Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 280  Nisan 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Hasan Hanefi Ne Dedi?

Hak`ka Rağmen Hak

Nüfus Planlaması

Medya ve Ahlâk

Müslüman Kadın,Feminist Kadın

Zamana Dayanıklı Bir Dil

Elbiseyi Temizlemek

"Yetiş Ya Muhammed"

Bir Haham,Bir Papaz,Bir Hoca=Moon´mu?  

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Medya ve Ahlâk

 

 

Arif KAYA

 

Medya terimi, kitle iletişim araçlarının tümünü içine alır ve aynı zamanda elektronik medya (internet) dahil yazılı ve görsel basını ifade eder.

Ahlak ise lügatte huy, tabiat, davranışlar anlamına gelir ki; her dünya görüşünün farklı bir ahlak telakkisi mevcuttur. Ahlakın sözlük anlamından hareketle ahlaklı ve ahlaksız tabirlerinin doğru olmadığını söyleyebiliriz. Zira ahlak(huy, tabiat, davranış)sız olunamayacağı gibi, bir şeyin ahlak yönünden değerlendirilmesi ancak bir kritere(inanç, kanaat) ihtiyaç duyar. İnsan, hayatı boyunca çeşitli davranışlar (ahlak) sergiliyorsa -ki öyle- bunların neye göre ahlaki olup olmadıkları sorulmalıdır. Bütün dünya görüşlerinin (dinlerin) yer yer birbiriyle örtüşen(benzer) ve ayrışan farklı ahlak anlayışları bulunabilir. Fakat kalkış noktaları, hedefleri ve mentaliteleri esas itibarıyla birbirinden farklıdır. Örneğin laik-demokratik-kapitalist inançta ahlakı (davranışları) belirleyen ölçü çoğunluğun rızası, çıkar, fayda iken İslam’da ise ahlakın yegane kaynağı ve belirleyicisi Allah’tır, O’nun rızası(hoşnutluğu)dır.

Medya ve ahlakı ayrı ayrı kısaca tanımladıktan sonra gelelim yazımızın konusu olan medya-ahlak ilişkisine. Elbette ahlakın yalnız medya ile değil siyaset, ticaret dahil insana dair her şeyle ilişkisi vardır. Genellikle ve bilhassa ülkemiz insanının anlayışında ahlak tabiri(ahlaklı-ahlaksız) daha çok cinsellik bağlamında ele alınır, diğer bütün insan davranışlarına teşmil edilmez. Halbuki bu dar ve malül bir anlayış olup toplumu sürgit köklü yanlışlara düşürmektedir. Buna medya ile ilişkili olarak bir misal verelim. Kadın vücudunun cinsel tahriki artıcı bir şekilde sergilenmesi ahlak ile ilişkilendirilirken, masabaşı(asparagas) habercilik aynı bağlamda değerlendirilmemektedir.

Medya sektörünün önemli bir kolu olan gazetelerde, o gazetenin kimlik bilgilerinin yer aldığı çerçevede küçük puntolarla yer alan şu ibareye rastlarsınız. "Bu gazete basın meslek ilkelerine uymaya söz vermiştir". Ne hikmetse ne olduğunu değil kimsenin, kendilerinin bile bilmediği-veya bilip uygulamadığı- bu "basın meslek ilkeleri" ahlak(etik)tan ayrı bir şey midir? Doğrusu merakı mucip bir sorudur bu. Az bir kısmı hariç bu ülkedeki medyanın ilkeli olma, ahlaki kaygılar taşıma ve sorumluluk bilinci neredeyse sıfırın altındadır. Son yıllarda iyiden iyiye medya literatürüne giren medyatik infaz, medyatik linç, medya terörü ve medya yoluyla psikolojik harbin belirli toplum kesimleri üzerinde uygulanması gibi deyimler medya-ahlak ilişkisi bağlamında değerlendirilmelidir.

Medyanın insanları, toplumu çeşitli düşüncelerden, gelişen olaylardan haberdar etme, bilgilendirme, aydınlatma görevini ifa ederken belirli, sağlam temellere dayalı ve taviz vermemesi gereken meslek ilkeleri, ahlaki prensiplerinin olması mutlaka elzemdir. Holding sahibi işadamlarının sahipliğini yaptığı bir medyada bunun ne ölçüde mümkün olabileceğini görmek için yaşadığımız ülkeye bakmak yeterlidir sanırım. Gücü elinde tutan kesimlerle içli-dışlı olan; sahiplerinin iş ve siyaset dünyasındaki amaçlarını gerçekleştirmede bir araç derekesine düşen; toplumu dizayn etmede, yönetip yönlendirmede iktidar sahiplerinin yardımcısı olmaya soyunan; doğru, gerçek haber vermeden ziyade ticari kaygılar taşıyan; icraatıyla esas varlık sebebini yitirmiş bir medyanın meslek ilkeleri, ahlaki kaygıları olabilir mi? Olursa nasıl ve ne kadar olur?

Yaşadığımız ülkede "medyanın gücü"nden ziyade "gücün medyası"ndan bahsetmek sanırım daha gerçekçi bir tespit. "Sahibinin sesi" konumundaki medya,  birçoğu aynı zamanda holding sahibi olan iş adamlarının elinde ihale ve reklam pastasından pay kapabilmek için birer şantaj malzemesine, birer silaha rahatlıkla dönüşebiliyor, köşe yazarları da birer kalemşör derekesine düşmekten kurtulamıyor. Allah korkusunun, kul(insan)dan utanmanın, hak-hukuk, helal-haram anlayışının zayıfladığı, gerilediği bir ülkede elbette toplumdaki bütün kesimler gibi, kurumlar da, sektörler de kısacası her şey nasibini almaktadır.

Aradan yıllar geçmesine rağmen yazılısıyla, görüntülüsüyle ülkemizdeki basının halinde bir değişiklik, iyi yönde bir düzelme görülebiliyor mu?

Ben göremiyorum, ya siz?

İKİ ZEKERİYA

Sözümüze "sözlerin en doğrusu ve en güzeli" olan "Allah’ın sözü"nden bir alıntı ile başlayalım dilerseniz.{Bir vakit İmran ailesinden bir kadın,... "...- ve ona Meryem ismini verdim. Lanetlenmiş şeytana karşı onu ve soyunu korumanı diliyorum." Bunun üzerine Rabb’i kız çocuğunu hoşnutlukla kabul etti, onu güzelce büyüttü ve Zekeriya’nın himayesine verdi...}[1]

Zekeriya (Allah’ın selamı üzerine olsun); Meryem’in (Allah ondan razı olsun) hamisinin kim olacağı hususunda, mü’minler birbirleriyle çekiştiklerinde kur’a sonucu onun korunup gözetilmesini üstlenen, Allah’a gönülden inanmış bir kul.[2] "Kitab’a uyma"yı şiar edinmiş, ne dileyecekse Allah’tan dileyen ve kendisine ömrünün yaşlılık günlerinde "tam bir iffet sahibi, dürüst ve erdemli bir peygamber olacak olan Yahya" isminde bir oğulun müjdelendiği, Allah’ın rahmetine nail olmuş bir baba.[3] Doğru yola iletilip toplumunun(kavminin) karşısına çıkarak "sabah akşam Allah’ı anın" diyen, hayırlı işlere koşan, Allah’a korku ve umutla yakaran, O’na derin saygı gösterip O’nun şanını yücelten dürüst ve erdemli bir elçi(peygamber).[4-6]

Öteki zekeriya; "kudret sahibi, bütün övgülere layık olan Allah’a inandıkları ve bu inançlarının gereğini yerine getirdikleri için"[7] Meryem(ler)i cezalandırmaya me’mur biri. "Kitabına uydurma"yı şiar edinip, ikbal ve istikbal için güç odaklarına selama duran biri. Dinine yedirmesi (uğrunda para ve emek harcaması gerekirken), dininden yiyen, dinini bir geçim ve makam edinme vasıtası haline getirmiş biri. Yaradanını değil, yaratılanlardan bir kesimi razı edebilmek için bütün mesaisini harcayan, "ceviz kabuğu"nu doldurmayan, yenmez yutulmaz sözler sarfeden biri. Bu zekeriya’ya ne oluyor ki, neden yaratıldığına bir bakmıyor ve zerre miktarı hayr(iyilik) ve şerr(kötülük)in karşılığının tastamam verileceği "din gününün sahibi Allah"tan korkmuyor.[8-10]

"Hakk"ın emrine boyun eğip öncelikle kendisine ve diğer insanlara "Hakk"ı tavsiye eden Meryem’lere-ya da Hatice veya Merve’lere- "sabr"ı da tavsiye ediyoruz.[11] "Kendilerinden önce gelip geçenlerin çektikleri sıkıntıları-bir benzerini- çektikleri"ni hatırlatmak istiyoruz.[12]

{Ve o zaman melekler "Ey Meryem! dediler, "Allah seni seçti ve tertemiz kıldı; seni bütün dünya kadınlarının üstünde (bir konuma)çıkardı. Ey Meryem! Rabbine huşu ile bağlan, secdeye kapan ve [O’nun önünde] eğilenlerle birlikte eğil."}[13]

Meryem(ler)e karşı iki farklı tavırdan olumsuzunu sergileyen öteki zekeriya(lar)a da "Allah’ın sözü(ve vaadi)"ünü hatırlatıyor ve akabinde cevaplanmak üzere şu soruları yöneltiyoruz. Bu sorular "bütün insanların öldükten sonra diriltilip hesaba çekilecekleri gün(din günü)" tekrar kendilerine cevaplanmak üzere sorulacaktır.

{İnanan erkekler ile inanan kadınlara işkence edenlere ve sonra hiçbir pişmanlık duymayanlara gelince, onları cehennem azabı beklemektedir: evet, yakıcı azap beklemektedir onları! [Ama] imana ermiş olup da doğru ve yararlı işler yapanlar, [öteki dünyada] içinden ırmaklar akan bahçeler(cennet) bulacaklardır; bu, büyük bir kurtuluştur!}[14]

Allah kendisinden korkulmaya daha(en) layık değil midir?[15]

Allah hakimler(hükmedenlerin, hikmet sahibi olanların) hakimi değil mi?[16]

Allah intikam sahibi, güçlü ve üstün olan değil mi?[17]

Allah kuluna kafi değil mi?[18]

Sözü üstüne söz söylen(e)meyecek olan yalnızca Allah değil midir?

O halde Kur’an’dan sonra hangi söze inanacaklar?[19]

Kur’an [1-19](sırasıyla); Al-i İmran 35-37/ Al-i İmran 44/ Al-i İmran 38,39/ En’am 85/ Meryem 11/ Enbiya 90/ Buruc 8/ Abese 18/ Zelzele 7,8/ Fatiha 3/ Asr 3/ Bakara 214/ Al-i İmran 42,43/ Buruc 10,11/ Müddessir 56/ Tin 8/ Zümer 37/ Zümer 36/ A’raf 185       

Not: Kur’an ayetlerinin çevirisinde İşaret Yay.’dan çıkan Muhammed Esed’in (Allah mağfiret etsin) "Kur’an mesajı" adlı meal-tefsir çalışması esas alınmıştır.

SÜNNETULLAH VE RA’D 11

Sünnet terimi sözlükte"tekrarı ile adet haline getirilmiş, aynı konudaki aynı davranışlar" anlamına gelirken; sünnetullah ise ıstılahta "Allah’ın öte(başın)den beri süregelen(yürürlükte olan) ve bir sapma, değişme olmayan Allah’ın adetleştirdiği işler, kanunlar" dır. [1]         

Kur’an’ın Ra’d suresi 11. ayetinde {...İnnallahe lâ yüğayyirû mâ bikavmin hattâ yüğayyirû mâ bienfüsihim.../...Gerçek şu ki (şüphesiz), insanlar kendi iç dünyalarını(nefslerinde olanı, ahlaklarını, davranışlarını) değiştirmeden(tağyir etmeden) Allah onların(o kavmin, toplumun) durumunu değiştirmez...}buyuran Allah içtimai(sosyolojik) bir sünnetine(adetine, kanununa) işaret etmektedir.

Allah mutlak bilgi sahibi(külli şey’in alim) olduğuna ve fertlerden oluşan toplumun değişmesinin ancak, o toplumdaki fertlerin nefslerindekini(ahlaklarını) değiştirmeleriyle gerçekleşebileceğini belirtiyorsa-ki öyle-, bu sünnet(yasa) Allah’a inansın-inanmasın bütün insanlar(toplumlar) için kıyamete kadar geçerli olacak, değişmeyecek demektir.

Gelelim içinde yaşadığımız için daha iyi bildiğimiz bu ülkeye. Genel bir bakışla Türkiye’de her geçen gün karşı karşıya kaldığımız-bırakıldığımız- sorunlar, çeşidi ne olursa olsun çözülmek şöyle dursun, gitgide neredeyse içinden çıkılmaz bir hal almakta.

Tanzimat’la birlikte kısmen, Cumhuriyet’in ilanı ile tamamen yüzünü/yönünü Batı’ya çevirmiş olan "bu ülke"nin aydınları, iktidar sahipleri kurtulma/kurtarma adına nice değişiklik(ıslahat, inkılap) projeleri, kalkınma planları(ekonomik proğramlar), darbeler(muhtıra, klasik veya postmodern) ve daha neler neler yaptılar. Fakat aradan geçen yıllar siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuki olmak üzere her alandaki bozulmayı daha da arttırıp derinleştirdi. Zira mevcut problemlere köklü, kalıcı, aslına uygun çözümler üretmek yerine deyim yerindeyse günübirlik, günü kurtarmaya yönelik adımlar atıldı. Devlet(iktidar) erkini bir şekilde ele geçirenler bizim adımıza, bize rağmen, bizim için neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar verip icraat yaptılar. Ve sorunlarla başa çıkamayıp başarısız olduklarında ise sorumluluğu üstlenip halktan özür dileyerek kenara çekilmek yerine, dönem dönem halkın belli kesimlerini öncelikli tehdit, iç düşman ilan edip faturayı yine halka çıkardılar.

Yöneten ve yönetilenlerin elele, kafa kafaya verip aynı yönde hareket etmeleri, nimeti ve külfeti birlikte paylaşmaları gerekirken "ha bugün ha yarın düzlüğe çıkıyoruz" diye kendimizi kandırmaktan vazgeçmedik. Görünen o ki toplumun hemen her kesiminin yakınıp muzdarip olduğu temel meselelerimizin, cari(yürürlükteki) sisteme hakim olan zihniyet ile halli mümkün gözükmüyor. İktidar sahiplerinin de iktidarın binbir türlü dünyevi faidelerine sahipken bunlardan feragat etmesi herhalde hayal olsa gerek. Sistem kendisini değişime tabi tutmadığına-tutmayacağına göre geriye sadece, toplumu teşkil eden bireylerin kendilerini değiştirilmesini arzu ettikleri şeye göre değiştirmeleri seçeneği kalıyor. Yani o milletin fertleri içinde bulundukları halden hangi hale dönmek, geçmek(inkılap etmek) istiyorlarsa, o hali önce kendi şahıslarında (nefslerinde) gerçekleştirmek zorundadırlar. Diğer bir ifadeyle "bilelim ki, Medine önce yüreklerde kuruldu, ona Mekke’de hamile kalmıştı mü’minler. Göğüslerinde bir muştu gibi besleyip büyüttükleri bir nur topu çocuğun doğuşunun adıdır Medine devleti." [2]

Allah’ın diğer elçileri gibi son elçisi de vahiyle muhatap olduğunda (şereflendiğinde) ilk önce kendisi inanmış(emin olmuş) ve kendini(nefsindekini) vahiy(Kur’an) doğrultusunda değiştirmiş, kısacası "ahlakı (düşünce ve ona bağlı olarak tüm davranışları) Kur’an" olmuştu.

Eğer yaşadığımız ortamda bizi rahatsız eden, hoşlanmadığımız, değişmesini arzu ettiğimiz şeyler varsa, öncelikle bizim o konularda nefsimizi(kendimizi) düzeltmemiz elzemdir. Basit bir örnek vermek gerekirse; çevremizin çöpten geçilmediğinden, insanların ağız-boğaz ifrazatlarını herkesin gelip geçtiği yerlere attığından şikayet ediyorsak, öncelikle şikayet ettiğimiz şeylerden bizim ırak olmamız gerektir. Bilahare bu fiili işleyenleri ikaz edebiliriz. Bir başka söyleyişle, yakındığımız çevre kirliliğine hiçbir şekilde katkımız olmamalı, hiç olmazsa bizim evimizin önü temiz olmalıdır. Böylece çerçöp içindeki şehirde en azından bizim evimizin önü temizliği ile farkedilmelidir. Bu bile yetmez mi? Bir de bu anlayışa sahip fertlerin arttığını, toplumda hakim konuma(kamuoyu) geçtiğini düşünün. Elbette çevre temizliğinden bahisle verdiğimiz örnek hayatımızın siyasi, iktisadi, sosyal, hukuki her alanındaki davranışlarımıza yansımalı, teşmil edilmelidir. Aksi halde biz değişmeden hiçbir şey değişmeyecektir. Çevremizin, toplumun ve giderek tüm dünyanın değişimi ancak ve ancak bizim kendimizi(nefsimizi) değiştirmemizle başlar ve mümkün hale gelir.

Kendilerini kurtarıcı zannedip asıl kendileri kurtarılmaya muhtaç olanlardan kurtulmak lazım evvela. Değişimin, değiştirmenin gücü(sihirli değneği) bizim elimizde. Bunu iyice anladığımızda emin olalım çok şey değişecek. Benim nefsimi(davranışlarımı) değiştirmemle ne olacak demeyin. Bu en azından bir kişinin değişiminin başarılı olması ve başkalarının da değişmesine imkan verecek yolun açılması demektir. Yalanın yaygın olduğu bir toplulukta en az bir kişi dosdoğru olmalı ki fark farkedilebilsin. Emin "bir kişi" olmalı ki o toplumda emin "birçok kişi"nin oluşması mümkün olabilsin.

{Abdullah’ın oğlu Hz. Muhammed(a.s) arkadaşlarını kendi imanının çarşılarda gezen, yemek yiyen canlı birer görünüşü haline soktuğu günden itibaren muzaffer olmuştu. Onlardan yaşayan ve yerde yürüyen birer Kur’an kalıpladığı her bir şahsiyette İslam’ın mücessem(cisimleşmiş) bir örneğini verdiği gün mücadeleyi kazanmıştı.} [3]

Öncelikle ve hiç olmazsa nefsimizi(düşünce ve davranışlarımızı-ahlakımızı) "son saat" gelip çatmadan önce Kur’an’la uyumlu hale getirelim. Ve yine düşüncelerimiz Kur’an referanslı(kaynaklı) olsa bile davranışa dönüşmedikçe(ahlak haline gelmedikçe) "onlar ki laf ile verirler dünyaya nizam" sözüne muhatap olmamız söz konusu olur.

" Ey iç huzuruna ermiş olan nefs! Rabbine O’ndan hoşnut kalmış ve (O’nu) hoşnut etmiş olarak dön:

Gir, öyleyse Benim (öteki) kullarımla birlikte, Gir cennetime." [4]

Ne mutlu Allah’tan ve Allah’ın razı olduğundan razı(hoşnut) olan nefslere.

[1]. İnanmak ve yaşamak-I, Ercümend Özkan, Anlam yay., 2. baskı, Ankara, 1995, sh.181-182

[2]. Yürek devleti, Mustafa İslamoğlu, Denge yay., 2. baskı, İstanbul, 1990, sh.119

[3]. İktibas, Cilt 4, Sayı 88, sh.2

[4]. Kur’an, Fecr 27-30

BU ÜLKE...

"Bu ülke 1839(Tanzimat)’dan beri su alan bir gemi" der "Bu ülke" kitabının müellifi merhum Cemil Meriç.

Bir H2O(aş iki o) kanunu vardır ki, onu yalnızca suyun kimyasal formülü sananlar yanılırlar, o bu ülkedeki "Her an Her şey Olabilir" kanunudur.

Bu ülkede yaşayan her "adem oğlu-havva kızı"nın "başına taş düşebülü, karşısına ayı çıkabülü".

Bu ülkede suçlu olmak için illa da suç işlemek gerekmez. Suçlu olmanız "uygun görülmüş" ise suçlusunuzdur netekim. Yasalar, yönetmelikler, maddeler, fıkralar, bendler "etkili ve yetkili" birileri tarafından keyfe ma yeş’a(alabildiğine keyfi) yorumlanır ki, bir yaşınıza daha ayak basarsınız.

Kurda kuşa teslim edilen bu ülkede, bal yapmaz arı tarafından da sokulmadık yerimiz kalmadı. Atamalardan, tayinlerden, ihalelerden aç kurt misali alınan rüşvetleri, %... komisyonları duydu kulaklarımız; yolsuzluktan düşürülüp de sonradan çalışkan arı misali yolunu bulanları gördü gözlerimiz.

Az üretip çok tüketerek, paradan para-kara para dahil-kazanıp para(ve de hava) basarak, Batılı dost(!)lardan borç alabilme kredisine sahip "kamçı seven yiğit" misali, üç günlük dünyada üçkağıt ekonomisiyle(döviz, faiz, borsa) şeytan üçgeninde ve ABD-AB eksenli dünyanın yörüngesinde "Adriyatik’den Çin Seddi’ne" hayalleri kurduk bu ülkede.

"Bu ülke için seve seve"diyerekten sırtımız sıvazlanıp gaza getirildik. "Yerli malı yurdun malı, onu herkes kullanmalı" türküleri söylerken ithal mallarla doldurduk yurdu. "Biz bu ülkeyi karşılıksız sevdik" diyenlerin yaptıklarına bakınca da gülsek mi? ağlasak mı? bir türlü karar veremedik.

Bu ülkede kapitalizmin küreselleşmesine uyum kararlarının miladı olan 24 Ocak’dan beri "altta kalanın canı çıksın", "gücü gücü yetene", "benim ........, işini bilir", "gemisini yürüten kaptan", "başar da bal ye" benzeri nice nice vecizeler dillerimize pelesenk oldu.

"Önce vatan", "Her şey vatan için" sözünün dağa taşa yazılıp yankılandığı bu ülkede,  vatandaşlar hep devletten korkup devletle korkutuldular. Devletin ana mı, baba mı olduğuna bir türlü karar verilemezken, "koruma ve kollama" uğruna yapılan darbelerden sersemleyip bir türlü kendilerine gelemedi vatandaş. Seyirci rolünde, "yoktur birbirimizden farkımız, fakat biz..." misali filan takım(parti) ile falan takım arasındaki "demokrasi oyunu"nu izlerken, "muhalefette doğru söyler, iktidarda şaşar"ların "danışıklı döğüş" ya da "kör döğüşü" yaptıklarını, tribünlere oynadıklarını farketmedi. Sorunlara "köklü(radikal) çözümler" üretmek yerine, "günübirlik, günü kurtarmaya yönelik tedbirler" aldıklarını farkedemedi.

Bu ülkede bir kişi, bir kurum ve bir kavram "tartışma dışı"dır. Bu durum kanunlarla tescil ve tahkim edilmiş olup, demokrasi oyunu perde arkasındakiler tarafından "sevk ve idare" edilir. Perde önündekilerin yapıp ettikleri genellikle "çelik çomak oynamak"tan ya da "kumda oynamak"tan öte geçmez ve genellikle de "gelen gideni aratır".

Bu ülkede gündem çok çabuk değişir, sun’i gündemler oluşturulup "bir bardak suda fırtına koparılır". Skandal denilen şeyler sıradanlaşır; anayurt bir baştan bir başa yeni yeni yasaklarla örülürken, halk "ölümü gösterip sıtmaya razı edilir".

Bu ülkede "bir kısım zevat"a göre, "açık oy, gizli tasnif" seçim yönteminin kaldırılıp iç ve dış şartların zorlaması ve de bazı hesaplar sonucu seçimlere gidilip cumhuriyetin, cumhurun kahir ekseriyetine "ucundan accık" açıldığı "1950’li yılların başından beri her şey daha kötüye gitmiş"miş. Bir diğer meşhur ifadeyle son 50 küsur yıldır "halk plajlara hücum edince, vatandaş denize girememiş"miş.

Bu ülkede leyleğin ömrü misali yıllarımız lak lak yaparaktan, cek cak edebiyatı dinleyerekten ve de şak şak diye birilerine tempo tutaraktan geçti gitti. "Kurtar bizi baba" dedi sağ(!) kesim, binaenaleyh babayı alınca da, köylü-kentli sol(!) kesim olaraktan umut diye karaoğlan’a sarıldılar. Bir sağ, bir sol, bir muhtıra; bir sağ, bir sol derken sağını solunu sapıtıp "bin dokuz yüz metre seksen santim" yere serildiler. Şapkasıyla ve şapkasını alıp kaçmasıyla meşhur bir kişinin meşhur olmuş  bir itirafına göre de "itin ite kırdırılması" misali kırdırıldılar, kırıldılar.

Bu ülkede maziye sırt dönmüş, halkıyla ve komşularıyla kavgalı, kendini devamlı içte ve dışta açık ya da potansiyel tehdit altında hisseden, varlık sebebi yine kendisi olan bir sistem olarak "bindiği dalı kesen Hoca Nasreddin"i bile gölgede bırakan bir kara mizah örneği mütemadiyen sergilenir durur.

Bu dar’(ülke)da resmi söylemin haricinde farklı bir etnik yapıya, ideolojik görüşe ve/veya dini inanca sahip olduğunuz takdirde değil ülke, dünya size dar edilir. Binbir sıkıntıya katlanmak zorunda kaldığınız gibi, "ya sevmeye, ya terketmeye ya da özür dileyerek yaşamaya" mecbur edilirsiniz.

Savaştan yeni çıkmış ve fakr-ü zaruret içinde bir ülke iken, bir başka ülkeden gemi dolusu fötr şapka getirtilen bu ülkede, sonunda son çıkarılan bol sıfırlı(demek ki daha sıfır tüketilmedi) paranın(yirmi milyon) arkasına ülkenin harabe halini resmeden benzer bir resim konuldu. 

"Derde devadan gayri, her şeyin bulunduğu" bu ülkede, birileri hal-i pür melal’ine bakmaz da, kendisi himmete muhtaç dede iken; kabile ve gruplararası savaş, sosyalist Sovyetler ve kapitalist ABD(ve müttefikleri)’nin işgali ve hikmeti kaybetmiş bağnaz talebeler(Taliban) yüzünden neredeyse omuz üstünde baş, taş üstünde taş kalmamış ve harabeye çevrilmiş bir ülkeye, himmet(yardım) etmeye, kurtarmaya, örnek(model) olmaya kalkar. Üstelik bunu yıllar önce kendisinin yaptığı gibi ordunun modernizasyonundan başlayarak yapmayı teklif eder. Herhalde peşi sıra saç-sakal-bıyık, kılık-kıyafet, ve daha bilmem ne türlü yasaklar, faizi bile ödenemeyecek iç-dış borçlar vs. gelecek. Vah Afganistan vah, demek senin de çilen dolmamış, çekecek çilen-çilemiz var daha demek ki.

Bu ülke çivisi çıkmış, tuzun dahi koktuğu, "taşların bağlanıp, .........salıverildiği", "bilmem neyini ne eden kadı, şikayetin kime" olan bir yangın yeri.

Bu ülkede uğranılan mağduriyetler, mahrumiyetler, mazlumiyetler yapılanların ve onları yapanların yanına kar kalır. "Mahkeme-i kübra" da görüşülmek üzere dava dosyaları tozlu raflara kaldırılır.

Bu ülke...

Gayri, varın bundan sonrasını siz devam ediverin.

Zira içimi bir sıkıntı kapladı, daral geldi.

Yazık ettiler, yazık edildi bu ülkeye.

YORUM YOK

Gazetelerden...

*Erbakan, "RP(Refah Partisi) sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en büyük partisidir. 65 milyon evladımız RP bayrağı altında toplanıyor. RP mensubu olmak en büyük şereftir. RP MKYK üyesi olmak Allah’ın en büyük lütfudur ve burada çalışmak da en büyük sevaptır." 21.10.1996 Yeni Şafak

*Le Monde gazetesi Türkiye muhabiri Nicole Pope, "Türkiye’de siyasi partilerin hiçbirisi gerçek parti değil." 19.10.1998 Yeni Yüzyıl

*Erbakan, "MGK(Milli Güvenlik Kurulu) bir şeyi hazırlamışsa, her şeyin mükemmelini yapar, raporu da mükemmel hazırlar" dedi. 21.12.1996 Akit

*Erbakan, "MGK’da kararları beraber aldık, TSK ile uyum içindeyiz. Tam bir görüş birliği içindeyiz. Herkesle uyum içindeyiz" dedi. 01.03.1997 Milliyet-Türkiye

*Başörtü yasağına karşı direnen öğrencilere, fen fakültesi dekan yardımcısı Haluk Ertan, "Emir MGK’dan geliyor. Siz açık fotoğraf da verseniz MGK’dan gelecek emre göre sizi okula alacağız ya da almayacağız" dedi. 22.10.1997 Yeni Şafak    

*Fethullah Gülen cemaatinin okulu olarak bilinen Fatih Ün. rektörü Ergün Yener, "Üniversitemize bir türbanlı öğrenci alınsın, istifa ederim" dedi. 19.10.1998 Yeni Yüzyıl

*MGK’nın olurunu almayan hiçbir yasa, kanun veya kararname meclisten geçemez. Bu 1960 darbesinde de böyleydi, sonrasında da böyledir. 09.05.1998 Emek

*MGK toplantısında bir rapor sunan Erbakan, "Teröre karşı İslam’ı kullanalım" dedi. Generaller, öneriyi suskun karşıladı. 02.04.1997 Yeni Yüzyıl

*Erbakan, " Hükümet olarak her zaman ordunun hizmetindeyiz" dedi. 25.05.1997 Selam

*Fransız Haber Ajansı, "Ankara’da yetkili olan hükümet değil, paşalardır." 04.02.1998 Akit

*Amerikalı siyaset bilimci Michael Gunter, "Türkiye’de gerçek iktidar, anayasaya göre de askerlerin elinde." 24.03.1998 Milliyet

*Necati Doğru, "Adını koyalım. Korkmayalım. Türkiye’yi askerler yönetiyor." 06.12.1998 Sabah

*Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, yayımladığı Kurban Bayramı mesajında "Laiklik can ve kan pahasına korunacak" dedi. 28.03.1999 Milliyet

*Org. Çevik Bir, "Kurban derileri, fitre ve zekatlar THK’ya verilecek." 17.02.1998 Yeni Yüzyıl

*ABD dışişleri eski bakanı Kissinger, "Türk Silahlı Kuvvetleri bölgeyi etkisi altına almaya çalışan İslami kökten dinciliğe karşı kilit korumadır" dedi. 10.06.1997 Selam

*Amerika eski dışişleri bakanlarından Mc Namara, "Asker yardımlarımızın asıl amacı az gelişmiş ülke askerlerini ABD ideolojisine göre yetiştirmek ve onlardan, gelecekte gerektiğinde o ülke yönetiminde yararlanmaktır." 26.06.1998 Yeni Yüzyıl

*Pakistan Devleti’nde Türkiye modeli. Türk gazetecileri evinde kabul ederek Türkçe konuşan General Pervez Müşerref, "Türkiye’deki Milli Güvenlik Konseyi’nden etkilendim. Onun gibi bir şey yaptım şimdi" dedi." 20.10.1999 Gözcü

*ABD Genelkurmay Başkanı Henry Shelton, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya "Üstün Liyakat Madalyası" taktı. 17.07.1998 Milliyet

*Abdulmelik Fırat, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Türkler yönetmiyor, devşirmeler yönetiyor. Bence Türk halkı emir almak istiyor. Paşaları da çok seviyor. Devleti din’den öncelikli biliyor, Tanrı olarak görüyor." 05.04.1999 Radikal

*Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, "Dinimize göre devlete karşı gelmiş, asi olan birisinin cenaze namazı kılınmaz" dedi. 03.07.1999 Yeni Şafak

*MHP Malatya Milletvekili Tahsin Çoşkun, " Farklı görüşteki müslümanların türemesine son verilmelidir" dedi. 21.12.1999 Yeni Şafak

*İsrail Başbakanı’ndan Atatürk öğüdü, "Türk, öğün, çalış, güven."

*İsrail Manavgat suyuyla birlikte etrafındaki toprağı da istedi. 09.05.2001 Akşam

*Çetin Altan, "200 yıldan beri bu yana, yani 3.Selim’den bu yana Türkiye’nin rotasını ya Paris, ya Berlin, ya Moskova, ya Londra çizegeldi. Bugün bu rotayı Washington çiziyor." 06.02.1999 Sabah

*ABD Ankara Büyükelçisi Samsun’da, "Nasıl daha önce kurtuluş mücadelesi vermişseniz, şimdi de ekonomik kurtuluş mücadelesi veriyorsunuz " dedi. 

*Emret Başkanım dediler ve kabul ettiler. Başkan Bush, bankacılık ve telekom yasaları hakkında mektupla talimat verip Türkiye’yi "manda ülke" yerine koydu. Liderler ABD’nin emrini uyguladılar. 11.05.2001 Akşam

*Dünyanın en büyük gazetelerinden New York Times, birinci sayfadan yayınladığı Demirel’in fotoğrafının altına "Yunan Başbakanı Simitis" diye yazdı. 25.04.1999 Sabah

*Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer, "Laiklik demokrasinin temelidir. Din kuralları ile devlet yönlendirilemez." 24.08.1998 Hürriyet

*Erbakan, "Laikliğe inanmayan ya akılsızdır, ya eblehtir, ya da cahildir. İnsan haklarına, insan haysiyetine en uygun rejim Batı demokrasileridir." 21.11.1997 Milliyet

*Roger Garaudy, "Demokrasi her zaman azınlığın gücü olmuştur. Demokrasi köleler için değil, sahipleri içindir, beyazlar içindir." 07.09.1997 Radikal/iki

*Demokrasi çok sesli bir orkestradır. Ama çalgı aletleri hep aynı melodiyi tıngırdatır. Farklı melodi çalmak isteyen derhal dışlanır.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin