|
Elbiseyi
Temizlemek
Cemal
ÇAĞLAK
İnanmak
ya da inandığını zannetmek birbirlerinden farklı
iki anlamı ifade eder. Her ne kadar ikisi de inançla
alakalı kavramlar olsa bile ikinci tanımlama zannın
hakimiyetine göre yapılanmış bir bilinçlenmeyi
ifade etmektedir. Bu tür zann bilgilerle bilgilenmenin
ayetlerle de ifade edildiği gibi hakikatte ne dünya ne
de ahiret için hiçbir hayrı yoktur. Zan ne zaman
bilgiyi güdümüne alırsa gerçekler şüphe ve
hezeyan anaforunda asıl ekseninden uzaklaşır. Bu
durumda elde bulunan bilgiler hakikatin izafileşmesine
zemin hazırlar.
Allah’ın,
elçileri vasıtasıyla insanlara yaptığı her çağrı
mutlak bir bilgi şekliyle iletilmiştir. Emirlerin ulaşması
noktasında zerre kadar zannın yeri olmamıştır.
Vahyin hiçbir kişisel görüş ve tazyiğin şekillendirmesine
bırakılmadan duyurulması, davette netliği ve başarıyı
getirmiştir. Hal böyle olunca insanlığın kurtuluşu
için gönderilen hükümler, taraftar bulsun veya
bulmasın amacına ulaşıyordu. Vahiy, kimi zaman İbrahim
gibi tek başına bir ümmet kimi zaman da Muhammed’le
devlet noktasına erişiyordu. Her iki halde de onu
tebliğ edenler azlık-çokluk sendromuna kapılmadan
bilginin safiyeti ve ölçüsüyle hareket ediyorlardı.
Ancak zaman geçtikçe insanlar vahiyle şekillenmek
yerine vahyi yaşantılarına göre şekillendirmeye başladılar.
Din adına kendilerine icazet verilmemesine rağmen
suyun başını tutanlar hesaplarını ve konumlarını
öne çıkararak uzlaşıcı ve bayağı formüllerle
teviller, tefsirler yaptılar. Bu yozlaşma, piramitin
tepesinden başlayarak tabanına kadar indi. Zamanın
her adımında özden uzaklaşıldı. Kitap aynısıyla
kaldı ama o kitapla müslümanların oluşturduğu Asr-ı
Saadetin yerini asr-ı cehalet aldı. Artık kitabın
yerine geçen rivayetler batılların tekrar uyanmasına
vesile oldu. Değişik dinlerin ve geleneklerin
etkileriyle tam bir metamorfoz oluştu. Dün bu dini
tebliğ eden Peygamber ve arkadaşları az da olsa
zalimlere meyletmezlerken daha sonra gece gündüz ilim
tahsil ederek yetişen saray ulemaları ortaya çıktı.
Ulema sarayın kapısını ve sultanın tahtını
sallamayacak ilmi eserler kaleme alırken molla ve şeyhler
de Kuran’da bizim bulamadığımız incelikleri tesbit
ederek ayetlerle lohusa kadınların sütünü nasıl
artıracaklarını, define bulmak için cinleri nasıl
kullanacaklarını anlatan kitaplar şerhetmeye başladılar.
Sapmanın bu boyuta geldiği zamanlarda öyle eserler
yazıldı ki mahiyetlerinde, eseri yazanların rablığını
görmek mümkündür. Son Peygamberin Muhammed olduğu
ayetle sabit olmasına rağmen birileri ısrarla bu
makama yerleşmeye çalıştı. Yazdığı safsataların
ve kendisinin değerini yükseltmek için kimisi "
Bana bildirildi ki... " diğeri pornagrafik
eserlerini "alemlerin Rabbinden indirilmedir..."
diye pazarladı. Bir başkası da rüyasında
peygamberden aldığını söylediği emirle ümmetin
aydınlanma kitabını yazdı. Görülüyor ki bu şizofrenik
ve paranoyak düşünceler insanla vahiy arasına bütün
zehirlerini kusmuşlardır. Evet, İblis boş durmuyor,
insanların üzerine "atlıları ve yayalarıyla"
yaygarayı koparıyordu. Zaten Kur’an’ı anlaması
haram edilmiş halkın önüne ne koysalar
kabulleniyordu. Avamın dini havasın dinine göre şekilleniyordu.
İşte
bu İslam zannettikleri din bizi köleleştirdi. İrademiz
ve düşünme yeteneğimiz elimizden alındı. Malı
elinden alınsa susmayı, zalim yöneticilere başkaldırmamayı
öğretti. Sıkıştığımız zaman kutuplardan, hızırdan,
şeyhlerden yardım yolunu gösterirken Allah’ı hatırımıza
bile getirmedi. Allah’ın hükümleri için "işittik
ve itaat ettik" dememiz gerekirken, şeyhlerimizin,
parti ve cemaat liderlerinin din adına bizi isyana süreklemelerine
sessiz kaldık. Marks bu dini müslüman olanlardan çok
daha iyi tanımıştı. Horasan’dan başlayıp şamanların
sarık ve sakalla donanmasıyla şekillenen bu din, dün
Ebu Cehillerin saltanatını yıkarken artık saltanata
cevaz veren bir "afyon" olmuştu. Her kandil,
mevlid ve cumalarda aklımıza ve vicdanımıza zerk
edilen uyuşturucularla
"sövene dilsiz , dövene elsiz" olmayı
öğretirken bekaları içinde dua ettirmeyi unutturmadılar.
Nereden
nereye geldik? Aslında hiçbir yerde değildik. Allah
resulü neyi bırakmıştı? Elimizdeki nedir? O, müslümanlara
sıkı sıkıya sarılmaları gereken bir kitap bırakmışken,
biz başka kitapların ve insanların peşinde koştuk.
Başta peygamberin ve sahabelerin tedvin ettirmediği
hadis kaynaklarıyla – sıhhatıne bile bakmadan –
itikad oluşturmaya başladık. Sonra hadislerin şerhlerine
şerhler yazıldı. Bu ayrışmalar mezhebleri oluşturdu
ve insanlar fırkalaştılar. Bu dallanma ve budaklama
neticesinde herkes kendi yanındakiyle sevinmeye başladı.
Dostluklar ve düşmanlıklar Kur’an’a göre değil,
ruhbanların düşüncelerine göre şekillenmeye başladı.
Bütün bu kaynak enflasyonu zihni gelişimin alameti
olmaktan öte müstekbirlere olan mahkumiyetimizin bir göstergesidir.
Tarih zaten bunun delilidir. İlk neslin öze bağlı
hareketlerinden sonra müslümanların huzur dolu bir günü
olmadığı gibi, asırlardır perişandırlar. Oysa
Kur’an’la ahlaklandıkları zaman sahip oldukları güç
ve imkan apaçık ortadadır. Buna rağmen bu köhneliğe
dur demek için Kur’an’a dönüş çağrısı
hurafeciliğin ve gelenekçiliğin şiddetli saldırısına
uğradı. Her seferinde
"bu kadar alim ve eser ne olacak?" çürük
sakızını bir kere daha çiğnediler ve patlattılar.
Doğrusu ne olacağı
değil, ne olduğu ortadaydı. Bin küsür yıl sefalet
ve cahillik, kölelik ve umutsuzluktan başka bir şey görmedik.
Bu felaketler kronolojisini ister kabul edelim ister
etmeyelim cebriyeci bir anlayışın hakimiyetine sebep
oldu. Çaresizliği ve çıkmazı kendi elleriyle oluşturanlar
bu pislikleri Allah’a havale ettiler ve kurtarıcı
beklemeye başladılar. Böylece geleceği düşünülen
ama asla gelmeyecek olan İsa ve Mehdi kültürü doğdu.
Kargaşalarla geçen bu süreçte otoriteye hakim
olanlar hiçbir zaman nefes darlığı çekmediler.
Bu
manzara insanlığın dönüşümlü yaşadığı bir süreçtir.
Peygamberin davetine başladığı Mekke’de farklı
bir manzara yoktu. İnsanlar o zamanda İbrahim’den
kalan tevhid dinini özden uzaklaştırarak
örf dini haline getirmişlerdi ve onunla oyalanıyorlardı.
Bu arada Darü’n Nedve erbabı da cahiliyenin uyanıkları
olarak sermayeyi götürüyorlardı. Muhammed’in çağrısına
gösterilen mukavemetin arkasında atalardan kalma dinin
savunulması vardı. Ancak sadece bununla bırakırsak
yeterli bir tanımlama yapmış olmayız. Rejimim kışkırtmalarla
"ilahlarınıza sahip çıkın" diye yaptığı
çıkış aslında "Truva atının" bir kere
daha icat edilmesinden başka birşey değildi. O tahta
atın karnında saklananlar ise Mekke ileri
gelenlerinden başkası değildi. Yani onların siyasi,
ekonomik, askeri, hukuki vb. her türlü gücün
sahipleri... Vahyin okunuşuna karşın onlar: "Ey
Mekkeliler! Muhammed sözleriyle saltanatımızı sallıyor"
demiş olsaydılar, Mekke halkı Daru’n Nedve hesabına
müslümanlarla çatışır mıydı. Asla... Sadece
iktidardan nasiplenenlerin karşı koyması düşünülebelirdi.
Ancak Mekke yönetimi hikmetli davranıyordu.
Peygamberin çağrısına karşı kutsadıkları değerlerle;
"İlahlarınıza sahip çıkın" anlayışıyla
karşı koydular.
Onlar
Bedir’de tükendi. Müslümanlar devletlerini kurdular.
Raşid halifeler başa geçti. Zamanla kargaşa tekrar
başladı. Şimdi hilafetin başında sultanlar vardı.
Sultanların hakimiyetinde yine peygamberini özleyen ve
çağrısını hayata geçiren müminler çıktı ortaya.
Peygamberin toprak evi ve mescidi karşısında süslü
mabedleri ve sarayları gördüklerinde başkaldırdılar.
Başları kesildi. Bu dönemlerde ortaya çıkan kıyamları
küfrün giyotini sürekli kesti, biçti. Sultanlar sülalerine
armağan ettikleri saltanatı meşrulaştırmak için
kendi hesaplarına konuşan bir sürü müfessir,
muhaddis, fakih, kadı yetiştirdiler. Onlara maaş ve
saraylarından oda verdiler. Böylece sultanlar Allah’ın
gölgesi oluverdiler. Zaman durmadı tam bin dörtyüz küsür
yıl geçti. Tarihin bu kokuşmuş panoraması yine karşımıza
çıktı. Kralların, sultanların yerine devlet adamları,
ulemanın yerine cemaat liderleri şeyhler, müftüler,
vaizler geçti. Firavunlar yine sahneye çıktı ve
orduların başına geçti. Bu manzarın sonucunda
saltanatın ve hurafeye döndürülmüş dinin işbirliği
yaparak peygamberlerin mirasını nasıl ortadan kaldırdıklarını
görmek mümkündür. Bu işbirlikçi zihniyetin tavrı,
İsa Peygamber’in tevhidi çıkışına karşı Romalı
askerlerle yahudi din adamlarının işbirliği ölçüsündedir.
Görülüyor
ki Peygamberin bıraktığı elbise epeyce kirlenmiştir.
Allah resulünün üzerimize giydirdiği gömlek bu değildir.
Şirki oluşturan bütün beşeri nizam ve ideolojilerin
lekelediği bu gömlek bizi arkadan bağlayan bir deli gömleği
hale gelmiştir. Bu gömleği ütülemek ya da düğme
dikmek onu temize çıkarmaz. Kokuşmuş bu gömleğin içindeki
duruşumuzla bozulmuş itikadımızla birlikte yapmış
olduğumuz amellerimiz aynı konuma gelmiştir. Öyleyse
bir kere daha kendimize gelerek Allah resulünün Müddesir
suresindeki "Elbiseni temizle, pislikten kaçın"
ayetleriyle yapmış olduğu çağrıyı yeniden gündemimize
alalım. Yani düşünce dünyamızı kirletmiş olan bütün
beşeri nizam ve ideolojileri terkederek Allah’ın
bizden istediği şekilde inanmaya çalışalım. Aksi
halde bozuk bilinçle bizlere dayatılan baskılara karşı
ürkek, aciz ve korkak bir tavır sergilemekten başka
bir şey yapamayız. Bilinçsizliğimizin bu boyutu, bugün
başörtüsü yasağında kendisini göstermektedir. Ağzına
mikrofon uzatılan başörtülü öğrenciler "demokratik
haklardan" mahrum edildiklerini söylemektedirler.
Bu sözlerle hak arama anlayışı asla Kuran’a uygun
değildir. Batıdan ithal edilmiş ve insanların
soysuzlaşması ve sömürülmesine sebep olan
sistemlerin merhametine sığınmak bir müslüman için
olacak şey değildir.
Bizim için gerekli olan aslında apaçık ortadır.
Asrın ziyanda olduğu şu zaman diliminde öncelikli
ihtiyacımız sapasağlam bir itikaddır. İtikadımız
doğru olmalı ki amellerimizin bir hayrı olsun. O
takdirde bu din asla size boyun eğdirmeyecek, zulme karşı
birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye ettirecektir.
© 2002 İktibas |