|
Zamana
Dayanıklı Bir Dil
Atasoy
MÜFTÜOĞLU
Bugünün
dünyası, küresel sermayenin taleplerine göre biçimlendirilen
bir dünyadır. İnsanlık hayatının her alanı,
kapitalist ihtirasların, sınırsızlığın, ölçüsüzlüğün
ve ahlaksızlığın egemenliği altındadır. İnsanlık
çapında yaşanan gerilimler, çatışmalar küresel
kontrolü saklamaya yönelik girişimlerdir. Sistem, eşitsizliği
ve yoksulluğu derinleştirmektedir. Küresel sermaye
sistemi, jeopolitik kaynakları, imkanları,
zenginlikleri olduğu gibi, politik, ekonomik ve askeri
gelişmeleri de kontrol etmektedir.
İçerisinde
yaşadığımız dünyanın bilgilerine sahip olmak
durumundayız. Geleneksel söylem, dünyaya çok sınırlı
bir ufuktan baktığı için, gelişmeleri gereği gibi
değerlendiremiyoruz. Bir bugün siyasetine sahip
olabilmek için, değişimin gerekli, zorunlu ve mümkün
olduğuna inanmalıyız. İnsanlık durumlarını,
tarihsel durumları kavrayabilmek için, geçmişin çerçevelerini
olduğu kadar, bugünün çerçevelerini de dikkate
almalıyız.
Batılı
olmayan toplumların kaderi, Türkiye örneğinde de
izleneceği üzere küresel/emperyal bürokrasiler tarafından
belirleniyor, Üst düzey kapitalist unsurlarla, üst düzey
ideolojik ve politik unsurlar, hem yerel anlamda, hem de
uluslarüstü planda birlikte etki, çıkar ve yayılma
mücadelesi veriyorlar. Hemen hemen hiç bir toplumda, Türkiye'de
olduğu gibi, siyasetin gücü ve işlevi kalmamıştır.
Siyaset adına gördüklerimiz güçlülerin siyasetleri
ve güçlülerin işlevleridir. Siyaset yapmak
isteyenler devletin bakış açısı doğrultusunda,
devletin istediği normlara göre siyaset yapmak
durumunda bırakılmakta, devlet her ülkede muhalif
unsurları potansiyel terörist gibi görmektedir. Özellikle
Türkiye'de yeni siyasal arayışlar, oluşumlar ve yapılar,
yeni bir siyasal çerçeve, ufuk ve perspektif üretmek
yerine, edilgen bir pozisyon içerisinde, konjonktürel
duruma uyum sağlamak ve koşullara intibak etmek şeklinde
somutlaşmaktadır. Türkiye halen nereye ait olduğuna
karar verebilmiş değildir. Bu kararsızlık ideolojik
iflasın bir sonucu olarak görülmelidir. Kültürel
farklılığa ve çoğulculuğa imkan vermeyen otoriter
bir zihniyetin ve politik fosillerin, uluslararası
birliklere, örgütlere katılma konusundaki girişimleri
ciddiye alınabilecek girişimler değildir.
Günümüz
dünyasında siyasal, toplumsal sorunlar, spekülasyon düzeyinde
algılanıyor, değerlendiriliyor, yazılıyor ve konuşuluyor.
Gündelik siyasal toplumsal söylem yüzeylere ve
zevahiri kurtarmaya yönelik bir söylemdir ve bu söylem
daha çok ucuz hamaset yaparak, ulusal duyguları sömürmektedir.
Hemen her toplumda ırkçı yaklaşımlar her tür bağnazlığı
kışkırtmakta, her tür faşizm bugünün tarihini bir
karabasana çevirmektedir.
Dünya
ölçeğinde yürürlüğe konulan baskıcı uygulamalar,
küresel bir hukuksuzluk karşısında bulunduğumuzu gösteriyor.
Hukuksal açıdan insanlık bir gerileme, çöküş ve yıkılış
süreci içerisindedir.
Adaletin
bulunmadığı bir dünyada yalnızca mahkumiyet, mağduriyet
ve mahrumiyet vardır.
Bugün
Filistin'de, Afganistan'da, Hindistan'da Müslümanlara
yönelik olarak kitlesel katliamlar, yargısız infazlar,
sistematik işkenceler, sistematik sürgünler/göçler,
yıkımlar, sürekli kötü ve aşağılayıcı
muameleler, keyfi baskılar, keyfi kokuşturmalar, keyfi
gözaltılar, keyfi yargılamalar uygulanıyor.
Uluslararası insan hakları standartları ve hukuk Müslümanlar
söz konusu olduğunda geçersiz sayılıyor.
İslam
Dünyası bütünüyle ötekileştiriliyor.
Yalnızca
İslam Dünyası toplumları bombalanıyor.
Günümüzde
uluslararası toplum, uluslararası hukuk, hak, standardı,
tanımları, kıstasları, kuşkulu, belirsiz ve tartışmalı
tanımlar haline gelmiştir. Guantanamo'da yaşananlar bütün
hukuki ilkelerin açıkça iptal edildiğini göstermektedir.
Küresel
kontrol mekanizmalarının kibirli ve keyfi Batı
merkezci yaklaşımları nedeniyle farklılıklar şiddet
yoluyla bastırılıyor ve insanlık kaybediyor. İnsanlığı
köleleştirmeyi amaçlayan tek yanlı ideolojik koşullandırma
endüstrisi, Batının çıkarlarına göre şekillenen
Batı'ya özgü resmi/ideolojik gerçekler icat ediyor
ve Batılı olmayan toplumları bu gerçeklere kölece
boyun eğmeye zorluyor. Kendi inançlarına, düşüncelerine,
kültürlerine ve kimliklerine sahip olabilecek bir kişiliğe,
karaktere, onura sahip olamayan unsurlar; yalnızca
egemen olan ve dayatılan düşüncelere boyun eğiyor,
hizmet ediyor. Egemen
ideolojik koşullandırma endüstrisi insanlığın
düşünce, davranış ve algı biçimlerini standartlaştırıyor.
Bugünün
katı, acımasız, barbar, yıkıcı gerçekçiliği,
insanlığın ruhsal, manevi dünyasını, ilgilerini,
ilişkilerini, bağlılıklarını tahrip ediyor, sosyal
şiddeti doğuruyor. Böyle bir dünyada kara para
hareketleri, rüşvet, fuhuş, uyuşturucu, mafya
hareketleri büyüyerek yayılıyor. Daha fazla, daha ölçüsüz,
sınırsız kâr'a tapınanlar, daha sınırsız kötülükler,
daha sınırsız felaketler üretiyor. Bilim ve
teknolojiye hakim olanlar, bu hakimiyetlerini kötü yönde
kullanarak, bu teknolojilere sahip olmayan halklara
sahip olmak ve onların kaynaklarını sömürmek üzere
kullanıyor. ABD yeni geliştirdiği silahları
Afganistan halkı üzerinde test ediyor. Afganistan’ı
işgal etmek üzere atılan bombalar, uygarlığın çöküşünü,
tükenişini gösteriyor. Bütün bu olup bitenlere rağmen,
egemen propaganda endüstrisi, Afganistan işgalini,
Afganistan'ın yakılıp yıkılmasını Afganistan’ın
özgürleşmesi ve kurtuluşu olarak tanımlama küstahlığını
gösterebiliyor. Egemen propaganda endüstrisi
Filistin'de, Afganistan'da, Hindistan'da, işgalcilerin
referanslarını kullanıyor.
Yaşadığımız
dönemin ruhuna, ihtiyaçlarına ve sorumluluklarına
cevap veren bir dile, bir içeriğe ihtiyacımız var.
Tarihe
ve zamana dayanıklı bir dil ve söylem gerçekleştirmemiz
gerekiyor.
Geçmişin,
alışkanlıklarımızın, geleneksel bilgi ve yöntem
birikimimizin tutsağı olduğumuz takdirde özgür bir
dil gerçekleştiremeyiz. Miras alınan bir kültürün
işlevleriyle, yeniden üretilmesi gereken kültürün işlevleri
birbirinden farklı şeylerdir. Geleneksel birikimimize,
yeni değerler, renkler, biçimler ve içerikler yüklemekten
çekinmemeliyiz.
İnsanlığa
değil, mekanikleşmeye ve makineleşmeye önem veren
uygarlığın yıkıcı etkileri karşısında en geniş
anlamda dayanışma ruhunu hayata geçirmeliyiz. Dayanışmanın
somut biçimler alabilmesi için, İslam Dünyası ölçeğinde
yaşanan bütün olumlu gelişmelerden yararlanmalı, düşünsel
ve entelektüel gelişmelerle pratik ilişki içerisinde
bulunmalı, bu konuda yerel kısıtlamaları aşabilmeliyiz.
© 2002 İktibas |