Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 281 Mayıs 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  
Değerlendirme
Çeviri
Lokal Etkinlik
Güncel
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

ABD-İsrail Devlet Terörü ve Zorlayıcı Barış Stratejisi

 

Güç ve adalet kavramları arasındaki vazgeçilmez ilişkiyi kurabilen ve Allah'tan başka bir ilaha kul olmayı reddeden bir dünya görüşünün, yaşam biçiminin temsilcilerinin söz sahibi olmadığı bir dünyada mazlumların çığlıklarına, yardım çağrılarına cevap verecek bir gücün bulunmadığını, dünya bir kez daha anlamış olmalı... İnsanı ilahlaştıran, aşkın değerlere hayatı düzenlemede yer vermeyen, güçlünün haklı, çıkarın değer ölçüsü olduğu bir medeniyetin çağdaş usullerle gerçekleştirdiği bir katliama, soykırıma daha şahit olmaktayız. Tıpkı tarihteki benzer örnekleri gibi... Bırakın daha geriye gitmeyi, ortaya çıkarılmaya devam edilen toplu mezarlarıyla hala dehşetle ve ibretle hatırladığımız Bosna'da, Kosova'da olanları unutabilmemiz mümkün mü?! Medeni Batı'nın gözleri önünde uluslararası güçlerin nüfuz savaşının kurbanı olan müslümanları hatırlamamak kabil mi? BM Barış gücüne güvenerek silahlarını teslim eden Boşnak güçlerle, bu güçlerin koruduğu sivilleri kendi bölgelerine götürüp katledenleri, Batılı bir devletin iç siyasi çekişmeleri sırasında öğrendiğimizde bu zihniyete lanet etmemek elde mi?

Çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden, kuduz köpek misali saldıran güçlere Batı ve ABD desteği... Daha bu acı, dehşet verici katliam unutulmadan Filistin'de yaşanan benzer cinayetler, katliamlar, soykırım... Yine arkasındaki güç ABD!... Detayları tartışılsa da, II. Dünya Savaşı'nda Hitler’in Yahudilere uyguladığı insanlık dışı uygulamaların neredeyse kopyasını uygulayan siyonist ırkçılığın Allah'ın lanetini hakeden uygulamaları... Korkunç manzaralar... Kural tanımayan bir şiddet, sivilleri hedef alan ve onları dehşete düşürerek yıldırmayı, diz çöktürmeyi amaçlayan bir "Devlet Terörü" ve bu manzaranın fonda gözüktüğü "Çağdaş Uygarlık" manzarası...

Tankıyla, topuyla, akıllı füzeleriyle, İsrail'in ürettiği ve/veya ABD'nin sadece İsrail'e verdiği en son teknoloji ürünü silahlarıyla, nükleer silahsızlanma çığlıkları atan Batı'nın nükleer güce sahip olmasında hayati yarar gördüğü Siyonist devletin güçleri, yerlerinden, yurtlarından sürülüp mülteci durumuna düşürülmüş, en önemlisi de kimlik krizi içine sokulmuş, kendi içinde kavgalı ve ancak bulabildiği kadar, eline geçirdiği silahla taşla, sopayla namusunu, vatanını korumaya çalışan bir toplum üzerine yürümektedir. Bu kıyas kabul edilmeyecek güç farkına bir de çerçevesi belli olmayan ve global sistemi kontrol eden güçlerin stratejik çıkarlarına göre terör tanımını da eklerseniz karşınıza Afganistan'daki, Filistin'deki vahşet çıkmaktadır. Ve bu vahşet o kadar büyük boyutlara ulaşmıştır ki uluslararası sistemin amaçları doğrultusunda faaliyet gösteren BM'in Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı (UNRWA) yetkilileri bile, misyonlarını unutarak, İsrail'in mülteci kamplarındaki katliamları karşısında dehşete kapıldıklarını açıklamak zorunluluğunu duymuşlardır. İsrail'in Batı Şeria'daki kıyımlarının daha önce misli görülmemiş boyutlarda olduğunu kaydeden UNRWA yetkilisi, işgaller sırasında alt yapının tahrip edildiğini, çocuk, kadın, yaşlı, hasta demeden barınakların Filistinlilerin üzerine buldozerlerle, tank ateşleriyle yıkıldığını, hatta yaralıları taşıyan ambülanslara dahi ateş edildiğini dehşetle anlatmaktan kendini alamamaktadır. Aynı yetkili, devamla, sadece son günlerde kurşunlanan ambülans sayısının 185 adet olduğunu ve bunlara ilaveten UNRWA'ye ait ambülansların da üçte birinin zarar gördüğünü kaydetmektedir. Keza Cenin'deki olaylara şahit olan bir hastane yetkilisi de, sokakların cesetlerle dolduğunu aktarırken, hastanelerde elektrik, su ve ilacın bulunmadığını, onlarca insanın ameliyat için kuyrukta beklediğini, hatta bazı hastanelerde ilaçlara İsrail askerlerince el konulduğunu dehşetle dünyaya haykırmaktadır...

Tüm gerçekler ayan beyan ortadayken global sistemin medyatik bombardımanı ile sanki bu cinayetler, Sabra ve Şatilla kamplarındaki katliamların, çocuk cinayetlerinin sorumlusu, sertlik yanlısı Katil Şaron'un marifetleri gibi sunulmaktadır. Hemen peşinde de, katliamların, terörist eylemlerin sorumlusu İsrail'in kendini savunma ve terörle mücadele hakkının gereği olduğu ileri sürülmektedir. Oysa gerçek, bunun tam tersidir. Kendilerine bir yurt arayan Yahudileri kendi emperyalist amaçlarına hizmet edeceği düşüncesiyle Filistin'e getiren ve terörist Yahudi örgütleri ve Batılı devletlerin desteğiyle kurulan İsrail Devleti'nin bu cinayetlerinin, soykırımının, devlet terörünün arkasında bir zihniyet ve bu zihniyetle ortak amaçları bulunan bir strateji bulunmaktadır.

Söz konusu zihniyeti ve bugün Filistin'de yaşanan tezahürlerini daha net anlayabilmek için Kasap Şaron'un 1956 yılında yaptığı aşağıdaki konuşmasını dikkatle okumak gerekir. Burada Şaron, "Uluslararası prensipler beni ilgilendirmez. Ben bir kerede 750 Filistinli'yi öldürdüm. Askerlerimi Filistinli kadınlara tecavüze teşvik ediyorum. Onlar bizim kölelerimiz. And içiyorum, bütün makamlardan alınsam bile, bölgede doğan ve yolda gördüğüm her Filistinli çocuğu yakacağım. Bunu öyle yapacağım ki, azap çeke çeke ölecekler. Kimse bunu neden yaptınız diyemez. Çünkü emri biz veririz. Başkaları da itaat eder" demektedir. Bu sözlerin arkasında yatan Siyonist zihniyeti, terör mantığını çok iyi anlamakta yarar vardır. Zira Şaron'un sertlik yanlısı olması, Peres'in daha ılımlı olması bir zihniyet farklılığına işaret etmez. Olsa olsa, bu farklılık, yöntemle, politika tercihiyle izah edilebilir. Ki gelmiş geçmiş İsrail yöneticilerinin büyük çoğunluğu, geçmişte çeşitli siyonist terör örgütlerinin liderleri olarak adlarını cinayetlerle, katliamlarla duyurmuşlardır. Ve zihniyet itibariyle Kasap Ariel Şaron'dan farklı görülmemelidirler.

Bu malum zihniyetle ortak çıkarları bulunan strateji ise "Zorlayıcı Barış Stratejisi"dir. Bu strateji ABD ile İsrail'in ortak stratejisidir de...

ZORLAYICI BARIŞ STRATEJİSİ

Hatırlanacağı gibi, Oslo Barış Süreci’yle istedikleri sonuca ulaşamayan ABD ve İsrail, El Aksa İntifadası'yla Filsitinliler lehine değişen dengeleri yeniden kendi lehlerine çevirebilmek için bu tehlikeli yolu seçmiş gözükmektedir.

Bu bağlamda, önce Arafat'sız bir çözüm arayışı için nabız yoklayan ADB-İsrail ikilisi, United Press International haber ajansında belirtildiği gibi Mısır Kralı Abdullah'ın merkezde bulunduğu Arafat'sız bir çözüm planının üzerinde durdular. Bu plana göre, Filistin Ulusal Meclisi ve Yasama Konseyi bir toplantı düzenleyerek Filistin'i yönetecek geçici bir hükümet kuracak. Bu hükümetin başına getirilecek kişi de uluslararası arenada "Filistin Lideri" olarak değil, "Filistin Başkanı" olarak lanse edilecek. Böylelikle ABD-İsrail ikilisi, Filistin halkına kendilerinin öngördükleri "barışı" yeterince anlatamayan ve önüne konulan anlaşmayı, kendi liderliğinin sonu olarak gördüğü için imzalamayan Arafat'ı köşeye sıkıştırmış olacaklardır. Bu yeterli olmayınca da, İsrail tanklarının kuşattığı, yakıp yıktığı, korumalarının çoğunu kurşuna dizdiği karargahında Arafat, dava arkadaşlarından bazılarını feda ederek istediği bir ülkeye iltica ile ölüm kıskacında daha da güç bir pozisyona sokulmuş gözükmektedir. Ancak, unutulmamalı ki bu sıkıştırmanın ortaya çıkaracağı muhtemel sonuçlar iki boyutuyla ABD-İsrail stratejisine hizmet edecek niteliktedir. Birinci boyutuyla, Arafat nezdinde tüm Filistinlilerin burnu sürtülerek, Filistin tarafına başka çıkış yolu bırakılmamakta ve Filistinlilerin istenen çizgiye getirilmesi sağlanmak istemektedirler. İkinci boyutuyla ise, köşeye sıkıştırdıkları, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istedikleri Arafat'ın tek çıkış yolu olan direnerek daha güçlenmesi ve Filistinlilerin mazlum ve kahraman lideri olarak algılanması halinde O'nu stratejiye uygun bir konumda yeniden devreye sokabilmek mümkün olabilecektir. Ancak, Filistinlilerin haysiyetlerini ayaklar altına alan ABD-İsrail devlet terörünün ortaya çıkaracağı ya da yaygınlaştırarak güçlendireceği üçüncü bir boyut daha bulunmaktadır. Buna göre, başta zulüm gören Filistinliler de olmak üzere Arap ve İslam Dünyasında, hatta dünya genelinde Amerikan karşıtı ve İsrail karşıtı bir atmosfer ortaya çıkacaktır. Böyle bir atmosfer, kaçınılmaz olarak ABD-İsrail terörüne karşı, artık ne ve nasıl yapıldığına bakılmaksızın reaksiyoner bir karşılık verilmesi sonucunu doğuracaktır. Bu tür bir mücadele yöntemini ister tasvip edelim, isterse etmeyelim, haysiyetleri çiğnenmiş, her şeyleri ellerinden alınmış, can ve mal güvenliği kalmadığı gibi gelecekle ilgili beklentileri tankların altına alınmış Filistinlilere, üstelik düşünceleri karmakarışık, sağlıklı bir psikolojiye ve genelde kontrol gücüne ve yaygın örgütlülüğe sahip olan bir liderlikten yoksun Filistinli'ye herşeye rağmen bir şeyler söyleme imkanı bırakmamıştır. Bütün olanlara rağmen, müslümanın mentalitesinin farklı olduğu, her halükarda Usvet-ül Hasene olan Peygamberimizin, İslam'ın ortaya koyduğu ilkelere uyduğunu, inancına uygun yöntemlerle mücadele etmekten asla vazgeçmediğini, İslami bir çizgiyi hep muhafaza ettiği için farklı olduğunu ve başarıya ulaştığını, şu kaos ortamında hiç kimsenin anlatması da mümkün gözükmemektedir. Gerçi bunlara vurgu yapan insanlar kınanıp dışlansa da, ileride, daha uygun bir vasatta kendilerini İslam ile tavsif eden Müslümanların bu konuyu tartışması gerektiği gerçeği de ortada durmaktadır...

Tüm bu gerçekler göstermektedir ki İsrail ve hamisi ABD, haydutlukla kurdukları devletlerinin çıkarlarını terör yoluyla koruyacaklarını sanmaktadırlar. Oysa büyük bir stratejik hata içinde olduklarını en kısa zamanda anlayacaklardır.

Toprak karşılığında barış stratejisiyle bölgedeki en radikal gözüken güçleri dahi "1967 öncesi sınırlarına çekilmesi karşılığında" İsrail ile barışa neredeyse teşne hale getiren ABD, istediklerini tam olarak alamayınca yine kovboyca/haydutça davranarak "Terörle mücadele" safsatası temelinde yeni bir çıkış aramaktadır. Ve tüm "medeni" dünyanın gözleri önünde hunharca sürdürülen ve savaştan çok tam bir devlet terörünü yansıtan saldırılarla aşağılanan, diz çöktürülmek istenen Filistinlilere istedikleri şartlarda bir "barış antlaşması"  imzalatabileceklerini sanmaktadır. Oysa kısa vadede, tam tersine bir sonuç ortaya çıkmış bulunmaktadır. Öyle ki ABD-İsrail ikilisinin terörist yöntemlerle kural tanımaz bu son katliamları, daha önce % 20 olan "intihar saldırıları"nı destek oranını % 85’lere yükseltmiş bulunmaktadır. Bu gerçeğin, ABD-İsrail ikilisinin büyük oranda kontrolünde olan enformatik araçların manipülasyonuyla kısa vadede değiştirilebilmesi mümkün gözükmemektedir. Ancak bu emperyalist zihniyetin geçmişte bir çok cinayetlerini, katliamlarını, soykırımlarını enformatik yollarla kamufle ettikleri, hatta diğer insanlara insanlık, ahlak dersleri vermeye dahi yeltendikleri bilinmektedir. Bugün de aynı şeyleri yapabilmelerinin önündeki yegane engel, bilinçli, Kur’ani ilkelerden sapmamış, uzun soluklu ve hayatı kuşatıcı bir mücadeleyi örgütlü ve yaygın bir şekilde sürdürme gücüne erişmiş Müslümanlardır...

Ne var ki, enformasyon savaşı hiç vakit kaybetmeden başlatılmış bulunmaktadır.

ENFORMASYON SAVAŞI VE TERÖR    

Nitekim, enformasyon savaşıyla, İsrail ve hamisi ABD, Filistinlilere uygulanan devlet terörünü ve soykırımı, güya "terörün alt yapısına karşı yürütülen bir mücadele" olarak sunmak gayretindedir. Bu bağlamda İsrail Başbakanı A. Şaron’un selefi Ehud Barak, dünya çapında bir enformasyon savaşını yürütmektedir. Bu vesileyle, Radikal Gazetesi’nde önce "İsrail katliam yapıyor" başlığı atılırken daha sonra Yahudi Lobisi’nin yoğun baskısıyla "Ramallah’taki propaganda savaşının bir kurbanı da biz olmuştuk" ifadeleriyle özür dilenmek zorunluluğu hissettiriliyordu. Yine iki Türk televizyonunda (NTV ve CNN TÜRK) arz-ı endam eden Barak, hem Camp David, hem de Arafat’ın bilinmeyen yönleriyle ilgili "büyüklere" masallar anlattı. Barak, sık sık Arafat’ı suçlamaya çalışarak O’nun bir yalancı olduğunu söyleyip durdu. Arafat’a öyle bir kızgındı ki, O’nun "barışı değil terörü seçtiğini", "genç Filistinlileri zehirlediğini” söyleyebilecek kadar ileri gitme gereğini duydu. Şaron için ise, "Başka bir şey yapamazdı" diyerek resmi Amerikan ve İsrail söylemini ısrarla tekrar etti. Enformasyon savaşının ön saflarında Barak, devamla, Camp David’deki başarısızlığın sorumluluğunun Filistin tarafında olduğunu, Filistinlilere lütfettikleri % 90’lık toprak teklifinin reddedildiğini de ilave etmeyi ihmal etmedi.  Ne var ki, Barak, bu yalanları sıralarken İsrail propagandasının gönüllüsü program sunucularından çanak soruların dışında kendisini zor duruma sokacak bir soruyla karşılaşmadı. Dolayısıyla % 90 toprak teklifinin ne anlama geldiğini; dört bölgeye bölünmüş ve aralarında İsrail kontrolünün tamamen devam ettiği, bir bölgeden ötekine geçerken İsrail kontrol noktalarına başvurmanın kaçınılmaz olduğu bir % 90’lık toprak teklifinden söz ettiğini seyirciler öğrenemedi. Yine Ürdün, Mısır kara sınırlarının İsrail Kara Kuvvetleri’nin, Gazze sahillerinin İsrail Donanması’nın, hava sahasının da İsrail Hava Kuvvetleri’nin mutlak kontrolünde olacağı, hem insanların hem de malların bölgeler arası geçişinde İsrail onayına tabi olduğu devletten başka her şeye benzeyen bir Filistin ‘devlet’inin Camp David’de önerildiğinden kimse haberdar edilmedi... Bunlara ilaveten 3, 3-5 milyon civarındaki mültecilerin durumundan, Kudüs’ün nihai statüsünden, su kaynaklarının dağılımından hiç söz edilmeyen bir anlaşmanın söz konusu olduğu gündeme dahi  getirilmedi.

Oysa ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri Oslo Barış Süreci’nin mekanizması, İsrail’in işgal altında tuttuğu Batı Şeria ve Gazze’deki topraklardan aşamalı olarak çekilmesinin ve müzakerelerin son aşamasında da, Kudüs’ün statüsü", "Filistin Devleti’nin sınırları", "Mülteciler sorunu" ve "Yahudi Yerleşim Merkezleri’nin durumu" gibi konuların ele alınmasını öngörmekteydi.  Bu açık gerçeğe rağmen ABD himayesindeki İsrail’e mekanizmaya aykırı davrandığından dolayı bir yaptırım uygulanmadı. Hatta söz konusu bile edilmedi. Önce Netenyahu, Oslo sürecini rayından çıkartmak için gerekli her türlü politik manevrayı yaptı. Geri çekileceği söylenen toprakların büyük bir kısmından İsrail geri çekilmedi. Yerine geçen Barak ise Oslo takvimini uygulama yerine "nihai çözüm" için görüşmelerin başlatılmasını önererek, barış görüşmelerinin şartlarına ve BM kararlarına aykırı olarak Batı Şeria’da Yahudi yerleşim merkezlerinin inşasına müsaade etti. Bu gelişmelere tepki gösteren Arafat’ın sesi enformasyon savaşı içinde duyulmadı.

Arafat, Oslo sürecine İsrail’in sadık kalmadığını söyleyerek Camp David’e gitmeyecek oldu. Ancak ABD baskılarına dayanamadı... Camp David’in nihayetinde, Ehud Barak’ın sözde barış önerisi, Arafat tarafından bile, "İsrail işgalinin bağımsız Filistin Devleti kuruldu görüntüsüyle devamı gibi" algılandığından reddedildi. Kısa bir süre sonra da II. İntifada başladı...

İşte, "Barak Arafat’a Camp David’de bütün istediklerini verdi; ama o önüne gelen bu fırsatı tepti; barışa razı olmadı" diyenlerin, ABD-İsrail enformasyon savaşının gönüllü militanları ya da kurbanları oldukları bu kadar açık bir gerçek. O kadar açık ki, 11 Eylül saldırılarından sonra bu olayın arkaplanını irdeleyen Müslüman olsun olmasın yalın kılıç saldıran Cengiz Çandar gibi bir gazeteci bile, bölgeyi, şartlarını ve yaşanan soykırımı gören biri olarak, "İsrail hayranı" kof kafalara işaret etmekte, bir takım baskılarla yalpaladıktan sonra adeta asıl çizgisine geri dönmüş gözükmektedir....

Aynı zamanda, Barak, Şaron ile birlikte enformasyon savaşını yürütürken İşçi Partisi’nin sözde ılımlı-barışçı lideri Peres’in, "savaşın ortasında hükümetten çekilemeyeceğini" açıklaması ve İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında yaptığı katliamları kınayan Batılı devletleri "Yahudi düşmanı" ilan etmesi, bu enformasyon savaşında Yahudilerin birlik içinde olduklarını ve soykırımın sadece bir Şaron çılgınlığı olmadığını bir kez daha göstermiş bulunmaktaydı.  Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak Bülent Ecevit’in, Filistin’deki katliamları bir "soykırım" olarak nitelemesinden sonraki gelişmeler de, bu saldırıların ABD’nin bölgedeki stratejisiyle uygun olarak yürütüldüğünü göstermektedir.

STRATEJİK KORKAK VE TANK İHALESİ

Dolayısıyla, bir strateji doğrultusunda, planlı ve programlı, sistematik katliamlar yapılıyor... Bir toplum aşağılanıyor... Topraklarını işgalcilere karşı savunmaya çalışan bir kavim adeta bir soykırıma tâbi tutuluyor... Ve bütün bu gelişmeler karşısında, "medeni dünya" ve "Çağdaş Uygarlık" sloganlarıyla kıblesini Batıya dönüştürmüş insanlar, tarihi derinliklerine bakmadan ve insan olduklarını unutarak bir kez daha suskun, sessiz kalıyorlar... Amerikancısıyla, ne idüğü belirsiz terör tanımı arkasına düşmüş sözde aydınıyla, "Türkiye’nin milli menfaatleri" diye söze başlayan manşetleriyle "stratejik korkak"lıkla ortak olmaya çalıştıkları ABD/Batı ve Batının bölgedeki uzantısı İsrail’den yana bir politika izleyeceklerini etkili ve yetkili kurumları vasıtasıyla açıkça ortaya koymaktan hiç çekinmiyorlar. Adeta "Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya" bütün samimiyetleriyle davam ediyorlar. Ne yazık ki, bunu başarıyorlar da... Çünkü, düşüncesini, ilkelerini, haysiyetlerini, menfaat elde edebilmek ve güce/iktidara sahip olmak adına satılığa çıkarmış bir çoğunlukla muhatap olduklarından artık daha  çok emin gözüküyorlar...

Kendilerini dizginleyebilecek görünür yegane güçle işbirliği yaptıklarının bilinciyle, hiçbir kural ve değer tanımayan bu kendilerine devlet adını veren teröristler, BM gözlemcileri gibi onların aleyhine bir tavır koyması mümkün olmayan kişileri bile,  sanki beklenmedik tepkileri sindirmek adına katledebiliyorlar. Aralarında bir Türk subayının da bulunduğu iki BM gözlemcisini İsrail kontrolü altındaki bölgede katlederlerken bu cinayetleri Filistinlilerin üzerine yıkmanın taktik hesaplarını da ihmal etmiyorlar. İşte böyle bir vasatta Türkiye, hiçbir kamuoyu tepkisini dikkate almadan, bölgesel politikalarına olumsuz etkisini düşünmeden, adeta yangından mal kaçırır gibi "stratejik ortak" İsrail ile tankların modernizasyonu anlaşması imzalıyor. İsrail’e ve ABD’ne karşı stratejik korkaklık gösteren Türkiye, mevcut durumun nezaketini dikkate alarak bu ihaleyi askıya alması gerektiğini söyleyen akıllı dostlarına bile kulak asma gereği duymuyor !.. İşin teknik ve ihale boyutlarına Savunma Sanayii bürokratlarının itirazları ve peş peşe istifaları da bu anlaşmanın imzalanmasını engelleyemiyor. Genelkurmay’ın devreye girmesiyle Tank anlaşması apar topar imzalanıyor velhasıl !.. Böylelikle ilk dilimi yaklaşık bir katrilyon liraya baliğ tank modernizasyonu işi, ihalesiz İsrail’e veriliyor.

Konuyla ilgilenenlerin yakînen bildiği gibi, Yahudi Lobisi’nin, M-60 Tank projesi sürecinde konuyla yakinen ilgilendiği ve projenin İsrail’e verilmesine çeşitli nedenlerle karşı çıkan bürokratların görevden alınması yolunda yoğun bir baskı uyguladığı yazılıp çizilmişti. Hatta konu, medyatik boyutun da ötesine geçerek yetkilerin inkar edemedikleri, ancak çeşitli nedenlerle tevile başvurdukları bir mahiyet kazanmıştı. Aynı zamanda, konuyla ilgili olarak, Yahudi Lobilerinin, özellikle Başbakan Ecevit’in Ocak ayında ABD’ye ziyaret sırasında büyük baskılar uyguladıkları da kamuoyuna yansıdı. Ancak tüm bu gelişmeler, bazılarını iddia ettiği gibi, herhangi bir hükümetin veya partinin duyarsızlığı veya yanlış politikalarıyla izah edilemez. Bu Türkiye’nin şimdiye kadar uyguladığı iç ve özellikle de dış politikanın kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim, bundan altı-yedi yıl önce, Türkiye, İsrail ile stratejik ortaklık kurma yolunda önemli adımlar atmıştı. Ve bu adımlar, Necmettin Erbakan’ın başbakan olduğu Refahyol hükümeti döneminde atılmış ve konuyla ilgili ABD’nin Türkiye’ye ciddi telkinleri söz konusu olmuştu. Oysa, Türkiye’nin ABD’ye endeksli dış politikasına ve bunun doğal sonucu olarak İsrail ile stratejik ortaklığına rağmen, İsrail’in Filistin’deki son katliamlarının, Türk-İsrail ilişkilerini dönemsel bir zorluğa soktuğunu da söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, İsrail’in Filistin’de yaptıklarının "soykırım" olduğunu ifade etse de, bu, temel gerçekleri değiştirecek bir beyan değildir. Zira, Ecevit'in bu açıklamayı, bir başbakandan çok henüz bazı hassasiyetlerini kaybetmemiş duygusal bir insan kimliğiyle yaptığı unutulmamalıdır. Durum bu kadar açıkken bile, bu beyandan rahatsız olan yakın ve okyanus ötesi çevreler, ciddi baskılar uygulayarak Ecevit'e defalarca özür dilettiler. Ağzına "biber" sürüleceği tehdidiyle peş peşe "tövbe" etmek, tevile başvurmak zorunda bıraktılar. Bunun da ötesinde Bülent Ecevit'e bu beyanının siyasi bedelini ödeteceklerini söylemiş olmaları da siyasi bir kehanet kabul edilmemelidir. Zira "soykırım" suçlaması, sadece İsrail'in tekelindedir. Bu suçlamayı, hiçbir hal ve şartta, İsrail'e karşı kimse yapamaz! Eğer duygusal bir atmosferde, sonunu hesap etmeden herhangi bir zevat buna cüret gösterirse, başına neler geleceği pek bilinmez!..

Sonuç itibariyle, İsrail'in Filistin'i son işgali ve "medeni" dünyanın gözleri önünde hiç kimseye aldırmadan uyguladığı cinayetler, katliamlar ve adeta bir soykırım, bir kez daha göstermiştir ki, Filistinlilerin, bölge insanının, müslümanların, hatta tüm kavimlerin, parametrelerini Batı'nın belirlediği bir barış ile bir yerlere varmaları, bağımsız olarak yaşamaları mümkün değildir. Zira Batılı değer sisteminin temelinde  ilahlaştırılan insanın çıkarları, arzuları, hırs ve kinleri bulunmaktadır. Bunlara karşı koyacak güç, inanç, değerler sistemi ve kuvvet itibariyle onları dizginleyemez, hakkı, adaleti kaim kılamazsa, "hayvandan da aşağı" yöntemlerle karşı karşıya kalması kaçınılmazdır.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin