|
Hak’ka
Rağmen Hak
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
İnsan
hakları, kadın hakları, hayvan hakları ve bunlara
benzeyen terkipler günlük siyasal/sosyal dilde sıkça
kullanılıyor; kanaatimce bir anlamda eritiliyor hatta
tüketiliyorlar. Hele İslam’a aidiyetleriyle şöhret
kazanmış kalem erbabının dilinde ulu orta savrulan söz
konusu söylemleri okudukça/işittikçe içim
burkuluyor. Mü’minlerle mü’min olmayanların Hak
anlayışları nasıl bu kadar birbirine benzeyebilir,
şaşıyorum. Hak, hukuk ve hakikat kelimelerinin
akrabalığını, yakınlık derecelerini, türev ve
tedailerini en iyi, en doğru bilmesi, anlaması
gerekenler mü’minlerdir. Çünkü Allah Hak’tır.
Bilcümle hukuk ve hakikatin kendisi ve menşeidir. O
mutlak hak, mutlak hakikattir. İnsan hakları ve
benzeri kullanımları, sıkça önümüze süren mü’minler
hadisenin bu boyutunu ihmal ederek, unutarak konuşabilir,
yazabilirler mi?
Seküler
anlayışın yani varoluşumuzdaki ilahi iradeyi gözardı
eden, yok sayan bir zihniyetin insan hakları terkibine
yüklediği anlam ile mü’minlerinki birbiriyle örtüşebilir
mi? Düşünün ki seküler anlayış Hak’kı tanrı
veya tanrıların elinden
(ç)almış, onların hazinesinden aşırıp
kendi mülkü kılmış gibi böbürlenir. Hak’kın
tayin ve tespitindeki ilahi rolü insana hamleder. Bugünkü
İslam dışı dünyanın hemen tümü hak, hukuk ve
hakikatin kriterlerini insan teki veya kalabalıklarının
ins(af)iyatifine terketmiştir. Onların insan hakları
namına dile getirdikleri her iddia beşeri
keyfiliklerin gaddarlığına maruzdur. Şahsiyeti
kalabalıkların kahrına medar bırakan zalimane bir
mantığın eseridir.
Mesela
bugünlerde alkolün belli alanlarda içilip içilmemesini
referanduma tabi tutma veya tutmama tartışması gündemi
işgal ediyor. Yine gündemi işgal eden bir başka İslami
konu da başörtüsü problemidir. Gerçekten bir
referandum yapılsa ve çoğunluk müslümanların
aleyhine karar verse, bu kararı hak bir karar olarak
kabul etmek mümkün mü? Mü’min hanımlar "Bu
bizim imanımızın gereğidir,bu bizim üzerimizde
Allah’ın hakkıdır" diyerek boğazlarını yırtsalar
acaba kalabalıkların kahrından kendilerini
kurtarabilecekler midir?
Mü’minler
biraz Allah’ın kelamına kulak verip göz gezdirseler..
O zaman başkalarının insan, kadın, hayvan hakkı diye ortaya attıkları uydurma
belgeleri imzalayabilir, onlarla aynı dili kullanırlar
mıydı? Allah’ın kelamında neredeyse yüzlerce
ayeti kerimede bizzat, bilfiil kullanılan, örnek gösterilen,
bize öğretilen hak, hukuk ve hakikatin Allah’ı
hayattan, dünyadan kovmaya çalışan batıl
zihniyetlerin iz’ansızlıklarına ve insafsızlıklarına
terkedilir miydi hiç?
Başı
sıkışan, köşeye kıstırılan, kovuşturulan,
izlenen, horlanan bir mü’minin sığınacağı hak,
hukuk kapısı acaba Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
midir?
Nedir
şu insan hakları? İnsanın neye, ne hakkı vardır?
Kime karşı elde etmiştir bu hakkı? Kimden almıştır?
Ne zaman almıştır? Elde ettiğinin hak olduğunu
nereden bilmektedir;
kim bildirmektedir?
Tanrısal
mülkten veya seküler formatta düşünecek olursak
tabiattan kopartılmış bir hisse midir insan hakkı? Mü’min
olmayanlar böyle düşünebilirler. Ama mü’minler üzerlerindeki
her türlü nimetin
hak değil aksine Cenab-ı Hakk’ın bir izzeti,
ikramı, ihsanı olduğuna iman ederler. Ve çok kere bu
nimetin şükrünü hakkıyle yerine getirememekten ötürü
Rablerine yalvarır, boynu bükük dururlar. Mü’minlerin
en müttakisi bile çabalarıyla cenneti hak edemeyeceğini
bildiğinden Rabbinin kendisini adaletini de aşan
rahmetiyle yarlığamasını diler. Yani hak etmek, hak
sahibi olmak-mü’minlere göre-kişinin çabasıyla
ulaşılan bir kazanç sayılmıyor.
Ancak
Cenab-ı Hakk’ın koyduğu had ve/ya hududlar için
hak kavramını kullanabiliriz. Ama bizim kesbimizin,
cehdimizin karşılığı hak değil belki cezadır.
Allah’ın koyduğu hududlara riayet ise hukukun
ikamesi ve ayakta tutulması işlemidir. Hak ve
hakikatin çiğnenmemesi için Cenab-ı Hakk’ın koyduğu
hududlara riayet şarttır. Bu anlamda insanların
birbirinin hukukunu gözetmesi başkadır, beşeri
keyfiliklerle veya kalabalıkların parmak hesabıyla hak’kın tayinine kalkışmak başka birşeydir.
Seküler
yani dünyacı, yani hayat anlayışında ahiret boyutu
bulunmayan, yani tanrıyı kafasından kovmuş ve onu sözü,
buyruğu artık geçmeyen düşük bir krala dönüştürmüş
zihinler mü’minleri anlayamazlar. Mü’minler de artık
uyanık dursalar ve onların insan hakları türünden
sanal, göstermelik, ayağı yere basmayan, her üç-beş
yılda bir deforme olup reforma ihtiyaç gösteren
hamasi söylemlerine aldanmasalar; onların arasına karışıp
Hak’kın iradesini çiğnemeseler. Bilseler ki her
birimizin kullandığı kavramlar temelde devasa farklılıklar
arz etmektedir.
Biz
mü’minler Allah’a karşı, Allah’a rağmen bir
hak’kımız bulunduğunu düşünmeyiz. Aksine bir mütefekkirimizin
ifadesiyle "İnsanın hakkı yoktur, müstehakkı
vardır" hikmetini düşünürüz. Allah’a karşı
hak değil mükellefiyetimiz vardır. Ve o mükellefiyet
için ürpeririz.
Oysa
ötekiler insan hakları derken sanki tanrı haklarından
kopartılmış, çalınmış, hatta zorla alınmış özgürlüklerden
dem vurmaktadırlar. Allah Hak’tır, Hak Allah’tır
dememek için insan, kadın, hayvan hakları gibi
terkiplere başvurmaktadırlar. Amaçları tanrıyı
hayattan kovmak olanların açtığı insan hakları
bayrağı altında buluşmak, birleşmek mü’minlere
yakışmaz.
Seküler
standarttaki insan hakları terminolojisine göre (diyelim
ki kimseye zarar vermeden) içki içmek, kumar oynamak,
livata ve zina yapmak, tefeciklikle faiz yemek birer
bireysel hak telakki edilebilir. Oysa mü’minlerin
terminolojisinin kaynağı olan Kelamullah’a göre bütün
bu fiiller birer zulümdür.
Sözgelimi,
yüz kişilik bir demokraside ellibir başıbozuk’un kırkdokuz
namusluyu yönetme ve yönlendirmesi hak telakki
edilirken bize göre bu da bir zulümdür.
Hülasa,
seküler zihniyetteki insanlarla beraberlikler kurup
insan hakları kavramı etrafında mücadeleler sürdüren
mü’minler işin bu boyutunu unutmamalıdırlar. Sonu
nereye varacağı belli olmayan kimi özgürlüklerin
yaygınlaşmasıyla müslümanlıklarını daha iyi yaşayacaklarını
zannedenler korkarım aldanacaklardır. Mü’minlerin
ittikaları kendi iç dinamiklerinden doğar. Daha iyi müslüman
olmamızı harici şartlara ve etmenlere nasıl bağlayabiliriz?
Tarifini tanrıtanımazların ürettiği bir özgürlük
mü’minlerin özgünlüklerini ortadan kaldırır.
İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi’nden taşınarak günümüze
ulaşan eşitlik, egemenlik hakkının ulusa tevdii, yaşama
hakkı, inanç, din, vicdan hak ve özgürlüğü,
seyahat, mülkiyet, çalışma, dinlenme, eğlenme v.s.
hakkı gibi global, küresel vizyonlu terminoloji gözleri
boyayan bir cazibe ve gözalıcı bir efsuna sahiptir.
Tam da dünyanın her bölgesinde köşeye kıstırılmış
müslüman kütlelere müthiş bir zamanlamayla yeniden
dayatılmaktadır. Biz de hak ve hürriyetleri kendi
zaviyemizden yeniden anlama ve anlamlandırma
mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde başkalarının
yani bize göre ötekinin tariflendirdiği
istikametlere savruluruz. Tanrıyı hayattan kovmaya çalışan
münkirlerin tuzağına düşeriz.
Aslında
her zaman ve zeminde suyu kendi kaynağımızdan temin
etmeliydik. Lakin kuyumuzu taşla dolduran düşman bizi
kendi mahallesindeki, içini önceden zehirle doldurduğu
kuyuya yönelmeye icbar etmektedir. Şimdi zehirli suya
rıza mı göstereceğiz, yoksa kendi kuyumuzun taşlarını
ayıklayıp öznel kaynağımıza mı erişeceğiz?
Bence sorun budur.
Esasen
hak insanoğlunun yarattığı bir şey değildir. Allah
tarafından konulmuştur; evvelden, bizden evvel vardır.
Biz çabamızla sadece ona ulaşırız. Onu öğrenir,
keşf ve ikame ederiz. Hakkı da hukuku da insanlar
yaratmaz; ona riayet eder, boyun eğerler. Hakkın
hakikatin ölçüsünü Cenab-ı Hakk koyar. Beşerin
ortaya koyduğuna hak veya hukuk yerine belki kanun
diyebiliriz. Sık sık değişebilen, değiştirilebilen,
her kuşağın kendi özelliklerine uydurduğu beşeri
kanunlar hak ve hakikatin temsilcisi sayılamazlar.
Şimdi sıra müslümanların günlük dilinde özellikle
de tasavvufi çevrelerde sıkça kullanılan kul hakkı
kavramını sorgulamaya gelmiştir umarım.
© 2002 İktibas |