|
Nüfus
Planlaması da Ödevlere Dahildir
Mehmed
DURMUŞ
Geçtiğimiz
aylarda R. Tayyib Erdoğan’ın bir konuşması
nedeniyle nüfus planlaması, yeniden tartışma konusu
oldu. Erdoğan, nüfus artışı hızının düşürülmesi
için yapılan aile planlaması çalışmalarını
ihanet-i vataniye olarak nitelemişti. Bunu fırsat
bilen laik-Kemalist köşe yazarları, T. Erdoğan’ı
eleştirmenin ötesine geçip, ülke meselelerinin kaynağında
nüfus artışının yattığı temel tezine dayanan yazılar
yayınladılar.
Nüfus
Planlamasında Son Durum
Türkiye
ve benzeri "geri kalmış" ülkelerde nüfus
planlaması, bir devlet politikası olarak uygulanmaya
devam etmektedir. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan
1960'lı yıllara kadar nüfusun azalmasını değil,
artışını teşvik edici politikalar benimsenmiş ve
13 milyon nüfus 27 milyona çıkmış. (%100 artış!)
Öyle ki, gebeliği önleyici her türlü ilaç ve araç
gerecin satışı devlet eliyle yasaklanmış. 1965 yılı
bu alanda dönüm noktasıdır. O yıl çıkarılan 557
sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile hepsi
serbest bırakılmış. Hatta 1983 yılında kürtaj
yasallaşmış. Nüfus artış hızı bu tarihlerden
sonra düşmeye başlamış. 1983 yılında Türkiye'de
ortalama 4.05 olan doğurganlık hızı, 1993'te 2,7'ye,
1998'de ise 2.6'ya düşmüş. Türkiye’de geleneksel
olarak binde 25-30 düzeyinde olan yıllık ortalama nüfus
artış hızı 1997'de binde 15'e inmiş. Doğurganlık
son 20 yılda yüzde 60 oranında azalmış.1
1960’lı
yıllarda nüfus planlaması ile ilgili yasal düzenlemelerde
Süleyman Demirel’in parmağı var. Bunu, 1999 yılı
8 Mart Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle yaptığı
bir konuşmada belirtiyor ve "30 yıl önce bütün
dirençlere karşı koyarak aile planlaması konusunda düzenlemeler
getirdiğini" övgü ile anlatıyor.2 Türkiye’de
nüfus planlaması, bizzat rejim tarafından ide-
1
- Emel Armutçu, Tayyip Erdoğan’ın Bunlardan Haberi
Yok, Hürriyet, 23.02.2002.
2
- Süleyman Demirel, Cumhuriyete Sarılın, Hürriyet,
09.03.1999.
3
- www.tapv.org.tr
olojik
bir mesele olarak algılanmaktadır. Nüfus planla
masına
karşı çıkmak, adeta laik-demokratik rejime karşı
çıkmakla eş görülmektedir.
Nüfus
planlaması, ya da bir başka adlandırmayla "aile
planlaması" belki belli meşru şartlar ve belli
meşru gerekçeler çerçevesinde başvurulabilir bir yöntemdir.
Bu konuda hiç kimsenin "her bir (evli) kadın ne
kadar doğurabiliyorsa o kadar doğurmalıdır"
diyeceğini sanmıyorum. Örnek verecek olursak, doğum
yapması tıbben, ehil doktorlar tarafından sakıncalı
görülen, yani tıbben doğum yapması yasaktır
denilen kadınların bu yasağa uyması dinin meşru sınırları
içinde kabul edilmelidir. Bu konuda en büyük anlayış
da kadının kocası tarafından gösterilmeli ve eşine
yardımcı olmalıdır.
Fakat
bu gibi "meşru" gerekçelerin ötesinde, nüfus
planlaması bir politika haline neden getirilir? Türkiye’de
bu işle en fazla kimler neden ilgilenmektedir? Bu
soruların cevabını aramaya koyulduğumuzda, hiç de
memnuniyet verici sonuçlarla karşılaşmamaktayız. Türkiye’de
bizzat devlete ait kurumlar, nüfus planlaması uğrunda
çaba sarf etmektedir. Sağlık Bakanlığı bünyesinde
"Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Genel Müdürlüğü"
diye bir birim bulunmaktadır. Resmi ve özel televizyon
kuruluşları, holding gazeteleri ve birtakım "sivil"(!)
kuruluşlar ideolojik bir kesin kabulle mütemadiyen nüfus
planlaması hakkında yayınlar yapmaktalar, doğum
kontrolü ile ilgili toplumu bilgilendirmekteler(!)
Nüfus
planlaması alanında hizmet(!) vermek için kurulmuş
bir de vakıf var ve bu vakıftan biraz bahsetmek
gerekmektedir.
"Türkiye
Aile Planlaması ve Sağlığı Vakfı"
Türkiye’de
salt ‘aile planlaması’ alanında faaliyet yapmak üzere
bir vakıf kurmak oldukça ilginç değil midir? Kuruluş
amacını, "Türk ailesinin yaşam kalitesini yükseltmek"
olarak deklare eden bu vakıf, Türkiye Aile Planlaması
ve Sağlığı Vakfı’dır. (TAP VAKFI) TAP Vakfı
1985 yılında, Vehbi Koç önderliğinde, T. Odalar ve
Borsalar Birliği, T. İşçi Sendikaları Konf., T.
İşveren Sendikaları Konf., T. Ziraat Odaları Bir.,
T. Esnaf ve Sanatkarlar Konf., T. Şişe Cam Fab., Yapı
Kredi Bankası gibi kurumların yanısıra, Aydın Doğan,
İhsan Doğramacı, Bülent Eczacıbaşı, Üzeyir Garih,
Nazlı ılıcak, Jak Kamhi,3 gibi kişiler tarafından
kurulmuş. Vakfın Diyarbakır ve Mardin gibi illere
derhal merkez açmaları, acaba gerçekten Mardin’li
ve Diyarbakırlı’yı çok düşündüklerinden midir,
yoksa işin içinde bir tür misyonerlik mi vardır?
Haydi
diyelim ki TAP Vakfı Türkiye’de kurulmuş ve
Diyarbakır ve Mardin’le alakadar olmaktadır, fakat
merkezi Amerika'da bulunan Willows Vakfı da, Diyarbakır,
Şanlıurfa, Van, Mardin, Siirt ve Gaziantep gibi 12
ilde ''Topluma Dayalı Üreme Sağlığı ve Aile
Planlaması Hizmet Projesi'' adı altında faaliyetler yürütüyor,
800 binden fazla evde yaklaşık 300 bin kadın ve erkeği
üreme ve sağlık eğitimi konusunda bilgilendiriyor.
Gerçi Willows Vakfı’nın etkinliği, kayın
validelerin engeline takılmış,4
fakat esrarengiz bir vakıf Amerika’dan gelip Türkiye’nin
doğusunda "nüfusu azaltın" diktesini neden
yapar?
TAP
Vakfı, Johns Hopkins Üniversitesi Nüfus İletişim
Hizmetleri (USAID), The Futures Group (USAID), The
Pathfinder Fund (USAID), Aile Planlaması Uluslararası
Yardım Teşkilatı (FPIA), Birleşmiş Milletler Nüfus
Fonu (UNFPA), John Snow Inc., Hollanda Hükümeti ve
Avrupa Birliği gibi yabancı organizasyonlar ile bir işbirliği
yapmış.5 Doğrusu
Vehbi Koç ve diğer kurucu isimler, Türkiye’de nüfus
planlamasının ne tür politikaların bir gereği ve
devamı olduğu konusunda fikir vermektedir. Vehbi Koç’un
kızı Sevgi Gönül’ün, "her doğan çocuk
vergi verenlerin vergisinin yerinde kullanılmasına
mani oluyor"6
sözüne bakılırsa, Vehbi Koç da bu vakfı,
devlete verdiği(!) vergiler yerinde kullanılsın diye
kurmuş olmalıdır!
Nüfus
Planlamasının Fikir Babası Platon
Modern
nüfus planlaması anlayışının herhalde ilk ve en
cesur kuramcısı Platon (M.Ö.428/7)dur. Platon ideal
bir devlet kurmak için, seçmece nesiller yetiştirmekten
yanadır. Platon’a göre evlenecek çiftleri kurnazca
tertiplenmiş kur’alarla seçmeli. Cinsleri iyi
olmayan yurttaşlar seçilmemeli. Onlar böylece devlete
değil, kaderlerine küserler... Savaşta ve başka
alanlarda başarı gösteren delikanlılara, kadınlarla,
başkalarından daha fazla birlikte olma hakkı tanınmalı,
onlardan, alınabildiği kadar döl alınmalıdır. Bir
kadın,
4
- Aile Planlamasına Kaynana Engeli, Hürriyet,
22.02.2002.
5
- www.tapv.org.tr.
6
- Kürşad Bumin, Bu Kadarı da Fazla, Yeni Şafak,
25.02.2002.
7
- Mete Tunçay, Batı’da Siyasal Düşünceler Tarihi,
Ank-1985, I/60-61.
8
- Emel, Armutçu, aynı yer.
(sayısız
erkekle yattığından), bir erkekle olan birleşmesinden
sonra 7. ve 10. ay arasında doğan çocuk, o adama
nisbet edilecek... Platon’un seçkin ırk felsefesinde,
eğer kur’a öyle çıkmışsa, yasa da izin verirse,
erkek kardeşle kız kardeşin birleşmesi meşrudur!
En
seçkin yurttaşlardan doğan bebekler, özel ve itinalı
bakımcılara verilirler, seçkin olmayanların çocuklarıyla,
özürlü doğanlar ise gözden uzak bir yere terk
edilirler! (Kurda kuşa yem olsun diye herhalde...) Kadınlar
20-40 arası, erkek de en fazla 55’ine kadar çocuk
yapmalıdır. Çünkü en iyi cins çocuklar bu yaşlarda
üretilir. Bu sınırların altında ya da üstünde çocuk
yapacak olanlar devlete ve dine karşı suç işlemiş
sayılacak. Bu yaşlar geçtikten sonra da kadın ve
erkeğe istediği kimseyle yatmasına yasa izin verir.
Ama yine de onlara, doğsun doğmasın, çocuk yapmamak
için bütün tedbirleri almaları emredilir. Buna rağmen
doğan çocukları devlet beslemeyecektir!7 [Günümüzde kamu personeline devlet, iki çocuktan fazlasına
çocuk yardımı vermemektedir!]
Bu
satırları okurken, Platon ismini bir an gizlesek ve bu
kimdir diye sorsak, günümüzden birileri sanılacaktır.
Çünkü günümüzün "nüfus planlaması"
anlayışıyla a’sından z’sine örtüşmektedir.
Platon, fikirlerinin meyvesini Anadolu topraklarında
devşirmektedir.
Fazla
Doğumun Zararı Var mı?
Nüfusun
artması ne demektir, beraberinde ne gibi sorunlar
getirmektedir? Konuya ‘rasyonellik’ zaviyesinden
bakanların sözde tezlerini şu ana başlıklar oluşturmaktadır:
1-
Yoksulluk: Diyorlar ki, "Yoksulların nüfusu
artarken gelir dağılımı onlar aleyhine bozulmaya
devam ediyor. Bu çocuklar büyüdüğünde işsizliğin
pençesine düşüyor. Hepsini üstüste koyduğunuzda
devletin sosyal amaçlı harcamaları gereğinden fazla
insana dağılıyor ve düşüyor. Sağlık, eğitim, yaşam
koşulları, bu yüzden kalitesiz oluyor. Altyapı bu yüzden
yetersiz kalıyor." "Bu, din meselesi değildir,
insanların yaşam kalitesi meselesidir."8
2
- Eğitim: Bilhassa kız çocuklarının eğitimden
mahrum kaldığına dikkat çekilerek, sonuç itibariyle
eğitimsiz anneler yetişmesinin, gelecek kuşakları
tehdit ettiği ileri sürülmektedir.
3
- Beslenme: Demek istedikleri çok açık: Her doğan çocuk,
mevcut nüfusun elindeki ekmeğe yeni bir ortak demektir!
Ekmeğin sayısını artıramadığımıza göre, ekmeğin
oranının düşmesini bari engellemeliyiz! Bu anlayış
sözde, geleneksel yapıda kadını "kaşık düşmanı"
olarak gören sakat anlayışı yargılayan anlayıştır.
Oysa kendileri, kız-erkek ayırmadan bütün yeni doğan
bebekleri kaşık düşmanı olarak görmektedirler.
4
– Sağlık: Çok nüfus, sağlık hizmetlerini de
aksatıyor. Sağlıksız nesiller yetişiyor.
Görüldüğü
gibi tamamen profan, son derece bir "mermer
kafa"nın mermerden daha soğuk, hayata tamamen
yabancı bir yargılamasıyla karşı karşıyayız. Eğer
bu mantığı kendi ‘rasyonel’ silsilesi içinde işletmeye
devam edersek şu sonuca ulaşabiliriz: Şu andaki
"yaşam kalitesini" yükseltmenin en kestirme
yollarından biri, mevcut nüfusu bir biçimde azaltmaktır!
Bunu, nüfusun bir kısmını bir biçimde telef ederek
yapabiliriz! Telef olmaya yüz tutanları sağaltmaya değil
de, yoğaltmaya özen gösteririz! Çürüklerin kendi
kendilerini imha etmeleri için onları ikna edebiliriz!
Depremlerin daha sık ve daha şiddetli olması için
tedbir alır, olmazsa dua ederiz! Yaşam kalitesine layık
olanlar kalır, olmayan çürükler yok olur! Böylece
Darwin’den çok önce Platon’un öngördüğü
kaliteli yurttaşlar üretilir!
"Yaşam
kalitesi", modernite dininin dayattığı, seküler
bir söylem. Üstelik de izafi. Bir müslüman zihnin
"yaşam kalitesi" anlayışıyla, seküler bir
zihnin "yaşam kalitesi" anlayışı
birbirinden, "müslüman"la "kafir"
kadar farklıdır. Müslüman için yaşam kalitesi
denen şey Allah’ın yegane mabud olarak tanınmasıdır.
Secde bunun en güzel ifadesidir. Kafir bir algılayış
içinse, tam tersine İblis gibi secdeye itiraz etmektir.
Modern yaşam tarzında ne kadar tüketiyorsan, o kadar
medenisin! Tüketemiyorsan, barbarsın, yani insan bile
değilsin! Ölçü tüketimdir. İçinde ancak dört
tekerlekli kocaman el arabalarıyla alış-veriş yapılabilen,
"alış-verişin merkezi", "alış-verişin
başkenti" gibi yaftalarla anılan bir tür modern
tapınaklar, söz konusu "yaşam kalitesi"nin
simgeleridir.
Yoksulluğu
doğuran nedenlerden biri de elbette işsizliktir. İşsizlik,
sadece işi olmayan, dolayısıyla evine ekmek parası götüremeyen
boynu bükük fertler demek değildir. Aynı zamanda,
aile buhranı, geçimsizlik, boşanma vak’alarının
artması, hırsızlık, gasp, cinayet gibi suçlarda
belirli oranda artış demektir. Bırakınız beslenmeyi,
toplumun büyük bir kesimi, açlık
9
- Açlık Sınırı 308 Milyon, Milliyet, 29.01.2002.
sınırının
altında yaşamaktadır. 2002 Yılının başında açlık
sınırı 308 milyon lira olarak tespit edilmiştir.9
toplumun büyük bir kesimi açlık sınırı altında
yaşamaktadır. Sağlık sorunlarının ne olduğunu en
iyi, SSK hastanelerinde tedavi olmak zorunda olan
milyonlarca insan bilmektedir. İşsiz ya da bir işte
çalıştığı halde, sigorta primleri ödenmediği için
SSK hastanelerinde tedavi olamayanlar ise, herhangi bir
kategoriye girmemektedir! Hayatını sokaklarda, köprü
altlarında sürdürenler belki bazen bu anılanlardan
daha şanslı olabilmektedirler! Hiç değilse bir
kameraya filan takılırsa, bir yardım kuruluşu
ilgileniyor.
Bütün
bunlar bir vakıa. Fakat, bu sorunları neredeyse
tamamen nüfus artışına bağlayanlar şu soruların
cevabını neden vermek istemiyorlar: Bütün bu
sorunların sebebi nedir? Bu toplumu kim bu hale getirdi?
Türkiye’nin nüfusu 70 milyondan mesela 35 milyona
in(diril)se, acaba 35 milyon insan müreffeh bir hayat mı
yaşayacak? 17 Ağustos Marmara depreminde 60 bin kadar
nüfus azaldı. Buradaki köy ve şehirlerde yaşamın
kalitesi o aranda bir artış mı gösterdi? Yoksa ölenler
az mı bulundu? Nüfusu azaltmak için vakıf kuranlar
acaba neden, "mevcut nüfusun yaşam kalitesini nasıl
artırabiliriz?"in cevabını üretecek başka vakıflar
kurmazlar? Bu soruların cevabını beklemiyoruz. Çünkü
onlar hiçbir sorunun altında kalmazlar.
Yoksulluğun
en birinci nedeni, ülkeyi savaş sonrasında ganimet
toplama alanı gibi gören, hiç kimseye hesap vermeyen,
halkını sağmal bir inek gibi algılayan yönetimlerdir.
Gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Türkiye’nin
nüfus artış hızı yüzde bire inse, fakirlik
azalmayacaktır. Çünkü geliri "dağıtanlar",
hakça bir bölüşmeden yana değiller. Zaten Türkiye
gibi ülkelerde, devletin halkına pek de öyle "sosyal
harcamalar" vs.. yaptığı doğru değildir. Bunu
yapan, yine halkın kendisidir. Halk kendi çabasıyla
teşkil ettiği birtakım vakıf, dernek ve yardım
kuruluşlarıyla kendi yaralarını sarmaktadır. Fakat
bunu da nüfuz casusluğu sayan rejim, deprem sabahı
oradaki bîçarelere sıcak bir çorba götürenlere bu
hizmeti verdirtmemektedir. Dolayısıyla "devletin
sosyal amaçlı harcamaları gereğinden fazla insana dağılıyor"
sözü hiçbir gerçeği ifade etmiyor. Depremzedeler için
toplanan paralar bilakis, banka batıran patronların
kasasına gidiyor. Kısacası, Kendi başının çaresine
bakabilen toplum, gölge edilmese ona da minnettardır.
Türkiye’nin
kanayan yarası eğitim sorunu artık kangren olmuş
durumda. Eğitimin bütün hedefi "çağdaş, batıcı,
laik" ve kendi değerlerinden kopartılmış
nesiller yetiştirmeye kilitlenmiş vaziyette. Uyuşturucu
ve bali kullanımı artık ilköğretim sıralarına
inmiş vaziyette. Cumhuriyet rejimi bilhassa doğudaki kız
çocuklarının çoğunu henüz okula kazandıramadı. Güneydoğudan
sözde eğitmek için getirdikleri, hem reklam amaçlı,
hem de, akranları arasında çağdaşcı/batıcı değerlerin
keşif kolları vazifesini yapmaları beklenen bir grup
kız çocuğunu bile nüfus planlamasında kullanmak
istiyorlar. Bu çocuklardan istenen şudur: annelerini
aile planlaması uygulamalarına kayıt ettirecekler ve
kendilerine her yıl gönderilecek kitapları okuyarak
özetini çıkaracaklar! Öğrenciler ayrıca, yaz aylarında
Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenecek 10 günlük
Halk Sağlığı ve Aile Planlaması kurslarına da katılacak!10
"Çağdaş Türkiye’nin çağdaş kızları"
derken kastettiklerini anladınız mı?
Aydın
Doğan gazetesinin gediklisi bir yazar soruyor: "Zavallı
tinerci çocukların suçlusu kim?"11
Evet ben de soruyorum: Bu tinerci çocukların suçlusu
kim? Taha Akyol, çocukların tinerci olmasının İHL’lerin
ve Kur’an Kurslarının kapatılmasıyla; tesettürün
yasaklanmasıyla mı bir alakası var, yoksa anaların
çok doğurmasıyla mı alakası var, bunu cevaplamalıdır.
T. Akyol’la temel paradigmaları [liberalizm] aynı
olan Gülay Göktürk, sübyancılığı hoş görüyor
ve hoş görülmesini savunuyor. Çocuğa zor kullanılmadığı
sürece bunun, erkeklerin en doğal hakkı olduğunu
iddia ediyordu.12 Batı’da
artık eşcinsellerin nikahı kıyılmaya başlandı.13
İşte tinerci çocukların suçlusu bu liberal düşüncedir.
Burada
şunun da altını çizmemiz gerekir. Eğitimsizlik
sorunu sadece devlete ait bir sorun değil. Genel olarak
dindar aileler de çocuklarını iyi eğitemiyorlar.
Elbette toplumdaki ahlaki kokuşmuşluk herkesi
10
- Doğan Hızlan, Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları,
Hürriyet, 12.09.2002.
11-
Taha Akyol, Erdoğan’ın Söyledikleri, Milliyet,
19.02.2002.
12
- Gülay Göktürk, Çocuk Pornosu, Sabah, 09.01.2002.
13
- Mesela Almanya’da Ağustos 2001’den itibaren eşcinsellerin
nikahı yasallaşmış. Bkz, Hürriyet, 02.08.2001.
14
- Taha Akyol, aynı yer.
15
- Taha Akyol, aynı yer.
16
- Mahfi Eğilmez, Nüfus Artışının Ekonomik Sonuçları,
Radikal, 17.03.2002.
bir
şekilde girdabına çekiyor. İşte müslüman olmanın
anlamı da burada ortaya çıkıyor. Müslümanlar çocuklarına
İslam ahlakını vermelidirler. Fakat sırf eğitemediğimiz
için çok çocuğa karşı çıkacaksak, az olan çocukları
da eğittiğimiz söylenemez. Azı eğiten çoğu da eğitir.
Çoğu eğitemeyen azı da eğitemiyor demektir.
Bu
izaha çalıştığımız açık gerçekleri, "nüfus
artışı" gerekçesiyle manipüle etmeyi çok
seven çok bilmişler bakın ne kadar komik
olabiliyorlar: "Hepsi bir kenara, Türkiye'nin su
kaynakları kaç milyon nüfusu besleyebilir?!"14
Bence bu soru, nüfus planlaması lehine gösterilen
gerekçelerin tamamen asparagas olduğunun önemli bir
karinesidir. Ben de diyorum ki, Türkiye’nin su
kaynaklarıyla kaç milyon insan beslemek istersiniz?
Nüfus
artışına karşı olan "kaliteli yaşam"cılar,
"eskiden savaşlarda ve salgın hastalıklarda nüfus
çok kırılırdı"15
diyerek, güya, o zaman nüfus artışı bir
gereklilikti ama, artık savaşlarda ve salgın hastalıklarda
o kadar fazla insan ölmüyor, dolayısıyla nüfus artışına
gerek yok demeye getiriyorlar. Onlara sormak istiyorum,
acaba Amerika’nın katlettiği insanların ülkesinde,
kadınlar çocuk doğurabilirler mi? Buna müsaadeleri
var mı? İsrail’in sürgünle ve katlederek mütemadiyen
erittiği Filistin nüfusunun artmasında bir sakınca
var mı? Yoksa, zaten doğan yeni Filistin’li bebeler
taş atacaklar; "şiddeti tırmandıracaklar"
dolayısıyla onlar da doğmasın mı diyecekler?
Neden
İlk Akla Gelen Nüfusu Azaltmak Oluyor?
Rakamlarla
ölçüp-biçenlerin rakamsal verilerine göre Türkiye,
dünya ortalamasının üç katı nüfusa sahipmiş.
2000 yılında dünya geliri 31 trilyon 171 milyar
dolarmış. 207 ülke arasında, Türkiye 201 milyar
dolarlık milli geliriyle 22. sırada yer alıyormuş.
2000 Yılında kişi başına dünya geliri 5 bin 150
dolar, Türkiye'nin kişi başına düşen milli geliri
3 bin 90 dolarmış. 206 ülke arasında Türkiye bu
miktar kişi başına milli gelirle 82. sırada yer alıyor.
Türkiye’nin
nüfusu 17 yılda yüzde 40 dolayında arttığı için
kişi başına düşen gelir sıralamasında 89. sırada
kalmış. Bu planlamacılar "Ne var ki pastayı
paylaşanlar da hızla arttığı için kişisel refahın
artması sınırlı kalmış"16 diye üzüntülerini
dile getiriyorlar.
Şimdi
bunlar diyor ki, 2001 yılından itibaren durum Türk
insanı açısından daha vahim görünüyor. Nüfusun
68 milyon olduğu kabul edilirse Türkiye'nin dünya nüfus
sıralamasındaki yeri değişmiyor. 2001 yılı için
yapılan tahminlere göre milli gelirin 150 milyar dolar
dolayına düşeceği ve buna göre kişi başına
gelirin 3 bin 90 dolardan 2 bin 200 dolar düzeyine
gerileyeceği anlaşılıyor. Eğer diğer ülkelerin
durumunda hiçbir değişiklik olmayacağını
varsayarsak 2001 yılında Türkiye, dünya nüfus sıralamasında
15. sırayı korurken milli gelir sıralamasında 27. sıraya
ve kişisel gelir sıralamasında 98. sıraya gerilemiş
olacak.17
Buradaki
zihin çarpıklığını, ya da bile bile es geçilen
haince bir tuzağı fark etmemek mümkün mü? Neden ülkenin
milli gelirinin 201 milyar dolardan nasıl olup da 150
milyar dolara geriletildiği sorulmuyor? Ülkenin nasıl
olup da bu kadar fakirleştirildiğini neden kimse soramıyor?
Böyle bir soru, şalvarla futbol oynayan kızların şalvarından
daha önemli değil midir? Kız öğrencilerin baş örtüsünü
sormuyoruz; çünkü bu soruların baş örtüsünden
daha önemsiz olduğu kesindir! Yukarıdaki rakamsal
verilere bakılırsa, Türkiye’nin sorunu, nüfus artışında
dünya 15.si olması değildir. Sorun, milli gelirin yükseltilmesi
yerine planlı bir şekilde sürekli olarak aşağıya düşürülmesidir.
Nüfus
planlamasının önemli bir nedeni de, modernitenin
dayattığı insan ve aile anlayışıdır. Modern
toplumda aile kurumu küçülerek bozulmaktadır. Modern
kadın artık özgürdür... O artık çalışan bir
bayandır. Çalışan bayanın ya hiç çocuk istememesi
ya da bir çocukla yetinmesi gayet doğaldır. Çünkü
annesi işte kendisi kreşte bir bebeğin sağlıklı büyüdüğünü
düşünmek mümkün değildir. Kısacası aile artık
modern toplumda bir bağdır ve yüktür. Öte yandan,
batı medeniyetinde olduğu gibi, "özgür"
toplumun "özgür" kadını, aile bağı ile
bağlanmadan, karşı cinsle ilişkiler kurmak ve yalnızlığını,
bu arada cinsel ihtiyaçlarını o şekilde gidermek
istemektedir. Televizyonlardaki "Biri Bizi Gözetliyor"
programının henüz bunun ilk başlangıcı olduğu
kesindir. Yakın zamanda bu gösteriler daha ileri aşamaya
varacaktır. İşte bu tür bir "özgür yaşam"ı
seçen genç bayanlar tabi ki çocuk sahibi olmak
istememektedirler. Her şeye rağmen doğan "kaçak"
bebekler de ya asansör boşluğuna, ya çöp
tenekelerine, ya da cami avlularına terk edilmektedir.
17
- Mahfi Eğilmez, aynı yer.
18
- Nuray Mert, Nüfus Planlaması, Radikal, 28.02.2002.
19
- Nuray Mert, Yanlış Çocuklar, Radikal, 08.01.2002
Tenasül
Hayatın Esasıdır
Dünyaya
gelen her yeni çocuk bir candır, bir var
lıktır,
bir kişidir, bir insandır. Bu, aynı zamanda Allah’ın
bir fiilidir. Onu var kılmakla Allah ona bir değer biçmiştir.
Bir insan yavrusu, bütün varlıklardan çok daha hürmete,
sevgiye layıktır. Doğan bir insan yavrusunu, mevcut
ekmeğe ortak olacak bir ekmek düşmanı gibi görmek
canavarlıktır. Ona da bu dünyada bir yer var. Doğduğumuz
gün biz de muhtemelen, Hürriyet yazarı Emel Armutçu
gibi veya Vehbi Koç’un kızı Sevgi Gönül gibi
birileri tarafından, dünyanın kaynaklarını paylaşacak,
istenmeyen bir misafir olarak görülmüşüzdür. Fakat
işte bakın, yaşıyoruz. Hem de bir yazı okuyoruz.
Her birimiz, bize ait bir iş yapıyoruz. Biz varız
diye dünya kıtlığa girmedi. Bilakis az da olsa ürettiğimiz
bir şeyler var.
Küçük
küresel köyün aşiret reisleri her ne kadar ekmeğimizi
taksim ediyorlarsa da, güneşi, oksijeni, yağmuru ve
suyu da taksim edemezler ya!
Hayat,
"aydınlanmış" insanın istediği gibi
planlayıp yönlendireceği bir şey değildir.
Pozitivist modern zihin bunu yapacağını zannediyor.
Her şeyi bir planlama kapsamına almak istiyor.
Rakamlarla ölçüyor-biçiyor, yeryüzü kaynaklarını
rakamsallaştırıyor. Sonra o rakamları kelle sayısına
bölüyor. Çıkan rakamsal sonuçlar ona, "artık
şu sayıdan fazla çocuk doğmamalı" dedirtiyor!
Nasıl da küstahça, nasıl da faşizan18 bir ölçme-biçme değil mi? "Onlar bir oyun kurdular,
Allah da bir oyun kurdu. Allah oyun kuranların en hayırlısıdır."
(3/Al-i İmran, 54)
Nuray
Mert gayet yerinde soruyor: "Merak ediyorum, özellikle
de çocuk gibi bir konuda, insanların rasyonelliği nasıl
oluyor da hiç sarsılmadan ayakta kalabiliyor. Hiç mi
planlanmamış olduğu halde, ailelerine doğan bir çocuğun,
doğduktan sonraki sevgisi, planlanmamışlık karşısında
duyulan hayıflanmayı gölgelemiyor, aslında istenmemiş
olan çocuğun artık var olmaması fikrinin korkunçluğu
kafalarını karıştırmıyor? Aynı şey, toplumsal düzeyde
de geçerli değil mi? Hesabı kitabı yapılsa, bilinçli,
mantıklı davranılsa hiç doğmaması gereken,
sosyolojik olarak 'yanlış' bir çocuk olarak doğan,
şimdi ise varolmaması ihtimalini bile düşünmek
istemediğiniz hiç kimseyle karşılaşmadınız mı?
Hadi, süflî bir örnek de verelim: Hayranı olduğumuz
bir sürü yazar, düşünür veya popüler kültür
alanında hayranlık duyulan bir sürü insan aslında 'yanlış'
çocukların arasından çıkmıyor mu?"19
Bu
mükemmel sorularından sonra Nuray Mert, "Buna 'ilahi
adalet'in tecellisi denebilir mi bilmiyorum"
diyerek, aslında ta dibine kadar vardığı ilahi
hikmeti adlandırmakta çekiniyor. Evet bu, sadece
Allah’ın bildiği hikmetlerdendir. "Allah bilir
siz bilmezsiniz." (2/Bakara, 216, 232)
Rızkı
Veren Allah’dır
İnsanları
yaratan nasıl Allah ise, onları besleyen, büyüten de
Allah’dır. Allah rızkın kefilidir:
"De
ki, geliniz size Rabbinizin neyi haram kıldığını
duyurayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın!
Ana-babaya iyilik yapın! Çocuklarınızı rızık
korkusuyla [geçim kaygısıyla] öldürmeyin. Zira
sizin de rızkınızı biz veriyoruz, onların da! İster
açık ister gizli kötülüklere yaklaşmayın! Allah
haram kıldı, hak olanın dışında hiçbir insanı öldürmeyin!
İşte O size bunları emretti ki belki aklınızı
kullanırsınız!" (6/En’am, 151)
"Rızık
korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Zira onların
da rızkını biz veriyoruz, sizin de! Onları öldürmek
büyük bir suçtur!" (17/İsra, 31)
Modern
cahiliyye, tıpkı İslam öncesi Arabistan cahiliyyesi
gibi, "kaliteli yaşam" uğruna çocukları öldürmekten
yanadır. Daha doğrusu topluma hitaben, nüfus
planlamasının gerekçesini böyle açıklıyorlar.
Oysa rızkı Allah çok bol yaratmıştır. Bütün
mesele, Allah’ın bol yarattığı rızkı tekeline alıp,
sonra da, "ekmek aslanın karnındadır"
diyenlerle, rızkını elde etmede tembellik gösterenler
arasındaki uçurumdadır. Ekmek karnında olan "aslan",
emperyalist güç merkezleridir. Çok Uluslu Şirketlerdir,
onların kurduğu yeni dünya düzenidir. Onlar
istiyorlar ki, karınlarına depo ettikleri yeryüzü rızkına
bir tek bebek dahi ortak olmasın.
Sonuç
olarak şunları söyleyebiliriz. Başta da belirttiğimiz
gibi, Türkiye ilk yıllarda nüfusunu artırmak için
planlamalar yapmış. Şimdi ise azaltmak için
yapmaktadır. Bu durum, bu meselenin değişken olduğunu
göstermektedir. Fakat son sahne, Türkiye’nin nüfusunu
azaltmayı bilhassa isteyen bazı dış güçler ve
onların işbirlikçileri tarafından oynanmaktadır. Bu
oyunda Siyonist propagandanın mutlak surette parmağı
vardır. 100 Milyonluk Türkiye en fazla İsrail’in
uykusunu kaçırmaktadır. Nüfus planlaması, Türkiye
üzerindeki harici hesap-kitaplarla doğrudan ilgilidir.
© 2002 İktibas |