Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 280  Nisan 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Hak`ka Rağmen Hak

Nüfus Planlaması

Medya ve Ahlâk

Müslüman Kadın,Feminist Kadın

Zamana Dayanıklı Bir Dil

Elbiseyi Temizlemek

"Yetiş Ya Muhammed"

Bir Haham,Bir Papaz,Bir Hoca=Moon´mu?  

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Nüfus Planlaması da Ödevlere Dahildir

 

 

Mehmed DURMUŞ

 

Geçtiğimiz aylarda R. Tayyib Erdoğan’ın bir konuşması nedeniyle nüfus planlaması, yeniden tartışma konusu oldu. Erdoğan, nüfus artışı hızının düşürülmesi için yapılan aile planlaması çalışmalarını ihanet-i vataniye olarak nitelemişti. Bunu fırsat bilen laik-Kemalist köşe yazarları, T. Erdoğan’ı eleştirmenin ötesine geçip, ülke meselelerinin kaynağında nüfus artışının yattığı temel tezine dayanan yazılar yayınladılar.

Nüfus Planlamasında Son Durum

Türkiye ve benzeri "geri kalmış" ülkelerde nüfus planlaması, bir devlet politikası olarak uygulanmaya devam etmektedir. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan 1960'lı yıllara kadar nüfusun azalmasını değil, artışını teşvik edici politikalar benimsenmiş ve 13 milyon nüfus 27 milyona çıkmış. (%100 artış!) Öyle ki, gebeliği önleyici her türlü ilaç ve araç gerecin satışı devlet eliyle yasaklanmış. 1965 yılı bu alanda dönüm noktasıdır. O yıl çıkarılan 557 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile hepsi serbest bırakılmış. Hatta 1983 yılında kürtaj yasallaşmış. Nüfus artış hızı bu tarihlerden sonra düşmeye başlamış. 1983 yılında Türkiye'de ortalama 4.05 olan doğurganlık hızı, 1993'te 2,7'ye, 1998'de ise 2.6'ya düşmüş. Türkiye’de geleneksel olarak binde 25-30 düzeyinde olan yıllık ortalama nüfus artış hızı 1997'de binde 15'e inmiş. Doğurganlık son 20 yılda yüzde 60 oranında azalmış.1

1960’lı yıllarda nüfus planlaması ile ilgili yasal düzenlemelerde Süleyman Demirel’in parmağı var. Bunu, 1999 yılı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle yaptığı bir konuşmada belirtiyor ve "30 yıl önce bütün dirençlere karşı koyarak aile planlaması konusunda düzenlemeler getirdiğini" övgü ile anlatıyor.2 Türkiye’de nüfus planlaması, bizzat rejim tarafından ide-

 

1 - Emel Armutçu, Tayyip Erdoğan’ın Bunlardan Haberi Yok, Hürriyet, 23.02.2002.

2 - Süleyman Demirel, Cumhuriyete Sarılın, Hürriyet, 09.03.1999.

3 - www.tapv.org.tr

olojik bir mesele olarak algılanmaktadır. Nüfus planla

masına karşı çıkmak, adeta laik-demokratik rejime karşı çıkmakla eş görülmektedir.

Nüfus planlaması, ya da bir başka adlandırmayla "aile planlaması" belki belli meşru şartlar ve belli meşru gerekçeler çerçevesinde başvurulabilir bir yöntemdir. Bu konuda hiç kimsenin "her bir (evli) kadın ne kadar doğurabiliyorsa o kadar doğurmalıdır" diyeceğini sanmıyorum. Örnek verecek olursak, doğum yapması tıbben, ehil doktorlar tarafından sakıncalı görülen, yani tıbben doğum yapması yasaktır denilen kadınların bu yasağa uyması dinin meşru sınırları içinde kabul edilmelidir. Bu konuda en büyük anlayış da kadının kocası tarafından gösterilmeli ve eşine yardımcı olmalıdır.

Fakat bu gibi "meşru" gerekçelerin ötesinde, nüfus planlaması bir politika haline neden getirilir? Türkiye’de bu işle en fazla kimler neden ilgilenmektedir? Bu soruların cevabını aramaya koyulduğumuzda, hiç de memnuniyet verici sonuçlarla karşılaşmamaktayız. Türkiye’de bizzat devlete ait kurumlar, nüfus planlaması uğrunda çaba sarf etmektedir. Sağlık Bakanlığı bünyesinde "Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü" diye bir birim bulunmaktadır. Resmi ve özel televizyon kuruluşları, holding gazeteleri ve birtakım "sivil"(!) kuruluşlar ideolojik bir kesin kabulle mütemadiyen nüfus planlaması hakkında yayınlar yapmaktalar, doğum kontrolü ile ilgili toplumu bilgilendirmekteler(!)

Nüfus planlaması alanında hizmet(!) vermek için kurulmuş bir de vakıf var ve bu vakıftan biraz bahsetmek gerekmektedir.

"Türkiye Aile Planlaması ve Sağlığı Vakfı"

Türkiye’de salt ‘aile planlaması’ alanında faaliyet yapmak üzere bir vakıf kurmak oldukça ilginç değil midir? Kuruluş amacını, "Türk ailesinin yaşam kalitesini yükseltmek" olarak deklare eden bu vakıf, Türkiye Aile Planlaması ve Sağlığı Vakfı’dır. (TAP VAKFI) TAP Vakfı 1985 yılında, Vehbi Koç önderliğinde, T. Odalar ve Borsalar Birliği, T. İşçi Sendikaları Konf., T. İşveren Sendikaları Konf., T. Ziraat Odaları Bir., T. Esnaf ve Sanatkarlar Konf., T. Şişe Cam Fab., Yapı Kredi Bankası gibi kurumların yanısıra, Aydın Doğan, İhsan Doğramacı, Bülent Eczacıbaşı, Üzeyir Garih, Nazlı ılıcak, Jak Kamhi,3 gibi kişiler tarafından kurulmuş. Vakfın Diyarbakır ve Mardin gibi illere derhal merkez açmaları, acaba gerçekten Mardin’li ve Diyarbakırlı’yı çok düşündüklerinden midir, yoksa işin içinde bir tür misyonerlik mi vardır?

Haydi diyelim ki TAP Vakfı Türkiye’de kurulmuş ve Diyarbakır ve Mardin’le alakadar olmaktadır, fakat merkezi Amerika'da bulunan Willows Vakfı da, Diyarbakır, Şanlıurfa, Van, Mardin, Siirt ve Gaziantep gibi 12 ilde ''Topluma Dayalı Üreme Sağlığı ve Aile Planlaması Hizmet Projesi'' adı altında faaliyetler yürütüyor, 800 binden fazla evde yaklaşık 300 bin kadın ve erkeği üreme ve sağlık eğitimi konusunda bilgilendiriyor. Gerçi Willows Vakfı’nın etkinliği, kayın validelerin engeline takılmış,4  fakat esrarengiz bir vakıf Amerika’dan gelip Türkiye’nin doğusunda "nüfusu azaltın" diktesini neden yapar?

TAP Vakfı, Johns Hopkins Üniversitesi Nüfus İletişim Hizmetleri (USAID), The Futures Group (USAID), The Pathfinder Fund (USAID), Aile Planlaması Uluslararası Yardım Teşkilatı (FPIA), Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), John Snow Inc., Hollanda Hükümeti ve Avrupa Birliği gibi yabancı organizasyonlar ile bir işbirliği yapmış.5  Doğrusu Vehbi Koç ve diğer kurucu isimler, Türkiye’de nüfus planlamasının ne tür politikaların bir gereği ve devamı olduğu konusunda fikir vermektedir. Vehbi Koç’un kızı Sevgi Gönül’ün, "her doğan çocuk vergi verenlerin vergisinin yerinde kullanılmasına mani oluyor"6  sözüne bakılırsa, Vehbi Koç da bu vakfı, devlete verdiği(!) vergiler yerinde kullanılsın diye kurmuş olmalıdır!

Nüfus Planlamasının Fikir Babası Platon

Modern nüfus planlaması anlayışının herhalde ilk ve en cesur kuramcısı Platon (M.Ö.428/7)dur. Platon ideal bir devlet kurmak için, seçmece nesiller yetiştirmekten yanadır. Platon’a göre evlenecek çiftleri kurnazca tertiplenmiş kur’alarla seçmeli. Cinsleri iyi olmayan yurttaşlar seçilmemeli. Onlar böylece devlete değil, kaderlerine küserler... Savaşta ve başka alanlarda başarı gösteren delikanlılara, kadınlarla, başkalarından daha fazla birlikte olma hakkı tanınmalı, onlardan, alınabildiği kadar döl alınmalıdır. Bir kadın,

 

4 - Aile Planlamasına Kaynana Engeli, Hürriyet, 22.02.2002.

5 - www.tapv.org.tr.

6 - Kürşad Bumin, Bu Kadarı da Fazla, Yeni Şafak, 25.02.2002.

7 - Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi, Ank-1985, I/60-61.

8 - Emel, Armutçu, aynı yer.

(sayısız erkekle yattığından), bir erkekle olan birleşmesinden sonra 7. ve 10. ay arasında doğan çocuk, o adama nisbet edilecek... Platon’un seçkin ırk felsefesinde, eğer kur’a öyle çıkmışsa, yasa da izin verirse, erkek kardeşle kız kardeşin birleşmesi meşrudur!

En seçkin yurttaşlardan doğan bebekler, özel ve itinalı bakımcılara verilirler, seçkin olmayanların çocuklarıyla, özürlü doğanlar ise gözden uzak bir yere terk edilirler! (Kurda kuşa yem olsun diye herhalde...) Kadınlar 20-40 arası, erkek de en fazla 55’ine kadar çocuk yapmalıdır. Çünkü en iyi cins çocuklar bu yaşlarda üretilir. Bu sınırların altında ya da üstünde çocuk yapacak olanlar devlete ve dine karşı suç işlemiş sayılacak. Bu yaşlar geçtikten sonra da kadın ve erkeğe istediği kimseyle yatmasına yasa izin verir. Ama yine de onlara, doğsun doğmasın, çocuk yapmamak için bütün tedbirleri almaları emredilir. Buna rağmen doğan çocukları devlet beslemeyecektir!7  [Günümüzde kamu personeline devlet, iki çocuktan fazlasına çocuk yardımı vermemektedir!]

Bu satırları okurken, Platon ismini bir an gizlesek ve bu kimdir diye sorsak, günümüzden birileri sanılacaktır. Çünkü günümüzün "nüfus planlaması" anlayışıyla a’sından z’sine örtüşmektedir. Platon, fikirlerinin meyvesini Anadolu topraklarında devşirmektedir.

Fazla Doğumun Zararı Var mı?

Nüfusun artması ne demektir, beraberinde ne gibi sorunlar getirmektedir? Konuya ‘rasyonellik’ zaviyesinden bakanların sözde tezlerini şu ana başlıklar oluşturmaktadır:

1- Yoksulluk: Diyorlar ki, "Yoksulların nüfusu artarken gelir dağılımı onlar aleyhine bozulmaya devam ediyor. Bu çocuklar büyüdüğünde işsizliğin pençesine düşüyor. Hepsini üstüste koyduğunuzda devletin sosyal amaçlı harcamaları gereğinden fazla insana dağılıyor ve düşüyor. Sağlık, eğitim, yaşam koşulları, bu yüzden kalitesiz oluyor. Altyapı bu yüzden yetersiz kalıyor." "Bu, din meselesi değildir, insanların yaşam kalitesi meselesidir."8

2 - Eğitim: Bilhassa kız çocuklarının eğitimden mahrum kaldığına dikkat çekilerek, sonuç itibariyle eğitimsiz anneler yetişmesinin, gelecek kuşakları tehdit ettiği ileri sürülmektedir.

3 - Beslenme: Demek istedikleri çok açık: Her doğan çocuk, mevcut nüfusun elindeki ekmeğe yeni bir ortak demektir! Ekmeğin sayısını artıramadığımıza göre, ekmeğin oranının düşmesini bari engellemeliyiz! Bu anlayış sözde, geleneksel yapıda kadını "kaşık düşmanı" olarak gören sakat anlayışı yargılayan anlayıştır. Oysa kendileri, kız-erkek ayırmadan bütün yeni doğan bebekleri kaşık düşmanı olarak görmektedirler.

4 – Sağlık: Çok nüfus, sağlık hizmetlerini de aksatıyor. Sağlıksız nesiller yetişiyor.

Görüldüğü gibi tamamen profan, son derece bir "mermer kafa"nın mermerden daha soğuk, hayata tamamen yabancı bir yargılamasıyla karşı karşıyayız. Eğer bu mantığı kendi ‘rasyonel’ silsilesi içinde işletmeye devam edersek şu sonuca ulaşabiliriz: Şu andaki "yaşam kalitesini" yükseltmenin en kestirme yollarından biri, mevcut nüfusu bir biçimde azaltmaktır! Bunu, nüfusun bir kısmını bir biçimde telef ederek yapabiliriz! Telef olmaya yüz tutanları sağaltmaya değil de, yoğaltmaya özen gösteririz! Çürüklerin kendi kendilerini imha etmeleri için onları ikna edebiliriz! Depremlerin daha sık ve daha şiddetli olması için tedbir alır, olmazsa dua ederiz! Yaşam kalitesine layık olanlar kalır, olmayan çürükler yok olur! Böylece Darwin’den çok önce Platon’un öngördüğü  kaliteli yurttaşlar üretilir!

"Yaşam kalitesi", modernite dininin dayattığı, seküler bir söylem. Üstelik de izafi. Bir müslüman zihnin "yaşam kalitesi" anlayışıyla, seküler bir zihnin "yaşam kalitesi" anlayışı birbirinden, "müslüman"la "kafir" kadar farklıdır. Müslüman için yaşam kalitesi denen şey Allah’ın yegane mabud olarak tanınmasıdır. Secde bunun en güzel ifadesidir. Kafir bir algılayış içinse, tam tersine İblis gibi secdeye itiraz etmektir. Modern yaşam tarzında ne kadar tüketiyorsan, o kadar medenisin! Tüketemiyorsan, barbarsın, yani insan bile değilsin! Ölçü tüketimdir. İçinde ancak dört tekerlekli kocaman el arabalarıyla alış-veriş yapılabilen, "alış-verişin merkezi", "alış-verişin başkenti" gibi yaftalarla anılan bir tür modern tapınaklar, söz konusu "yaşam kalitesi"nin simgeleridir.

Yoksulluğu doğuran nedenlerden biri de elbette işsizliktir. İşsizlik, sadece işi olmayan, dolayısıyla evine ekmek parası götüremeyen boynu bükük fertler demek değildir. Aynı zamanda, aile buhranı, geçimsizlik, boşanma vak’alarının artması, hırsızlık, gasp, cinayet gibi suçlarda belirli oranda artış demektir. Bırakınız beslenmeyi, toplumun büyük bir kesimi, açlık

 

9 - Açlık Sınırı 308 Milyon, Milliyet, 29.01.2002.

sınırının altında yaşamaktadır. 2002 Yılının başında açlık sınırı 308 milyon lira olarak tespit edilmiştir.9  toplumun büyük bir kesimi açlık sınırı altında yaşamaktadır. Sağlık sorunlarının ne olduğunu en iyi, SSK hastanelerinde tedavi olmak zorunda olan milyonlarca insan bilmektedir. İşsiz ya da bir işte çalıştığı halde, sigorta primleri ödenmediği için SSK hastanelerinde tedavi olamayanlar ise, herhangi bir kategoriye girmemektedir! Hayatını sokaklarda, köprü altlarında sürdürenler belki bazen bu anılanlardan daha şanslı olabilmektedirler! Hiç değilse bir kameraya filan takılırsa, bir yardım kuruluşu ilgileniyor.

Bütün bunlar bir vakıa. Fakat, bu sorunları neredeyse tamamen nüfus artışına bağlayanlar şu soruların cevabını neden vermek istemiyorlar: Bütün bu sorunların sebebi nedir? Bu toplumu kim bu hale getirdi? Türkiye’nin nüfusu 70 milyondan mesela 35 milyona in(diril)se, acaba 35 milyon insan müreffeh bir hayat mı yaşayacak? 17 Ağustos Marmara depreminde 60 bin kadar nüfus azaldı. Buradaki köy ve şehirlerde yaşamın kalitesi o aranda bir artış mı gösterdi? Yoksa ölenler az mı bulundu? Nüfusu azaltmak için vakıf kuranlar acaba neden, "mevcut nüfusun yaşam kalitesini nasıl artırabiliriz?"in cevabını üretecek başka vakıflar kurmazlar? Bu soruların cevabını beklemiyoruz. Çünkü onlar hiçbir sorunun altında kalmazlar.

Yoksulluğun en birinci nedeni, ülkeyi savaş sonrasında ganimet toplama alanı gibi gören, hiç kimseye hesap vermeyen, halkını sağmal bir inek gibi algılayan yönetimlerdir. Gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Türkiye’nin nüfus artış hızı yüzde bire inse, fakirlik azalmayacaktır. Çünkü geliri "dağıtanlar", hakça bir bölüşmeden yana değiller. Zaten Türkiye gibi ülkelerde, devletin halkına pek de öyle "sosyal harcamalar" vs.. yaptığı doğru değildir. Bunu yapan, yine halkın kendisidir. Halk kendi çabasıyla teşkil ettiği birtakım vakıf, dernek ve yardım kuruluşlarıyla kendi yaralarını sarmaktadır. Fakat bunu da nüfuz casusluğu sayan rejim, deprem sabahı oradaki bîçarelere sıcak bir çorba götürenlere bu hizmeti verdirtmemektedir. Dolayısıyla "devletin sosyal amaçlı harcamaları gereğinden fazla insana dağılıyor" sözü hiçbir gerçeği ifade etmiyor. Depremzedeler için toplanan paralar bilakis, banka batıran patronların kasasına gidiyor. Kısacası, Kendi başının çaresine bakabilen toplum, gölge edilmese ona da minnettardır.

Türkiye’nin kanayan yarası eğitim sorunu artık kangren olmuş durumda. Eğitimin bütün hedefi "çağdaş, batıcı, laik" ve kendi değerlerinden kopartılmış nesiller yetiştirmeye kilitlenmiş vaziyette. Uyuşturucu ve bali kullanımı artık ilköğretim sıralarına inmiş vaziyette. Cumhuriyet rejimi bilhassa doğudaki kız çocuklarının çoğunu henüz okula kazandıramadı. Güneydoğudan sözde eğitmek için getirdikleri, hem reklam amaçlı, hem de, akranları arasında çağdaşcı/batıcı değerlerin keşif kolları vazifesini yapmaları beklenen bir grup kız çocuğunu bile nüfus planlamasında kullanmak istiyorlar. Bu çocuklardan istenen şudur: annelerini aile planlaması uygulamalarına kayıt ettirecekler ve kendilerine her yıl gönderilecek kitapları okuyarak özetini çıkaracaklar! Öğrenciler ayrıca, yaz aylarında Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenecek 10 günlük Halk Sağlığı ve Aile Planlaması kurslarına da katılacak!10  "Çağdaş Türkiye’nin çağdaş kızları" derken kastettiklerini anladınız mı?

Aydın Doğan gazetesinin gediklisi bir yazar soruyor: "Zavallı tinerci çocukların suçlusu kim?"11  Evet ben de soruyorum: Bu tinerci çocukların suçlusu kim? Taha Akyol, çocukların tinerci olmasının İHL’lerin ve Kur’an Kurslarının kapatılmasıyla; tesettürün yasaklanmasıyla mı bir alakası var, yoksa anaların çok doğurmasıyla mı alakası var, bunu cevaplamalıdır. T. Akyol’la temel paradigmaları [liberalizm] aynı olan Gülay Göktürk, sübyancılığı hoş görüyor ve hoş görülmesini savunuyor. Çocuğa zor kullanılmadığı sürece bunun, erkeklerin en doğal hakkı olduğunu iddia ediyordu.12  Batı’da artık eşcinsellerin nikahı kıyılmaya başlandı.13  İşte tinerci çocukların suçlusu bu liberal düşüncedir.

Burada şunun da altını çizmemiz gerekir. Eğitimsizlik sorunu sadece devlete ait bir sorun değil. Genel olarak dindar aileler de çocuklarını iyi eğitemiyorlar. Elbette toplumdaki ahlaki kokuşmuşluk herkesi

 

10 - Doğan Hızlan, Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları, Hürriyet, 12.09.2002.

11- Taha Akyol, Erdoğan’ın Söyledikleri, Milliyet, 19.02.2002.

12 - Gülay Göktürk, Çocuk Pornosu, Sabah, 09.01.2002.

13 - Mesela Almanya’da Ağustos 2001’den itibaren eşcinsellerin nikahı yasallaşmış. Bkz, Hürriyet, 02.08.2001.

14 - Taha Akyol, aynı yer.

15 - Taha Akyol, aynı yer.

16 - Mahfi Eğilmez, Nüfus Artışının Ekonomik Sonuçları, Radikal, 17.03.2002.

bir şekilde girdabına çekiyor. İşte müslüman olmanın anlamı da burada ortaya çıkıyor. Müslümanlar çocuklarına İslam ahlakını vermelidirler. Fakat sırf eğitemediğimiz için çok çocuğa karşı çıkacaksak, az olan çocukları da eğittiğimiz söylenemez. Azı eğiten çoğu da eğitir. Çoğu eğitemeyen azı da eğitemiyor demektir.

Bu izaha çalıştığımız açık gerçekleri, "nüfus artışı" gerekçesiyle manipüle etmeyi çok seven çok bilmişler bakın ne kadar komik olabiliyorlar: "Hepsi bir kenara, Türkiye'nin su kaynakları kaç milyon nüfusu besleyebilir?!"14  Bence bu soru, nüfus planlaması lehine gösterilen gerekçelerin tamamen asparagas olduğunun önemli bir karinesidir. Ben de diyorum ki, Türkiye’nin su kaynaklarıyla kaç milyon insan beslemek istersiniz?

Nüfus artışına karşı olan "kaliteli yaşam"cılar, "eskiden savaşlarda ve salgın hastalıklarda nüfus çok kırılırdı"15  diyerek, güya, o zaman nüfus artışı bir gereklilikti ama, artık savaşlarda ve salgın hastalıklarda o kadar fazla insan ölmüyor, dolayısıyla nüfus artışına gerek yok demeye getiriyorlar. Onlara sormak istiyorum, acaba Amerika’nın katlettiği insanların ülkesinde, kadınlar çocuk doğurabilirler mi? Buna müsaadeleri var mı? İsrail’in sürgünle ve katlederek mütemadiyen erittiği Filistin nüfusunun artmasında bir sakınca var mı? Yoksa, zaten doğan yeni Filistin’li bebeler taş atacaklar; "şiddeti tırmandıracaklar" dolayısıyla onlar da doğmasın mı diyecekler?

Neden İlk Akla Gelen Nüfusu Azaltmak Oluyor?

Rakamlarla ölçüp-biçenlerin rakamsal verilerine göre Türkiye, dünya ortalamasının üç katı nüfusa sahipmiş. 2000 yılında dünya geliri 31 trilyon 171 milyar dolarmış. 207 ülke arasında, Türkiye 201 milyar dolarlık milli geliriyle 22. sırada yer alıyormuş. 2000 Yılında kişi başına dünya geliri 5 bin 150 dolar, Türkiye'nin kişi başına düşen milli geliri 3 bin 90 dolarmış. 206 ülke arasında Türkiye bu miktar kişi başına milli gelirle 82. sırada yer alıyor.

Türkiye’nin nüfusu 17 yılda yüzde 40 dolayında arttığı için kişi başına düşen gelir sıralamasında 89. sırada kalmış. Bu planlamacılar "Ne var ki pastayı paylaşanlar da hızla arttığı için kişisel refahın artması sınırlı kalmış"16 diye üzüntülerini dile getiriyorlar.

Şimdi bunlar diyor ki, 2001 yılından itibaren durum Türk insanı açısından daha vahim görünüyor. Nüfusun 68 milyon olduğu kabul edilirse Türkiye'nin dünya nüfus sıralamasındaki yeri değişmiyor. 2001 yılı için yapılan tahminlere göre milli gelirin 150 milyar dolar dolayına düşeceği ve buna göre kişi başına gelirin 3 bin 90 dolardan 2 bin 200 dolar düzeyine gerileyeceği anlaşılıyor. Eğer diğer ülkelerin durumunda hiçbir değişiklik olmayacağını varsayarsak 2001 yılında Türkiye, dünya nüfus sıralamasında 15. sırayı korurken milli gelir sıralamasında 27. sıraya ve kişisel gelir sıralamasında 98. sıraya gerilemiş olacak.17

Buradaki zihin çarpıklığını, ya da bile bile es geçilen haince bir tuzağı fark etmemek mümkün mü? Neden ülkenin milli gelirinin 201 milyar dolardan nasıl olup da 150 milyar dolara geriletildiği sorulmuyor? Ülkenin nasıl olup da bu kadar fakirleştirildiğini neden kimse soramıyor? Böyle bir soru, şalvarla futbol oynayan kızların şalvarından daha önemli değil midir? Kız öğrencilerin baş örtüsünü sormuyoruz; çünkü bu soruların baş örtüsünden daha önemsiz olduğu kesindir! Yukarıdaki rakamsal verilere bakılırsa, Türkiye’nin sorunu, nüfus artışında dünya 15.si olması değildir. Sorun, milli gelirin yükseltilmesi yerine planlı bir şekilde sürekli olarak aşağıya düşürülmesidir.

Nüfus planlamasının önemli bir nedeni de, modernitenin dayattığı insan ve aile anlayışıdır. Modern toplumda aile kurumu küçülerek bozulmaktadır. Modern kadın artık özgürdür... O artık çalışan bir bayandır. Çalışan bayanın ya hiç çocuk istememesi ya da bir çocukla yetinmesi gayet doğaldır. Çünkü annesi işte kendisi kreşte bir bebeğin sağlıklı büyüdüğünü düşünmek mümkün değildir. Kısacası aile artık modern toplumda bir bağdır ve yüktür. Öte yandan, batı medeniyetinde olduğu gibi, "özgür" toplumun "özgür" kadını, aile bağı ile bağlanmadan, karşı cinsle ilişkiler kurmak ve yalnızlığını, bu arada cinsel ihtiyaçlarını o şekilde gidermek istemektedir. Televizyonlardaki "Biri Bizi Gözetliyor" programının henüz bunun ilk başlangıcı olduğu kesindir. Yakın zamanda bu gösteriler daha ileri aşamaya varacaktır. İşte bu tür bir "özgür yaşam"ı seçen genç bayanlar tabi ki çocuk sahibi olmak istememektedirler. Her şeye rağmen doğan "kaçak" bebekler de ya asansör boşluğuna, ya çöp tenekelerine, ya da cami avlularına terk edilmektedir.

 

17 - Mahfi Eğilmez, aynı yer.

18 - Nuray Mert, Nüfus Planlaması, Radikal, 28.02.2002.

19 - Nuray Mert, Yanlış Çocuklar, Radikal, 08.01.2002

Tenasül Hayatın Esasıdır

Dünyaya gelen her yeni çocuk bir candır, bir var

lıktır, bir kişidir, bir insandır. Bu, aynı zamanda Allah’ın bir fiilidir. Onu var kılmakla Allah ona bir değer biçmiştir. Bir insan yavrusu, bütün varlıklardan çok daha hürmete, sevgiye layıktır. Doğan bir insan yavrusunu, mevcut ekmeğe ortak olacak bir ekmek düşmanı gibi görmek canavarlıktır. Ona da bu dünyada bir yer var. Doğduğumuz gün biz de muhtemelen, Hürriyet yazarı Emel Armutçu gibi veya Vehbi Koç’un kızı Sevgi Gönül gibi birileri tarafından, dünyanın kaynaklarını paylaşacak, istenmeyen bir misafir olarak görülmüşüzdür. Fakat işte bakın, yaşıyoruz. Hem de bir yazı okuyoruz. Her birimiz, bize ait bir iş yapıyoruz. Biz varız diye dünya kıtlığa girmedi. Bilakis az da olsa ürettiğimiz bir şeyler var.

Küçük küresel köyün aşiret reisleri her ne kadar ekmeğimizi taksim ediyorlarsa da, güneşi, oksijeni, yağmuru ve suyu da taksim edemezler ya!

Hayat, "aydınlanmış" insanın istediği gibi planlayıp yönlendireceği bir şey değildir. Pozitivist modern zihin bunu yapacağını zannediyor. Her şeyi bir planlama kapsamına almak istiyor. Rakamlarla ölçüyor-biçiyor, yeryüzü kaynaklarını rakamsallaştırıyor. Sonra o rakamları kelle sayısına bölüyor. Çıkan rakamsal sonuçlar ona, "artık şu sayıdan fazla çocuk doğmamalı" dedirtiyor! Nasıl da küstahça, nasıl da faşizan18  bir ölçme-biçme değil mi? "Onlar bir oyun kurdular, Allah da bir oyun kurdu. Allah oyun kuranların en hayırlısıdır." (3/Al-i İmran, 54)

Nuray Mert gayet yerinde soruyor: "Merak ediyorum, özellikle de çocuk gibi bir konuda, insanların rasyonelliği nasıl oluyor da hiç sarsılmadan ayakta kalabiliyor. Hiç mi planlanmamış olduğu halde, ailelerine doğan bir çocuğun, doğduktan sonraki sevgisi, planlanmamışlık karşısında duyulan hayıflanmayı gölgelemiyor, aslında istenmemiş olan çocuğun artık var olmaması fikrinin korkunçluğu kafalarını karıştırmıyor? Aynı şey, toplumsal düzeyde de geçerli değil mi? Hesabı kitabı yapılsa, bilinçli, mantıklı davranılsa hiç doğmaması gereken, sosyolojik olarak 'yanlış' bir çocuk olarak doğan, şimdi ise varolmaması ihtimalini bile düşünmek istemediğiniz hiç kimseyle karşılaşmadınız mı? Hadi, süflî bir örnek de verelim: Hayranı olduğumuz bir sürü yazar, düşünür veya popüler kültür alanında hayranlık duyulan bir sürü insan aslında 'yanlış' çocukların arasından çıkmıyor mu?"19

Bu mükemmel sorularından sonra Nuray Mert, "Buna 'ilahi adalet'in tecellisi denebilir mi bilmiyorum" diyerek, aslında ta dibine kadar vardığı ilahi hikmeti adlandırmakta çekiniyor. Evet bu, sadece Allah’ın bildiği hikmetlerdendir. "Allah bilir siz bilmezsiniz." (2/Bakara, 216, 232)

Rızkı Veren Allah’dır

İnsanları yaratan nasıl Allah ise, onları besleyen, büyüten de Allah’dır. Allah rızkın kefilidir:

"De ki, geliniz size Rabbinizin neyi haram kıldığını duyurayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Ana-babaya iyilik yapın! Çocuklarınızı rızık korkusuyla [geçim kaygısıyla] öldürmeyin. Zira sizin de rızkınızı biz veriyoruz, onların da! İster açık ister gizli kötülüklere yaklaşmayın! Allah haram kıldı, hak olanın dışında hiçbir insanı öldürmeyin! İşte O size bunları emretti ki belki aklınızı kullanırsınız!" (6/En’am, 151)

"Rızık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Zira onların da rızkını biz veriyoruz, sizin de! Onları öldürmek büyük bir suçtur!" (17/İsra, 31)  

Modern cahiliyye, tıpkı İslam öncesi Arabistan cahiliyyesi gibi, "kaliteli yaşam" uğruna çocukları öldürmekten yanadır. Daha doğrusu topluma hitaben, nüfus planlamasının gerekçesini böyle açıklıyorlar. Oysa rızkı Allah çok bol yaratmıştır. Bütün mesele, Allah’ın bol yarattığı rızkı tekeline alıp, sonra da, "ekmek aslanın karnındadır" diyenlerle, rızkını elde etmede tembellik gösterenler arasındaki uçurumdadır. Ekmek karnında olan "aslan", emperyalist güç merkezleridir. Çok Uluslu Şirketlerdir, onların kurduğu yeni dünya düzenidir. Onlar istiyorlar ki, karınlarına depo ettikleri yeryüzü rızkına bir tek bebek dahi ortak olmasın.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. Başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye ilk yıllarda nüfusunu artırmak için planlamalar yapmış. Şimdi ise azaltmak için yapmaktadır. Bu durum, bu meselenin değişken olduğunu göstermektedir. Fakat son sahne, Türkiye’nin nüfusunu azaltmayı bilhassa isteyen bazı dış güçler ve onların işbirlikçileri tarafından oynanmaktadır. Bu oyunda Siyonist propagandanın mutlak surette parmağı vardır. 100 Milyonluk Türkiye en fazla İsrail’in uykusunu kaçırmaktadır. Nüfus planlaması, Türkiye üzerindeki harici hesap-kitaplarla doğrudan ilgilidir.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin