|
Dinlerarası
Diyalog-II
Diyalog
toplantılarında serdedilen fikirlere bakıldığında,
diyalog şu şekilde temellendirilmektedir:
I-
"Farklı inançlara sahip insanların bir araya
gelmelerinde artık zaruret vardır! İslam dini diyalog
ve işbirliğine hazır, hatta zorunludur! Gerçek,
kimsenin tekelinde değildir; diyalog ortamıyla
korkularımızı ve umutlarımızı paylaşırız. Acaba
içine kapanmak ve yeni düşmanlıklar elde etmek mi
iyidir, yoksa birbirini tanımak, anlaşmak, birbirine
saygı göstermek, karşılıklı olarak geleneklerini
korumak geliştirmek mi?!" "Allah bizi
birbirimizden farklı olarak yarattı. Bu farklılıklara
rağmen inananlar veya inanmayanlar olarak bütün
insanlık ortak bir paydayla bir araya gelmeli. Bütün
insanlık Allah’ın ailesidir, hepimiz bir aileyiz!
Bizler farklı kültür ve inançlar mensubu olsak da,
insan olma noktasında birleşiyoruz. Allah bizleri Hrıstiyanlar
veya Müslümanlar olarak yaratmadı; bizleri insan
olarak yarattı!"
II-
"Dünya barışı için dinlerin gücünden
yararlanmalıdır. Dünyamızın geleceği dinler ve kültürler
arası çatışmaya değil, diyalog ve hoşgörüye bağlıdır;
bu cümleden olarak dünyayı tehdit eden siyasi veya
ekonomik nedenli çatışmalar; kimyasal ve nükleer
silahlar, sanayileşme,
çevre kirliliği gibi tehlikelere karşı dinlerin gücünden
yararlanılmalıdır!"
III-
"Bütün dinler sevgi, barış, adalet ve merhamet
gibi kavramları hararetle savunmakta ve gerçekleşmesini
istemektedir. Ayrıca, cana kıymamak, yalan söylememek,
hırsızlık yapmamak, zina etmemek, kendine yapılmasını
istemediğini başkasına da yapmamak gibi ilkeler
Hz.Adem’den beri mevcuttur."
IV-
"Avrupa birliğine girebilmek ve Avrupa’nın bir
parçası olabilmek için diyaloga ve ülkemizdeki gayri
müslimlere sarılmamız gerekir. Anadolu İslamı
Arabistan’a, İran’a, Afganistan’a benzemez; hümanisttir,
çağdaştır."
Bu
gerekçeler teker teker ele alındığında birçoğunu
tasdik etmekte hiçbir müslüman zorlanmaz. Bir kısmı
ise gerçekten kabul edilemez ve abuk-sabuk fikirlerdir.
Fakat önemli olan bunları bir bütün halinde ele
almak ve diyalog tertipçilerinin bunlarla nereye varmak
istediklerini doğru tespit etmektir. Her şeyden önce
bilmeliyiz ki, Yahudi-Hristiyan diyalog tertipçilerinin
tamamı birer misyonerdir. Yani belli bir misyonla görevli
insanlardır. Onları harekete geçiren, görevlendiren,
yönlendiren ve nihayet, finansmanlarını sağlayan
kendilerine ait kurumları vardır. Bu anlamda Vatikan
en ciddi aktördür. Dünya Kiliseler Birliği gibi teşkilatlar
bu amaca yöneliktir.
Gerek
Yahudilik ve gerekse Hristiyanlık, takiyyeci, içten
pazarlıklı, gizli faaliyetler yürüten dinlerdir.
Onların sinsiliğine müslümanların ayak uydurması mümkün
değildir. Bunu, Aziz Pavlus açıkça itiraf etmektedir:
"Herkesten azadken, daha çok adam kazanayım diye
kendimi herkese kul ettim. Ve Yahudileri kazanayım diye
Yahudilere Yahudi gibi davrandım." Şeriatı
olmayanları kazanayım diye onlara şeriatı olmayan
gibi davrandım. "Zayıfları kazanayım diye zayıflara
zayıf oldum; her surette bazılarını kurtarayım diye
herkese her şey oldum. Ve hepsini İncil için yapıyorum,
ta ki onda hissedar olayım." (İncil,
Korintoslulara 1. mektup, IX/19-23) Yahudilik ve
Hristiyanlık pek çok misyoner ve mason teşkilatıyla
dünya siyasetine yön vermeye devam etmektedir. Müslümanların
yanına sokulup diyalog yapma teklifleri kesinlikle
Allah rızasına yönelik, samimi niyetlerden
kaynaklanmamaktadır. Bilakis gerek dünya siyaseti ve
gerekse Türkiye üzerindeki hesap-kitapları gereği,
devletlerinin politikasının bir devamı olan bir
siyasi faaliyet içindedirler. Bunlara teşne olmak ise
yukarıda değindiğimiz gibi ya hamakatin eseri, ya da
ihanetin belgesidir.
Diyaloğun
edilgen tertipçilerine gelince, evet onlar da birer
misyonerdir, fakat dinlerinin değil, tâbi oldukları
ya Türkiye gibi Laik-demokratik rejimlerin, ya da krallıkların,
diktatör rejimlerin misyonerleridir. Türkiye gibi ülkelerde
diyalog söylemine katkıda bulunan herkes doğrudan
rejimin görevlendirdiği kimseler olmayabilir. Fakat
onlar da bu alanda rejimin bizzat yönetip yönlendirdiği,
en azından önünü tıkamayıp kolaylaştırdığı
bir düzeneğin içinde yer almakta ve kendilerini kendi
inisiyatifleriyle hareket eden diyalog tertipçileri
sanmaktadırlar. Her halükarda diyaloğun "müslümanlar"
cephesi ya İslamı protestanlaştırma, bir seküler
islam oluşturma projesinin doğrudan ajanlarından oluşmakta,
ya da bu projelerin pek de farkında ol(a)mayan, olsa da
büyük bir aymazlığın içinde bulunan bilinçsizlerden
oluşmaktadır. Bu ikinci durum da en azından birinci
kadar tehlikelidir. Çünkü bu kişiler sayesinde,
diyalog çağrısı gerçekten samimi ve hayra hizmet
edici zannedilmektedir.
Müslümanlar
kendi memleketlerinde yasaklı iken, varlıkları kabul
edilmez, dolayısıyla muhatap kabul edilmezken,
uluslararası çapta dinlerarası diyalog halkasına çağrılan
kimseler olmaları garip değil midir? Kendi keline
merhem süremeyen insanlar, global kellikleri tedavi
etmek için çağrılıyorlarsa, bunda bir hinlik aramalı
değil midir?
İslam
dini, kendisiyle diyalog kurmak isteyen herkese açıktır.
Kur’an, objektiflik iddiasındaki modern paradigmanın
hayalinin bile ulaşamayacağı kadar objektiftir. Öyle
ki Kur’an, kendisinden emin bir şekilde kendisini eleştirmeye
davet eder. (2/Bakara, 23; 10/Yunus, 38; 11/Hud, 13) O,
yanlış ve çelişki içermez. Çünkü o, çelişkiden
ve yanlıştan münezzeh alemlerin Rabbi’nden
indirilmiş ve korunarak bize kadar intikal etmiştir.
Kur’an’ın bu objektivitesi, münafıkların, fâsıkların
ve kafirlerin şeytani emellerini teşhir etmesine mani
olmamıştır. Bakara suresinin 6-20. ayetleri bunun en
vecîz örneğidir. Bilhassa 14. ayet, meramımızı en
iyi şekilde anlatmaktadır.
Müslümanların
içe kapanmaktan yana olduğunu kimse iddia edemez. İslamın
peygamberi Mekke’ye kapanmamış, Taif’de, Habeşistan’da,
Yesrib’de canı, kanı ve malı pahasına, hak söze
kulak verecek bir tane olsun "adam" aramıştır.
Bilahare devlet olma aşamasından sonra, o günkü
bütün ülkelere elçiler göndererek en insani
diyalogu başlatmıştır. Fakat o gün peygamberi taşlayan
Taifliler’in, peygamberin elçisini öldüren
Gassaniler’in takipçileri müslümanlara "diyalog"
çağrısı yaparken biraz düşünmelidirler!
Bütün
insanlar evet Allah’ın yarattığı "yaratılmışlar"
ailesindendir. Fakat müslümanlar bir aile (ümmet),
kafirler bir başka aile (ümmet)dir. Dünya toplumlarının
bir tek aileye dönüşmesini en fazla İslam dini ister.
Zaten Kur’an insanların ilk başta bir tek ümmet idiğini
bildirmektedir. Fakat insanlar (Yahudi ve Hristiyanlar)
sırf aralarındaki azgınlık ve kıskançlıklar dolayısıyla
çekişmelere düşüp parçalanmışlardır. (2/Bakara,
213; 10/Yunus, 19) İlk başta bir ümmet (aile) olan
insanlığı tevhid etmek için gelmiş en son proje
Kur’an’dır. Şu halde bütün dünya insanlarının
bir tek aile olmasını temin etmek ancak Kur’an
mihverinde mümkün olabilir. Aksi taktirde, dinlerini
parça parça etmiş bu insanların bizim nazarımızda
hiçbir itibarı yoktur. (6/En’am, 159) Dünya
milletleri müslümanlaşmadığı sürece "biz bir
aile" değiliz. "Misak-ı Milli" sınırları
içindeki "biz aynı gemide yolculuk etmekteyiz..."
lakırdısı global düzeyde karşımıza "biz bir
aileyiz" diye çıkmış durumdadır. Mü’minlerle
münkirlerin bir aile olduğu nerede görülmüştür? Müslümanlarla
kafirler arasında ebedi bir ayrılık ve gayrılık
vardır. "Allah bizleri Hrıstiyanlar veya Müslümanlar
olarak yaratmadı; bizleri insan olarak yarattı!"
sözü, dinlerin (daha doğrusu sadece İslamın)
belirleyiciliğini sıfırlamayı amaçlayan bir
demagojiden başka bir şey değildir.
Bütün
insanlığın bir ortak paydada bir araya gelmesi,
Yahudi ve Hristiyanların yapabileceği bir çağrı değildir.
Çünkü bu, onları 14 asırdır ilzam eden Kur’an’ın
çağrısıdır: "De ki ey Ehli Kitap! Sizinle
bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah’dan başka
hiç kimseye tapmayalım! O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım!
Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilah edinmesin!
Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, ‘şahid olun ki
biz müslümanız’ deyin." (3/Al-i İmran, 64) Bu
ayet, diyaloğun ilkelerini, şartlarını, temel
umdesini çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bütün
bu ayetlerde, İsa’yı ilahlaştıran, tevhidi parçalayan
Hristiyan ve Yahudilerin eleştirisi söz konusudur. Öyleyse
diyaloğun ilk şartı, Ehli kitab’ın bu eleştirileri
doğru kabul etmesidir.
Dünyanın
nükleer silahlar, çevre kirliliği, etnik savaşlar
gibi ciddi tehlikelere maruz kaldığı doğrudur. Fakat
unutmamalı ki bugünkü batı medeniyeti bir
Yahudi-Hristiyan medeniyetidir. Batı medeniyeti ve
teknolojisi, İslamı barbarlıkla eş tutan
Yahudi-Hristiyan zihninin ürünüdür. Müslümanları
hala barbar gören bir medeniyetin mensupları nasıl
olur da, müslümanların dininden istimdat edebilirler?
O halde bunun tek bir anlamı vardır. Seküler batı
medeniyetine meydan okuma gücünü hiçbir zaman
yitirmemiş olan tek ciddi güç İslam’dır. İslam
ülkelerindeki yeniden diriliş hareketleri her ne pahasına
olursa olsun, manipüle edilmek, rayından saptırılmak
istenmektedir. İşte "dinler arası diyalog"
atraksiyonlarının esas gayesi budur.
Diyalog
çalışmalarından dolayı ödüller alan Tunus’lu ünlü
müslüman bilgin Muhammed Talbi’nin, cihadın ne
etimolojik ne de kuramsal açıdan bilinen anlamda savaşla
bir ilgisinin olmadığını öne sürmesi, bunun en
tipik örneğidir. Türkiye’de "Yeniden Yapılanma"
gibi kitaplar yazan teologların ortaya koydukları görüşler
hep aynı kapıya çıkmaktadır. Cebrail parti kursa
ona bile üye olmaktan imtina edecek kadar depolitize
bir ruhban zümrenin [ki bunların üstadları da şeytandan
ve siyasetten Allah’a sığınmıştı!], nasıl olup
da "dinler arası diyalog" gibi yüzde yüz
siyasi, evrensel çaptaki bir projenin tertipçisi
oldukları, cevabı müşkil bir sorudur. Yine aynı zümrenin,
alabildiğine örtüsüz, alabildiğine ahlaksız,
alabildiğine iffetsiz, "sanatçı" titirli
pek çok kadına hoşgörü ödülleri dağıtıp da, öte
yandan, örtülerini açmamanın mücadelesini veren müslüman
kızlara hakaretler eden, onları ajan-provakatörlükle
suçlayan diyalog tertipçisi hocalarının bu tutumu
da, diyalog çabalarının hayra alamet olmadığının
kanıtıdır.
"Dinlerin
gücünden yararlanmak" bize göre değildir. Bu,
her şeyi metalaştıran sekülarist batılıların ve
onların işbirlikçisi doğuluların işi olabilir.
Din(ler), paganist modern insanın "kullanması"
için değil, Allah’a tapmayı öğretmek için inzal
edilmiştir. Diyaloğun Avrupa birliğine girebilmek ve
Avrupa’nın bir parçası olabilmek için istendiği açıkça
itiraf edilmektedir. Yani müslüman dünyanın Avrupa
Birliği’ne entegrasyonu için "dinler arası
diyalog" alet edilmektedir.
Bütün
dinlerin cana kıymamak gibi ortak ilkelerinin olduğu
doğrudur. Fakat Bosna’da, Çeçenistan’da,
Afganistan’da, Bağdat’ta, Hama ve Humus’ta,
Filistin’de (örnekler çok fazla) insan katliamlarına,
Türkiye’deki tesettür yasağı gibi zulümlere İslamın
dışındaki "dinler"in bir tenkidini hiç
kimse işitmedi.
Türkiye’de,
"Arabistan’a, İran’a, Afganistan’a
benzemeyen, hümanist, çağdaş" bir Anadolu İslamı
(Türk tipi İslam) oluşturulmaya çalışılmaktadır.
Burada laiklik ilkesi temel vurgudur. İstanbul’da bir
diyalog toplantısında, Hristiyan, Yahudi ve Zerdüşt
temsilcilere karşı son derece edilgen ve işbirlikçi
mesajlar veren "Müslüman-Türk" diyalog
temsilcileri, mesela Viyana’da (19 Kasım 2001’de) düzenlenen
benzeri bir toplantıda, Avusturya'daki modelde, Müslüman
nüfusun yüzde 60'ının Türklerden oluşmasına rağmen,
İslam dini temsilciliğinin bu ülkede yok denecek
kadar az olan Suudi, Suriyeli veya Mısırlı Arap
temsilcilere bırakılmasını kabul etmiyorlar, diyalog
çağrısı, Arap-müslümanlar söz konusu olduğunda
birden nefrete dönüşüyor. Gerekçe belli: Türkiye
laiktir ve liberal İslamın en önemli temsilcisidir!
Halbuki eğer diyalogsa, ilk önce kendi dindaşı ile,
hem de en az bin yıllık bir medeniyet ve kültür
birlikteliği olan dindaşlarıyla diyalog kurması
gerekmez mi?
Şunu
iyi bilmeli ki, Yahudilik yine aynı Yahudilik,
Hristiyanlık yine aynı Hristiyanlıktır. Yahudiler
hala kendilerini "tanrının kavmi" olarak
bilmektedirler. Hristiyanlar ise 1965 yılına kadar müslümanları
tekfir etmişler, kurtuluşun ancak Kilise’de olduğuna
inanmışlardır. II. Vatikan Konsili bir lütuf olsun
diye müslümanları da kurtuluşa erebilecekler
listesine almıştı. Güçlü misyoner teşkilatlar müslümanları
"Doğru Yolda Yanlış Adımlar Atan" iman
sahipleri olarak görmektedirler. Müslümanları
uygarlaştırmak, bu vesileyle Hıristiyanlaştırmak
ilk hedeftir. Laikleştirilerek "nötralize"
edilen Türkiye gibi ülkelerde yapılacak yoğun
misyonerlik faaliyetleri ve ‘Evangelization’ günümüzde
Ekümenik hareketin olmazsa olmaz önkoşuludur.
M.
Said Hatiboğlu’nun naklettiğine göre, Watt’ın öğrencilerinden
Norman Daniel (ö.1992) adındaki İngiliz bilgin,
"İslam ile Hristiyanlık arasındaki farklar değişmiş
değildir" diyor. Aslına bakarsanız ünlü müsteşrik
Watt’ın kendisi de aynı kanaattedir. Türkçeye
"Günümüzde İslam ve Hristiyanlık" adıyla
tercüme edilen, diyalog konulu önemli kitabında Watt,
bizzat kitabın mütercimi tarafından da tespit edildiği
gibi, enkarnasyon ve teslis akidesi gibi konuları hemen
hemen hiç gündeme getirmemektedir. Diğer kitaplarında
da İslam ve Peygamberi ile ilgili ciddi önyargılarda
bulunan bu müsteşrik, Hristiyanlıktaki "çarpık
İslam anlayışı" ile, İslamdaki, Kitab-ı
Mukaddes’in tahrif edildiği inanışını aynı
derecede batıl saymaktadır. Halbuki Tevrat’ın ve İncil’in
tahrif edilmişliğini bizzat Kur’an haber vermektedir.
Yahudiliğin
ve Hristiyanlığın muharref olduğunu bizzat Kur’an
haber verdiği için bunda hiç kuşku duymuyoruz.
Kur’an teslis akidesine değinmekte ve teslise
inananların kafir olduklarını söylemektedir. ("Şüphesiz
Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir oldular..."
5/Maide, 73) Doğrudan doğruya "Meryem oğlu Mesih
Allah’dır" diyenler de kafir olmuşlardır. (5/Maide,
72) Tevbe suresinin 30. ayetinde Yahudilerin "Üzeyir
Allah’ın oğludur", Hristiyanların da "Mesih
(İsa) Allah’ın oğludur" inancında olduklarına
dikkat çekilmektedir. Fakat W. M. Watt, Kur’an’ın
teslis akidesini eleştirdiği iddiasının yanlış
olduğunu ileri sürer ve Kur’an’ın, Hristiyanlıktan
kopan, üç uknuma değil de üç ayrı tanrıya inanan
bir sapıklığa "saldırdığını" iddia
eder. Watt açısından önemli olan, müslümanları
kendi kitaplarının sahihliği hakkında kuşkuya düşürmektir!
Yahudiler
de kitaplarını tahrif etmişlerdir. Bunlar kelimeleri
yerlerinden tahrif eden, "işittik ve isyan ettik"
diyerek Allah’a karşı gelen bir kavimdir. Allah
onları küfürleri nedeniyle lanetlemiştir. (4/Nisa,
46; 5/Maide, 13) Yahudiler ilk başta kendi
peygamberlerine ihanet etmişler, birçok peygamberi de
öldürmüşlerdir. (2/Bakara, 61; 3/Al-i İmran, 21,
112) Allah’ın ayetlerini inkar ettikleri, haddi aştıkları
ve peygamberleri öldürdükleri için Allah tarafından
kendilerine aşağılık ve meskenet damgası vurulmuş,
Allah’ın gazabına uğramışlardır. (3/Al-i İmran,
112) Kısacası ne bugünkü Yahudilik Musa’ya
indirilen dindir, ne de Hristiyanlık İsa’ya
indirilen dindir.
Diyalog
tertipçisi misyonerler (ve de işbirlikçileri)
nifaklarını "üç büyük din" ve "İbrahimî
Dinler" kavramıyla sürdürmektedirler. "Üç
büyük din" sözü, kolayca anlaşılacağı üzere,
sahihliği zedelenmemiş Kur’an’ın dini islam’ı,
diğer iki muharref dinle aynı kefeye koyma amacı taşımaktadır.
Bu da İslam’a yapılmış en büyük hakarettir.
Katoliklik Pavlus’un öğretileri, Yahudilik de,
muharref bir Kitab-ı Mukaddes’e dayanan, İsrail oğullarının
milli dinidir. Her iki dinin de teolojisi paganisttir.
Üç büyük din yalanıyla Hristiyanlık ve Yahudilik
gibi iki beşeri din, İslam gibi İlahi, tahrif
olmaktan korunmuş dinin seviyesine çıkartılmak
istenmektedir.
Benzer
şekilde Yahudilik ve Hristiyanlığa İbrahimî dinler
demek de mümkün değildir. Çünkü Yahudiler’in ve
Hristiyanlar’ın kendilerini İbrahim Peygamber’e
isnad etmelerini ilk başta Kur’an reddetmektedir:
"Ey
Ehli Kitap! İbrahim hakkında
niçin tartışıyorsunuz? Oysa ki Tevrat da İncil
de İbrahim’den sonra ildirildi! Hiç aklınızı
kullanmıyor musunuz?" (65)
"İşte
siz böyle kimselersiniz! Diyelim ki bilginiz olan şey
hakkında tartışıyorsunuz, ama hiç bilginiz olmayan
şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Halbuki Allah
bilir, siz bilmezsiniz!" (66)
"İbrahim
ne bir Yahudi, ne de Hristiyan idi! O, kendini Allah’a
teslim etmiş bir müslümandı. O müşriklerden değildi!"
(67)
"İnsanların
İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu
Peygamber [Muhammed] ve ona iman edenlerdir. Allah mü’minlerin
velisidir." (68)
"Ehli
Kitap’tan bir kısmı sizi saptırmak isterler. Fakat
onlar asla kendilerinden başkasını saptıramazlar.
Bunun da bilincinde değildirler." (3/Al-i İmran,
64-69).
Görüldüğü
üzere Kur’an "İbrahimî dinler" yalanını
baştan çok ciddi bir biçimde çürütmektedir. Bu
ayetlerde diyalogcu misyonerlerin pek çok iddiaları
cevaplanmıştır. Yahudi ve Hristiyanların İbrahim (a.s)ı
sahiplenmeleri bu ayetlere göre bir kuruntudan
ibarettir. "İbrahim ne bir Yahudi, ne de Hristiyan
idi! O, kendini Allah’a teslim etmiş bir müslümandı.
O müşriklerden değildi!" demek, "siz
Yahudiler ve Hristiyanlar müslüman değilsiniz, müşriksiniz"
anlamına gelmektedir. Sizin İbrahim’e layık değilsiniz
demektir. İbrahim’e, Peygamber Muhammed (a.s) ve ona
iman eden mü’minler yakındırlar. Şu halde "İbrahimî
dinler" yaftası, İbrahim’in dostu olamamış
iki muharref din mensuplarının müslümanlar nazarında
meşruiyyet kesbetmek için kotardıkları bir kavram
kargaşasıdır. Entrikalarının bir parçasıdır.
Nitekim Watt’ın verdiği bir örnek, bu meşruiyet
arayışını göstermektedir: "...yeter ki çeşitli
dünya dinleri, birbirini, doruğunda sisler içinde görünmez
Tanrı’nın oturduğu, bulutlarla kaplı dağın aynı
tırmanıcıları olarak kabul ederken, ilk adım karşılıklı
birbirini tanımak olsun." Yahudilik ve Hristiyanlık
evet, etrafı sisli bir dağın tepesinde tahayyül
ettikleri tanrıya tırmanıyorlar! Zaten onlar Allah’ı
ikonlaştırmışlar, beşer seviyesine indirmişlerdir.
Ama İslam, gecesi de gündüzü gibi aydınlık bir
dindir. İslam’ın Allah’ı, etrafı sisli bir dağın
üzerinde oturmamaktadır. "O, müşriklerin ortak
koştuklarından münezzehtir."
Akidevi
farklılığın yanısıra Ehli Kitap’la müslümanlar
arasında bir sevgi bağı da oluşmamıştır. Kur’an
görece olarak Hristiyanların müslümanlara karşı
Yahudiler’den daha yakın olduğunu belirtmekteyse de
(5/Maide, 82), Yahudi ve Hristiyanların müslümanlardan
asla razı olmayacaklarını da 1400 sene öncesinden
haber vermiştir:
"Ne
Yahudiler, ne de Hristiyanlar, sen onların dinlerine
uymadıkça senden memnun kalacak değillerdir."
(2/Bakara, 120) (Tercüme M. Said Hatiboğlu’na aittir).
Peygamber
Muhammed (a.s)dan memnun kalmamış olan Yahudi ve
Hristiyan taifesi, başka hangi müslümandan memnun
olabilir? Bunun cevabı belli: Onlarla işbirliği yapan
diyalogculardan!
Nitekim,
Abant toplantılarının gediklisi Niyazi Öktem, Timaş
yayınlarının yayınladığı "Diyalog Yazıları"
kitabının ‘önsöz’ mahiyetindeki "Nereden Çıktı
Şimdi Bu Dinler Arası Diyalog?" başlıklı
ironik yazısında, yukarıda kastettiğimiz işbirlikçi
diyalogculara yağdırdığı övgüler bunun tipik bir
örneğidir. Öktem, kendi kurgusuyla, dinlerarası
diyalog fikrini ortaya atanları "vatan haini,
emperyalist uşağı, gizli hristiyan, münkir, müsteşrik,
Türk milletini ve islam dinini yıkmaya çalışan
gaflet ve hıyanet sahibi" olmakla suçlayanları
"ağızlarından köpükler saçarak barış girişimlerini
baltalayan, dar kafalı, fanatik mürteciler ve kafatasçı
milliyetçiler, eski maocular" sözleriyle küfür
yağmuruna tutmaktadır.
Roma'daki
Papalık Dinler Arası Diyalog İçin Cizvit Sekreteryası’nın
Genel Sekreteri ve Asyalı Piskoposlar Konferansları
Federasyonu’nun Ekümenik Sekreteri olan, Türkiye'deki
İslami cemaatleri yakından takip ettiği söylenen
Thomas Michel, yerli diyalogcuların sırtını sıvazlamaktadır.
Michel, "Ben Risale-i Nurun öğrencisiyim"
demektedir. Michel bir nurcudur!
Dinlerarası
Diyalog sürecinde ciddi bağlantılara girişenler, kim
adına, hangi yetkiyle böyle bir girişimde
bulunuyorlar? Bu girişimlerini hangi ictihada dayandırıyorlar?
Salon toplantılarının da ötesinde birtakım gizli
buluşmalarda, mahfillerde kime hangi vaadlerde
bulundular? Kur’an’ın açık hükümlerini ayaklar
altına almaya bu kişilerin yetkileri var mı? Bütün
bu sorular ne yazık ki, sorması gerekenler tarafından
sorulmamaktadır.
Sonuç
olarak, "Dinler arası diyalog", Vatikan’ın
insanları Kilise'ye döndürme amaçlı misyonunun bir
parçasıdır. Çünkü Vatikan’a göre "yegâne
gerçek din vardır, o da Hıristiyanlıktır."
Papa: "Diyalog bir ve üç olan Tanrı'nın kendi
hayatına dayanır... Böylece diyalog Kilise'nin kurtarıcı
misyonunun bir parçasıdır. Başkalarına İncil'in
mesajını öğretmektir" diyor. Kilisenin misyonu
budur. Kardinal Joseph Ratzinger'e göre Papalığın
üç esaslı misyonundan ilki, kilise ve Katoliklerin
birliğini sağlamak, Hıristiyanlığı Papalığın çevresinde
birleştirmektir. İkincisi diyalog süreci ile diğer
dinleri Papalığın etki alanına almak, yani Hıristiyanlığın
potasında eritmektir. Diyalog çabası, Kilise bünyesindeki
bir misyonerlik faaliyetidir. Kilise'nin İncil'i yayma
misyonunun bir parçasıdır. Misyonerlik görevi ise,
henüz İncil'i kabul etmeyenlerle "saygılı bir
diyaloğu" gerektirir! Bununla beraber bir sorun
daha var ki, Hristiyanların (Hans Küng) kendi
itiraflarına göre, "kilise dışında kurtuluş
yoktur" akidesini savunmak artık zorlaşmıştır.
Yani, tıkanan Katolik ideolojisinin önünü biraz açmak
gerekmektedir.
İslam’ın bugünkü anlamda bir diyaloga ihtiyacı
yoktur. İslam’ın, tebliğ edilmeye ihtiyacı vardır.
Daha doğrusu beşeriyet İslam’ın tebliğine her
zamankinden daha çok muhtaçtır. Bütün dünyayı yaşanabilir
bir Dar‘ül-islam haline ancak İslam getirebilir.
Yeter ki müslümanlar, önlerindeki bu muazzam gücün
idrakine varabilsinler.
© 2002 İktibas |