifadesini de çıkarttığını
belirtti. Ancak bunun tam anlamıyla teslimiyet anlamına
gelmediğini öne süren Özer, Arafat’ın kimi zaman
gelen isteklere uymadığını ve bu nedenle de İsrail’in
son operasyonda Arafat’ı cezalandırmak istediğini söyledi.
Bu arada, Arafat’ın, Filistin mücadelesinde önemli
bir konumu olduğunu ve bunun göz ardı edilmemesi
gerektiğini ileri süren konuşmacı, İslamcı grupların
ise mücadelede çok etkin konumda olmadıklarını söyledi.
İslami Cihad ve HAMAS’ın, Arafat’ın yürüttüğü
mücadeleyle kıyaslandığında cılız örgütler
olarak değerlendirilebileceklerini öne süren Özer,
İsrail’in son operasyonda giriştiği katliamlara değinirken,
olayların ‘vahşet’ boyutuna ulaştığını
belirterek, dünyanın yaşanan insanlık dramına
yeterli tepki vermediğini ifade etti. Gelişmelerin
akibetini kestirmenin zor olduğunu söyleyen Özer,
konuşmasını, Filistin halkının kurtuluşuna kavuşması
temennisinde bulunarak tamamladı.
Sorular bölümünde,
bir dinleyici, Filistin olayına bir başka açılım
getirmek gerektiğini söyleyerek, global bir bakışaçısı
ile bugünkü gelişmeleri değerlendirmek gerektiğini
ifade etti. Dinleyici, İsrail’in bölgedeki varlık
nedenini anlamadan ve Oslo Barış Sürecini doğru
okumadan son operasyonun da iyi anlaşılamayacağını
söyleyerek, konuşmacının Arafat hakkında taşıdığı
olumlu kanaatini paylaşmadığını, bütün amacın, bölgedeki
İslami grupları etkisiz kılmak olduğunu ifade etti.
Ayrıca son olaylarda hedefin Arafat olmadığını,
bilakis Arafat’ın son operasyondan daha da prestij
kazanarak çıktığını söyleyen dinleyici,
operasyonun ardından Filistin polisinin İslamcı
gruplar üzerindeki baskısını artıracağı
tahmininde bulundu. Başka dinleyiciler de, benzeri
itirazlar getirdiler ve Arafat’ın oportünist bir
politikacı olarak görülmesi gerektiğini ve Filistin
davasını temsil edemeyeceğini vurguladılar. Özer
ise, Arafat’ın uzun süreli bir mücadele sürdürdüğü
gerçeğini görmek gerektiğini söyleyerek itirazları
cevaplandırmaya çalıştı. Bir başka dinleyici de,
son olaylarda Arafat’ın ‘mazlum’ konumuna düşürülerek,
kaybettiği prestiji yeniden elde ettiği hususuna
dikkatleri çekti ve Filistin’deki mücadelenin bir
ulusal kurtuluş savaşına doğru evrildiği gözleminde
bulundu. Bu durumun, son asırda Müslümanların sıklıkla
içine düştüğü hatayı tekrarlama riskini
beraberinde getirdiğini savunan dinleyici, Müslümanların
aynı delikten bir kez daha sokulmaması tehlikesiyle başbaşa
olduğu hatırlatmasında bulundu. Buna göre, bir savaşı
Müslüman halklar muharebe meydanında kazanmalarına
rağmen, masada kaybediyorlardı. Zira kurtuluş savaşlarının
liderliğini genellikle ulusalcı kadrolar yürütüyordu.
Dolayısıyla savaşın bitiminde, sömürgecileri kovan
müslüman halklar, bu kez onların hesabına çalışan
ulusalcı liderlerle baş etmek durumunda kalıyorlardı.
Dinleyici, Filistin’de de benzeri bir oyunun
tezgahlanmakta olduğuna dikkatleri çekti ve bu yüzden
Arafat ve ekibine verilen desteğe dikkat edilmesi
gerektiğini söyledi. Özer de, ulusalcı ekibin, bir
biçimde Filistin mücadelesinde daha önde olduğu
tespitini tekrarlayarak, olayların sıcaklığı koruduğu
günlerde, can derdine düşen Filistinlilerin sahipsiz
bırakılmaması gerektiğinin altını çizdi ve konuşmasını
tamamladı.
© 2002 İktibas |