|
Hasan
Hanefi Ne Dedi?
Ahya
ARAS
Hasan
Hanefi 12-13 Şubat 2002 tarihinde düzenlenen İKÖ-AB
Ortak Forumu toplantısına katılmak üzere İstanbul’a
gelmişti. İslami camiadan bildiğim kadarıyla Mustafa
Karaalioğlu, Ankara İlahiyat’tan Prof. Dr. M. Hayri
Kırbaşoğlu ve Yeni Şafak’ın yazarı ve Umran’ın
yayın danışmanı Yusuf Kaplan Hasan Hanefi ile birer
röportaj yaptılar. Yusuf Kaplan’ın röportajı
oldukça uzun ve kapsamlı. Yusuf Kaplan, iletişimciliğinin
hakkını vermiş doğrusu. Kısaca Hanefi’nin konuşmalarını
değerlendirmek istiyoruz.
Hasan
Hanefi söze başlarken, İslam düşüncesinin temel
sorunlarını genel hatlarıyla üç başlıkta
toplamaktadır. İlk olarak, kültür mirasımıza
dikkat çekmektedir. Özet olarak şöyle diyor: Bizim
şu kültür mirasımız, geçmişte icad edilmiş, üretilmiş
bir kültürdür. İslam’ın siyasi/coğrafi sınırları
genişledikçe, muhatap olduğu kültürler de o oranda
genişledi. Kadim medeniyetlerin islamlaştırılması
sorunu ile karşılaştık. Geleneği tekrar edemeyiz (anakronizm).
Ama şu anda bir yenilgi anı yaşamaktayız. Bu
yenilginin sebebi biraz da gelenektir. Biz geleneği
yenilemek zorundayız. Dünya Ticaret Merkezi’nin
temsil ettiği hegemonik kültürün yeni çağdaş
sorunlarını geleneğin kavram ve kurumlarıyla aşamayız.
Bize başkaldırı ve protesto kültürü lazım.
Hanefi
diyor ki, bizim teolojideki Tanrı’nın fiilleri, isim
ve sıfatları tartışmasıyla mesela Filistin sorununu
halledemeyiz. Bu sorunu halletmek için Yahudilerle yüzleşmek
gerekmektedir. Hanefi, Türkiye’de alışık olmadığımız
bir akademisyen profili ile, siyonizm vak’asına
parmak basmakta ve siyonizmin, "Tanrı Yahudilerle
akid yaptı, Yahudiler tanrı’nın seçilmiş ümmetidir;
onlara kutsal Kudüs topraklarını vaad etti" şeklinde
özetlenebilecek temel tezini örnek vererek, bu
politikayla klasik teolojiyle başa çıkamayacağımızı,
yeni bir vatan ve bağımsızlık teorisi geliştirmemiz
gerektiğini hararetle savunmaktadır.
Hanefi,
klasik mirasta mesela insanın bir beden bir de ruh
olarak iki kısımda ele alındığını, ama bu tanımların
sosyal alanda capcanlı bir varlık olarak, beden ve
ruhtan müteşekkil varlık olarak yaşayan insanı tanımlamada,
sorunlarını çözmede yetersiz olduğunu belirmektedir.
H.Hanefi
diyor ki, klasik tefsir ve islam hukuku metodolojisinin
dört esas ilkesi Kitap, sünnet, icma ve kıyas, Ebu
Hanife’nin, Şafi’nin, Malik ve İbn Hanbel’in
metoduydu. Biz şimdi İstanbul’un trafik sorununu
çözmek için Kur’an’a mı gideceğiz, hadise mi
gideceğiz? Yusuf Kaplan tam orada:
"Burada
sorduğunuz sorunun doğru bir soru olduğundan emin
misiniz?" diye yerinde müdahale ediyorsa da,
Hanefi "evet" diyor. Gerekçe olarak da,
geleneğin, metinden gerçekliğe doğru gittiğini,
oysa gerçeklikten (realite) metine doğru gidilmesi
gerektiğini ifade ediyor.
Hanefi
Kur’an’ı yenilemek gerektiğini söylüyor.
Kur’an’ı yenilemek ona göre şöyledir: Kur’an
hilal, hayız ve ganimetlere ilişkin soru/sorunlara
cevaplar vermiş. Kur’an’ın her bir ayetinin bir nüzul
sebebi var. Fakat artık günümüzde hilal, hayız ve
ganimetler konusu benim için mesele olmaktan çıkmış.
Şimdi artık laiklik / sekülerizm, siyonizm, tarihin
sonu ve medeniyetler çatışması gibi sorunları
Kur’an bazında halletmek gerekir. Kur’an’dan
bunların cevabını bulmak gerekir.
İkinci
Sorun: Batıyla İlgili
Hanefi
özet olarak batı karşısında kendimizi nesne, batıyı
özne kıldığımızı vurguluyor. Batıdan özgürlük
ve demokrasi gibi kavramları aşırmakla batıyı,
sorduğum sorulara cevap veren bir bilgi kaynağı kılmış
oluyorum diyor. Bunun da bir tür hurafe olduğunun altını
çiziyor ve diyor ki, ben sorunlarımın çözümünü /
cevabını yanlış yerde arıyorum. Bunların çözümü
bende, kendimdedir. Ben çözüm arayışında batıyı
transfer etmekle meşgulken batı beni geçmeye devam
ediyor. Sonuçta ise aşağılık kompleksine kapılıyoruz.
Kaplan
soruyor: ‘Ne yapmalı?’ H. Hanefi: Modeli ve yöntemi
değiştireceğiz. Batı’yı bilginin kaynağı olarak
kabul etmekten vaz geçip, bilginin nesnesi yapmamız
gerekir! Bu açıklamalarına Y. Kaplan’ın, "oryantalizme
(şarkiyatçılığa) karşı, bir tür oksidentalizm (garbiyatçılık)
mı öneriyorsunuz?" sorusuna "evet"
cevabını veriyor ve ekliyor: Batı oryantalizmle
kendisini özne, doğuyu nesne kılmıştı. Şimdi ise
rolleri tersine çevirmemiz gerekiyor. De-colonization (sömürgecilikten
kurtulma) sürecini işletmemiz gerekiyor. Böylelikle
‘evrensel kültür’ mitine de son vereceğiz. Batı’yı
kendi sınırlarına oturtacağız.
1923’den
itibaren Türkiye’de denenen şey oldukça naifdi.
Fakat bunun nihai anlamda başarılı olması mümkün
değildir. Çünkü bu bize ait, bize özgü bir kültür
değildir. Sekülerizm "ya o ya da bu"
modelidir. Geleneği tamamen kesip atar. Türkiye’de
sekülerizm, ya hilafetten yana olmayı ya da
cumhuriyetle birlikte var kılınmaya çalışılan [batıcı
paradigmadan] yana olmayı dayattı. Demek ki sekülerizm
bölücü ve parçalayıcıdır. Doğu modelinde (Japonya,
Kore vb..) ise eski ile yeni harmonik bir biçimde bir
arada bulunabiliyor.
İslam’ın
modeli ise batının kopuş modelinden de, doğu’nun
yapıştırma modelinden de başkadır. Bizim
modelimizde süreklilik esastır. Bu anlamda ictihat,
‘eski’den çıkartılan ‘yeni’nin, fıkhın
kaynağıdır. Bu model tıpkı yılanın kabuğunu değiştirmesi
misali, oldukça münbit bir modeldir. Yılan nasıl ki
kendi sorununu kendi içinden yapıyor, ‘batıya başvurmuyorsa’,
biz de çözümlerimizi kendi kaynağımızda aramalıyız.
Hasan
Hanefi sekülerizmin batıda 15 ve 16. yy.larda kilise
ile devlet arasındaki savaştan sonra ortaya çıktığına
dikkat çekiyor. Kilise ile devletin birbirine egemen
olma mücadelesi devletin lehine bitmiş ve adeta bir
uzlaşma doğmuştur. Biz ise, kendi imkanlarımızla
çözemediğimiz sorunlarımızı çözmek üzere sekülerizmi
batıdan transfer ettik. Böylece batılı bir modeli
benimsemekle, batıcı ve sömürgecilerle aynı safta
yer almış olduk.
Üçüncü
Sorun: Müslümanların Gerçeklikle / Realiteyle Olan
İlişki(sizliği)
Hanefi,
ilk iki soruna ilişkin yorumlarım sadece hermenötikdi.
Ama artık gerçekle yüzleşmem, realiteyi adaya,
adalara hapsetmeden, bizatihi realitenin kendisiyle uğraşmam
gerekir diyor. Burada realitenin yorumuyla değil,
bizzat realitenin kendisiyle uğraşmam, kafa yormam ve
onu çözümlemem gerekir. Filistin, Keşmir, baskıcı
yönetimler, İslam dünyasının parçalanmışlığı,
ekonomik durgunluk, cehalet ve daha niceleri... Hanefi,
sadece hermenötik yapmanın sorunları görmezden
gelmek olduğunu vurguluyor. İnsanların arasında,
insanlarla birlikte yaşamam gerekiyor. Sadece kendi kültürümüzü
yenilemek, batı kültürünü eleştirmek yetmiyor. Aynı
zamanda kültür üreten, kültürü yenileyen biri
olmalıyım.
Bu
anlamda Türkiye’nin öyle reklam edildiği gibi seküler
bir bünyeyle İslam alemine model olması mümkün değildir.
İslam alemi Türkiye’nin, Irak’ı vuracak ve İran’ı
tehdit edecek kadar ABD’ye bağımlılığından, İsrail’le
ortak ilişkiler içine girmesinden üzüntü duyuyor. Türkiye
ruhunu ve bedenini kaybetmiş durumda. Burada Hanefi Türk
gençlerine hitaben, "kimim ben?" sorusunu
sormaktan kaçındığımızı hatırlatmakta. Bu arada
Y. Kaplan’ın sorusu üzerine, Türkiye gibi yön
yitimine, kültürel şizofreniye uğrayan başka İslam
ülkelerine örnek olarak Tunus, Cezayir gibi ülkeleri
örnek vermekte. Fakat Hanefi’nin Türkiye’nin dışındaki
(Arap/İslam) ülkelerinde marksistinden islamcısına
kadar bütün toplum katmanlarında bir diyalog olduğu
görüşü bence son derece ılımlı bir yaklaşımdır.
Sorun sadece, Türkiye’nin kendi geçmişi ve geleneğiyle,
değerleriyle bağını yitirmiş olması değildir.
Arap toplumlarının form olarak sekülerliği
benimsememiş olmaları, onları Türkiye’den ne kadar
farklı kılmaktadır? Burada sanki Türkiye’ye tek
taraflı bir yüklenme görülmektedir. Bu anlamda
Hanefi’nin islamcıları da sekülerler gibi tek adam,
tek fikir, tek dogmacı olmakla suçlaması; Türkiye’deki
diyalogsuzluğu, her kesimin (İslamcılar da dahil)
iktidarı eline geçirme mücadelesine bağlaması bence
isabetli değil. Acaba diyorum, Hanefi, çok duyarlı
olduğu Türkiye’deki seküler yapıyı çok iyi tanımıyor
mu? Yoksa, Türkiye’de yaşananları "anlamsız
bir kavga" olarak nitelemesini nasıl anlamalı?
Hele de bunu "batan gemi" temsili ile açıklaması
bizdeki popülist düşünsel yaklaşımları çağrıştırmaktadır.
Türkiye’deki (ekonomi gibi) pek çok sorunun
diyalogla halledilebileceğini ileri sürmesi de bu popülizme
dahil edilebilir...
Hanefi’nin
konuşmasında çelişkili tezler de göze çarpıyor. O
aslında sekülerizmin tamamen batılı ve batıcı bir
proje olduğunu belirtmekle beraber, Osmanlılar zamanında
Osmanlıcılar, Jön Türkler (İttihat-Terakki/milliyetçiler)
ve İslamcılar şeklindeki üç akımın üçünün de
Osmanlı’yı dışardan değil de içerden yenilemek
isteyen akımlar olduğunu söylemektedir. Eğer böyle
ise, sekülerizmin batılı ve batıcı olmasının
anlamı nedir?
Hanefi’ye
göre Malezya, Endonezya ve İran İslam Cumhuriyeti
gibi ülkeler kendi geleneğine bağlı kalarak modernleşmiş
ve müslüman toplumlar kurabilmiş ülkelerdir. Müslümanlar
henüz modernleşme sürecini yaşamamışlardır. (Bir
anlamda, bu aşamayı atlayarak gidemezsiniz demektedir).
Hanefi, bu modernleşme sürecini kendi iç
dinamiklerimizle yapmamız gerektiğini, "kendi
modernleşmemizi İslami geleneğin içinde aramak"
gerektiğini ısrarla vurgulamakta. Kendi misyonunu
Martin Luther’e benzetmektedir. Luther nasıl Roma
Katoliklerine karşı mücadele vermişse, kendisinin de
kutsal metinleri kendi monopollerine alan otoriteye karşı
mücadele verdiğini öne sürüyor.
Hanefi,
Türkiye sekülerizmle İslami gelenek arasındaki çatışmayı
aşmalı diyor. Bunun için de, "bütün ülkeyi ve
toplumu birleştirecek, aynı hedefe doğru sürükleyecek
‘aydınlanmış bir islam’ın, ‘modern bir
islam’ın etrafında halkalanmalı" önerisi batı’nın
aydınlanma felsefesini çağrıştırmaktadır. Zaten
kendisi de, böyle bir islam anlayışında sekülerlerin,
aradıklarını bulabileceklerini söylemektedir ki, sekülerliğe
getirdiği eleştirilerle uyumlu değildir. İşte Hasan
Hanefi’nin tezlerini bu temel bakış açısı özetlemektedir.
Türkiye ne istiyor, ‘ilerlemek’ mi, ‘sanayileşmek’
mi, ‘modernleşmek’ mi, işte bunların hepsini böyle
bir islami projeyle gerçekleştirebileceğini ileri sürmektedir.
11
Eylül Saldırıları
Hasan
Hanefi’nin 11 Eylül’ün sonrası ile ilgili değerlendirmeleri
gayet yerinde. Fakat 11 Eylül saldırılarının kim
tarafından ve ne amaçla yapılmış olabileceği
konusunda çok da isabetli yorum yapmamaktadır. H. Kırbaşoğlu
ile yaptığı konuşmada da, 11 Eylül saldırısının
29 Eylül 2000’e (ikinci intifada’nın başlangıcı)
tepkinin sonucu olarak görmesi; Y.Kaplan’la konuşmasında
ise, Üsame b. Ladin’in, İslam dünyasının güçsüz
ve çaresiz bırakılmışlığının, öfke ve nefret
duygularının, dertlerini hiç kimseye anlatamama
hallerinin sözcüsü olduğunu söylemesi, saldırıyı
Üsame (ve el-Kaide örgütünün) yapmış olduğuna
inandığını gösteriyor. Halbuki söz konusu saldırıyı
Üsame’nin ya da el-Kaide’nin yapmadığını (başta
ABD olmak üzere) herkes bilmektedir. Yeni Şafak’tan
Ahmet Kekeç’in son bir yazısı bile H. Hanefi’den
çok daha isabetli ve yerindeydi. Kekeç saldırının
‘dışarı’dan değil, ‘içeri’den yapıldığını,
bir hükümet darbesi amaçlandığını, Lyndon La
Rouch’un da açıklamalarını yeniden anımsatarak
yazdı.(Y. Şafak, 25.03.2002).
Bununla
beraber 11 Eylül’ün sonuçları bağlamında
Hanefi’nin, ABD’nin İsrail’in hamiliğini yapan
siyasi tutumuna ilişkin değerlendirmesi tamamen
isabetli. Asıl terörü ABD’nin yaptığını,
bilinen örneklerle açıklamakta. ABD’nin İran,
Irak, Sudan, Kore gibi ülkeleri ‘şer ekseni’
olarak tanımlamasını ABD’yle müslümanlar arasındaki
düşmanlık olarak açıklaması; ABD’nin
Afganistan’a, İsrail’in Filistin’e yaptıklarının
yanısıra bir de ekonomik teröre, globalizasyon terörüne
dikkat çekmesi; Türkiye’nin İsrail’le olan siyasi
içli-dışlılığına, ABD ve İsrail’i dost tutmasının
vahametine dikkat çekmesi, kesinlikle ‘olması
gereken’ siyasi analizlerdir.
Hanefi’nin
‘islami sol’ projesi, henüz yeteri kadar tartışılmış
değildir. Bununla beraber, kullandığı dil, liberal söyleme
yakın durmaktadır. M. Karaalioğlu’yla yaptığı mülakatta,
"islam ülkelerinde komünistlerin, liberallerin
vs.. partisi var da neden müslümanların partisi yok?"
derken, doğacak sonuç, müslümanları sistem-içi mücadele
alanına çekecek gibi görünmektedir.
Her şeye rağmen H. Hanefi’nin okunması gerekir
diye düşünüyorum.
© 2002 İktibas |