Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 280  Nisan 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Hasan Hanefi Ne Dedi?

Hak`ka Rağmen Hak

Nüfus Planlaması

Medya ve Ahlâk

Müslüman Kadın,Feminist Kadın

Zamana Dayanıklı Bir Dil

Elbiseyi Temizlemek

"Yetiş Ya Muhammed"

Bir Haham,Bir Papaz,Bir Hoca=Moon´mu?  

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

Hak’ka Rağmen Hak

  Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

İnsan hakları, kadın hakları, hayvan hakları ve bunlara benzeyen terkipler günlük siyasal/sosyal dilde sıkça kullanılıyor; kanaatimce bir anlamda eritiliyor hatta tüketiliyorlar. Hele İslam’a aidiyetleriyle şöhret kazanmış kalem erbabının dilinde ulu orta savrulan söz konusu söylemleri okudukça/işittikçe içim burkuluyor. Mü’minlerle mü’min olmayanların Hak anlayışları nasıl bu kadar birbirine benzeyebilir, şaşıyorum. Hak, hukuk ve hakikat kelimelerinin akrabalığını, yakınlık derecelerini, türev ve tedailerini en iyi, en doğru bilmesi, anlaması gerekenler mü’minlerdir. Çünkü Allah Hak’tır. Bilcümle hukuk ve hakikatin kendisi ve menşeidir. O mutlak hak, mutlak hakikattir. İnsan hakları ve benzeri kullanımları, sıkça önümüze süren mü’minler hadisenin bu boyutunu ihmal ederek, unutarak konuşabilir, yazabilirler mi?

Seküler anlayışın yani varoluşumuzdaki ilahi iradeyi gözardı eden, yok sayan bir zihniyetin insan hakları terkibine yüklediği anlam ile mü’minlerinki birbiriyle örtüşebilir mi? Düşünün ki seküler anlayış Hak’kı tanrı veya tanrıların elinden  (ç)almış, onların hazinesinden aşırıp kendi mülkü kılmış gibi böbürlenir. Hak’kın tayin ve tespitindeki ilahi rolü insana hamleder. Bugünkü İslam dışı dünyanın hemen tümü hak, hukuk ve hakikatin kriterlerini insan teki veya kalabalıklarının ins(af)iyatifine terketmiştir. Onların insan hakları namına dile getirdikleri her iddia beşeri keyfiliklerin gaddarlığına maruzdur. Şahsiyeti kalabalıkların kahrına medar bırakan zalimane bir mantığın eseridir.

Mesela bugünlerde alkolün belli alanlarda içilip içilmemesini referanduma tabi tutma veya tutmama tartışması gündemi işgal ediyor. Yine gündemi işgal eden bir başka İslami konu da başörtüsü problemidir. Gerçekten bir referandum yapılsa ve çoğunluk müslümanların aleyhine karar verse, bu kararı hak bir karar olarak kabul etmek mümkün mü? Mü’min hanımlar "Bu bizim imanımızın gereğidir,bu bizim üzerimizde Allah’ın hakkıdır" diyerek boğazlarını yırtsalar acaba kalabalıkların kahrından kendilerini kurtarabilecekler midir?

Mü’minler biraz Allah’ın kelamına kulak verip göz gezdirseler.. O zaman  başkalarının  insan, kadın, hayvan hakkı diye ortaya attıkları uydurma belgeleri imzalayabilir, onlarla aynı dili kullanırlar mıydı? Allah’ın kelamında neredeyse yüzlerce ayeti kerimede bizzat, bilfiil kullanılan, örnek gösterilen, bize öğretilen hak, hukuk ve hakikatin Allah’ı hayattan, dünyadan kovmaya çalışan batıl zihniyetlerin iz’ansızlıklarına ve insafsızlıklarına terkedilir miydi hiç?

Başı sıkışan, köşeye kıstırılan, kovuşturulan, izlenen, horlanan bir mü’minin sığınacağı hak, hukuk kapısı acaba Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi midir?

Nedir şu insan hakları? İnsanın neye, ne hakkı vardır? Kime karşı elde etmiştir bu hakkı? Kimden almıştır? Ne zaman almıştır? Elde ettiğinin hak olduğunu nereden  bilmektedir; kim bildirmektedir?

Tanrısal mülkten veya seküler formatta düşünecek olursak tabiattan kopartılmış bir hisse midir insan hakkı? Mü’min olmayanlar böyle düşünebilirler. Ama mü’minler üzerlerindeki her türlü nimetin  hak değil aksine Cenab-ı Hakk’ın bir izzeti, ikramı, ihsanı olduğuna iman ederler. Ve çok kere bu nimetin şükrünü hakkıyle yerine getirememekten ötürü Rablerine yalvarır, boynu bükük dururlar. Mü’minlerin en müttakisi bile çabalarıyla cenneti hak edemeyeceğini bildiğinden Rabbinin kendisini adaletini de aşan rahmetiyle yarlığamasını diler. Yani hak etmek, hak sahibi olmak-mü’minlere göre-kişinin çabasıyla ulaşılan bir kazanç sayılmıyor.

Ancak Cenab-ı Hakk’ın koyduğu had ve/ya hududlar için hak kavramını kullanabiliriz. Ama bizim kesbimizin, cehdimizin karşılığı hak değil belki cezadır. Allah’ın koyduğu hududlara riayet ise hukukun ikamesi ve ayakta tutulması işlemidir. Hak ve hakikatin çiğnenmemesi için Cenab-ı Hakk’ın koyduğu hududlara riayet şarttır. Bu anlamda insanların birbirinin hukukunu gözetmesi başkadır, beşeri keyfiliklerle veya kalabalıkların parmak hesabıyla  hak’kın tayinine kalkışmak başka birşeydir.

Seküler yani dünyacı, yani hayat anlayışında ahiret boyutu bulunmayan, yani tanrıyı kafasından kovmuş ve onu sözü, buyruğu artık geçmeyen düşük bir krala dönüştürmüş zihinler mü’minleri anlayamazlar. Mü’minler de artık uyanık dursalar ve onların insan hakları türünden sanal, göstermelik, ayağı yere basmayan, her üç-beş yılda bir deforme olup reforma ihtiyaç gösteren hamasi söylemlerine aldanmasalar; onların arasına karışıp Hak’kın iradesini çiğnemeseler. Bilseler ki her birimizin kullandığı kavramlar temelde devasa farklılıklar arz etmektedir.

Biz mü’minler Allah’a karşı, Allah’a rağmen bir hak’kımız bulunduğunu düşünmeyiz. Aksine bir mütefekkirimizin ifadesiyle "İnsanın hakkı yoktur, müstehakkı vardır" hikmetini düşünürüz. Allah’a karşı hak değil mükellefiyetimiz vardır. Ve o mükellefiyet için ürpeririz.

Oysa ötekiler insan hakları derken sanki tanrı haklarından kopartılmış, çalınmış, hatta zorla alınmış özgürlüklerden dem vurmaktadırlar. Allah Hak’tır, Hak Allah’tır dememek için insan, kadın, hayvan hakları gibi terkiplere başvurmaktadırlar. Amaçları tanrıyı hayattan kovmak olanların açtığı insan hakları bayrağı altında buluşmak, birleşmek mü’minlere yakışmaz.

Seküler standarttaki insan hakları terminolojisine göre (diyelim ki kimseye zarar vermeden) içki içmek, kumar oynamak, livata ve zina yapmak, tefeciklikle faiz yemek birer bireysel hak telakki edilebilir. Oysa mü’minlerin terminolojisinin kaynağı olan Kelamullah’a göre bütün bu fiiller birer zulümdür.

Sözgelimi, yüz kişilik bir demokraside ellibir başıbozuk’un kırkdokuz namusluyu yönetme ve yönlendirmesi hak telakki edilirken bize göre bu da bir zulümdür.

Hülasa, seküler zihniyetteki insanlarla beraberlikler kurup insan hakları kavramı etrafında mücadeleler sürdüren mü’minler işin bu boyutunu unutmamalıdırlar. Sonu nereye varacağı belli olmayan kimi özgürlüklerin yaygınlaşmasıyla müslümanlıklarını daha iyi yaşayacaklarını zannedenler korkarım aldanacaklardır. Mü’minlerin ittikaları kendi iç dinamiklerinden doğar. Daha iyi müslüman olmamızı harici şartlara ve etmenlere nasıl bağlayabiliriz? Tarifini tanrıtanımazların ürettiği bir özgürlük mü’minlerin özgünlüklerini ortadan kaldırır.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden taşınarak günümüze ulaşan eşitlik, egemenlik hakkının ulusa tevdii, yaşama hakkı, inanç, din, vicdan hak ve özgürlüğü, seyahat, mülkiyet, çalışma, dinlenme, eğlenme v.s. hakkı gibi global, küresel vizyonlu terminoloji gözleri boyayan bir cazibe ve gözalıcı bir efsuna sahiptir. Tam da dünyanın her bölgesinde köşeye kıstırılmış müslüman kütlelere müthiş bir zamanlamayla yeniden dayatılmaktadır. Biz de hak ve hürriyetleri kendi zaviyemizden yeniden anlama ve anlamlandırma mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde başkalarının  yani bize göre ötekinin tariflendirdiği istikametlere savruluruz. Tanrıyı hayattan kovmaya çalışan münkirlerin tuzağına düşeriz.

Aslında her zaman ve zeminde suyu kendi kaynağımızdan temin etmeliydik. Lakin kuyumuzu taşla dolduran düşman bizi kendi mahallesindeki, içini önceden zehirle doldurduğu kuyuya yönelmeye icbar etmektedir. Şimdi zehirli suya rıza mı göstereceğiz, yoksa kendi kuyumuzun taşlarını ayıklayıp öznel kaynağımıza mı erişeceğiz? Bence sorun budur.

Esasen hak insanoğlunun yarattığı bir şey değildir. Allah tarafından konulmuştur; evvelden, bizden evvel vardır. Biz çabamızla sadece ona ulaşırız. Onu öğrenir, keşf ve ikame ederiz. Hakkı da hukuku da insanlar yaratmaz; ona riayet eder, boyun eğerler. Hakkın hakikatin ölçüsünü Cenab-ı Hakk koyar. Beşerin ortaya koyduğuna hak veya hukuk yerine belki kanun diyebiliriz. Sık sık değişebilen, değiştirilebilen, her kuşağın kendi özelliklerine uydurduğu beşeri kanunlar hak ve hakikatin temsilcisi sayılamazlar.

Şimdi sıra müslümanların günlük dilinde özellikle de tasavvufi çevrelerde sıkça kullanılan kul hakkı kavramını sorgulamaya gelmiştir umarım.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin