|
Mehmet Ersoy/KÜTAHYA
Bir hatayı düzeltmek
için mektup yazma duyarlılığını gösterdiğinizden
dolayı sizlere teşekkür ediyoruz. Ancak hata olarak
değerlendirdiğiniz konuyu yeniden düşünmenizi
istiyoruz. Mektubunuzda belirttiğiniz gibi önceleri
abone olan iki dergiyi bedava alıyordu şimdi ise üzeri
fiyatından abone bedeli belirlemiş diyorsunuz. Üzeri
fiyatından abone bedeli belirlenirken, peşin ödeyenlere
istedikleri kitaplar adreslerine teslim edilmek üzere gönderileceği
belirtildi. Bunun külfeti iki sayının bedelinden daha
fazla bir maliyet getirmesine rağmen, kitapların
okunabilmesi için buna katlanmayı değer bulduk. Bu
vesile ile okuyucumuzun kitaplığına da bir kitap daha
koymayı istedik.
Son yıllarda okuma
oranının en asgari rakamlara düştüğü Türkiye’de
yayıncıların bir defada bin adet bastıkları
kitapların yarısını dahi pazarlayamadıklarını düşünürseniz,
durumun ciddiyetini anlayacağınızı umarız. Her
yazar okuyucuyla buluştuğu zaman amacına ulaşır.
Biz de okunmak için yazıldığına inandığımız ve
okumaya değer bulduğumuz eserlerin okunması için bu
yöntemi uygun bulduk.
Amacımız doğruların insanlara ulaşmasını sağlamaktır.
Ercümend Özkan’ın da yaşadığı sürece, tek amacı
bu idi. "Benim bildiğim doğrular benimle mezara
gitmesin. Bunlara insanların ihtiyacı vardır. Bunlara
mezarda ne benim ne de börtü böceklerin ihtiyacı
olmayacak" diyordu. Bizlerde bu isteğin hedefine
ulaşmasını istemekten başka bir amacımızın olmadığını
bildirerek sorularınıza geçmek istiyoruz.
Soru-1-
Kur’an’da geçen namaz vakitleri hangileridir?
Cevap :
Kur’an’da geçen namaz vakitleri sorulurken, sanki
Kur’an da geçmeyen namaz vakitleri de varmış gibi
bir anlayışı çağrıştırıyor. Kur’an müslümanın
"Hayat bilgisi" kitabı olduğuna göre Namaz
gibi temel bir konuda elbette ilk baş vurulması
gereken kaynak
olacaktır. Nisa suresinde namazın kısaltılmasından
bahsedilirken (101-103) "Huzura kavuşunca namazı
dosdoğru kılın; Çünkü namaz müminler üzerine
vakitleri belli bir farzdır." buyuruluyor.
Vakitleri belirten ayetler ise şunlardır: (Ey Muhammed!)
"Onların dediklerine sabret. Güneşin doğuşundan
ve batışından önce Rabbini överek tesbih et. Gece
saatleri ve gündüzün iki ucunda da tesbih et ki
Rabbinin rızasına eresin"(20/130). Bu iki ayette
geçen "güneşin doğuşu ve batışından önce"
ifadesi sabah ve ikindi vaktine; "gece secdelerin
ardından da" ifadesi yatsı namazına taalluk
ederken; "Gündüzün iki ucu" da öğle ve akşam
namazlarına taalluk etmektedir. "Sizler akşamlarken
(akşam ve yatsı) ve sabahlarken (sabah), günün
sonunda (ikindi) ve öğleye eriştiğinizde (öğle) göklerde
ve yerde övgü kendisine mahsus olan Allah’ın şanı
yüceltilir"(30/17-18). Bu ayette de beş vaktin
tek tek ifade edildiğini edildiğini görüyoruz.
Bununla birlikte, birde İsra suresinde: Gündüzün güneşin
eğilmesiyle başlayan "öğle vaktinden gece
kararana kadar namaz kıl. Sabah okumasını da. Sabah
okuması görülmeye değer şeydir" ifadesiyle öğleden
sabaha kadar bütün gün yapılan ibadetleri bir defada
ifade edecek biçimde sıraladığını görüyoruz.
Buna peygamberimizin şahsına mahsus olan gece namazını
da ilave etmektedir: "Yalnız sana mahsus olmak üzere
geceleyin O’nun için (namaz kılmaya) uyan. Belki de
Rabbin seni övülecek bir makama yükseltecektir"
(17/79).
Namaz, insanı
ruhen eğiten, olgunlaştıran ve bütün kötülük ve
aşırılıklardan alıkoyan bir ibadet olması
nedeniyle bütün ümmetlere aynı minval üzere farz kılınmıştır.
Allah insanın fıtratı üzerinde herhangi bir değişiklik
yapmadığına göre temel ibadetlerde de bütün İslam
ümmetinde aynı olacağına inanıyoruz. Henüz yeni dünyaya
gelmiş olan İsa(a.s) ı Meryem validemiz kucağında
taşıyarak kavmine gelince; kavminin iğneleyici sözlerine
Allah’ın izniyle İsa (a.s) şöyle cevap veriyor:
"Ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı verdi ve
beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım beni mübarek
kıldı. Sağ oldukça bana NAMAZ kılmayı, zekatı
vermeyi, ve anneme iyi davranmamı öğütledi. Beni asi
bir zorba kılmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve
dirileceğim gün bana selam olsun" dedi.
(19/30-33).
"Ey Muhammed!)
kitapta İsmail'i de an; o sözünde doğru bir kimse
idi. Tarafımızdan gönderilmiş bir peygamber idi."
"Çevresinde
bulunanlara NAMAZ kılmalarını, zekatı vermelerini
emrederdi. Rabbinin katında hoşnutluğa ermiştir."
(19/54-55)
Bununla beraber
Ortadoğu Coğrafyasında gelen bütün peygamberlerin
atası olan Hz. İbrahim (a.s) şöyle dua ediyor.
"Rabbim! Beni
ve soyumu NAMAZ kılanlardan eyle. Rabbimiz bu duayı
benden kabul buyur." (14/41)
Bu ayetlerden öğreniyoruz
ki Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler ümmetlerine
namaz kılmayı, zekat vermeyi ve oruç tutmayı (2/183)
emretmişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (a.s) ise 23
yıllık peygamberlik hayatının son 10 yılını
devlet olarak yaşamış; toplumun önünde cemaatle
namazlarını eda etmiştir. Böylece namaz, oruç, hacc,
zekat gibi İslam’ın şiarı olan ibadetler bütün yönleriyle
topluma öğretilmiş, bilinmeyen bir yanı kalmamıştır.
Kur’an da zikredilen ayetlerin hayata tatbikinin,
peygamberin eliyle yapılmış olması, ondan neyin anlaşılması
gerektiğini ortaya koymuştur. Böylece kalbinde eğrilik
bulunup (3/7) fitne çıkarmak isteyenlerin yolları
kesilmiştir.
Ana vakit olarak
birleştirilir ise gündüz namazları öğle ve ikindi,
gece namazları da akşam ve yatsı olmak üzere bu dört
vakit birleştirilerek iki vakitte de eda edilebilir ki
bunun imkanını da yine peygamberimiz göstermiştir.
Öğle ikindi bir vakitte Cem-i takdim veya tehirle kılınmış;
akşam ile yatsı da yine Cem-i Takdim veya Tehirle kılınmıştır.
Üçüncüsü ise fecr namazıdır ki bunun zamanı asla
yerinden oynatılmamıştır. Birleşik kılınınca
üç, ayrı ayrı kılınınca beş vakit farz olan
namaz vardır. Bunlara gece namazını da ilave
ederseniz ki (bu ikisi nafiledir) namaz kılma vakti 24
saatte 7’ye çıkmış olur.
Konunun başında
naklettiğimiz ayetler, bize sabah da akşam da, gece de
gündüz de Allah’ı anmanın en büyük bir iş olduğunu
beyan etmektedir. Yapanı şerefli kılar. Biz bütün
şerefimizi Yaratan Allah’a borçluyuz. Şerefli olmak
isteyenler de şerefi Allah’ın yanında aramalıdırlar.
Çünkü tümüyle şeref Allah’a aittir. O onunla
dilediğini şerefli kılar. Rabbine kulluğu terk
edenler ise aşağıların aşağısıdır. Allah’a
kul olma şerefinden çok uzaktırlar.
Soru –2-
Namazlarda okunan "Tahiyyat" duası
peygamberimiz tarafından namazda okunmuş mudur? Bunu
araştırarak bilgi verirseniz memnun oluruz.
Cevap : Bu hususta
Abdullah İbni Mes’ud (R.A) peygamberimizden şöyle
nakletmektedir: "Peygamberimiz(A.S) ile namaz kıldığımız
vakit "Esselamü alallah, Esselamü ala Cibriyle ve
Miykaiyle, esselamü ala fülanin ve fülanin"
derdik. Peygamberimiz(A.S.) bize dönüp buyurdu ki
:"Selam Allah’u Teala’nın kendisidir. Her
hanginiz namaz kıldığında "Ettahiyyatü lillahi
vessalavatü vettayyıbatü esselamü aleyke eyyühennebiyyü
ve rahmetullahi ve berakatühü esselamü aleyna ve ala
ibadillahissalihin" desin. Zira siz böyle deyince
(ibadillahissalihin) bu yerde ve gökteki tüm salih
kullara raci olur. (Sonra da ) "Eşhedü ella ilahe
illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve rasuluhu"
deyiniz." Bu teşehhüd Abdullah İbn Mesud, Ömer
İbn Hattab, Adullah Bin Ömer, Hz.Aişe (R.A.),
Abdullah Bin Zübeyr ve daha bir çok sahabeden rivayet
edilmiştir. Abdullah İbn Mes’ud: "Ben bu
tahiyyatu Rasulullah(A.S.) dan kelime kelime telkin
buyurdular ve öyle öğrendim" dediği rivayet
edilmektedir. (Buhari Tecridi Sarih Tercümesi cilt:2
sayfa:879 ve 459 nolu hadisten alınmıştır). Tahıyyatın
anlamı ise şöyledir: Dil beden ve mal ile yapılan
ibadetlerin hepsi Allah içindir. Ey Peygamber Allah’ın
selamı rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Selam
bize ve Allah’ın iyi kullarına da olsun. Şahadet
ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şahadet
ederim ki Hz. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Bu
konuda daha geniş malumat isteyenlerin Buhari’den 879
nolu hadisin dipnotlarını okumalarını tavsiye
ediyoruz. Yukarıya aldığımız tahiyyat meşhur olan
tahiyyatlardan birisidir ki halkımızın geneli de bunu
beş yaşında iken öğrenmiştir. Bundan başka okunan
tahiyyatlar da vardır. Bir iki değişiklik dışında
fazla bir farklılık yoktur. Ancak farklılıklar olsa
bile namazın namaz olmasını engelleyecek bir tarafı
yoktur. "İster Rahman de ister Allah de" her
ikisi de aynı zatı kapsamaktadır. Tahıyyatta bir
duadır; kişi duasını ve güzel temennisini içinden
duyduğu gibi yapar.
Namazda kırattın
dışında kalan tekbir, tesbih, tahmid ve teşehhüd’ü
insanın bildiği dilden yapmasında hiçbir mahzur söz
konusu değildir. Rükuda secdede ve otururken Rabbine
yalvarıp yakarırken, O’nu hamd ile öven ona sığınan
ve ondan bağışlanma dileyen ister Türkçe, ister
Arapça, ister Almanca ifade etsin; Allah’a halini arz
etmiş olacaktır. Bu arzu halinin de ille Arapça olması
gerekmediği gibi, belirlenmiş metnin dışında başka
bir dua okunmaz demek mümkün değildir. İçinizden
geldiği gibi duanızı yapabilirsiniz. Bu dua birebir
Kur’an’dan öğrendiğiniz ayet mealleri de olabilir.
Ayetlerden anladığınız tesbih, hamd ve tenzih
ifadeleri de olabilir, tercih sizindir.
Allah kullarına
olan merhametini şöyle dile getiriyor:
"(Rasulüm!)
Senin gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını,
üçte birini yatmadan geçirdiğini ve beraberinde
bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını
Rabbin elbette biliyor. Gece ve gündüzü ölçen
elbette Allah’tır." O, bunu sayamayacağınızı
bildiği için sizi bağışladı. Artık Kur’an’dan
kolayınıza geleni okuyun. Allah bilmektedir ki içinizden
hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah’ın lütfundan
rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecekler. Diğer
bir kısmınızda Allah yolunda çarpışacaklardır. O
halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı
kılın, zekatı verin. Allah’a gönül hoşluğu ile
ödünç verin. Kendiniz için önden ne iyilik hazırlarsanız
Allah katında onu bulursunuz. Hem daha üstün, mükâfatca
daha büyük olmak üzere. Allah’tan mağfiret dileyin.
"Şüphesiz Allah çok bağışlayıcı, çok
esirgeyicidir." (73/20)
Ayette sayılan
gerekçelere baktığımızda Allah’u Teala insanların
içinde bulunduğu şartları dikkate alarak; sefere çıkacakların,
hastaların ve rızık için yol tepip çalışacakların
üzerinden, gecenin en az üçte biri veya yarısı
kadar ibadet etmeyi hafifleterek "Kur’an’dan
kolayınıza geleni okuyun" buyuruyor. Bakara /286
da belirtildiği gibi Allah, kişinin vüsatine ve içinde
bulunduğu şartlara göre sorumluluk yüklemektedir.
Kimseye gücünün üstünde bir görev vermemektedir.
Bu nedenle boyumuzu aşan işlerden uzak durmaya;
elimizin erip gücümüzün yettiğinden de geri
kalmamaya çalışmalıyız. İnanıyoruz ki Allah bizim
içimizde olanı bilmektedir ve bizi bununla hesaba çekecektir.
© 2002 İktibas |