ABD-İsrail
Devlet Terörü ve Zorlayıcı Barış Stratejisi
Güç
ve adalet kavramları arasındaki vazgeçilmez ilişkiyi
kurabilen ve Allah'tan başka bir ilaha kul olmayı
reddeden bir dünya görüşünün, yaşam biçiminin
temsilcilerinin söz sahibi olmadığı bir dünyada
mazlumların çığlıklarına, yardım çağrılarına
cevap verecek bir gücün bulunmadığını, dünya bir
kez daha anlamış olmalı... İnsanı ilahlaştıran, aşkın
değerlere hayatı düzenlemede yer vermeyen, güçlünün
haklı, çıkarın değer ölçüsü olduğu bir
medeniyetin çağdaş usullerle gerçekleştirdiği bir
katliama, soykırıma daha şahit olmaktayız. Tıpkı
tarihteki benzer örnekleri gibi... Bırakın daha
geriye gitmeyi, ortaya çıkarılmaya devam edilen toplu
mezarlarıyla hala dehşetle ve ibretle hatırladığımız
Bosna'da, Kosova'da olanları unutabilmemiz mümkün mü?!
Medeni Batı'nın gözleri önünde uluslararası güçlerin
nüfuz savaşının kurbanı olan müslümanları hatırlamamak
kabil mi? BM Barış gücüne güvenerek silahlarını
teslim eden Boşnak güçlerle, bu güçlerin koruduğu
sivilleri kendi bölgelerine götürüp katledenleri,
Batılı bir devletin iç siyasi çekişmeleri sırasında
öğrendiğimizde bu zihniyete lanet etmemek elde mi?
Çocuk,
kadın, yaşlı, hasta demeden, kuduz köpek misali saldıran
güçlere Batı ve ABD desteği... Daha bu acı, dehşet
verici katliam unutulmadan Filistin'de yaşanan benzer
cinayetler, katliamlar, soykırım... Yine arkasındaki
güç ABD!... Detayları tartışılsa da, II. Dünya
Savaşı'nda Hitler’in Yahudilere uyguladığı insanlık
dışı uygulamaların neredeyse kopyasını uygulayan
siyonist ırkçılığın Allah'ın lanetini hakeden
uygulamaları... Korkunç manzaralar... Kural tanımayan
bir şiddet, sivilleri hedef alan ve onları dehşete düşürerek
yıldırmayı, diz çöktürmeyi amaçlayan bir "Devlet
Terörü" ve bu manzaranın fonda gözüktüğü
"Çağdaş Uygarlık" manzarası...
Tankıyla,
topuyla, akıllı füzeleriyle, İsrail'in ürettiği ve/veya
ABD'nin sadece İsrail'e verdiği en son teknoloji ürünü
silahlarıyla, nükleer silahsızlanma çığlıkları
atan Batı'nın nükleer güce sahip olmasında hayati
yarar gördüğü Siyonist devletin güçleri,
yerlerinden, yurtlarından sürülüp mülteci durumuna
düşürülmüş, en önemlisi de kimlik krizi içine
sokulmuş, kendi içinde kavgalı ve ancak bulabildiği
kadar, eline geçirdiği silahla taşla, sopayla
namusunu, vatanını korumaya çalışan bir toplum üzerine
yürümektedir. Bu kıyas kabul edilmeyecek güç farkına
bir de çerçevesi belli olmayan ve global sistemi
kontrol eden güçlerin stratejik çıkarlarına göre
terör tanımını da eklerseniz karşınıza
Afganistan'daki, Filistin'deki vahşet çıkmaktadır.
Ve bu vahşet o kadar büyük boyutlara ulaşmıştır
ki uluslararası sistemin amaçları doğrultusunda
faaliyet gösteren BM'in Filistinli Mültecilere Yardım
Ajansı (UNRWA) yetkilileri bile, misyonlarını
unutarak, İsrail'in mülteci kamplarındaki katliamları
karşısında dehşete kapıldıklarını açıklamak
zorunluluğunu duymuşlardır. İsrail'in Batı Şeria'daki
kıyımlarının daha önce misli görülmemiş
boyutlarda olduğunu kaydeden UNRWA yetkilisi, işgaller
sırasında alt yapının tahrip edildiğini, çocuk,
kadın, yaşlı, hasta demeden barınakların
Filistinlilerin üzerine buldozerlerle, tank ateşleriyle
yıkıldığını, hatta yaralıları taşıyan ambülanslara
dahi ateş edildiğini dehşetle anlatmaktan kendini
alamamaktadır. Aynı yetkili, devamla, sadece son günlerde
kurşunlanan ambülans sayısının 185 adet olduğunu
ve bunlara ilaveten UNRWA'ye ait ambülansların da üçte
birinin zarar gördüğünü kaydetmektedir. Keza
Cenin'deki olaylara şahit olan bir hastane yetkilisi
de, sokakların cesetlerle dolduğunu aktarırken,
hastanelerde elektrik, su ve ilacın bulunmadığını,
onlarca insanın ameliyat için kuyrukta beklediğini,
hatta bazı hastanelerde ilaçlara İsrail askerlerince
el konulduğunu dehşetle dünyaya haykırmaktadır...
Tüm
gerçekler ayan beyan ortadayken global sistemin
medyatik bombardımanı ile sanki bu cinayetler, Sabra
ve Şatilla kamplarındaki katliamların, çocuk
cinayetlerinin sorumlusu, sertlik yanlısı Katil Şaron'un
marifetleri gibi sunulmaktadır. Hemen peşinde de,
katliamların, terörist eylemlerin sorumlusu İsrail'in
kendini savunma ve terörle mücadele hakkının gereği
olduğu ileri sürülmektedir. Oysa gerçek, bunun tam
tersidir. Kendilerine bir yurt arayan Yahudileri kendi
emperyalist amaçlarına hizmet edeceği düşüncesiyle
Filistin'e getiren ve terörist Yahudi örgütleri ve
Batılı devletlerin desteğiyle kurulan İsrail
Devleti'nin bu cinayetlerinin, soykırımının, devlet
terörünün arkasında bir zihniyet ve bu zihniyetle
ortak amaçları bulunan bir strateji bulunmaktadır.
Söz
konusu zihniyeti ve bugün Filistin'de yaşanan tezahürlerini
daha net anlayabilmek için Kasap Şaron'un 1956 yılında
yaptığı aşağıdaki konuşmasını dikkatle okumak
gerekir. Burada Şaron, "Uluslararası prensipler
beni ilgilendirmez. Ben bir kerede 750 Filistinli'yi öldürdüm.
Askerlerimi Filistinli kadınlara tecavüze teşvik
ediyorum. Onlar bizim kölelerimiz. And içiyorum, bütün
makamlardan alınsam bile, bölgede doğan ve yolda gördüğüm
her Filistinli çocuğu yakacağım. Bunu öyle yapacağım
ki, azap çeke çeke ölecekler. Kimse bunu neden yaptınız
diyemez. Çünkü emri biz veririz. Başkaları da itaat
eder" demektedir. Bu sözlerin arkasında yatan
Siyonist zihniyeti, terör mantığını çok iyi
anlamakta yarar vardır. Zira Şaron'un sertlik yanlısı
olması, Peres'in daha ılımlı olması bir zihniyet
farklılığına işaret etmez. Olsa olsa, bu farklılık,
yöntemle, politika tercihiyle izah edilebilir. Ki gelmiş
geçmiş İsrail yöneticilerinin büyük çoğunluğu,
geçmişte çeşitli siyonist terör örgütlerinin
liderleri olarak adlarını cinayetlerle, katliamlarla
duyurmuşlardır. Ve zihniyet itibariyle Kasap Ariel Şaron'dan
farklı görülmemelidirler.
Bu
malum zihniyetle ortak çıkarları bulunan strateji ise
"Zorlayıcı Barış Stratejisi"dir. Bu
strateji ABD ile İsrail'in ortak stratejisidir de...
ZORLAYICI BARIŞ
STRATEJİSİ
Hatırlanacağı
gibi, Oslo Barış Süreci’yle istedikleri sonuca ulaşamayan
ABD ve İsrail, El Aksa İntifadası'yla Filsitinliler
lehine değişen dengeleri yeniden kendi lehlerine çevirebilmek
için bu tehlikeli yolu seçmiş gözükmektedir.
Bu
bağlamda, önce Arafat'sız bir çözüm arayışı için
nabız yoklayan ADB-İsrail ikilisi, United Press
International haber ajansında belirtildiği gibi Mısır
Kralı Abdullah'ın merkezde bulunduğu Arafat'sız bir
çözüm planının üzerinde durdular. Bu plana göre,
Filistin Ulusal Meclisi ve Yasama Konseyi bir toplantı
düzenleyerek Filistin'i yönetecek geçici bir hükümet
kuracak. Bu hükümetin başına getirilecek kişi de
uluslararası arenada "Filistin Lideri" olarak
değil, "Filistin Başkanı" olarak lanse
edilecek. Böylelikle ABD-İsrail ikilisi, Filistin halkına
kendilerinin öngördükleri "barışı"
yeterince anlatamayan ve önüne konulan anlaşmayı,
kendi liderliğinin sonu olarak gördüğü için
imzalamayan Arafat'ı köşeye sıkıştırmış
olacaklardır. Bu yeterli olmayınca da, İsrail tanklarının
kuşattığı, yakıp yıktığı, korumalarının çoğunu
kurşuna dizdiği karargahında Arafat, dava arkadaşlarından
bazılarını feda ederek istediği bir ülkeye iltica
ile ölüm kıskacında daha da güç bir pozisyona
sokulmuş gözükmektedir. Ancak, unutulmamalı ki bu sıkıştırmanın
ortaya çıkaracağı muhtemel sonuçlar iki boyutuyla
ABD-İsrail stratejisine hizmet edecek niteliktedir.
Birinci boyutuyla, Arafat nezdinde tüm Filistinlilerin
burnu sürtülerek, Filistin tarafına başka çıkış
yolu bırakılmamakta ve Filistinlilerin istenen çizgiye
getirilmesi sağlanmak istemektedirler. İkinci
boyutuyla ise, köşeye sıkıştırdıkları, ölümü
gösterip sıtmaya razı etmek istedikleri Arafat'ın
tek çıkış yolu olan direnerek daha güçlenmesi ve
Filistinlilerin mazlum ve kahraman lideri olarak algılanması
halinde O'nu stratejiye uygun bir konumda yeniden
devreye sokabilmek mümkün olabilecektir. Ancak,
Filistinlilerin haysiyetlerini ayaklar altına alan ABD-İsrail
devlet terörünün ortaya çıkaracağı ya da yaygınlaştırarak
güçlendireceği üçüncü bir boyut daha bulunmaktadır.
Buna göre, başta zulüm gören Filistinliler de olmak
üzere Arap ve İslam Dünyasında, hatta dünya
genelinde Amerikan karşıtı ve İsrail karşıtı bir
atmosfer ortaya çıkacaktır. Böyle bir atmosfer, kaçınılmaz
olarak ABD-İsrail terörüne karşı, artık ne ve nasıl
yapıldığına bakılmaksızın reaksiyoner bir karşılık
verilmesi sonucunu doğuracaktır. Bu tür bir mücadele
yöntemini ister tasvip edelim, isterse etmeyelim,
haysiyetleri çiğnenmiş, her şeyleri ellerinden alınmış,
can ve mal güvenliği kalmadığı gibi gelecekle
ilgili beklentileri tankların altına alınmış
Filistinlilere, üstelik düşünceleri karmakarışık,
sağlıklı bir psikolojiye ve genelde kontrol gücüne
ve yaygın örgütlülüğe sahip olan bir liderlikten
yoksun Filistinli'ye herşeye rağmen bir şeyler söyleme
imkanı bırakmamıştır. Bütün olanlara rağmen, müslümanın
mentalitesinin farklı olduğu, her halükarda Usvet-ül
Hasene olan Peygamberimizin, İslam'ın ortaya koyduğu
ilkelere uyduğunu, inancına uygun yöntemlerle mücadele
etmekten asla vazgeçmediğini, İslami bir çizgiyi hep
muhafaza ettiği için farklı olduğunu ve başarıya
ulaştığını, şu kaos ortamında hiç kimsenin
anlatması da mümkün gözükmemektedir. Gerçi bunlara
vurgu yapan insanlar kınanıp dışlansa da, ileride,
daha uygun bir vasatta kendilerini İslam ile tavsif
eden Müslümanların bu konuyu tartışması gerektiği
gerçeği de ortada durmaktadır...
Tüm
bu gerçekler göstermektedir ki İsrail ve hamisi ABD,
haydutlukla kurdukları devletlerinin çıkarlarını
terör yoluyla koruyacaklarını sanmaktadırlar. Oysa büyük
bir stratejik hata içinde olduklarını en kısa
zamanda anlayacaklardır.
Toprak
karşılığında barış stratejisiyle bölgedeki en
radikal gözüken güçleri dahi "1967 öncesi sınırlarına
çekilmesi karşılığında" İsrail ile barışa
neredeyse teşne hale getiren ABD, istediklerini tam
olarak alamayınca yine kovboyca/haydutça davranarak
"Terörle mücadele" safsatası temelinde yeni
bir çıkış aramaktadır. Ve tüm "medeni" dünyanın
gözleri önünde hunharca sürdürülen ve savaştan çok
tam bir devlet terörünü yansıtan saldırılarla aşağılanan,
diz çöktürülmek istenen Filistinlilere istedikleri
şartlarda bir "barış antlaşması"
imzalatabileceklerini sanmaktadır. Oysa kısa
vadede, tam tersine bir sonuç ortaya çıkmış
bulunmaktadır. Öyle ki ABD-İsrail ikilisinin terörist
yöntemlerle kural tanımaz bu son katliamları, daha önce
% 20 olan "intihar saldırıları"nı destek
oranını % 85’lere yükseltmiş bulunmaktadır. Bu
gerçeğin, ABD-İsrail ikilisinin büyük oranda
kontrolünde olan enformatik araçların manipülasyonuyla
kısa vadede değiştirilebilmesi mümkün gözükmemektedir.
Ancak bu emperyalist zihniyetin geçmişte bir çok
cinayetlerini, katliamlarını, soykırımlarını
enformatik yollarla kamufle ettikleri, hatta diğer
insanlara insanlık, ahlak dersleri vermeye dahi
yeltendikleri bilinmektedir. Bugün de aynı şeyleri
yapabilmelerinin önündeki yegane engel, bilinçli,
Kur’ani ilkelerden sapmamış, uzun soluklu ve hayatı
kuşatıcı bir mücadeleyi örgütlü ve yaygın bir şekilde
sürdürme gücüne erişmiş Müslümanlardır...
Ne
var ki, enformasyon savaşı hiç vakit kaybetmeden başlatılmış
bulunmaktadır.
ENFORMASYON SAVAŞI
VE TERÖR
Nitekim,
enformasyon savaşıyla, İsrail ve hamisi ABD,
Filistinlilere uygulanan devlet terörünü ve soykırımı,
güya "terörün alt yapısına karşı yürütülen
bir mücadele" olarak sunmak gayretindedir. Bu bağlamda
İsrail Başbakanı A. Şaron’un selefi Ehud Barak, dünya
çapında bir enformasyon savaşını yürütmektedir.
Bu vesileyle, Radikal Gazetesi’nde önce "İsrail
katliam yapıyor" başlığı atılırken daha
sonra Yahudi Lobisi’nin yoğun baskısıyla "Ramallah’taki
propaganda savaşının bir kurbanı da biz olmuştuk"
ifadeleriyle özür dilenmek zorunluluğu
hissettiriliyordu. Yine iki Türk televizyonunda (NTV ve
CNN TÜRK) arz-ı endam eden Barak, hem Camp David, hem
de Arafat’ın bilinmeyen yönleriyle ilgili "büyüklere"
masallar anlattı. Barak, sık sık Arafat’ı suçlamaya
çalışarak O’nun bir yalancı olduğunu söyleyip
durdu. Arafat’a öyle bir kızgındı ki, O’nun
"barışı değil terörü seçtiğini",
"genç Filistinlileri zehirlediğini” söyleyebilecek
kadar ileri gitme gereğini duydu. Şaron için ise,
"Başka bir şey yapamazdı" diyerek resmi
Amerikan ve İsrail söylemini ısrarla tekrar etti.
Enformasyon savaşının ön saflarında Barak, devamla,
Camp David’deki başarısızlığın sorumluluğunun
Filistin tarafında olduğunu, Filistinlilere lütfettikleri
% 90’lık toprak teklifinin reddedildiğini de ilave
etmeyi ihmal etmedi.
Ne var ki, Barak, bu yalanları sıralarken İsrail
propagandasının gönüllüsü program sunucularından
çanak soruların dışında kendisini zor duruma
sokacak bir soruyla karşılaşmadı. Dolayısıyla % 90
toprak teklifinin ne anlama geldiğini; dört bölgeye bölünmüş
ve aralarında İsrail kontrolünün tamamen devam ettiği,
bir bölgeden ötekine geçerken İsrail kontrol
noktalarına başvurmanın kaçınılmaz olduğu bir %
90’lık toprak teklifinden söz ettiğini seyirciler
öğrenemedi. Yine Ürdün, Mısır kara sınırlarının
İsrail Kara Kuvvetleri’nin, Gazze sahillerinin İsrail
Donanması’nın, hava sahasının da İsrail Hava
Kuvvetleri’nin mutlak kontrolünde olacağı, hem
insanların hem de malların bölgeler arası geçişinde
İsrail onayına tabi olduğu devletten başka her şeye
benzeyen bir Filistin ‘devlet’inin Camp David’de
önerildiğinden kimse haberdar edilmedi... Bunlara
ilaveten 3, 3-5 milyon civarındaki mültecilerin
durumundan, Kudüs’ün nihai statüsünden, su
kaynaklarının dağılımından hiç söz edilmeyen bir
anlaşmanın söz konusu olduğu gündeme dahi
getirilmedi.
Oysa
ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri Oslo Barış Süreci’nin
mekanizması, İsrail’in işgal altında tuttuğu Batı
Şeria ve Gazze’deki topraklardan aşamalı olarak çekilmesinin
ve müzakerelerin son aşamasında da, Kudüs’ün statüsü",
"Filistin Devleti’nin sınırları", "Mülteciler
sorunu" ve "Yahudi Yerleşim Merkezleri’nin
durumu" gibi konuların ele alınmasını öngörmekteydi.
Bu açık gerçeğe rağmen ABD himayesindeki İsrail’e
mekanizmaya aykırı davrandığından dolayı bir yaptırım
uygulanmadı. Hatta söz konusu bile edilmedi. Önce
Netenyahu, Oslo sürecini rayından çıkartmak için
gerekli her türlü politik manevrayı yaptı. Geri çekileceği
söylenen toprakların büyük bir kısmından İsrail
geri çekilmedi. Yerine geçen Barak ise Oslo takvimini
uygulama yerine "nihai çözüm" için görüşmelerin
başlatılmasını önererek, barış görüşmelerinin
şartlarına ve BM kararlarına aykırı olarak Batı Şeria’da
Yahudi yerleşim merkezlerinin inşasına müsaade etti.
Bu gelişmelere tepki gösteren Arafat’ın sesi
enformasyon savaşı içinde duyulmadı.
Arafat,
Oslo sürecine İsrail’in sadık kalmadığını söyleyerek
Camp David’e gitmeyecek oldu. Ancak ABD baskılarına
dayanamadı... Camp David’in nihayetinde, Ehud
Barak’ın sözde barış önerisi, Arafat tarafından
bile, "İsrail işgalinin bağımsız Filistin
Devleti kuruldu görüntüsüyle devamı gibi" algılandığından
reddedildi. Kısa bir süre sonra da II. İntifada başladı...
İşte,
"Barak Arafat’a Camp David’de bütün
istediklerini verdi; ama o önüne gelen bu fırsatı
tepti; barışa razı olmadı" diyenlerin, ABD-İsrail
enformasyon savaşının gönüllü militanları ya da
kurbanları oldukları bu kadar açık bir gerçek. O
kadar açık ki, 11 Eylül saldırılarından sonra bu
olayın arkaplanını irdeleyen Müslüman olsun olmasın
yalın kılıç saldıran Cengiz Çandar gibi bir
gazeteci bile, bölgeyi, şartlarını ve yaşanan soykırımı
gören biri olarak, "İsrail hayranı" kof
kafalara işaret etmekte, bir takım baskılarla
yalpaladıktan sonra adeta asıl çizgisine geri dönmüş
gözükmektedir....
Aynı
zamanda, Barak, Şaron ile birlikte enformasyon savaşını
yürütürken İşçi Partisi’nin sözde ılımlı-barışçı
lideri Peres’in, "savaşın ortasında hükümetten
çekilemeyeceğini" açıklaması ve İsrail’in işgal
altındaki Filistin topraklarında yaptığı katliamları
kınayan Batılı devletleri "Yahudi düşmanı"
ilan etmesi, bu enformasyon savaşında Yahudilerin
birlik içinde olduklarını ve soykırımın sadece bir
Şaron çılgınlığı olmadığını bir kez daha göstermiş
bulunmaktaydı. Ayrıca,
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak Bülent
Ecevit’in, Filistin’deki katliamları bir "soykırım"
olarak nitelemesinden sonraki gelişmeler de, bu saldırıların
ABD’nin bölgedeki stratejisiyle uygun olarak yürütüldüğünü
göstermektedir.
STRATEJİK KORKAK VE
TANK İHALESİ
Dolayısıyla,
bir strateji doğrultusunda, planlı ve programlı,
sistematik katliamlar yapılıyor... Bir toplum aşağılanıyor...
Topraklarını işgalcilere karşı savunmaya çalışan
bir kavim adeta bir soykırıma tâbi tutuluyor... Ve bütün
bu gelişmeler karşısında, "medeni dünya"
ve "Çağdaş Uygarlık" sloganlarıyla kıblesini
Batıya dönüştürmüş insanlar, tarihi
derinliklerine bakmadan ve insan olduklarını unutarak
bir kez daha suskun, sessiz kalıyorlar... Amerikancısıyla,
ne idüğü belirsiz terör tanımı arkasına düşmüş
sözde aydınıyla, "Türkiye’nin milli
menfaatleri" diye söze başlayan manşetleriyle
"stratejik korkak"lıkla ortak olmaya çalıştıkları
ABD/Batı ve Batının bölgedeki uzantısı İsrail’den
yana bir politika izleyeceklerini etkili ve yetkili
kurumları vasıtasıyla açıkça ortaya koymaktan hiç
çekinmiyorlar. Adeta "Müslüman mahallesinde
salyangoz satmaya" bütün samimiyetleriyle davam
ediyorlar. Ne yazık ki, bunu başarıyorlar da... Çünkü,
düşüncesini, ilkelerini, haysiyetlerini, menfaat elde
edebilmek ve güce/iktidara sahip olmak adına satılığa
çıkarmış bir çoğunlukla muhatap olduklarından artık
daha çok
emin gözüküyorlar...
Kendilerini
dizginleyebilecek görünür yegane güçle işbirliği
yaptıklarının bilinciyle, hiçbir kural ve değer tanımayan
bu kendilerine devlet adını veren teröristler, BM gözlemcileri
gibi onların aleyhine bir tavır koyması mümkün
olmayan kişileri bile,
sanki beklenmedik tepkileri sindirmek adına
katledebiliyorlar. Aralarında bir Türk subayının da
bulunduğu iki BM gözlemcisini İsrail kontrolü altındaki
bölgede katlederlerken bu cinayetleri Filistinlilerin
üzerine yıkmanın taktik hesaplarını da ihmal
etmiyorlar. İşte böyle bir vasatta Türkiye, hiçbir
kamuoyu tepkisini dikkate almadan, bölgesel politikalarına
olumsuz etkisini düşünmeden, adeta yangından mal kaçırır
gibi "stratejik ortak" İsrail ile tankların
modernizasyonu anlaşması imzalıyor. İsrail’e ve
ABD’ne karşı stratejik korkaklık gösteren Türkiye,
mevcut durumun nezaketini dikkate alarak bu ihaleyi askıya
alması gerektiğini söyleyen akıllı dostlarına bile
kulak asma gereği duymuyor !.. İşin teknik ve ihale
boyutlarına Savunma Sanayii bürokratlarının
itirazları ve peş peşe istifaları da bu anlaşmanın
imzalanmasını engelleyemiyor. Genelkurmay’ın
devreye girmesiyle Tank anlaşması apar topar imzalanıyor
velhasıl !.. Böylelikle ilk dilimi yaklaşık bir
katrilyon liraya baliğ tank modernizasyonu işi,
ihalesiz İsrail’e veriliyor.
Konuyla
ilgilenenlerin yakînen bildiği gibi, Yahudi
Lobisi’nin, M-60 Tank projesi sürecinde konuyla
yakinen ilgilendiği ve projenin İsrail’e verilmesine
çeşitli nedenlerle karşı çıkan bürokratların görevden
alınması yolunda yoğun bir baskı uyguladığı yazılıp
çizilmişti. Hatta konu, medyatik boyutun da ötesine
geçerek yetkilerin inkar edemedikleri, ancak çeşitli
nedenlerle tevile başvurdukları bir mahiyet kazanmıştı.
Aynı zamanda, konuyla ilgili olarak, Yahudi Lobilerinin,
özellikle Başbakan Ecevit’in Ocak ayında ABD’ye
ziyaret sırasında büyük baskılar uyguladıkları da
kamuoyuna yansıdı. Ancak tüm bu gelişmeler, bazılarını
iddia ettiği gibi, herhangi bir hükümetin veya
partinin duyarsızlığı veya yanlış politikalarıyla
izah edilemez. Bu Türkiye’nin şimdiye kadar uyguladığı
iç ve özellikle de dış politikanın kaçınılmaz
bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim,
bundan altı-yedi yıl önce, Türkiye, İsrail ile
stratejik ortaklık kurma yolunda önemli adımlar atmıştı.
Ve bu adımlar, Necmettin Erbakan’ın başbakan olduğu
Refahyol hükümeti döneminde atılmış ve konuyla
ilgili ABD’nin Türkiye’ye ciddi telkinleri söz
konusu olmuştu. Oysa, Türkiye’nin ABD’ye endeksli
dış politikasına ve bunun doğal sonucu olarak İsrail
ile stratejik ortaklığına rağmen, İsrail’in
Filistin’deki son katliamlarının, Türk-İsrail ilişkilerini
dönemsel bir zorluğa soktuğunu da söylemek yanlış
olmaz. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı,
İsrail’in Filistin’de yaptıklarının "soykırım"
olduğunu ifade etse de, bu, temel gerçekleri değiştirecek
bir beyan değildir. Zira, Ecevit'in bu açıklamayı,
bir başbakandan çok henüz bazı hassasiyetlerini
kaybetmemiş duygusal bir insan kimliğiyle yaptığı
unutulmamalıdır. Durum bu kadar açıkken bile, bu
beyandan rahatsız olan yakın ve okyanus ötesi çevreler,
ciddi baskılar uygulayarak Ecevit'e defalarca özür
dilettiler. Ağzına "biber" sürüleceği
tehdidiyle peş peşe "tövbe" etmek, tevile
başvurmak zorunda bıraktılar. Bunun da ötesinde Bülent
Ecevit'e bu beyanının siyasi bedelini ödeteceklerini
söylemiş olmaları da siyasi bir kehanet kabul
edilmemelidir. Zira "soykırım" suçlaması,
sadece İsrail'in tekelindedir. Bu suçlamayı, hiçbir
hal ve şartta, İsrail'e karşı kimse yapamaz! Eğer
duygusal bir atmosferde, sonunu hesap etmeden herhangi
bir zevat buna cüret gösterirse, başına neler geleceği
pek bilinmez!..
Sonuç
itibariyle, İsrail'in Filistin'i son işgali ve "medeni"
dünyanın gözleri önünde hiç kimseye aldırmadan
uyguladığı cinayetler, katliamlar ve adeta bir soykırım,
bir kez daha göstermiştir ki, Filistinlilerin, bölge
insanının, müslümanların, hatta tüm kavimlerin,
parametrelerini Batı'nın belirlediği bir barış ile
bir yerlere varmaları, bağımsız olarak yaşamaları
mümkün değildir. Zira Batılı değer sisteminin
temelinde ilahlaştırılan
insanın çıkarları, arzuları, hırs ve kinleri
bulunmaktadır. Bunlara karşı koyacak güç, inanç,
değerler sistemi ve kuvvet itibariyle onları
dizginleyemez, hakkı, adaleti kaim kılamazsa, "hayvandan
da aşağı" yöntemlerle karşı karşıya kalması
kaçınılmazdır.
© 2002 İktibas |