|
11
Eylül’ün Adaleti ve Sonraki Sürecin Akâmeti*
Mart
2002/ NİDA DERGİSİ
F.
Bütün: 11 Eylül olaylarından sonra yapılan tartışmalar
genelde batı tandanslı bir takım teoriler üzerine.
Bunlardan biri "medeniyetler çatışması"
iken diğeri "tarihin sonu" tezidir. Bu ve
benzeri tezler hakkında neler düşünüyorsunuz?
M.
Kürşad Atalar: 11 Eylül olaylarından sonra, Samuel
Huntington'un "Medeniyetler Çatışması"
tezi ile Francis Fukuyama'nın "Tarihin Sonu"
tezlerinin yeniden gündem konusu olmalarının haklı
nedenleri vardı; çünkü 11 Eylül olayları, tarihsel
süreç içinde bir 'kırılma noktası' olarak görülüyordu.
Huntington ve Fukuyama'nın tezlerinde de, insanlığın
tarihsel yürüyüşüne ilişkin bir takım tespitler
ve geleceğe yöne-lik öngörüler yer alıyordu.
Mesela Fukuyama, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından
ve komünizmin çöküşünden sonra, Hegelci tarih
felsefesinin kavramlarından istifade ile,
liberaldemokrasinin zaferini ilan ettiğini öne sürüyor
ve durumun tarihin sonuna şahitlik ettiğini savlıyordu.
Fukuyama'ya göre, liberal-demokrasinin zaferini, bundan
böyle 'küresel' ölçekte hiçbir güç tehdit
edemezdi. Buna din ve milliyetçilik de dahildi. Din
evrensel ölçekli iddialara sahipti, ancak halihazırda
güçsüzleştirilmişti ve ancak ulus-devletlerin
denetiminde varlığını sürdürebiliyordu. Aslında
bu konuda İslam'ı bir ölçüde ayrı tutuyordu
Fukuyama, ama mevcut du-rum temelinde İslam'dan
kaynaklanan bir tehdidin de var olmadığı neticesine
ulaşıyordu. 1990'lı yılların başında tüm dünyada
popülaritesi artan milliyetçiliği de şanslı görmeyen
Fukuyama, milliyetçiliğin özünde evrensel olmaması
nedeniyle liberal-demokrasiye tehdit oluşturmadığı
değerlendirmesinde bulunuyordu. Ancak Fukuyama ve onun
gibi düşünenlerin zafer sarhoşluğu fazla sürmedi.
Birkaç yıl sonra Brzezinski ve Huntington, muhtemel
tehlikelerden bahse
*
Nida Dergisi’nin M. Kürşad Atalar ile yaptığı röportaj
den
makaleler yazdılar. Brzezinski de kısa ve orta vadede
Batı'ya yönelik ciddi bir tehdit görmüyordu ancak,
asıl tehdidin Batı'nın kendi içinden geldiği uyarısında
bulunuyordu. O, Batı insanına, cornucopia olarak tanımladığı
ve dileyenin dilediğini yapabildiği, kayıtsızlığın
alabildiğine arttığı Batı yaşam tarzının uzun
vadede kendi geleceklerini tehdit ettiğini söylüyordu.
İslam, Brzezinski'ye göre, önümüzdeki en azından
20-30 yıl içinde ciddi bir tehlike olarak görülmemeliydi.
Fakat Brzezinski, İslam'ın bu yönde bir potansiyel taşıdığının
altını çizmeyi de ihmal etmiyordu. Nihayet
Huntington, 1993 yılında, "Medeniyetler Çatışması
mı?" başlıklı makalesinde, özellikle Konfüçyüsçü
felsefe ile İslam medeniyetinin sınırlarını çizen
fay hatları üzerinde gelecekte çatışmaların çıkabileceği
görüşünü ortaya attı ve bu tezi, o günden sonra
çok tartışıldı. 11 Eylül olaylarından sonra,
Hun-tington'un tezi üzerinde daha çok durulmasının
nedeni, gelişen olayların, görünürde Huntington'un
tezindeki kimi unsurlara tekabül ediyor oluşuydu. Ben
bu 3 tez içerisinde Fukuyama'nın tezini, konjonktüre
uygun yazılması nedeniyle 'yanlı' buluyorum. Fakat
Brzezinski, genel olarak isabetli değerlendirmeler
yapabilen biri olarak göründü bana. Huntington'un
tezinde ise, zaman zaman Fukuyama'yı andıran bir hava
gözlemleniyor. Yani tarihsel yürüyüşü birkaç başlık
altında özetleme çabası var her iki makalede de. Bu
nedenle biraz sansasyonel geliyor bana her ikisinin
makaleleri. Huntington'un medeniyetleri ayıran fay
hatları üzerinde çatışmaların yaşanabileceği
tahmini, doğal olarak, 11 Eylül olaylarından sonra,
Afganistan'ın bu fay hattı üzerinde olup-olmadığı
tartışmasını beraberinde getirdi. Fakat görüldü
ki, Huntington'un bahsettiği fay hattı burası değil!
Aslında 11 Eylül olaylarının mahiyeti de henüz tam
olarak anlaşılmış değil. Dolayısıyla bu tezler ölçeğinde
11 Eylül olaylarının so-nuçlarını değerlendirmek
için henüz erken.
F.
Bütün: Kürşad Bey; Kissenger'in bu olayla bağlantılı
olarak "İslam'a karşı İslam" tezi vardı.
Ve bu paralelde 'radi-kal İslam' tartışmaları yaşanmaya
başlandı. Sizce bu tartışmalar neye binaen gündeme
geliyor ve böyle bir ayrım söz konusu mu?
M.
Kürşad Atalar: Kissenger'dan çok önceleri bu yönde
ayrımlar yapılıyordu zaten. Bu tür kategorik ayrıştırma
çalışmalarını 1980'li yılların başlarına kadar
götürmek mümkün. Özellikle İran Devrimi'nden sonra,
Batılı araştırmacılar, İslam dünyasındaki farklı
gruplar üzerinde ciddi analizler yaptılar ve kaba
hatlarıyla bu grupları, "radikal İslamcılar"
(veya' Fundamentalistler"), "Müslüman
modernistler" ve "gelenekçiler" olmak üzere
tasnif ettiler. Her bir grubun özelliklerini tanımladılar
ve her gruba ilişkin farklı stratejiler takip ettiler.
Müslüman modernistleri, kendi değerlerini içselleştirme
yolunda kullanmayı denerken, gelenekçileri, İslam'ı,
çağın dışında kalmış bir din olarak gösterebilmek
açısından 'kullanışlı' buldular. Fakat Radikal İslam'la
yıldızları barışmadı. Çünkü uzlaşmayı
reddetmesinin yanı sıra, modern tezlere karşı cevap
verebilme potansiyelini içinde barındırıyordu. Roy,
Esposito, Shepard ve Fuller gibi araştırmacı ve
analistler, Batı'ya yönelik gerçek tehdidin, Suudi
selefiliğinden, Taliban fundamentalizminden, Guenon/Nasr
gelenekçiliğinden ve Fazlurrahman modernizminden de-ğil,
bilakis modern tezleri sorgulayan Radikal İslamcılıktan
geldiği neticesine ulaşıyorlardı. Yani Batı'da
ciddi tahliller yapabilen İslam uzmanlarının, İslam
dünyasının anatomisini çıkarmak uğrunda çok çaba
sarf ettiklerini hatırdan çıkarmamak lazım. Elbette
ki bu gayretlerinin neticelerini de aldılar. İran
Devrimi'nde 'hazırlıksız' yakalandıklarını
tekrarlayan bu çevreler, bundan sonra hata yapmamak için
ince eleyip sık dokudular. İslam Dünyası'nda çeşitli
modeller denediler. Bunların içinde en işe yarayanı
da, tehdit olarak gördükleri kesimleri sistem içine
çekip eritme siyaseti oldu. 1990'lı yıllarda İslam dünyasının
hemen her kesiminde bu politikanın sonuçlarına şahit
olundu. Öte yandan, "İslam demokrasiyle bağdaşır"
tezi temelinde 'entelektüel' bir zemin de oluşturmaya
çalıştılar. Bunda da kısmen başarılı oldular.
Ayrıyeten Taliban örneğini, İslam'ın imajını
bozmak için kullandılar. Böylece asıl tehlike olarak
gördükleri Radikal İslam'ı kuşatmış oluyorlar-dı.
Zaten amaç buydu.'Yok edemiyorsan, kuşat" kuralını
iyi işlettiler ve bu yönde sofistike planlar uyguladılar.
Tabii bunu biraz doğal da karşılamak lazım. Bu durum,
ringte rakibinden beklenmedik bir yumruk yiyen boksörün,
kendini toparlama çabasına benzer. Batı, dinin,
siyasal ve sosyal hayata bir daha asla karışamayacağı
hülyasını gördüğü bir dönemde, İslam'ın modern
dönemlerdeki bu ilk çıkışıyla önce şaşırdı ve
ne yapacağını tam kestiremedi. Ancak daha sonra
kendini toparlama çabasına girişti ve bizler şimdi
sanırım bu dönemi yaşıyoruz. Tabii, tarihsel açıdan
bu dönemin belirleyiciliği olup olmadığı konusunda
bir yorum yapmak mümkün değil. Çünkü tarihsel yürüyüşte
birkaç on yıllık sürenin çok önemi yoktur. Hatta o
dönemde, tarihsel akışın tersine pek çok hadiseyle
dahi karşılaşılabilir. Ancak o yürüyüşün çekimgücü,
zaman içinde, ters akımların üste-sinden gelir ve yürüyüş
devam eder.
F.
Bütün: Burada gündeme gelen "Amerikancı İslam"
neyin ifadesidir sizce?
M.
Kürşad Atalar: "Amerikancı İslam" tabiri,
az önce yapmış olduğum tanımlamalar içinde, Batı
çıkarlarına ters düşmeyen, 'ılımlı' grupların
yaklaşımlarına atfen kullanılıyor. Bu gruplar, daha
ziyade 'gelenekçi', sufi ve 'modernist' kesimlerden oluşuyor.
Tabii burada İslam dininin 'Amerikancı' sıfatı ile
tavsifinin mümkün olup olmadığı sorusu akla geliyor
hemen. Elbette böyle bir sorunun cevabı "mümkün
değildir" şeklinde verilir. Ancak tartışma
burada kavramsal düzeyde yürütülmediği için, cevabın
içeriğe bakılarak verilmesi elzem oluyor. Yani burada
kasıt nedir? Kendilerini İslam'a nispet eden kimi
Resimler, Amerika'nın çıkarları doğrultusunda bir
duruş sergiledikleri için bu isimle anılmaktadırlar.
Burada belki bir not düşmek yerinde olur: Bu tabiri
ilk kez kullanan kişi, rahmetli Seyyid Kutub'tur.O,
daha 1950'li yıllarda bu bi|ince ulaşmıştır ve
Allah yerine Amerika'yı razı edecek tavırlar içine
giren kesimleri, sahih temeller üzerine inşa edilmiş
Kur'ani zihniyete sahip muvahhidlerden ayrı tutmuş ve
onları teşhir etmiştir. Bugün de, bu ayrım yapılmalıdır.
Ancak, elbette ki İslam'ın kendi kavramlarını
kullanmayı önceleme hassasiyetini de elden bırakmamak
gerekir.
F.
Bütün: Yukarıda bahsettiğimiz tartışmaların Türkiye'de
de uzantıları oldu. Müslüman entellektüeller sizce
nasıl bir sınav verdi bu tartışmalarda.?
M.
Kürşad Atalar: Türkiye'de genelde çok düzeyli bir
tartışma iklimi maalesef yok. Bunun da çok çeşitli
nedenleri var. Kısmen birikim eksikliği, kısmen
partizanca tutumlar, kısmen de nefsani faktörlerin
etkisinden söz edilebilir. Genel, bir değerlendirme
yapılacak olursa, daha çok hamasi yaklaşımlar
sergilendi denilebilir. Örneğin Amerika'nın
Afganistan operasyonunda çok duygusal çıkışlar yapıldı.
Fakat stratejik tahliller ve analizler genellikle yoktu
bu çıkışlarda. Elbette olayın insani yönü de vardı;
fakat bu konu üzerinde yoğunlaşıp hamasi nutuklar çekmek,
yaraya merhem olmak yerine, duyguların tatminine yaradı.
Bu durumun, genel olarak entelektüel camia için dahi
geçerli olduğu söylenebilir. Özellikle Müslüman
entelektüeller arasında popülaritesi olan kimi
isimlerin bu konuda ciddi bir tavır ortaya koyamadıklarını
düşünüyorum. Fakat popüler olmayan ama sahiden
entelektüel olan kimi Müslümanların, konuyu yine de
en iyi değerlendirenler arasında sayılabileceğini de
söyleyebilirim.
F.Bütün:
Birde yapılan tartışmalarda konu İslam'a geliyor ve
"İslamcılar" birileri adına konuşuyorlardı.
Oralarda konuşturanlara göre "İslamcı"
yazarlar kimleri temsil ediyor ve kimler adına konuşuyordu?
M.
Kürşad Atalar: Şimdi bu "İslamcılar"
tabiri üzerinde biraz durmak gerekiyor. Son zamanlarda
bu tabir çok yanlış bir şekilde kullanılıyor ve
dolayısıyla zihinler de karışıyor. Müslümanlar
arasında da pek çok kişi, bazı modernist ve laik
akademisyenlerin söylemini kullanarak, İslamcılıkla
hiçbir alakası olmayan (ya da kalmamış) kişileri,
"İslamcı" olarak niteleme yanlışına düşüyor
ve sonrasında onların işle-dikleri yanlışlar da İslamcılığa
hamlediliyor. Böyle şey olmaz. Öncelikle, İslamcı
kimdir, bunun bilinmesi lazım. Herkes bu kavramı
istediği gibi tanımlarsa, zihni teşevvüş işte o
zaman doğar. İslamcı, İslamı bir siyasal ideoloji
olarak algılayan ve en özet tanımıyla, "İslam,
bir hayat nizamıdır" düsturuna inanan kişidir.
Fakat ne ilginçtir ki, medyada, "İslam'ı, Kutup
ve Mevdudi radikalizmi ile tanımlamanın modası geçti"
diyenlere "İslamcı" deniliyor. Halbuki
"İslamcı" olarak tanımlanan bu kişiler,
kendilerini, "sivil toplumcu" ve
"demokrat" olarak tanımlıyorlar. Yani burada
çok açık bir ironi var! Dolayısıyla biz öncelikle
İslamcı derken ne kast ediliyor,bunu bilmeliyiz. Bu
tabir, aslında bize Batı literatüründeki "İslamist"
sözcüğünden tercüme ile geçmiştir. Batılı, İslamist
sözcüğü ile, yukarıda aktardığım anlamı kast
eder. Bunun tam karşısına ise, kimi zaman "Müslim
modernist" (müslüman modernist) ya da
"traditionalist" (gelenekçi) veya
neo-traditionlist (yeni-gelenekçi) kategorilerini
koyar. Bu durumda, medyada yaygın olarak "İslamcı"
olarak nitelenen ama kendilerini sivil toplumcu ve
demokrat olarak tanımlayanların Batı literatüründeki
karşılığı "neotraditionalist" veya
"Müslim modernist"tir. Şu halde bu kişilerin
"İslamcı" olarak tanımlanması ve bu tanım
üzerinde değerlendirmeler yapıl-ması doğru değildir.
Bu nedenle bu kesimlerin, bu tartışmalarda öne sür dükleri
tezleri de "İslamcıların tezleri" olarak görmek
mümkün değildir. Bu kesimler, hoşgörü,demokrasi,
barış, sivil toplum, insan hakları vb. gibi klişe
kav ramlar temelinde aslında Batının/modernizmin
havariliğini yapmaktadırlar. Zaten kendilerini tanımladıkları
kavramlar da modernist söylemin en gözde kavramlarıdır.Tabii
onların bunun farkında olmaması mümkün değil. Farkında
oldukları halde bu söylemi kullanmalarını, 'içselleştirme'
kavramından başkası açıklayamaz herhalde!
F.
Bütün: Kısaca, bir zihniyet olarak Taliban'ı da değerlendirir
misiniz?
M.Kürşad
Atalar: Taliban, Batılıların "rejectionist
traditionalist" (reddedici gelenekçi) olarak tanımladıkları
kategoriye girer. Bu grubun en bariz vasfı, fıkhi
kaideleri dini bir iştiyakla uygulama taassuplarıdır.
Aslında Taliban, Şeyh el-Meraği'nin, Muhammed Esed'e
Ezher'in avlusunda gösterdiği ezber yapan talebelerin
zihniyetine sahiptir. Yani bu insanlar, binlerce sayfa
kitabı okurlar ama özümsemezler. Taklitçidirler,
mutaassıptırlar. Fakat Taliban'ın bir başka özelliği
daha vardır ki o da siyasal alanda bir iddia sahibi
olmalarıdır. Gelenekçilerin çoğu, siyasete karşı
kayıtsız olmasına karşın, Taliban, siyasal alanda
da varlık göstermeye çalışmıştır. Ancak, bunu
konjonktürle açıklamak daha doğru olur. Çünkü
Taliban'ın kendine özgü bir siyasal teorisi yoktur.
Afganistan'da ortaya çıkan siyasal boşluk, onları
iktidara taşımıştır. Yoksa kendilerine özgü bir
siyaset teorisi olup da, bunu iktidarda denemiş ve başarılı
olmuş bir grup değildir Taliban. Özetle, Taliban'ın
reel hayatın sorunlarını çözmesi mümkün değildir.
Çünkü bu sorunlar, ancak, dinin yaşayan ilkelerinin
ihyası ile çözülebilir, fıkhın kurallarını olduğu
gibi bugüne taşıma anlayışı ile değil.
F.
Bütün: Peki bu ve benzeri zihniyetlerin tenkidinde
"liberal" "laik" söyleme nazaran
yerimiz nerelere düşüyor? Taliban zihniyetinin
tenkidinde "laik" söylemden farklı olmamız
gereken yer var mı?
M.
Kürşad Atalar: Bu konuda, herhangi bir söyleme yakın
ya da uzak duralım diye bir kaygı taşımayı doğru
bulmuyorum. Burada bizim Müslümanlar olarak neyi nasıl
söylememiz gerekiyorsa, öyle söylemememiz lazım diye
düşünüyorum. Laik kesimler, Taliban'ı bahane
ederek, elbette İslam'a yüklenmek isterler. Ancak bu,
başka bir şeydir, bizim Taliban'ı İslami ilkeler
nazarında eleştirmemiz başka bir şeydir. Biz, eleştirilerimizi,
Taliban'ın veya benzeri zihniyete sahip başka grupların
yanlıştan dönmesi için yaparız. Bir başkasının
başka niyetlerle Taliban'ı eleştirmesi, bizim tavrımızı
belirlememelidir. Fakat elbette bu kesimlerin Taliban
bahanesi ile İslam'a yönelik saldırılarına karşı
da uyanık olunmalıdır.
F.
Bütün: Biraz daha genele inecek olursak bugün Batı
gerek kültürel savaşını gerekse Epiküryen hangi yöntemlerle
veriyor ve ne kadar etkili oluyor? Buna karşı bir
entegras-yon mu, yoksa sistem içi bir değişim mi önerilmeli?
Bu noktada Müslümanların tercihlerini genel itibarıyla
değerlendirir misiniz?
M.Kürşad
Atalar: Burada Huntington'un tezini hatırlamakta fayda
var. O ne diyordu: "Din, kültürün en önemli öğesidir
ve insanların aktivitelerini yönlendirmede çok etkili
bir kurumdur." Batı, eğer bu sözün bilincinde
ise, bu konuda çeşitli tedbirler almayı isteyecektir
elbette. Daha önce buna klasik söylemle "kültür
emperyalizmi" denilirdi. Elbette diğer milletlere
karşı kültürel üstünlüğünü kabul ettirmiş bir
medeniyetin önünde çok fazla bir engel kalmaz. Batı,
geçtiğimiz asırda bunu çok denedi ve bu hususta epey
de başarılı oldu. Fakat 19701i yıllardan sonra kendi
içinde Postmodernizmin güçlenmesiyle, ardından da İslam
dünyasında Yeniden Diriliş sürecinin başlaması
neticesinde, "Batı'nın mağlubiyeti" söylemi
güç kazanmaya başladı. İslam dünyasında, kendi
kimlik değerlerine dönme yönünde ufak da olsa bir
irade belirmeye başladı ve bu hakim güçlerin
dikkati-ni çekti. 1980'li yıllardan sonra, bir "İlk
Dalga" geldi ve Batı'yi bir anlamda gafil yakaladı.
Fakat bunun aksü'l-ameli gecikmedi; Batı, toparlanıp,
Uyanış sürecini durdurmak için çaba harcadı. Bu
noktada, muhalif unsurları sistem içine çekip eritme
siyasetine yoğun olarak başvurdu. Bu, "biraz
senden, biraz bizden" taktiğiydi. Tabii, bu taktiğin
amacı, muhalefeti yok etmekti aslında. Çünkü
muhalif akımın kendi doğrularından taviz vermesi
demek, daha işin başında mücadeleyi kaybetmek anlamını
taşırdı. Bu yüzden, bu çarkın içine girenler,
sisteme entegre oldular. Yani sınavı kaybettiler.
Ancak, sözlerine sadık olanlar, bu sınav sonunda
tebeyyün ettiler ve Talut'un ordusundaki bir avuç
suyla yetinenler gibi, ırmağın karşı yakasına geçmeyi
başardılar. Son yıllarda ülkede yaşanan tecrübeyi
bu şekilde özetlemek mümkün sanıyorum.
F.
Bütün: Malumunuz
son olaylarda
ABD adını "sonsuz adalet" "devamlı özgürlük"
olarak koyduğu bir harekete girişti. Mezkur ülkenin
başını çektiği dünyada hakikaten bir hak arayışı,
adalet savaşı mevcut mu?
M.
Kürşad Atalar: Amerika'nın giriştiği operasyonun adına
elbette "sonsuz adalet" denilemez. Çünkü bu
operasyonun arkasında adalet gibi bir insani ve ilahi
değer yatmıyor. Bunu de herkes biliyor. Zaten
Makyavelist çıkarcılığı, politik stratejilerinin
merkezine yerleştirmiş bir dünyadan bu şekilde bir
tavrı beklemek abestir. Batı ülkeleri için en önde
gelen değer, 'çıkar'dır. Daha doğrusu, Batılı
ulus devletlerin, diplomasideki kriterleri 'çıkar'
kavramıyla belirlenmiştir. Dolayısıyla Amerika'nın
bir ülkeye karşı giriştiği her hangi bir
operasyonda öncelikle çıkarma bakılmalıdır.
Buradan hareketle pek çok tavrını anlamak mümkün
olacaktır. "Ebedi özgürlük" sloganı ise,
benim için, hem içi boş hem de 'anlamsız' bir
tabirden başka bir şey değil. Belki de bu, biraz da 'özgürlük'
sözcüğüne inançsızlığımdan kaynaklanıyordur.
Ama biliyorum ki, Amerika, "ebedi özgürlük"
sloganını boşuna kullanmadı. Çünkü Batı insanının
en değer verdiği birkaç kavramdan biridir özgürlük.
Bununla Batı kamuoyunu arkasına almak istedi Amerika
ve kısmen de başarılı oldu. Ope-rasyon sonucunda,
Batı insanı şöyle düşündü: "Mağaradaki
adam" (bin Ladin), mağlup edildi ve Afganistan,
Batılı değerlere açık bir ülke haline getirildi.
Operasyondan sonra, medyada, kadınların burkalarını
atmaya, tiyatro salonunda oyunlar sergilenmeye ve
Karzai'nin içki kadehi tokuşturmaya başladığına
dair haberlerin yer alması, bu 'özgürlüğün' ne
anlama geldiğini gayet açık bir şekilde gösteriyor!
F.
Bütün: Bahsettikleri "insan hakları",
"özgürlük" vb. söylemler neyi temsil
ediyor?
M.
Kürşad Atalar: "İnsan Hakları" ve "özgürlük"
kavramları, benim kanaatime göre, püre (saf) anlamda
Batılı kavramlardır ve içlerine İslam pompalanamaz.
Nitekim bugün bütün Batılı İnsan Hakları Örgütleri'nin
en çok öne çıkardıkları kavramlar bunlardır. Zira
Batı felsefesinin, dünya görüşünün ve hayat anlayışın
temelini oluşturur bu kavramlar. Bu terkip içinde yer
alan 'insan' sözcüğünün Batı dilindeki muadili
'human'dır ve bu bizim basit anlamda kullandığımız
'beşer'den farklıdır. Batılı insan, bunu özel
anlamı'yla kullanır. Human, Batı'da Reform ve Rönesans
hareketlerinden sonra 'yeniden tanımlanan' insandır.
Bu insanın Tanrı ile bağı kesin bir şekilde koparılmıştır.
Rasyoneldir, kendi kararım kendisi verir ve bu kararından
dolayı kınanamaz. Bu süreç Aydınlanma döneminde
zirvesine ulaşmış ve Pozitivizm ve Nihilizm gibi iki
uç ürün dahi vermiştir. Burada kişi, doğuştan
gelen haklara sahiptir. İşte 'özgürlükler' içinde
yer alan, ifade özgürlüğü, inanç özgürlüğü,
vicdan özgürlüğü gibi sloganik terkipler, hep bu
felsefi öngörülerden çıkmış; somut halini ise
1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde almıştır.
Burada, Batı insanının 'özgürlük' olarak gördüğü,
fakat İslam'ın asla onaylayamayacağı unsurlar vardır.
Örneğin İslam'ın zina olarak gördüğü ve yasakladığı
fiili, Batı'da iki rasyonel insan karşılıklı rıza
ile icra ediyorlar ise, buna karışılmaz. Bu, onların
özgürlük alanına müdahaledir. Bu konuda pek çok örnek
vermek mümkündür. Kısaca şunu söylemek istiyorum:
Batı insanının 'özgürlük talebi'nin anlamı
bellidir ve bu talep, İslam'ın açık emirlerine aykırıdır.
F.
Bütün: Peki Batı'nın vaadettiği ve bir çok müslümanın
ümit bağladığı "inanç hürriyeti"
"A/HM" gibi kurumların dünyadaki işlevi ne,
ne kadar müslümanların yaralarına mer-hem olabilir?
M.
Kürşad Atalar: Ancak Türkiye'de pek çok Müslümanın
bu hususun ayırdında olamadığını söyleyebiliriz.
Bu yüzden de, örneğin başörtüsünü savunmak için
'inanç özgürlüğü
sloganının arkasına sığınıldığını görüyoruz.
Bu, Müslümanın kendisiyle çelişmesinden başka bir
şey değildir. Daha doğrusu, işin akıbetini düşünmemenin
ve zanna tabi olmanın adıdır bu yaklaşım. Zira
basit bir düşünüşle dahi, inanç özgürlüğünü
savunmanın ileride doğurabileceği sonuçlar görülebilir.
Bu kişiler, bugün inanç özgürlüğü adı altında
kapılarını çaldıkları kesimlere, İslam'ın
iktidarında yasak hükmüne girecek hususlarda özgürlük
talep etme hakkı tanımak zorunda kalacaklarını görememektedirler.
Bu durum, tıpkı 17 Ağustos depremini 'ilahi ceza'
olarak görenlerin, ileride aynı musibet kendi başlarına
geldiğinde içine düşecekleri durumu algılayamamalarına
benzemektedir! Bu nedenle, samimi niyetlerle de olsa, Müslümanların
batılla iştigal etmemeleri gerekmektedir. Zira batıldan
hayır çıktığı görülmemiştir. AİHM gibi
kurumlara, hak talep etmek için başvuranları da aynı
kategoride değerlendirmek mümkündür. Bu kurumlara başvurmak,
her şeyden önce, onların meşruiyetini kabul anlamına
geleceği için, bir Müslüman için başlı başı-na
bir züldür.
F
Bütün: Globalleşmeyle terkip ettikleri 28 Şubat sürecinde
Müslümanlar sizce neler öğrendiler?
M.
Kürşad Atalar: 28 Şubat Süreci, her şeyden önce,
sistem içi değişimi mümkün görenlerin tezlerini boşa
çıkarmıştır. Bu tez daha önce de pek çok kez boşa
çıkmış olmasına rağmen, bu süreçle birlikte, 'içerden
dönüşüm' yönteminin, bir kez daha tutulası bir yol
olmadığı görülmüştür. Taviz, daha çok tavizi
getirir ve her taviz kişilik kaybı anlamına gelir. Kişiliğini
kaybedenin başarısı ise, ancak nefsin başarısıdır,
o ideal ve ilkenin değil. Dolayısıyla kişi ancak
sabrederek ve taviz vermeden başarıya ulaşabilir.
Aksi halde ulaşılan bütün sonuçlar hüsrandır.
Cesur Yürek filminde William Wallace'in İngiliz kralından
bağışlanma talep etmesini isteyenlere karşı:
"eğer özür dilersem, işte asıl o zaman ölürüm!"
cevabını vermesinin anlamı iyi düşünülmelidir.
Taviz, kişiliğin ölümüdür. Taviz verene güven
duyulmaz. Zira taviz vererek kendi doğrularına güvenmediğini
gösteren kişiye, başkaları hiç güvenmez. İşte 28
Şubat sürecinde bu kişiler, birer birer dökülmüşlerdir.
Arkalarına taktıkları yığınlara da yoğun bir ümitsizlik
mirası bırakmışlardır.Fakat bu sürecin, sözüne
sadık Sıddıyk'ların ortaya çıkmasını sağladığını
da görmek lazım. Zira böylesi zorluklar, eğri ile doğrunun
ayrışmasını beraberinde getirmeleri açısından bir
nevi hayra da vesile olurlar. Bu açıdan, bu süreci, Sıddıyklar
açısından çok da olumsuz bir dönem olarak görmediğimi
ifade etmek istiyorum.
© 2002 İktibas
|