|
Medya
ve Ahlâk
Arif
KAYA
Medya
terimi, kitle iletişim araçlarının tümünü içine
alır ve aynı zamanda elektronik medya (internet) dahil
yazılı ve görsel basını ifade eder.
Ahlak
ise lügatte huy, tabiat, davranışlar anlamına gelir
ki; her dünya görüşünün farklı bir ahlak
telakkisi mevcuttur. Ahlakın sözlük anlamından
hareketle ahlaklı ve ahlaksız tabirlerinin doğru
olmadığını söyleyebiliriz. Zira ahlak(huy, tabiat,
davranış)sız olunamayacağı gibi, bir şeyin ahlak yönünden
değerlendirilmesi ancak bir kritere(inanç, kanaat)
ihtiyaç duyar. İnsan, hayatı boyunca çeşitli davranışlar
(ahlak) sergiliyorsa -ki öyle- bunların neye göre
ahlaki olup olmadıkları sorulmalıdır. Bütün dünya
görüşlerinin (dinlerin) yer yer birbiriyle örtüşen(benzer)
ve ayrışan farklı ahlak anlayışları bulunabilir.
Fakat kalkış noktaları, hedefleri ve mentaliteleri
esas itibarıyla birbirinden farklıdır. Örneğin
laik-demokratik-kapitalist inançta ahlakı (davranışları)
belirleyen ölçü çoğunluğun rızası, çıkar,
fayda iken İslam’da ise ahlakın yegane kaynağı ve
belirleyicisi Allah’tır, O’nun rızası(hoşnutluğu)dır.
Medya
ve ahlakı ayrı ayrı kısaca tanımladıktan sonra
gelelim yazımızın konusu olan medya-ahlak ilişkisine.
Elbette ahlakın yalnız medya ile değil siyaset,
ticaret dahil insana dair her şeyle ilişkisi vardır.
Genellikle ve bilhassa ülkemiz insanının anlayışında
ahlak tabiri(ahlaklı-ahlaksız) daha çok cinsellik bağlamında
ele alınır, diğer bütün insan davranışlarına teşmil
edilmez. Halbuki bu dar ve malül bir anlayış olup
toplumu sürgit köklü yanlışlara düşürmektedir.
Buna medya ile ilişkili olarak bir misal verelim. Kadın
vücudunun cinsel tahriki artıcı bir şekilde
sergilenmesi ahlak ile ilişkilendirilirken, masabaşı(asparagas)
habercilik aynı bağlamda değerlendirilmemektedir.
Medya
sektörünün önemli bir kolu olan gazetelerde, o
gazetenin kimlik bilgilerinin yer aldığı çerçevede
küçük puntolarla yer alan şu ibareye rastlarsınız.
"Bu gazete basın meslek ilkelerine uymaya söz
vermiştir". Ne hikmetse ne olduğunu değil
kimsenin, kendilerinin bile bilmediği-veya bilip
uygulamadığı- bu "basın meslek ilkeleri"
ahlak(etik)tan ayrı bir şey midir? Doğrusu merakı
mucip bir sorudur bu. Az bir kısmı hariç bu ülkedeki
medyanın ilkeli olma, ahlaki kaygılar taşıma ve
sorumluluk bilinci neredeyse sıfırın altındadır.
Son yıllarda iyiden iyiye medya literatürüne giren
medyatik infaz, medyatik linç, medya terörü ve medya
yoluyla psikolojik harbin belirli toplum kesimleri üzerinde
uygulanması gibi deyimler medya-ahlak ilişkisi bağlamında
değerlendirilmelidir.
Medyanın
insanları, toplumu çeşitli düşüncelerden, gelişen
olaylardan haberdar etme, bilgilendirme, aydınlatma görevini
ifa ederken belirli, sağlam temellere dayalı ve taviz
vermemesi gereken meslek ilkeleri, ahlaki prensiplerinin
olması mutlaka elzemdir. Holding sahibi işadamlarının
sahipliğini yaptığı bir medyada bunun ne ölçüde mümkün
olabileceğini görmek için yaşadığımız ülkeye
bakmak yeterlidir sanırım. Gücü elinde tutan
kesimlerle içli-dışlı olan; sahiplerinin iş ve
siyaset dünyasındaki amaçlarını gerçekleştirmede
bir araç derekesine düşen; toplumu dizayn etmede, yönetip
yönlendirmede iktidar sahiplerinin yardımcısı olmaya
soyunan; doğru, gerçek haber vermeden ziyade ticari
kaygılar taşıyan; icraatıyla esas varlık sebebini
yitirmiş bir medyanın meslek ilkeleri, ahlaki kaygıları
olabilir mi? Olursa nasıl ve ne kadar olur?
Yaşadığımız
ülkede "medyanın gücü"nden ziyade "gücün
medyası"ndan bahsetmek sanırım daha gerçekçi
bir tespit. "Sahibinin sesi" konumundaki medya,
birçoğu aynı zamanda holding sahibi olan iş
adamlarının elinde ihale ve reklam pastasından pay
kapabilmek için birer şantaj malzemesine, birer silaha
rahatlıkla dönüşebiliyor, köşe yazarları da birer
kalemşör derekesine düşmekten kurtulamıyor. Allah
korkusunun, kul(insan)dan utanmanın, hak-hukuk,
helal-haram anlayışının zayıfladığı, gerilediği
bir ülkede elbette toplumdaki bütün kesimler gibi,
kurumlar da, sektörler de kısacası her şey nasibini
almaktadır.
Aradan
yıllar geçmesine rağmen yazılısıyla, görüntülüsüyle
ülkemizdeki basının halinde bir değişiklik, iyi yönde
bir düzelme görülebiliyor mu?
Ben
göremiyorum, ya siz?
İKİ
ZEKERİYA
Sözümüze
"sözlerin en doğrusu ve en güzeli" olan
"Allah’ın sözü"nden bir alıntı ile başlayalım
dilerseniz.{Bir vakit İmran ailesinden bir kadın,...
"...- ve ona Meryem ismini verdim. Lanetlenmiş şeytana
karşı onu ve soyunu korumanı diliyorum." Bunun
üzerine Rabb’i kız çocuğunu hoşnutlukla kabul
etti, onu güzelce büyüttü ve Zekeriya’nın
himayesine verdi...}[1]
Zekeriya
(Allah’ın selamı üzerine olsun); Meryem’in (Allah
ondan razı olsun) hamisinin kim olacağı hususunda, mü’minler
birbirleriyle çekiştiklerinde kur’a sonucu onun
korunup gözetilmesini üstlenen, Allah’a gönülden
inanmış bir kul.[2] "Kitab’a uyma"yı şiar
edinmiş, ne dileyecekse Allah’tan dileyen ve
kendisine ömrünün yaşlılık günlerinde "tam
bir iffet sahibi, dürüst ve erdemli bir peygamber
olacak olan Yahya" isminde bir oğulun müjdelendiği,
Allah’ın rahmetine nail olmuş bir baba.[3] Doğru
yola iletilip toplumunun(kavminin) karşısına çıkarak
"sabah akşam Allah’ı anın" diyen, hayırlı
işlere koşan, Allah’a korku ve umutla yakaran,
O’na derin saygı gösterip O’nun şanını yücelten
dürüst ve erdemli bir elçi(peygamber).[4-6]
Öteki
zekeriya; "kudret sahibi, bütün övgülere layık
olan Allah’a inandıkları ve bu inançlarının gereğini
yerine getirdikleri için"[7] Meryem(ler)i cezalandırmaya
me’mur biri. "Kitabına uydurma"yı şiar
edinip, ikbal ve istikbal için güç odaklarına selama
duran biri. Dinine yedirmesi (uğrunda para ve emek
harcaması gerekirken), dininden yiyen, dinini bir geçim
ve makam edinme vasıtası haline getirmiş biri.
Yaradanını değil, yaratılanlardan bir kesimi razı
edebilmek için bütün mesaisini harcayan, "ceviz
kabuğu"nu doldurmayan, yenmez yutulmaz sözler
sarfeden biri. Bu zekeriya’ya ne oluyor ki, neden
yaratıldığına bir bakmıyor ve zerre miktarı
hayr(iyilik) ve şerr(kötülük)in karşılığının
tastamam verileceği "din gününün sahibi
Allah"tan korkmuyor.[8-10]
"Hakk"ın
emrine boyun eğip öncelikle kendisine ve diğer
insanlara "Hakk"ı tavsiye eden
Meryem’lere-ya da Hatice veya Merve’lere- "sabr"ı
da tavsiye ediyoruz.[11] "Kendilerinden önce gelip
geçenlerin çektikleri sıkıntıları-bir benzerini-
çektikleri"ni hatırlatmak istiyoruz.[12]
{Ve
o zaman melekler "Ey Meryem! dediler, "Allah
seni seçti ve tertemiz kıldı; seni bütün dünya kadınlarının
üstünde (bir konuma)çıkardı. Ey Meryem! Rabbine huşu
ile bağlan, secdeye kapan ve [O’nun önünde] eğilenlerle
birlikte eğil."}[13]
Meryem(ler)e
karşı iki farklı tavırdan olumsuzunu sergileyen öteki
zekeriya(lar)a da "Allah’ın sözü(ve
vaadi)"ünü hatırlatıyor ve akabinde cevaplanmak
üzere şu soruları yöneltiyoruz. Bu sorular "bütün
insanların öldükten sonra diriltilip hesaba çekilecekleri
gün(din günü)" tekrar kendilerine cevaplanmak üzere
sorulacaktır.
{İnanan
erkekler ile inanan kadınlara işkence edenlere ve
sonra hiçbir pişmanlık duymayanlara gelince, onları
cehennem azabı beklemektedir: evet, yakıcı azap
beklemektedir onları! [Ama] imana ermiş olup da doğru
ve yararlı işler yapanlar, [öteki dünyada] içinden
ırmaklar akan bahçeler(cennet) bulacaklardır; bu, büyük
bir kurtuluştur!}[14]
Allah
kendisinden korkulmaya daha(en) layık değil midir?[15]
Allah
hakimler(hükmedenlerin, hikmet sahibi olanların)
hakimi değil mi?[16]
Allah
intikam sahibi, güçlü ve üstün olan değil mi?[17]
Allah
kuluna kafi değil mi?[18]
Sözü
üstüne söz söylen(e)meyecek olan yalnızca Allah değil
midir?
O
halde Kur’an’dan sonra hangi söze inanacaklar?[19]
Kur’an
[1-19](sırasıyla); Al-i İmran 35-37/ Al-i İmran 44/
Al-i İmran 38,39/ En’am 85/ Meryem 11/ Enbiya 90/
Buruc 8/ Abese 18/ Zelzele 7,8/ Fatiha 3/ Asr 3/ Bakara
214/ Al-i İmran 42,43/ Buruc 10,11/ Müddessir 56/ Tin
8/ Zümer 37/ Zümer 36/ A’raf 185
Not:
Kur’an ayetlerinin çevirisinde İşaret Yay.’dan çıkan
Muhammed Esed’in (Allah mağfiret etsin) "Kur’an
mesajı" adlı meal-tefsir çalışması esas alınmıştır.
SÜNNETULLAH
VE RA’D 11
Sünnet
terimi sözlükte"tekrarı ile adet haline
getirilmiş, aynı konudaki aynı davranışlar"
anlamına gelirken; sünnetullah ise ıstılahta "Allah’ın
öte(başın)den beri süregelen(yürürlükte olan) ve
bir sapma, değişme olmayan Allah’ın adetleştirdiği
işler, kanunlar" dır. [1]
Kur’an’ın
Ra’d suresi 11. ayetinde {...İnnallahe lâ yüğayyirû
mâ bikavmin hattâ yüğayyirû mâ bienfüsihim.../...Gerçek
şu ki (şüphesiz), insanlar kendi iç dünyalarını(nefslerinde
olanı, ahlaklarını, davranışlarını) değiştirmeden(tağyir
etmeden) Allah onların(o kavmin, toplumun) durumunu değiştirmez...}buyuran
Allah içtimai(sosyolojik) bir sünnetine(adetine,
kanununa) işaret etmektedir.
Allah
mutlak bilgi sahibi(külli şey’in alim) olduğuna ve
fertlerden oluşan toplumun değişmesinin ancak, o
toplumdaki fertlerin nefslerindekini(ahlaklarını) değiştirmeleriyle
gerçekleşebileceğini belirtiyorsa-ki öyle-, bu sünnet(yasa)
Allah’a inansın-inanmasın bütün insanlar(toplumlar)
için kıyamete kadar geçerli olacak, değişmeyecek
demektir.
Gelelim
içinde yaşadığımız için daha iyi bildiğimiz bu
ülkeye. Genel bir bakışla Türkiye’de her geçen gün
karşı karşıya kaldığımız-bırakıldığımız-
sorunlar, çeşidi ne olursa olsun çözülmek şöyle
dursun, gitgide neredeyse içinden çıkılmaz bir hal
almakta.
Tanzimat’la
birlikte kısmen, Cumhuriyet’in ilanı ile tamamen yüzünü/yönünü
Batı’ya çevirmiş olan "bu ülke"nin aydınları,
iktidar sahipleri kurtulma/kurtarma adına nice değişiklik(ıslahat,
inkılap) projeleri, kalkınma planları(ekonomik proğramlar),
darbeler(muhtıra, klasik veya postmodern) ve daha neler
neler yaptılar. Fakat aradan geçen yıllar siyasi,
ekonomik, sosyal ve hukuki olmak üzere her alandaki
bozulmayı daha da arttırıp derinleştirdi. Zira
mevcut problemlere köklü, kalıcı, aslına uygun çözümler
üretmek yerine deyim yerindeyse günübirlik, günü
kurtarmaya yönelik adımlar atıldı. Devlet(iktidar)
erkini bir şekilde ele geçirenler bizim adımıza,
bize rağmen, bizim için neyin iyi, neyin kötü olduğuna
karar verip icraat yaptılar. Ve sorunlarla başa çıkamayıp
başarısız olduklarında ise sorumluluğu üstlenip
halktan özür dileyerek kenara çekilmek yerine, dönem
dönem halkın belli kesimlerini öncelikli tehdit, iç
düşman ilan edip faturayı yine halka çıkardılar.
Yöneten
ve yönetilenlerin elele, kafa kafaya verip aynı yönde
hareket etmeleri, nimeti ve külfeti birlikte paylaşmaları
gerekirken "ha bugün ha yarın düzlüğe çıkıyoruz"
diye kendimizi kandırmaktan vazgeçmedik. Görünen o
ki toplumun hemen her kesiminin yakınıp muzdarip olduğu
temel meselelerimizin, cari(yürürlükteki) sisteme
hakim olan zihniyet ile halli mümkün gözükmüyor. İktidar
sahiplerinin de iktidarın binbir türlü dünyevi
faidelerine sahipken bunlardan feragat etmesi herhalde
hayal olsa gerek. Sistem kendisini değişime tabi
tutmadığına-tutmayacağına göre geriye sadece,
toplumu teşkil eden bireylerin kendilerini değiştirilmesini
arzu ettikleri şeye göre değiştirmeleri seçeneği
kalıyor. Yani o milletin fertleri içinde bulundukları
halden hangi hale dönmek, geçmek(inkılap etmek)
istiyorlarsa, o hali önce kendi şahıslarında (nefslerinde)
gerçekleştirmek zorundadırlar. Diğer bir ifadeyle
"bilelim ki, Medine önce yüreklerde kuruldu, ona
Mekke’de hamile kalmıştı mü’minler. Göğüslerinde
bir muştu gibi besleyip büyüttükleri bir nur topu çocuğun
doğuşunun adıdır Medine devleti." [2]
Allah’ın
diğer elçileri gibi son elçisi de vahiyle muhatap
olduğunda (şereflendiğinde) ilk önce kendisi inanmış(emin
olmuş) ve kendini(nefsindekini) vahiy(Kur’an) doğrultusunda
değiştirmiş, kısacası "ahlakı (düşünce ve
ona bağlı olarak tüm davranışları) Kur’an"
olmuştu.
Eğer
yaşadığımız ortamda bizi rahatsız eden, hoşlanmadığımız,
değişmesini arzu ettiğimiz şeyler varsa, öncelikle
bizim o konularda nefsimizi(kendimizi) düzeltmemiz
elzemdir. Basit bir örnek vermek gerekirse; çevremizin
çöpten geçilmediğinden, insanların ağız-boğaz
ifrazatlarını herkesin gelip geçtiği yerlere attığından
şikayet ediyorsak, öncelikle şikayet ettiğimiz şeylerden
bizim ırak olmamız gerektir. Bilahare bu fiili işleyenleri
ikaz edebiliriz. Bir başka söyleyişle, yakındığımız
çevre kirliliğine hiçbir şekilde katkımız olmamalı,
hiç olmazsa bizim evimizin önü temiz olmalıdır. Böylece
çerçöp içindeki şehirde en azından bizim evimizin
önü temizliği ile farkedilmelidir. Bu bile yetmez mi?
Bir de bu anlayışa sahip fertlerin arttığını,
toplumda hakim konuma(kamuoyu) geçtiğini düşünün.
Elbette çevre temizliğinden bahisle verdiğimiz örnek
hayatımızın siyasi, iktisadi, sosyal, hukuki her alanındaki
davranışlarımıza yansımalı, teşmil edilmelidir.
Aksi halde biz değişmeden hiçbir şey değişmeyecektir.
Çevremizin, toplumun ve giderek tüm dünyanın değişimi
ancak ve ancak bizim kendimizi(nefsimizi) değiştirmemizle
başlar ve mümkün hale gelir.
Kendilerini
kurtarıcı zannedip asıl kendileri kurtarılmaya muhtaç
olanlardan kurtulmak lazım evvela. Değişimin, değiştirmenin
gücü(sihirli değneği) bizim elimizde. Bunu iyice
anladığımızda emin olalım çok şey değişecek.
Benim nefsimi(davranışlarımı) değiştirmemle ne
olacak demeyin. Bu en azından bir kişinin değişiminin
başarılı olması ve başkalarının da değişmesine
imkan verecek yolun açılması demektir. Yalanın yaygın
olduğu bir toplulukta en az bir kişi dosdoğru olmalı
ki fark farkedilebilsin. Emin "bir kişi"
olmalı ki o toplumda emin "birçok kişi"nin
oluşması mümkün olabilsin.
{Abdullah’ın
oğlu Hz. Muhammed(a.s) arkadaşlarını kendi imanının
çarşılarda gezen, yemek yiyen canlı birer görünüşü
haline soktuğu günden itibaren muzaffer olmuştu.
Onlardan yaşayan ve yerde yürüyen birer Kur’an kalıpladığı
her bir şahsiyette İslam’ın mücessem(cisimleşmiş)
bir örneğini verdiği gün mücadeleyi kazanmıştı.}
[3]
Öncelikle
ve hiç olmazsa nefsimizi(düşünce ve davranışlarımızı-ahlakımızı)
"son saat" gelip çatmadan önce Kur’an’la
uyumlu hale getirelim. Ve yine düşüncelerimiz
Kur’an referanslı(kaynaklı) olsa bile davranışa dönüşmedikçe(ahlak
haline gelmedikçe) "onlar ki laf ile verirler dünyaya
nizam" sözüne muhatap olmamız söz konusu olur.
"
Ey iç huzuruna ermiş olan nefs! Rabbine O’ndan hoşnut
kalmış ve (O’nu) hoşnut etmiş olarak dön:
Gir,
öyleyse Benim (öteki) kullarımla birlikte, Gir
cennetime." [4]
Ne
mutlu Allah’tan ve Allah’ın razı olduğundan razı(hoşnut)
olan nefslere.
[1].
İnanmak ve yaşamak-I, Ercümend Özkan, Anlam yay., 2.
baskı, Ankara, 1995, sh.181-182
[2].
Yürek devleti, Mustafa İslamoğlu, Denge yay., 2. baskı,
İstanbul, 1990, sh.119
[3].
İktibas, Cilt 4, Sayı 88, sh.2
[4].
Kur’an, Fecr 27-30
BU
ÜLKE...
"Bu
ülke 1839(Tanzimat)’dan beri su alan bir gemi"
der "Bu ülke" kitabının müellifi merhum
Cemil Meriç.
Bir
H2O(aş iki o) kanunu vardır ki, onu yalnızca suyun
kimyasal formülü sananlar yanılırlar, o bu ülkedeki
"Her an Her şey Olabilir" kanunudur.
Bu
ülkede yaşayan her "adem oğlu-havva kızı"nın
"başına taş düşebülü, karşısına ayı çıkabülü".
Bu
ülkede suçlu olmak için illa da suç işlemek
gerekmez. Suçlu olmanız "uygun görülmüş"
ise suçlusunuzdur netekim. Yasalar, yönetmelikler,
maddeler, fıkralar, bendler "etkili ve yetkili"
birileri tarafından keyfe ma yeş’a(alabildiğine
keyfi) yorumlanır ki, bir yaşınıza daha ayak basarsınız.
Kurda
kuşa teslim edilen bu ülkede, bal yapmaz arı tarafından
da sokulmadık yerimiz kalmadı. Atamalardan,
tayinlerden, ihalelerden aç kurt misali alınan rüşvetleri,
%... komisyonları duydu kulaklarımız; yolsuzluktan düşürülüp
de sonradan çalışkan arı misali yolunu bulanları gördü
gözlerimiz.
Az
üretip çok tüketerek, paradan para-kara para
dahil-kazanıp para(ve de hava) basarak, Batılı
dost(!)lardan borç alabilme kredisine sahip "kamçı
seven yiğit" misali, üç günlük dünyada üçkağıt
ekonomisiyle(döviz, faiz, borsa) şeytan üçgeninde ve
ABD-AB eksenli dünyanın yörüngesinde "Adriyatik’den
Çin Seddi’ne" hayalleri kurduk bu ülkede.
"Bu
ülke için seve seve"diyerekten sırtımız sıvazlanıp
gaza getirildik. "Yerli malı yurdun malı, onu
herkes kullanmalı" türküleri söylerken ithal
mallarla doldurduk yurdu. "Biz bu ülkeyi karşılıksız
sevdik" diyenlerin yaptıklarına bakınca da gülsek
mi? ağlasak mı? bir türlü karar veremedik.
Bu
ülkede kapitalizmin küreselleşmesine uyum kararlarının
miladı olan 24 Ocak’dan beri "altta kalanın canı
çıksın", "gücü gücü yetene",
"benim ........, işini bilir", "gemisini
yürüten kaptan", "başar da bal ye"
benzeri nice nice vecizeler dillerimize pelesenk oldu.
"Önce
vatan", "Her şey vatan için" sözünün
dağa taşa yazılıp yankılandığı bu ülkede,
vatandaşlar hep devletten korkup devletle
korkutuldular. Devletin ana mı, baba mı olduğuna bir
türlü karar verilemezken, "koruma ve kollama"
uğruna yapılan darbelerden sersemleyip bir türlü
kendilerine gelemedi vatandaş. Seyirci rolünde, "yoktur
birbirimizden farkımız, fakat biz..." misali
filan takım(parti) ile falan takım arasındaki "demokrasi
oyunu"nu izlerken, "muhalefette doğru söyler,
iktidarda şaşar"ların "danışıklı döğüş"
ya da "kör döğüşü" yaptıklarını, tribünlere
oynadıklarını farketmedi. Sorunlara "köklü(radikal)
çözümler" üretmek yerine, "günübirlik, günü
kurtarmaya yönelik tedbirler" aldıklarını
farkedemedi.
Bu
ülkede bir kişi, bir kurum ve bir kavram "tartışma
dışı"dır. Bu durum kanunlarla tescil ve tahkim
edilmiş olup, demokrasi oyunu perde arkasındakiler
tarafından "sevk ve idare" edilir. Perde önündekilerin
yapıp ettikleri genellikle "çelik çomak
oynamak"tan ya da "kumda oynamak"tan öte
geçmez ve genellikle de "gelen gideni aratır".
Bu
ülkede gündem çok çabuk değişir, sun’i gündemler
oluşturulup "bir bardak suda fırtına koparılır".
Skandal denilen şeyler sıradanlaşır; anayurt bir baştan
bir başa yeni yeni yasaklarla örülürken, halk "ölümü
gösterip sıtmaya razı edilir".
Bu
ülkede "bir kısım zevat"a göre, "açık
oy, gizli tasnif" seçim yönteminin kaldırılıp
iç ve dış şartların zorlaması ve de bazı hesaplar
sonucu seçimlere gidilip cumhuriyetin, cumhurun kahir
ekseriyetine "ucundan accık" açıldığı
"1950’li yılların başından beri her şey daha
kötüye gitmiş"miş. Bir diğer meşhur ifadeyle
son 50 küsur yıldır "halk plajlara hücum edince,
vatandaş denize girememiş"miş.
Bu
ülkede leyleğin ömrü misali yıllarımız lak lak
yaparaktan, cek cak edebiyatı dinleyerekten ve de şak
şak diye birilerine tempo tutaraktan geçti gitti.
"Kurtar bizi baba" dedi sağ(!) kesim,
binaenaleyh babayı alınca da, köylü-kentli sol(!)
kesim olaraktan umut diye karaoğlan’a sarıldılar.
Bir sağ, bir sol, bir muhtıra; bir sağ, bir sol
derken sağını solunu sapıtıp "bin dokuz yüz
metre seksen santim" yere serildiler. Şapkasıyla
ve şapkasını alıp kaçmasıyla meşhur bir kişinin
meşhur olmuş bir
itirafına göre de "itin ite kırdırılması"
misali kırdırıldılar, kırıldılar.
Bu
ülkede maziye sırt dönmüş, halkıyla ve komşularıyla
kavgalı, kendini devamlı içte ve dışta açık ya da
potansiyel tehdit altında hisseden, varlık sebebi yine
kendisi olan bir sistem olarak "bindiği dalı
kesen Hoca Nasreddin"i bile gölgede bırakan bir
kara mizah örneği mütemadiyen sergilenir durur.
Bu
dar’(ülke)da resmi söylemin haricinde farklı bir
etnik yapıya, ideolojik görüşe ve/veya dini inanca
sahip olduğunuz takdirde değil ülke, dünya size dar
edilir. Binbir sıkıntıya katlanmak zorunda kaldığınız
gibi, "ya sevmeye, ya terketmeye ya da özür
dileyerek yaşamaya" mecbur edilirsiniz.
Savaştan
yeni çıkmış ve fakr-ü zaruret içinde bir ülke
iken, bir başka ülkeden gemi dolusu fötr şapka
getirtilen bu ülkede, sonunda son çıkarılan bol sıfırlı(demek
ki daha sıfır tüketilmedi) paranın(yirmi milyon)
arkasına ülkenin harabe halini resmeden benzer bir
resim konuldu.
"Derde
devadan gayri, her şeyin bulunduğu" bu ülkede,
birileri hal-i pür melal’ine bakmaz da, kendisi
himmete muhtaç dede iken; kabile ve gruplararası savaş,
sosyalist Sovyetler ve kapitalist ABD(ve müttefikleri)’nin
işgali ve hikmeti kaybetmiş bağnaz talebeler(Taliban)
yüzünden neredeyse omuz üstünde baş, taş üstünde
taş kalmamış ve harabeye çevrilmiş bir ülkeye,
himmet(yardım) etmeye, kurtarmaya, örnek(model) olmaya
kalkar. Üstelik bunu yıllar önce kendisinin yaptığı
gibi ordunun modernizasyonundan başlayarak yapmayı
teklif eder. Herhalde peşi sıra saç-sakal-bıyık, kılık-kıyafet,
ve daha bilmem ne türlü yasaklar, faizi bile ödenemeyecek
iç-dış borçlar vs. gelecek. Vah Afganistan vah,
demek senin de çilen dolmamış, çekecek çilen-çilemiz
var daha demek ki.
Bu
ülke çivisi çıkmış, tuzun dahi koktuğu, "taşların
bağlanıp, .........salıverildiği", "bilmem
neyini ne eden kadı, şikayetin kime" olan bir
yangın yeri.
Bu
ülkede uğranılan mağduriyetler, mahrumiyetler,
mazlumiyetler yapılanların ve onları yapanların yanına
kar kalır. "Mahkeme-i kübra" da görüşülmek
üzere dava dosyaları tozlu raflara kaldırılır.
Bu
ülke...
Gayri,
varın bundan sonrasını siz devam ediverin.
Zira
içimi bir sıkıntı kapladı, daral geldi.
Yazık
ettiler, yazık edildi bu ülkeye.
YORUM
YOK
Gazetelerden...
*Erbakan,
"RP(Refah Partisi) sadece Türkiye’nin değil, dünyanın
en büyük partisidir. 65 milyon evladımız RP bayrağı
altında toplanıyor. RP mensubu olmak en büyük şereftir.
RP MKYK üyesi olmak Allah’ın en büyük lütfudur ve
burada çalışmak da en büyük sevaptır."
21.10.1996 Yeni Şafak
*Le
Monde gazetesi Türkiye muhabiri Nicole Pope, "Türkiye’de
siyasi partilerin hiçbirisi gerçek parti değil."
19.10.1998 Yeni Yüzyıl
*Erbakan,
"MGK(Milli Güvenlik Kurulu) bir şeyi hazırlamışsa,
her şeyin mükemmelini yapar, raporu da mükemmel hazırlar"
dedi. 21.12.1996 Akit
*Erbakan,
"MGK’da kararları beraber aldık, TSK ile uyum içindeyiz.
Tam bir görüş birliği içindeyiz. Herkesle uyum içindeyiz"
dedi. 01.03.1997 Milliyet-Türkiye
*Başörtü
yasağına karşı direnen öğrencilere, fen fakültesi
dekan yardımcısı Haluk Ertan, "Emir MGK’dan
geliyor. Siz açık fotoğraf da verseniz MGK’dan
gelecek emre göre sizi okula alacağız ya da almayacağız"
dedi. 22.10.1997 Yeni Şafak
*Fethullah
Gülen cemaatinin okulu olarak bilinen Fatih Ün. rektörü
Ergün Yener, "Üniversitemize bir türbanlı öğrenci
alınsın, istifa ederim" dedi. 19.10.1998 Yeni Yüzyıl
*MGK’nın
olurunu almayan hiçbir yasa, kanun veya kararname
meclisten geçemez. Bu 1960 darbesinde de böyleydi,
sonrasında da böyledir. 09.05.1998 Emek
*MGK
toplantısında bir rapor sunan Erbakan, "Teröre
karşı İslam’ı kullanalım" dedi. Generaller,
öneriyi suskun karşıladı. 02.04.1997 Yeni Yüzyıl
*Erbakan,
" Hükümet olarak her zaman ordunun
hizmetindeyiz" dedi. 25.05.1997 Selam
*Fransız
Haber Ajansı, "Ankara’da yetkili olan hükümet
değil, paşalardır." 04.02.1998 Akit
*Amerikalı
siyaset bilimci Michael Gunter, "Türkiye’de gerçek
iktidar, anayasaya göre de askerlerin elinde."
24.03.1998 Milliyet
*Necati
Doğru, "Adını koyalım. Korkmayalım. Türkiye’yi
askerler yönetiyor." 06.12.1998 Sabah
*Genelkurmay
Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, yayımladığı
Kurban Bayramı mesajında "Laiklik can ve kan
pahasına korunacak" dedi. 28.03.1999 Milliyet
*Org.
Çevik Bir, "Kurban derileri, fitre ve zekatlar
THK’ya verilecek." 17.02.1998 Yeni Yüzyıl
*ABD
dışişleri eski bakanı Kissinger, "Türk Silahlı
Kuvvetleri bölgeyi etkisi altına almaya çalışan İslami
kökten dinciliğe karşı kilit korumadır" dedi.
10.06.1997 Selam
*Amerika
eski dışişleri bakanlarından Mc Namara, "Asker
yardımlarımızın asıl amacı az gelişmiş ülke
askerlerini ABD ideolojisine göre yetiştirmek ve
onlardan, gelecekte gerektiğinde o ülke yönetiminde
yararlanmaktır." 26.06.1998 Yeni Yüzyıl
*Pakistan
Devleti’nde Türkiye modeli. Türk gazetecileri evinde
kabul ederek Türkçe konuşan General Pervez Müşerref,
"Türkiye’deki Milli Güvenlik Konseyi’nden
etkilendim. Onun gibi bir şey yaptım şimdi"
dedi." 20.10.1999 Gözcü
*ABD
Genelkurmay Başkanı Henry Shelton, Genelkurmay Başkanı
İsmail Hakkı Karadayı’ya "Üstün Liyakat
Madalyası" taktı. 17.07.1998 Milliyet
*Abdulmelik
Fırat, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Türkler
yönetmiyor, devşirmeler yönetiyor. Bence Türk halkı
emir almak istiyor. Paşaları da çok seviyor. Devleti
din’den öncelikli biliyor, Tanrı olarak görüyor."
05.04.1999 Radikal
*Diyanet
İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, "Dinimize göre
devlete karşı gelmiş, asi olan birisinin cenaze namazı
kılınmaz" dedi. 03.07.1999 Yeni Şafak
*MHP
Malatya Milletvekili Tahsin Çoşkun, " Farklı görüşteki
müslümanların türemesine son verilmelidir"
dedi. 21.12.1999 Yeni Şafak
*İsrail
Başbakanı’ndan Atatürk öğüdü, "Türk, öğün,
çalış, güven."
*İsrail
Manavgat suyuyla birlikte etrafındaki toprağı da
istedi. 09.05.2001 Akşam
*Çetin
Altan, "200 yıldan beri bu yana, yani
3.Selim’den bu yana Türkiye’nin rotasını ya
Paris, ya Berlin, ya Moskova, ya Londra çizegeldi. Bugün
bu rotayı Washington çiziyor." 06.02.1999 Sabah
*ABD
Ankara Büyükelçisi Samsun’da, "Nasıl daha önce
kurtuluş mücadelesi vermişseniz, şimdi de ekonomik
kurtuluş mücadelesi veriyorsunuz " dedi.
*Emret
Başkanım dediler ve kabul ettiler. Başkan Bush,
bankacılık ve telekom yasaları hakkında mektupla
talimat verip Türkiye’yi "manda ülke"
yerine koydu. Liderler ABD’nin emrini uyguladılar.
11.05.2001 Akşam
*Dünyanın
en büyük gazetelerinden New York Times, birinci
sayfadan yayınladığı Demirel’in fotoğrafının
altına "Yunan Başbakanı Simitis" diye yazdı.
25.04.1999 Sabah
*Anayasa
Mahkemesi Başkanı Sezer, "Laiklik demokrasinin
temelidir. Din kuralları ile devlet yönlendirilemez."
24.08.1998 Hürriyet
*Erbakan,
"Laikliğe inanmayan ya akılsızdır, ya eblehtir,
ya da cahildir. İnsan haklarına, insan haysiyetine en
uygun rejim Batı demokrasileridir." 21.11.1997
Milliyet
*Roger
Garaudy, "Demokrasi her zaman azınlığın gücü
olmuştur. Demokrasi köleler için değil, sahipleri içindir,
beyazlar içindir." 07.09.1997 Radikal/iki
*Demokrasi
çok sesli bir orkestradır. Ama çalgı aletleri hep
aynı melodiyi tıngırdatır. Farklı melodi çalmak
isteyen derhal dışlanır.
© 2002 İktibas |