|
Cumhuriyet Dönemi
Türk Şiirinde İslam İmajı
Sezai Karakoç: İkinci
Yeni Ya da İkinci Öncü
İzzettin Hanifi
Cumhuriyet dönemi
Türk şiirinde İslâm'ın kaynağına dönüş, bir başka
söyleyişle muhtevanın İslâmileşmesi Mehmed Akif'le
gerçekleşmişti. Bunu çalışmamızın başlangıcında
enine boyuna zikretmeğe hatta savunmağa çalışmıştık.
Gerçekten tüm Osmanlı şiirini bile değerlendirmemize
katacak olsak, Mehmed Akif'in öncü kimliğini elinden
alabilecek herhangi bir şairi, kendi döneminden önce
bile bulmak zordur. Belki biraz da yaşadığı dönemin
özelliği Akif'i öne çıkarmaktadır. Muhteşem bir
bozgun ve yıkılış olayının ardından, hem de en yoğun
siyasal içeriğiyle Akif'in şiiri ve soluğu, gerçek
öncü niteliğini bizce her zaman koruyacak bir
sanatsal güce ve sosyal-siyasal derinliğe sahiptir.
Sezai Karakoç'un
şiiri de tıpkı Mehmed Akif’te olduğu gibi, Müslüman
Türk şiirine bir ucundan özellikle bu şiirin ve
sanatın çağdaşlaşması, çağdaş bir dili
kullanması, deyim yerindeyse düzeyini yükseltmesi ve
de komplekslerden, hamasî ya da bir başka söyleyişle
mahallî ve avamî bir üslûp ve edadan sıyrılarak
evrensel bir dile erişmesine öncülük ve önderlik
etmiştir.
Sezai Karakoç
kendi çağında yaşayan sanatın, yazılan şiirin
gerisinde kalmayan, o sanata ve şiire kişisel katkıları
bulunan, hatta bazan mızrağı onun biraz daha
ilerisine düşen ve sanatı geleceğe açılan ender
sanatçılardan biridir.
O'nun şiirindeki
evrensel İslâmî imajı, hiç gözardı etmeksizin bu
şiirin müslüman Anadolu'nun çağdaş sesi olarak
nitelendirilmesinde bizce bir sakınca yoktur. Müslüman
Anadolu'nun şiiri Sezai Karakoç'a kadar ya bölge
sanatçılarının deyim yerindeyse kısa mesafeli ürünlerinde
dile gelmiş ya da taşralı bir korku, ürkeklik ve aşağılık
kompleksiyle birlikte terennüm edilebilmiştir. Taşralılığını
gizlemeye çalışarak değil, onu en muteber bir rozet
gibi yakasında taşıyarak konuşmuştur. Üstelik
Sezai Karakoç bu taşralı kimliği kendisine acındırmak
için kullananlardan da değildir. Bir onur bir övünç
vesilesi edinmiştir.
İslâm o günlere,
yani Sezai Karakoç'un şiirini üretmeğe başladığı
yıllara kadar, halkın yaşamını, aristokratların da
dilini süsleyen bir olgu idi. Hatta aristokrat kesim
artık ülkede sosyalist cereyanlar esmeğe başladığını
görünce, halk sanılmamak, halktan yana gözükmemek için,
halkın dinini de dillerine almaz olmaya başlamışlardır.
İşte Sezai Karakoç'un önemi burada ortaya çıkmaktadır.
Sosyalist eğilimlerin yoğunluğuna ve hâlâ müslümanlığı
dilinden düşürmeyen kimi aristokratın engeline rağmen
halk olarak, halktan biri olarak müslümanlığın,
Anadolu müslümanlığının şiirini cesaret ve
ileri-görüşlülüğü ile üretmiş, sürdürmüştür.
Kuşkusuz O'nun bu rahat tutumunda çağdaşı olan öteki
Türk şairlerinin rolü de var. Onlar, bazan sosyalist
eğilimleri, bazan bohemce ve hümanist duyguları uğruna
halkın safını tutar gözükmektedir. Sezai Karakoç
ise olaya müslümanlık adına sahip çıkanların
hemen hemen ilkidir.
Garip şiir akımından
sonra Türk şiiri artık biraz daha yaşanılan hayatın
şiiri olmağa başlamıştı. Uzun yılların mirası
romantik ve ütopik sanat anlayışı daha rahat yani
daha rasyonel ve realist bir çizgide sürmekteydi. Kısa
zaman zarfında bu uğurda önemli mesafeler katedilmişti.
Artık, ilk bakışta
insana çözülmesi daha kolay gözüken, adeta çağrışımsız,
yankılara alışmış kulaklara hatta biraz yavan ve
kuru gelen, ama gündelik hayatın da şiirsel tat
verebileceğini öğreten bir şiir yazılıyordu. Bu
yeni şiir tadı özellikle aydın çevreler tarafından
kısa zamanda tutuluyor, eski şiir tadını çoktan
unutturuyordu bile.
Ülkedeki her türlü
değişimin hızına ulaşabilmek ve onu kavrayabilmek
doğrusu beceri isteyen bir iş halini almıştı. Bu öyle
baş döndürücü bir değişimdi ki çok değil,
sekiz-on yılda bir, yepyeni bir boyut kazanıyor, değişik
kılıklarla insanların karşısına çıkıyordu.
Daha Birinci
Yeni'nin yani Garip şiirinin tadına doğru dürüst
ulaşılamadan, bu şiir daha halka mal olmadan, hemen
ikinci Yeni diye bir akımdan söz ediliyordu. İşte
Sezai Karakoç'un şiiri de tam bu sırada doğmuş ve
İkinci Yeni'ciler arasında hatta bu akımı başlatanlarla
birlikte anılmaya başlamıştır.
Kuşkusuz konumuz
Birinci ya da İkinci Yeni şiirini incelemek değil.
Ancak Sezai Karakoç'un şiirini anlamada ve tanımada
yardımcı olur düşüncesiyle kısaca değiniyoruz.
Yoksa özellikle Karakoç şiirinin İslâmîliği
konusundaki ipuçlarını bize bizzat O'nun şiiri
verecektir elbette.
Üstelik ne kadar
İkinci Yeni şiir akımı içerisinde değerlendirilirse
değerlendirilsin, Sezai Karakoç şiirinin başlı başınalığı,
tekliği ve bizim sözünü ettiğimiz açıdan önderliği
hiçbir zaman gizlenemiyecek bir gerçektir. Birçok bakımdan
öteki İkinci Yeni şairleri arasındaki benzerlikler
Sezai Karakoç'ta görülmez. Karakoç hariç -herhalde-
İkinci Yeni şairlerinin hiçbiri müslüman değildir.
Ayrıca İkinci Yeni şiirinin iki önemli özelliğini
de Sezai Karakoç şiirinde bulamayız. İkinci Yeni şiiri
zaman zaman Dada'cılara yaklaşan bir anlamsızlık ve
gerçeküstücülüğü içerir. Oysa Karakoç'un şiirinde,
bunlardan çok farklı düzlemde anlam ve yoğun bir
mistisizm vardır.
Ne gariptir ki
maddeci bir sanatın ürünleri anlamsız, metafizik bir
sanatın ürünleri anlamlı ve daha gerçekçidir. Bu
çelişki İslâmî özden Karakoç şiirine sıçramış
hakikat ışığını, realizmi, öteki sairlerin
maddeciliğininse açmazını kısmen ortaya çıkaran
önemli bir noktadır.
Sezai Karakoç şiiri
evet daha çok biçimsel olarak bir İkinci Yeni şiiridir.
Ama muhteva olarak çok başka, çok tek başına bir şiirdir.
Sezai Karakoç'un
şiiri gerçi önceleri kendi muhitinde bir hayli yadırgandı,
anlaşılamadı. Bunun zorunlu bir kültürel geçiş ya
da atlayış dönemi olduğunun farkına varamayanlar,
Karakoç'un diline, yeni biçimdeki ısrarına kızarak
onu dışlamak, gözardı etmek istediler. Ama Karakoç'un
soluğunun gücü muhalefetin gücünü ezdi ve kendini
kabul ettirdi.
O dönemleri yaşayanlar
iyi bilirler; Sezai Karakoç, kendi muhiti için gerçekten
lüks bir şairdi. Onu anlaşılmamakla suçlayanlar
zihinsel olarak epeyce gerilerde kalmış kimselerdi. Ne
ki bunlar Karakoç'un gönül verdiği kendi çevresiydi.
Oysa Karakoç'un şiiri zaman zaman İkinci Yeni şiirinde
baş gösteren anlamsızlıkla hiç ülfet etmemişti.
O'nun şiiri artık gün geçtikçe gelişen, gözü açılan
kendi çevresince de anlaşılmaya başladı. Yoğun doğulu
motifleriyle adeta modern bir destan, modern bir divan
şiiridir O'nun şiiri. O, Müslümanların şiirini
sanki yeni bir dille terennüm etmiş, İslâm'ın
sesini çevresinin dışına işittirebilmiş, nasıl
olsa herkesin yaşayacağını kestirdiği biçimsel
yabancılaşmayı önceden ihbar etmiştir.
Sezai Karakoç, tüm
değerli şeyler, tüm kalıcı sanatlar gibi, zaman içinde
değeri bilinen bir şiiri yazdı. O'nun şiiri başlangıçta
belki de bu yüzden, en azından kendi çevresince
tepkiyle karşılandı. Gerçi entellektüel sanat çevrelerinde
daha ilk ürünlerinden beri lâyık olduğu yeri çoktan
edinmiş, hatta solcu olmadığından dolayı hayıflanmalara
neden olmuştur. Arkadaşları bile O'na en bayağı bir
ifadeyle 'Sezai, bu sağcılar seni anlayamayacaklar'
diyerek çeşitli imalarda bulunmaktan geri durmamışlardı.
Ne ki O, Müslüman bir şairdi; İslâmî bir şiiri
soluyordu, Müslümanlarca değerlendirilmek ve anlaşılmak
isteyecekti; bunda ısrarlıydı.
Çok şükür, kısa
zamanda uzun mesafeler alındı. Sezai Karakoç şiiriyle
birlikte daha birçok şeyi anlamaya, kavramaya başlayan
Müslüman kuşaklar doğmaya başladı. Türk şiirinde
olduğu gibi tüm Türk sanatlarında artık İslâmî
yeni tadlar taşıyan ürünler çoğalmaya başlıyordu.
Hatta öyle hızlı bir değişim çok kısa sürede yaşandı
ki, anlaşılmak bir yana, Sezai Karakoç'un aşıldığından,
O'nun sorgulanması gerektiğinden bile söz edilen günler
geldi.
Bu değişimi değerlendirmek
ayrı konu. Biz Karakoç şiirini değerlendirmek işine
dönelim.
Türkiye'deki yaşama,
batılılaşma süreci içerisinde hızla doğululuktan
kopan, geçmişle bağı azalan, kendini yadsımaya başlayan
ve geçmiş değerlerinin birçoğunu yitiren büyük şehirliye,
aydın, yazar ve düşünüre, hatta' büyük şehirlerin
tüm ahalisine karşı, taşralı bir tepkiden doğar
Karakoç'un şiiri.. Önce doğululuğu ya da taşralığı
bir başka deyişle Anadoluluğu yakasına övünç
duyacağı bir rozet gibi takmaktan çekinmez.
Mehmed Akif'te şark'lılık
kaynak araştırması ve sorgulama açısından önemli
bir öğeydi. Sezai Karakoç'ta ise kompleksten kurtulma
figürü olarak kullanılır önceleri:
“Ben güneyli çocuk
arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar
ömrüm vardır.”
Doğu-batı çatışması
ve farkını şu iki kısa dizeyle nasıl da mükemmel
bir biçimde dile getirir:
“Doğu ne batı
ne Suvare ve matine”
İlk şiirlerinden
başlayarak bu doğu-batı sorgulaması belki biraz da
üstad Necip Fazıl'ın Büyük Doğu idealinden
esinlenerek, şairin dilinde bitmez tükenmez bir
malzeme olur. Şairin “Şahdamar” adlı eserindeki
“Ötesini Söylemeyeceğim” başlıklı şiir buna
çok güzel bir örnektir.
Yabancılarca işgal
edilip, toprakları gittikçe daraltılan bir ülkenin,
çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan
basma entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar
tabancası, şalvarlı ve yalınayak erkek çocukları,
Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip
duran ve yabancıların tango'lukları karşısında bütün
mahareti kendine zarar verdirmeksizin bir akrebin
neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve
tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru,
bir demir parçasının üzerine oturmuş melekle-rin yağdırdığına
bütün kalbiyle inanan mü'min ve mütevekkil doğulu;
işte şairin halkı ve ülkesi...
Sezai Karakoç, ilk
şiir kitabı “Körfez”in yayınlandığı 1959 yılından
itibaren altı-yedi yıl içinde, kendini kanıtlamasını
bilmiş ve Türk şiirinde kendine özgün bir yer
edinmiştir. 1967-68 yıllarında ardarda yayınladığı
üç şiir kitabı ile de O'nun şiiri artık kendine
mahsus derin bir vadi bulmuştur. O günlerde yazılan
en üst düzeyde, en soluklu şiirin tüm standartlarını
haizdir.. Genel olarak sağ'da şiir ve sanat bir
ilkellik içinde akıp giderken bu elbet önemli bir aşama
sayılmalıdır. Zaten biraz da sanatta ilkelliği ve
tekdüzeliği ısrarla sürdürenler O'nun şiirine ilk
tepkileri körüklemişlerdir.
Her ne kadar modern
bir şiiri yazıyor olsa da, en modern şiir akımının
üyeleri arasında sayılsa da, onların arasında
geleneksel Türk şiiriyle, en sıkı irtibata sahip bir
şiiri yazmaktadır. Sonraki yıllarda tıkanıp kalan
İkinci Yeni şiirinin geleneğe yapay olarak yaslanma
çabaları yanında Karakoç'un şiiri daha başlangıcından
'beri geleneksel şiirden sürekli beslenmiştir. Öteki
İkinci Yeni şairleri bu geleneksel zevki çok sonraları
tatmayı deneyeceklerdir. Geleneksel divan şiirinde şairler
divanlarına genellikle Besmele-Hamdele-Salvele üçlemesi
ile başlar, münacaat ve naatlarla sürdürürlerdi şiirlerini,
Karakoç büyük bir değişim, bozgun ve yabancılaşmayı
yaşayan toplumunda
bu geleneksel sıralamayı tam tersine çevirmiştir.
Bir şiirinde bu poetik esp-riyi anlatır;
“...
Eski kitaplarında,
da Tanrıya yalvarışlar
Yer alırlar buna
yakın bir sebeple
Kitabın başında
değil
Kitabın sonunda
Eskiler yaşıyorlardı
olgun bir toplumda
Herkesin hemen Tanrıyla
olacağı bir makamda
O yüzden
Kitaplarının başında
yer alır
Tevhidler münacaatlar
Onlar esere Tanrıyı
ululamakla başlar
Hazır bulmuşlardır
herşeyi önceden
Ve herkes her an
dolu saf İslâmla
Bizse sesleniyoruz
cehennemden...”
Sezai Karakoç'un
çağına, çağının egemen güç ve ideolojilerine yönelttiği
eleştiri olabildiğince sert ve kıyıcıdır. Yaşadığı
dönemin hayatı ile geçmişi mukayese edince müthiş
nostaljiler yaşar. O'na göre de, gün günden kötüye
gitmektedir.
Kendi toplumuna yönelttiği
objektifin yakaladıkları ise başlangıçta Mehmed
Akif'inkine benzer ciddi ve sağlıklı teşhislerdir:
“Her evde kutsal
kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı
göremedim”
Yeşil sarıklı
ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların
gözlemine kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak
kendi kendine öğrenip dilinde bir “Diriliş Muştusu”
olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle
“Hızırla Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun
biçimde dile getirilen şairin “Diriliş Muştusu”
ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve
imajlarla dolu, gerçekten bir dâvanın en yeni en çağdaş
destanı niteliğindedir.
“Safahat”tan ya
da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin
ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu
sağlam irtibattır. Mistik bir atmosferde teneffüs
etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm'ı
Türk tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için
bu doğal olsa gerek. Oysa Akif bizzat tasavvufu toplum
için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra”
olarak görmekten hiç geri durmuyordu.
Sezai Karakoç,
toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de
metafizik bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da
batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Oysa
Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının
çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu.
Kuşkusuz Sezai
Karakoç'un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek
yanlış olacaktır. Çünkü O'nun çağdaş İslâmî
sosyal-siyasal sorunlar üzerinde kafa yormuş bir düşünür
olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden
şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun
bir yansıması olarak da alabiliriz. O'nun şiiri doğu
gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz
tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli,
derûnî ve şarkkârî bir şiirdir.
'Hızırla Kırk
Saat', İslâm tarihine tutulan bir ayna niteliğindedir.
Ya da çağdaş bir mevlid.. Ama yalnızca son Resulûllahın
doğumu ve teşrifi için değil, İslâm'ın doğuşu
ya da Kur'an'la tamamlanışı üzerine yazılmış bir
mevlid. İslâm'ın ilk tarihine, önceki resullere de göndermeler
yaparak ilerleyen bir mevlid.
Hz. Adem'den beri
İslâm tarihinin kronolojik olarak önemli dönüm
notalarına, peygamberler tarihine işaretlerle birlikte
bu destan, Mehdinin gelişi ve Müslümanları kurtarışı
mitolojisine kadar uzayıp gider. Tadına doyum olmayan
şiirsel güzelliği, sağlıklı İslâmî motifler yanında
kimi zayıf rivayetlerden şiire medet arama girişimlerine
kadar her yönüyle gerçekle mit arasında yoğun med
ve cezirlere sahne olan bir şiirdir bu.
“Hızırla Kırk
Saat” İslâm tarihinden pasajlar, motifler sunarken,
Anadolu mitolojisi ile ilgisini hiç kesmez. Her vesile
ile Anadolu insanının İslâm'a, İslâm tarihine, İslâmî
olan her şeye bakışını yorumlar. İslâmî Türk kültürü
ve uygarlığına ulaşır.
“Hızırla Kırk
Saat”i okurken onun İslâm tarihine tuttuğu projektörün
aydınlattığı yerde, kimi mekân ve insan isimlerine
rağmen, dolaşıp duran bir Anadolu ruhunu her zaman görmek,
hissetmek mümkün. Hızır, yalnızca Hz. Musa'ya,
imtihan için Allah'ın gönderdiği bir “Kul” değildir
sanki. Bir semboldür. Anadolu mitolojisinde daha değişik
anlamlar ve ödevler üstlenmiş, hep yaşayan, hiç ölmeyen
bir mehdi'dir adeta. İslâmî sıhhati her zaman tartışılabilse
de Hızır bir Hızır kuşağı prototipi mi acaba?
Mehmed Akif'teki Asım'ın rolünü üstlenmiş bir
sembol mü? Halkın kendi gayretsizliği, tenbelliği ve
yanlış tevekkülüne karşı uydurduğu bir ilâhî
kurtarıcı mı? Halkın çaresizliğine yetişmesini
umduğu-beklediği bir Allah eri mi? İslâm öğretisinde
böyle bir beklentinin sıhhati tartışılır. Ama ne
yazık ki halkın hülyalarına ve itikadına oldukça sıkı
ve sağlam yerleştirilmiş bir motiftir bu Anadolu'da.
“Hızırla Kırk
Saat”in tarihsel içeriği yanında “Taha'nın Kitabı”,
şairin kendi çağına tuttuğu bir ayna, bir projektör
ödevini üstlenmiştir. İslâm'ın zengin tarihsel
mirasına sahip, çeşitli uygarlıklar yaşayıp
sonunda yorgun ve yenik düşmüş bu uygarlığın
bireylerine bir manifesto sunmaktadır sanki. Hızır'ı
Allah'ın seçtiği farzedildiği için bu kez sıradan
bir doğu prototipi, ya-ni Taha seçilmiştir ana motif
ve sembol olarak. Taha bir değişime uğramıştır, ayırdında
olmadan uğramıştır üstelik. Şeytanla, yarasalarla,
alkadınları ve bilumum ejderhalarla müthiş bir savaşa
tutuşmuştur. Taha yeni çağın, doktorun, şeytanların
karşısındaki savaşında oldukça yorgun ve bitkin düşmüş,
yenilmiştir.
Önce evini yitirmiştir
Taha. Bu ev bir bakıma bütün bir vatandır. Ev ölmüştür.
Başkaları (batı) evi tutsak etmiştir. Ev artık
topyekun batının toplama kamplarına hem de gönül rızasıyla
akın akın koşup gitmektedir. Yani ev bir açıdan
kendi kendini öldürmektedir. Bu intihara, evi, dünyevî
bir muştu, şeytani bir muştu ikna etmiş, aldatmıştır:
“Anne gitti ve
evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular
buruştu testilerde”
Bu anne, Anadolu
olmasın? Ve bu annenin “doğar doğmaz âyetlerle karşılanan
çocuğu” yoktur, hiç doğmamaktadır artık.
Mecnun gibi çılgın
arayışlar ardındadır şimdi Taha. Başını taştan
taşa vurup dolanmaktadır dervişane. Eyüp Sultan'da,
sabır kentlerinde çareler aranmaktadır. Öyle ki kimi
geçici onarımlar geçirir, ama “onarılan saat artık
eski saat değildir. Şiddetli-ateşli hastalıklar yaşar
bu arada. Sürekli geç-mişi ansır. Bir ilk ölümü
tadar. Ölümü tadar ki sonunda dirilsin, yeniden
dirilişi yaşasın. Bu diriliş bir farkına varış,
geçmişle bütünleşiş “Dört melek ve Kur'an'la”
diriliştir.
Sezai Karakoç'un
şiirini derinlemesine tüm boyutlarıyla kavrayabilmek,
yakalayıp anlatabilmek kolay bir iş değil, demiştik.
Biz bu çalışma çerçevesinde, Karakoç şiirindeki
İslam olgusunun mahiyetini irdelemeye çalışıyoruz.
Yoksa O'nun şiir sanatı hakkında konuşmak, uzmanlık
ister.
Karakoç'un
dirilmesini umut ettiği Taha, hem derviş hem devrimci
olabilmenin iç çelişkisini yaşayan hem de günümüzde
yaşayan doğulu bir tiptir. Batı karşısındaki
komplekslerini ancak olağanüstü tevekkülüyle
yenebilecektir. Oysa bu değişim, ülkede ve dünyada hızla
devam etmiş, yeni Müslüman kuşağı Taha'dan biraz
daha az derviş ama daha devrimci karaktere sahip yetiştirmiştir.
Yani Karakoç'un önerisine uyarak “Şeyhe yaklaşan
bir mürit gibi” olmaktan özellikle sakınmaktadır
artık yeni kuşaklar. Eski ku-şaklarca da bu tutumları
terbiyesizlikle, batı etkisinde kalmakla suçlanmaktadır.
Sezai Karakoç Tekke-Medrese ve Eski-Yeni çatışmasında
reyini Tekke ve Eski yönünde kullanmaktan hiç kaçınmaz.
Hatta konuyu fazla tartışmaya hiç yanaşmaz. Doğru,
kendisinin saptadığı istikamettedir. Sürer atını
bu istikamette; kulak asmaz hiçbir muhalefete.. Bu yüzden
olsa gerek tipik Türk eğilimi gibi peşin ve çabuk
kabullerin şiiridir O'nun şiiri. İnkâra pek yer
yoktur. İnkâr, O'na göre, adeta her zaman menfidir.
Kabul'deki yumuşaklık inkâr'da yoktur.
Sezai Karakoç'un
şiiri iki ana damardan akıp gider. Biri bağımsız şiirlerini
topladığı Körfez, Şahdamar, Sesler ve Şiirler IV
adlı kitaplarında toplanmıştır. Daha çok insan
tekinin yaşama serüvenine yönelik, bireysel sorunlara
eğilmeleriyle dikkatleri çeken çalışmalardır. Öteki
tür şiirleri Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı,
Gül Muştusu, Ayinler
ve Leylâ ile Mecnun deyim yerindeyse destansı,
öz ve biçim olarak geleneksel yapıya yaslanan, bağımlı
yahut bağlantılı şiirlerdir.
Bu, O'nun şiirinin
ne denli zengin malzemeye ve güçlü soluğa sahip olduğunu
göstermektedir. O'nun şiirinin beslendiği damarlar,
insanlığın yara-tılışından, yani İslâm'ın en
eski tarihinden Hz.Adem'den başlayarak sürüp gelen ve
kaynağı doğulu olan tüm beşeri serüvenleri kapsar.
Bu serüven içinde Anadolu, Anadolu içinde de Güney
Doğu Anadolu insanı özel bir yer tutar. Bununla
birlikte doğu ile batı arasındaki yahut hak ile bâtıl
arasındaki ezelî çatışmayı hiç ihmal etmeksizin
sergiler ve doğu lehine tezler, savunmalar ortaya
koyar.
Sezai Karakoç'un
şiirine gerçekten tüm bir İslâm tarihi, tüm bir Müslüman
Türk tarihi imgeler, değinmeler, imajlar, çağrıştırmalar,
anıştırmalar halinde serpiştirilmiştir.
Kısacası O'nun şiir
malzemesi için bitmez tükenmez bir kültür kaynağı
mevcuttur. Belki bu yüzden -bizce- çağdaşı öteki
şairlerin tümünden daha uzun vadeli bir şiiri üretmiştir
işte. “Gül Muştusu” adlı eserinden seçilmiş
birkaç dize zikretmeden geçemeyeceğim:
“ îlgim yok
benim bu erken ağarmış suçlarla”
“Ah yüzü kurumuş
bir bağın çalı çırpısına dönmüş
yaşlı kadınlar
korusu”
“benim kadınlarım
konuşmamaları
bile bir tarih olan”
“bir ilgi var ölenle
bulut
doğanla güneş
arasında”
“baharın salavatı
güller”
“Yıldızlarının
yere yakınlığından
fazlalaşmış akıl hastalan”
“ve dağa ılık
bir banyo ikindi”
Bizce Sezai Karakoç'un
en gündelik, en sıradan şeyler üzerine söylediklerinde
bile, en genel, en herkese göre olan duyguların altında
bile ya İslâmî, ya doğulu, ya, Anadolu'lu ya da taşralı
bir ilgiyi, bir bağlantıyı hemen yakalayabilirsiniz.
Yukarıdaki dizeleri örnek olsun diye rasgele seçtim.
Sezai Karakoç
ellili yıllardan seksenli yıllara değin sürdürdüğü
şiir çalışmalarında, kendi stilini oturmuş ve
belli bir düzeyi her zaman muhafaza etmesini bilmiş,
gelişim çizgisinde önemli sapmaları olmayan ender şairlerden
birisidir. Yaşamı, düşü ve hülyalarıyla çizdiği
insan tipi, bozgunun şaşkınlığını, fethin sarhoşluğunu
yasayan kendi halkıdır.
İlk şiirlerinden
son şiirlerine değin vurucu gücünü yoğunlaştırıp
hep hedeflediği noktayı dövmüştür. Örneğin “Şiirler
IV” kitabında yer alan ve belki Karakoç'un son bağımsız
şiirleri içinde en başarılısı olan “Fecir
Devleti” O'nun şiirinin, dünya görüşünün bir
bakıma bir özeti niteliğindedir.
Karakoç “Fecir
Devleti” şiirinde ilkin ulusunun bir bozgun sonunda
bo-yunduruğuna teslim edildiği yabancı bir uygarlığı
(“Fırtına öncesi bir uygarlık”) yargılar. Sonra
kendi halkının hakikatini saptar:
“Halkım yalnız
iki duyguyu tanıdı
Ya birini yaşadı
ya öbürünü yaşadı
Fetih veya
bozgun.”
Şair, Yahya
Kemalle “Bozgunda bir fetih düşü” gören
ulusunun, bir gün ortaya çıkıveren (nasıl olacaksa)
birileri tarafından kurtarılacağına, yeni fetihler
yaşayacağına yürekten inanmaktadır:
“Bir fecrin
erleri
Batmış
medeniyetimizin
Ruhumuzun
arkeologları
Çıkıp çıkıp
bir lânetli geceden
Geliyorlar”
Onlara o erlere “ışık
tut rabbim” diye yalvarır.
“Kur'anın aydınlığını
yay gönlümüze
Peygamber duasını
eş et bize...”
Şair bu ve benzeri
düşleri görmekten her zaman hoşnuttur. Toplumunun
yabancı boyunduruğundan kurtulacağına yürekten
inanmaktadır. Şair zaten her şeye inanmaktadır.
Umutlu değildir pek, çok zaman kötümserdir, ama
inanmaktadır. O'nun şiiri sadece içinde İslâmî
imajlar taşıyan bir şiir değil, baştanbaşa İslâmî
özlemlerle bezeli bir şiirdir. Ancak bu özlem zaman
zaman bir geçmişe özleme dönüşmekte, hiç de İslâmî
olmayan belki biraz Türk karakteri taşıyan kimi
unsurları da içine alabilmektedir. Halkının masum
olduğuna inanan bir şair için doğal bir tutum olsa
gerek bu. Çünkü suçlu, Batıdır, sömürgecilerdir
ve yeni olan her şeydir. Bazan geçmişin kabahatlerine
de yaklaşacak olur şair. Ama bunun üstünde fazlaca
durmaz. Çünkü O'na göre şu anda karşıdaki düşmanı,
yabancı'yı hesaba çekmeli, onu yargılamalıdır.
Şairin bu
nostaljik tepkisi herhalde daha çok tartışmalara
neden olaçaktır.
Yoğun bir gelenekçi
muhteva ile en çağdaş, en modern şiir biçimi ve
dilini yan yana düşünebilmeye alışmalıyız Sezai
Karakoç şiirini anlayabilmek için. Bu bakımdan
Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde, Müslümanların şiirini
çağdaş standartlar düzeyine eriştiren hatta zaman
zaman onu aşan, ona yol gösteren bir şiirdir O'nun şiiri.
Hayat ile sanatı, sanat ile şiiri bütünleştiren,
bunun tevhidini yaşatan bir sür.
“Hiç
evlenmeyecek olan onlardır” der, Karakoç bir
dizesinde.
Kimler?... Şairin
kendisi, melekler ve Hızır mı?
Onun şiirindeki
“Suna” da “Leylâ” da hep aynı imajdır. Fakat
nedir bu imaj? Platonik aşkın tanımladığı gibi
insandan Tanrı'ya bir geçiş, bir
Vahdet-i vucûd mu?..
Evet biraz Hallaç,
biraz Muhiddin, Mevlânâ ve Yunus... işte şairin etki
kaynakları...
Açık söylemek
gerekirse O'nun şiirindeki mistisizmin tutulacak bir
yanı yoktur. Ama böylesine bir ortamdan “Diriliş muştusu”
gibi bir direnişi üreten ve öneren öncü tutumunu da
unutmamak gerekir. Umulur ki sonraki kuşaklar bu
dinamizme yaslanarak daha taze ve yeni ve daha sağlıklı
İslâmî yorumlara ulaşabilsinler.
Sezai Karakoç şiirinin
seyir çizgisini oluşturan eğri, bizim taraftar olmadığımız
bir eğilim göstererek düşüş yönüne doğru
ilerler. O'nun başlangıçtaki şiirleri daha kavgacı
ve dirençli iken, bu direnç, sonraki şiirlerinde
giderek kırılır. Şair sanki bu kırıklığı
gizlemek için mistisizme ve yanlış bir tevekküle
biraz daha yaslanır. Umutsuzluğu artar. Ama bazan bir
umut patlaması da gözlenir. Fakat ikisi; umut da,
umutsuzluk da mübalağalıdır. Sahici bir mecnunlaşmayı
yaşıyordur şair adeta. Kolu kanadı kırık, bir
lokma bir hırkaya razı ve azıcık direnç yerine
kucaklar dolusu bedbinlik, gözü yaşlı yakarışlar,
çabuk teslimiyetler şairin duçar olduğu duyarlıklardır.
Kuşkusuz şair Allah'a sığınmayı ve yakarmayı
hayatının ve şiirinin hiçbir döneminde terketmemiştir,
ihmal etmemiştir. Ama şiirinin gelişim çizgisi
kavgayı mücadeleyi terkedip, Leylâ'sını aramaya
bile artık bir son verip, uçsuz bucaksız çöllerde
hedefsiz dolaşmayı daha çok tercih eder gibi gözüktü
bize. Bunu en son şiir kitabı “Leylâ ile
Mecnun”dan çıkarsamamız mümkün. Gerçekten
“Leylâ ile Mecnun”un O'nun en son kitabı olması
bu konuda manidardır.
EY YAHUDİ
Nihayet Mescid-i
Aksa’yı da yaktın ey yahudi
Asırlardır insanlığın
ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe
çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına
inanır inanmaz
Büyük Peygamberin
göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı
yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını
sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki
Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın
Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan
işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş
bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden
bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür
ey yahudi
Sen vaktiyle
peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün
miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş
noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi
kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın
ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş
ve topraktır
Sen asıl kendini
yaktın ey yahudi
Sen ancak kendi
ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin
kendini ey yahudi
Kudüs’ü aldıktan
sonra
Gazzede yapmadığın
işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i
Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını
en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan
ettin
Hakettiğin cezayı
en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün
ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği
bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen
cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman
Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin
ruhunu sarstın ey yahudi
Zebura ihanet ettin
ey yahudi
Tevratın ve
Zeburun
Musanın Davutun Süleymanın
Ve bütün kitapların
ve bütün peygamberlerin
Gelmesini
bekledikleri
Geleceğini haber
verdikleri
Ve bütün kitapların
ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana,
yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin
ayak bastığı yere
İmam olup bütün
peygamberlere
Namaz kıldırdığı
yere
İhanet ettin, aklınca
hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı
en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin
haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların
arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun
yeri haber verecek
Çünkü sen taşı
bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar
vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın
her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü
senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert,
mert bir ümmet için
İnsanlığın son
ümidi bir ümmet için
En büyük kini
duymaktasın
O fakir de olsa
uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu
ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek
azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs
kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu
ümmet altından ve zebercetten
ve yakuttan
Yeniden yapabilecek
bir kudrete erecektir
O gün Tanrının
azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile
seni ondan kurtaramıyacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı
yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı
çekiyoruz
Sen de bir gün
kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü
lanet edecektir
Sana gökyüzü
lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe
yolunu tutmazsan ey yahudi
SEZAİ KARAKOÇ
(DİRİLİŞ DERGİSİ
SAYI:1 1969)
© 2002 İktibas |