Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 280  Nisan 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Hasan Hanefi Ne Dedi?

Hak`ka Rağmen Hak

Nüfus Planlaması

Medya ve Ahlâk

Müslüman Kadın,Feminist Kadın

Zamana Dayanıklı Bir Dil

Elbiseyi Temizlemek

"Yetiş Ya Muhammed"

Bir Haham,Bir Papaz,Bir Hoca=Moon´mu?  

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Zamana Dayanıklı Bir Dil

 

 

Atasoy MÜFTÜOĞLU

 

Bugünün dünyası, küresel sermayenin taleplerine göre biçimlendirilen bir dünyadır. İnsanlık hayatının her alanı, kapitalist ihtirasların, sınırsızlığın, ölçüsüzlüğün ve ahlaksızlığın egemenliği altındadır. İnsanlık çapında yaşanan gerilimler, çatışmalar küresel kontrolü saklamaya yönelik girişimlerdir. Sistem, eşitsizliği ve yoksulluğu derinleştirmektedir. Küresel sermaye sistemi, jeopolitik kaynakları, imkanları, zenginlikleri olduğu gibi, politik, ekonomik ve askeri gelişmeleri de kontrol etmektedir.

İçerisinde yaşadığımız dünyanın bilgilerine sahip olmak durumundayız. Geleneksel söylem, dünyaya çok sınırlı bir ufuktan baktığı için, gelişmeleri gereği gibi değerlendiremiyoruz. Bir bugün siyasetine sahip olabilmek için, değişimin gerekli, zorunlu ve mümkün olduğuna inanmalıyız. İnsanlık durumlarını, tarihsel durumları kavrayabilmek için, geçmişin çerçevelerini olduğu kadar, bugünün çerçevelerini de dikkate almalıyız.

Batılı olmayan toplumların kaderi, Türkiye örneğinde de izleneceği üzere küresel/emperyal bürokrasiler tarafından belirleniyor, Üst düzey kapitalist unsurlarla, üst düzey ideolojik ve politik unsurlar, hem yerel anlamda, hem de uluslarüstü planda birlikte etki, çıkar ve yayılma mücadelesi veriyorlar. Hemen hemen hiç bir toplumda, Türkiye'de olduğu gibi, siyasetin gücü ve işlevi kalmamıştır. Siyaset adına gördüklerimiz güçlülerin siyasetleri ve güçlülerin işlevleridir. Siyaset yapmak isteyenler devletin bakış açısı doğrultusunda, devletin istediği normlara göre siyaset yapmak durumunda bırakılmakta, devlet her ülkede muhalif unsurları potansiyel terörist gibi görmektedir. Özellikle Türkiye'de yeni siyasal arayışlar, oluşumlar ve yapılar, yeni bir siyasal çerçeve, ufuk ve perspektif üretmek yerine, edilgen bir pozisyon içerisinde, konjonktürel duruma uyum sağlamak ve koşullara intibak etmek şeklinde somutlaşmaktadır. Türkiye halen nereye ait olduğuna karar verebilmiş değildir. Bu kararsızlık ideolojik iflasın bir sonucu olarak görülmelidir. Kültürel farklılığa ve çoğulculuğa imkan vermeyen otoriter bir zihniyetin ve politik fosillerin, uluslararası birliklere, örgütlere katılma konusundaki girişimleri ciddiye alınabilecek girişimler değildir.

Günümüz dünyasında siyasal, toplumsal sorunlar, spekülasyon düzeyinde algılanıyor, değerlendiriliyor, yazılıyor ve konuşuluyor. Gündelik siyasal toplumsal söylem yüzeylere ve zevahiri kurtarmaya yönelik bir söylemdir ve bu söylem daha çok ucuz hamaset yaparak, ulusal duyguları sömürmektedir. Hemen her toplumda ırkçı yaklaşımlar her tür bağnazlığı kışkırtmakta, her tür faşizm bugünün tarihini bir karabasana çevirmektedir.

Dünya ölçeğinde yürürlüğe konulan baskıcı uygulamalar, küresel bir hukuksuzluk karşısında bulunduğumuzu gösteriyor. Hukuksal açıdan insanlık bir gerileme, çöküş ve yıkılış süreci içerisindedir.

Adaletin bulunmadığı bir dünyada yalnızca mahkumiyet, mağduriyet ve mahrumiyet vardır.

Bugün Filistin'de, Afganistan'da, Hindistan'da Müslümanlara yönelik olarak kitlesel katliamlar, yargısız infazlar, sistematik işkenceler, sistematik sürgünler/göçler, yıkımlar, sürekli kötü ve aşağılayıcı muameleler, keyfi baskılar, keyfi kokuşturmalar, keyfi gözaltılar, keyfi yargılamalar uygulanıyor. Uluslararası insan hakları standartları ve hukuk Müslümanlar söz konusu olduğunda geçersiz sayılıyor.

İslam Dünyası bütünüyle ötekileştiriliyor.

Yalnızca İslam Dünyası toplumları bombalanıyor.

Günümüzde uluslararası toplum, uluslararası hukuk, hak, standardı, tanımları, kıstasları, kuşkulu, belirsiz ve tartışmalı tanımlar haline gelmiştir. Guantanamo'da yaşananlar bütün hukuki ilkelerin açıkça iptal edildiğini göstermektedir.

Küresel kontrol mekanizmalarının kibirli ve keyfi Batı merkezci yaklaşımları nedeniyle farklılıklar şiddet yoluyla bastırılıyor ve insanlık kaybediyor. İnsanlığı köleleştirmeyi amaçlayan tek yanlı ideolojik koşullandırma endüstrisi, Batının çıkarlarına göre şekillenen Batı'ya özgü resmi/ideolojik gerçekler icat ediyor ve Batılı olmayan toplumları bu gerçeklere kölece boyun eğmeye zorluyor. Kendi inançlarına, düşüncelerine, kültürlerine ve kimliklerine sahip olabilecek bir kişiliğe, karaktere, onura sahip olamayan unsurlar; yalnızca egemen olan ve dayatılan düşüncelere boyun eğiyor, hizmet ediyor. Egemen  ideolojik koşullandırma endüstrisi insanlığın düşünce, davranış ve algı biçimlerini standartlaştırıyor.

Bugünün katı, acımasız, barbar, yıkıcı gerçekçiliği, insanlığın ruhsal, manevi dünyasını, ilgilerini, ilişkilerini, bağlılıklarını tahrip ediyor, sosyal şiddeti doğuruyor. Böyle bir dünyada kara para hareketleri, rüşvet, fuhuş, uyuşturucu, mafya hareketleri büyüyerek yayılıyor. Daha fazla, daha ölçüsüz, sınırsız kâr'a tapınanlar, daha sınırsız kötülükler, daha sınırsız felaketler üretiyor. Bilim ve teknolojiye hakim olanlar, bu hakimiyetlerini kötü yönde kullanarak, bu teknolojilere sahip olmayan halklara sahip olmak ve onların kaynaklarını sömürmek üzere kullanıyor. ABD yeni geliştirdiği silahları Afganistan halkı üzerinde test ediyor. Afganistan’ı işgal etmek üzere atılan bombalar, uygarlığın çöküşünü, tükenişini gösteriyor. Bütün bu olup bitenlere rağmen, egemen propaganda endüstrisi, Afganistan işgalini, Afganistan'ın yakılıp yıkılmasını Afganistan’ın özgürleşmesi ve kurtuluşu olarak tanımlama küstahlığını gösterebiliyor. Egemen propaganda endüstrisi Filistin'de, Afganistan'da, Hindistan'da, işgalcilerin referanslarını kullanıyor.

Yaşadığımız dönemin ruhuna, ihtiyaçlarına ve sorumluluklarına cevap veren bir dile, bir içeriğe ihtiyacımız var.

Tarihe ve zamana dayanıklı bir dil ve söylem gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Geçmişin, alışkanlıklarımızın, geleneksel bilgi ve yöntem birikimimizin tutsağı olduğumuz takdirde özgür bir dil gerçekleştiremeyiz. Miras alınan bir kültürün işlevleriyle, yeniden üretilmesi gereken kültürün işlevleri birbirinden farklı şeylerdir. Geleneksel birikimimize, yeni değerler, renkler, biçimler ve içerikler yüklemekten çekinmemeliyiz.

İnsanlığa değil, mekanikleşmeye ve makineleşmeye önem veren uygarlığın yıkıcı etkileri karşısında en geniş anlamda dayanışma ruhunu hayata geçirmeliyiz. Dayanışmanın somut biçimler alabilmesi için, İslam Dünyası ölçeğinde yaşanan bütün olumlu gelişmelerden yararlanmalı, düşünsel ve entelektüel gelişmelerle pratik ilişki içerisinde bulunmalı, bu konuda yerel kısıtlamaları aşabilmeliyiz.

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin