|
Şeref
BÜLBÜL /Viyana
Soru
1: Kur’an, müslüman kişinin sıhhatli olması
halinde hayatta iken ibadetlerini yerine getirmesini
farz kılmıştır. Kişi yaşadığı sürece bundan
sorumludur. Allah’ın insanı sorumlu tutmasından
benim anladığım budur. Ancak bunun aksine olarak, kişi
öldükten sonra yakınları, ölenin yapmadığı
ibadetlerine kefaret olarak ‘devir- ıskat’
yapmaktadırlar. İslam’a göre bunun hükmü nedir?
Bu, namaz, oruç, hacc ve zekat yerine sayılır mı?
Cevap:
Toplumun yanlışlarına karşı gösterdiğiniz duyarlılıktan
dolayı şahsınıza teşekkür ediyoruz. Bir toplumda
doğrular yaşanmaz ve söylenmez ise, bir zaman sonra
yanlışlar meşruiyet kazanmaya başlayacaktır. Bunlar
toplumun din anlayışının hayata yansımalarıdır.
Dini merasimlere hasreden insanlar, dinin yanlış
kullanımlarına ve istismarına da hazır olmalıdırlar.
Halk bayram öncesi mezarlık ziyaretlerinde yakınlarına
Kur’an okutmayı adet haline getirince; açıkgöz din
simsarları da üzerine okunmuş yasin balonu, tebareke
balonu, üç ihlas bir fatiha balonunu şişirip satmaya
başlamışlardı da ortalık karışmıştı.
Bu
devir olayı da daha öncekiler tarafından sahnelenen
bir komedidir. Komedi diyoruz çünkü, yapılanın gerçekten
komediden farkı yoktur. Ölen kimsenin ibadi mükellefiyetleri
paraya tahvil edilerek, her birine belli fiyatlar takdir
ediliyor; bunların her biri toplanarak yekun
belirleniyor. Bunun ödenmesi için de bir keseye
konulan para elden ele dolaştırılarak toplam ödenmesi
gereken miktara ulaşıldıktan sora, kesedekinin bir
miktarı paylaştırılarak iş tamamlanıyor. Bu olayla
cenazenin namaz, oruç, yemin gibi borçları ödenmiş
sayılıyor. Olaya katılanlar ne yapıldığından
habersiz. Ellerine tutuşturulan üç beş milyonla
oradan ayrılıyorlar. Para dolu kese eline verilirken
‘bunu falanın namaz borcu için aldım kabul ettim ve
size tekrar hibe ediyorum de’ diye telkin ediliyor, o
da ‘kabultü-vehebtü’ diyor. Alan işin farkında
olup da ‘kabul ettim ama hibe etmiyorum’ dese oyun
bozulacak, maske düşecek, iş bitecek. Herkes sonunda
alacağı üç kuruşa aldandığı için bu aldatmaca sürdürülüyor.
Fakat aslan payını işi tezgahlayan alıyor.
Din
adına icra edilen bu olayların İslam’la hiçbir
ilgisi yoktur. Bu tür bir anlayış İslam’ın
ibadetlerle insan için hedeflediği kulluk bilincini
yok etmektedir. Allah’a kulluk hayatta iken yaşanarak
yapılır. İbadetler kulluğun tezahürleridir. İnsanın
insan olması ve kulluğun bilincine ermesi için Allah
tarafından belirlenmiştir. İnsan daima nisyanla
ma’lüldür. Bu nedenledir ki, günde beş defa
Rabbinin huzurunda durarak O’na olan ahdini yenilemek;
nefsinin ihtirasından ve kötülüklerinden O’na sığınmak
ve O’ndan yardım istemektedir. Günün muhtelif
vakitlerinde kılınması istenen namazla hedeflenen şudur:
"(Ey Muhammed!) Sana vahyedilen kitabı oku ve
namaz kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan (her türlü
aşırılıktan) ve kötülükten alıkor. Allah’ı
anmak elbette ibadetlerin en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı
bilmektedir." (29/45). Orucun insan üzerindeki
etkisi ise şöyle ifade edilmekte: "Ey iman
edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı
gibi günahlardan korunmanız için size de farz kılındı."
(2/183) "Sayılı günlerde olmak üzere (farz kılındı)
sizden her kim hasta veya yolcu olursa, diğer günlerde
kaza eder. Oruç tutmaya güçleri yetmeyenlerin bir
fakir doyumu fidye vermeleri gerekir. Bununla beraber
kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için
daha iyidir. Eğer bilirseniz oruç tutmak sizin için
daha hayırlıdır." (2/184). Zekat ve sadaka ile
toplumun bir başka yarasının sarılması hedeflendiği
gibi, insanların diğer ihtiyaç sahiplerine karşı
merhamet duyguları harekete geçirilmek suretiyle
yoksulu doyurmak, yetimi gözetmek (107/1-3), ihtiyaç
sahiplerinin tüm yaralarının sarılması istenmiştir.
(9/60) Böylece nefisler cimrilikten kurtulmakta,
toplumsal dengesizlikler giderilmektedir. Hacc ise insanı,
ulusal olmaktan kurtarıp evrensel olmaya çağırıyor:
"İnsanları hacca çağır ki, yürüyerek veya
uzak yollardan gelen idmanlı binekler üstünde sana
gelsinler. Kendileri için bir takım faydalara şahit
olsunlar. Allah’ın onlara rızık olarak verdiği
hayvanları belli günlerde kurban ederken üzerlerine
Allah’ın adını ansınlar. Bunlardan siz de yiyin;
Çaresiz kalmış yoksulu da doyurun. Sonra kirlerini
gidersinler ve adaklarını yerine getirsinler. Kâbe’yi
tavaf etsinler." (22/27-29). "İnsanlar için
ilk kurulan ev Mekke’dekidir. İnsanlar için mübarek
kılınmış; Alemlere doğru yolu göstermek için
kurulmuştur..."(3/96). "Kâbe’yi insanlar için
toplanma ve güven yeri kılmıştık. "İbrahim’in
makamını namaz yeri yapın"demiştik. "Evimi
tavaf edenler, oraya kapananlar, rükû ve secde edenler
için temiz tutun" diye İbrahim ve İsmail’e
emir verdik. " (2/125).
Görüldüğü
gibi İslam ibadetler ile şahıslara sorumluluklar
vermektedir. Bu sorumluluğun verildiği şahıstan da
bazı şeyleri yapması istenmektedir. Çünkü İslam’da
suç ve ceza şahsidir. Birinin yaptığının hesabı
başkasından sorulmaz. (53/38) İnsan içinde kendi
yaptığından başka bir şey olmayacağı
vurgulanmaktadır.(53/39). Bu nedenle insan hayatta iken
sahip olduğu düşüncenin gereği olarak bir şeyler
yapar veya bazı şeylerden de kaçınır. Sonunda da
Allah’a hesap verecektir. Hayatı yaşayan odur.
Tercihleri yapan da odur. Onun adına kılmadığı
namazı paraya çevir, tutmadığı orucu paraya çevir,
yerine getirmediği sözü paraya çevir; bunları da
devir üçkağıdı ile öde, iş bitsin. Siz bunları
yaparken davranış sahibinin iradesini hiç düşündünüz
mü? O hayatta iken tevbeye tevessül etmemiş;
sorumluluklarını hatırlamamışsa, sizin gayretinizin
Allah’ın indinde o kişiyi kurtarması mümkün müdür;
sizin gayretinizin, ancak sizin için bir anlamı vardır.
Bunlar hiçbir dahli olmayan şahıs için bir şey
ifade etmez. Bağışlanmayı isteyecek, suçu işleyenin
kendisi olmak zorundadır. Allah da dilerse bağışlar
dilerse azab eder, hüküm Allah’a aittir.
Bu
anlayış İslam’ın insan için öngördüğü dini
hayatta iken yaşamak, fıtratını fıtrat için gönderilen
din ile edeplendirmek hedefini tersine çevirmektedir.
Bu amaçla gönderilen Kur’an insanın hayat bilgisi
kitabıdır. Peygamberimiz (A.S) onu ahlak edinmiş ve
onun ahlak edinilmesini istemiştir. "Kitap nedir,
iman nedir bilmezdin. Sana biz öğrettik"
buyurulduğu içindir ki Peygamberimiz: "Beni
Rabbim edeplendirdi ve ne güzel edeplendirdi"
buyurmuştur. Onun ahlakını soranlara Hz. Aişe (R.A)
validemiz şöyle cevap vermiştir: "Siz Kur’an
okumuyor musunuz? Peygamberin ahlakı Kur’an’dır."
Bu
nedenle Kur’an kullar için hayatta iken okunup yaşanmak
için gönderilen bir kitaptır(54/17,22,32,40).
Dirilerin uyarılması içindir (36/70). Ölülerin
arkasından okunmak için gönderilmemiştir. İnsan
hayatta iken öğüt alır, hayatını düzene koyar.
Allah’ı razı edici amellerde bulunur, ihlâllerine
ve ihmâllerine tevbe eder. Allah’dan bağışlanma
diler. Hak hukuk varsa üzerinde, bunlardan kurtulmak için
çalışır. Ölmeden evvel kendisini yarınlara hazırlamaya
çalışır. "Ölmeden evvel ölünüz" sözünün
anlamı budur. İşte hepimizin kurtuluşu böyle bir
gayretle mümkündür. Bu işleri ölümden sonraya başkalarının
eline bırakarak değil.
Soru
2: Yukarıdaki soruma paralel olarak hayatta maddi
imkana ulaşmasına rağmen hacca gitmeden ölen
kimsenin yerine hacca gitmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Genellikle insanlar babasının yerine gidiyorlar. Şahsen
bende öyle yaptım. Annenin yerine değil de babanın
yerine gitmenin İslami bir dayanağı var mı?
Cevap:
Vekaleten haccetmenin delili şu hadis olarak
bilinmektedir. Abdullah b. Abbas’dan: "Peygamberimiz
veda haccında idi. Has’am kabilesinden genç bir kadın
peygamberimize gelerek şöyle sordu: Ya Rasulullah!
Allah’ın kulları üzerine hacc hususundaki farizası,
babama çok yaşlı ve ihtiyarlığında erişti. Deve
üzerinde duramayacak bir haldedir. Kendisine vekaleten
ben haccedebilir miyim? dedi. Peygamberimizde: "Evet
haccedebilirsin" buyurdu."
Şimdi
bu hadis üzerine biraz düşünelim. Haccın farz oluşunun
ilki hicri dokuzuncu yıldadır. Peygamberimiz bir yıl
sonra İslami manada ilk ve son haccını yapıyor. Kadının
babası daha önce bu emre muhatap olmamış. Hac ona
ihtiyarlık çağında ulaşmış yapmaya da gücü yok.
Burada şu sorgulanmalı değil mi? Bir işi yapmaya gücü
yetmeyen bir kimseden Allah o işin veya ibadetin yapılmasını
istiyor mu ki? Allah dinini kullarının vüsatına
uygun koyduğunu beyan ediyor: "Allah kimseye gücünün
yetmeyeceği bir teklifte bulunmaz.." (2/286) Bu
nedenle devenin üstünde duramayan kimse için yerli de
olsa yabancı da olsa hacc farz değildir. Allah hacca
çağırırken de : "..Onun yoluna gücü yetenler
için beyti haccetmek, Allah’ın insanlar üzerindeki
bir hakkıdır..." (3/197) buyurmuştur.
Böylece yoluna gücü yetenler için haccetmek
farz kılınmıştır. Güç yetirmek ise iki türlü mümkün
olur. Bedenen ve malen. Bir şeyin iki şartı varsa bu
şartlardan herhangi biri olmayınca sorumluluk da olmaz.
Bunlardan mali olan şart yerine gelmedikçe Allah o
kimseden haccetmesini istemediği gibi; "bedeni"
şartının da olmaması o kimse için teklifi düşürür.
Bu konuda Malîkilerin görüşü de: "haccın
bedenen yapılması gereken bir ibadet olduğu, farz
olan bir hacc için vekil tayininin caiz olmadığı ve
bu konuda yapılan isti’carın (adam tutma) fasit olduğu,
fakat nafile bir hacc için niyabetin(vekil göndermek)
kerahetle beraber caiz olduğu" şeklindedir. Açıkça
ifade edecek olursak, farz olan hacc için başkasının
yerine hacc yapılamaz. Malikilerin görüşü bu minval
üzeredir. İmam Malik Medine’nin imamıdır. Onun şöyle
bir usulü vardır: gelen rivayetler Medine halkı tarafından
yapılmıyorsa o hadisle amel etmez ve şöyle der:
"Peygamber bu halkın içinde yaşadı; eğer öyle
yapsaydı bu halk da Peygamberini takip ederdi” der
onu almazdı.
Bu
görüşler, hayatta olduğu halde sıhhati yerinde
olmayanlar içindir. Hacc ibadeti hayatta iken kendisine
farz olduğu halde kasıtlı olarak hacca gitmeyen kimse
için ölümünden sonra yakınlarının onun adına o
farzı ifa etmesi söz konusu değildir. Allah
insanlardan hayatta iken yaptığının ve de yapmadığının
hesabını soracaktır: "Her nefis yarın için ne
gönderdiğine baksın"(59/18). "İnsan için
ancak çalıştığının karşılığı vardır"
buyuruyor (53/39).
İnsan
hayatta iken malı üzerinde istediği gibi tasarrufa
yetkilidir. Sıhhatli olmadığı için hacc kendisine
farz olmadığı halde yerine vekil göndererek yaptığı
Hacc nafile olmaktadır. Malını ve iradesini bu yöne
kullanmasından Allah onun ecrini elbette verecektir.
Fakat hayatta bu imkanı bulamayıp ölenin böyle bir
sorumluluğu zaten yoktur. Hacc ibadetinden Allah onu
sorumlu tutmayacaktır. Bu imkanlara sahip olduğu halde
kasten Hacca gitmeden ölen için ise sizin yapacağınız
hiçbir şey yoktur. Allah onun hesabını ona soracaktır.
O imkanları Allah ona vermişti ama o bunu kullanmadı
veya yanlış yolda kullandı. Sorumluluk onundur; zamanında
imkanlarını kullanmamanın hesabı ona mutlaka
sorulacaktır: "Onlar bir ümmeti gelip geçtiler.
Onların yaptıkları onlara sizin yaptıklarınız da
sizedir."
"Babaların
yerine Hacca gidip annelerin yerine gitmemenin" İslami
bir delili yoktur. Yukarıda izaha çalıştığımız
gibi yapılan ibadetin hükmü nafiledir. İster anneniz
için yapın ister babanız için, bu sizin kişisel
tercihinizdir. Onlar adına bir farzı yerine getirmiş
olmuyorsunuz ki, "babama hacc farz oldu da anneme
mali imkanı olmadığı için farz olmadım"
diyelim. Bunlar, toplumun teamülünden başka bir şey
değildir. Her ikisi için de yapılan nafile bir
ibadettir. Ecrini veren ise ancak Allah’dır.
Soru
3 : Yine Kur’an’dan anladığıma göre, üzerine
farz olan yükümlülüklerini yerine getirmediği
halde, parası olduğu için hacca giden kişilerin haccı
bir anlam ifade ediyor mu? Bu kişilerin hayatlarında,
gidip geldikten sonra pek bir değişiklik de olmuyor.
Bu konuya İslam’a göre açıklık getirmenizi rica
ediyorum.
Cevap
: Bu mesele sadece Hac ile ilgili değil birçok konuyu
ilgilendirmektedir. Miras yoluyla insana intikal eden
din anlayışından başka türlü bir sonuç beklemek
de zaten safdillik olur. Toplum olarak bu hastalık hücrelerimize
kadar sirayet etmiştir. Ramazanda orucu tutarız, beş
vakit namazı kılmayız; Cumayı kılar beş vakit’i
terkederiz. Orucu tutmayız, ama bayram namazı kılmaya
gideriz. Kur’an okurken ve namaz kılarken baş örtmenin
gereğine inanırız da insanların yanına çıkarken böyle
bir kaygı duymayız. Mezarlıklarda ölülerin yanında
başımızı örteriz de, dirilerin yanında açarız.
Ölülere Kur’an okur, okuturuz da dirilere okumaz ve
okutmayız. Günlük hayatta insanların haklarını gözetmeyiz
de, hacca giderken el gördülük helâlleşmeye çalışırız.
Meşhur birinin ifadesiyle: "Hacca giderim, başımı
da açarım, votkamı da içerim diyebiliriz. Üzerimize
farz olanları yapmayabiliriz ama, belli bir yaşa gelmişsek
"hacca gitmemek toplumda bir eksikliktir. Bize bunu
da yapmak yakışır" anlayışıyla hacca gideriz.
Geldikten sorası önemli değildir! Hacc insan hayatında
çok kısa bir zamanı kapsamaktadır. Bir ömür değişmeyen
insan bu kısa zamanda değişebilir mi? Değişim: imanın,
ilmin, azmin, sabır ve sebatın eşliğinde bilinçli
bir sürecin yaşanmasıyla mümkün olur. İnsanın önceden
bir hazırlığı yoksa, bir aylık seyahatle her şeyin
değişmesi mümkün değildir.
Ancak,
orucu Allah emrettiği için tutuyorsak, aynı anlayışla
namazı da kılmamız gerekmez mi? Cuma namazını
Allah’a itaat inancıyla yapıyorsak bu inanç beş
vakit namaz kılmamızı da gerektirmez mi? Mezar
ziyaretinde Kur’an tilavetinde baş örtmek Allah’ın
isteği ise, yabancılara karşı örtünmek başka
birinin isteği mi? Haccı emredenle içkiyi yasaklayan
aynı Allah değil mi? İnsanın bunları ciddi ciddi düşünmesinin
gerekli olduğuna inanıyoruz. "Sizler kitabın bir
kısmına inanıyor, bir kısmını inkar mı
ediyorsunuz?" ta’zirine muhatap olmak
istemiyorsanız bütün işlerinizde Allah’a teslim
olmanız kaçınılmaz olacaktır. Akleden için başka
bir yol yoktur. Bir Müslüman, inanmayanları Allah’a
gereği gibi inanmaya çağırmanın bir görev olduğuna
inanıyorsa; inandığını söyleyenlere de, inandığınız
Allah’a onun istediği gibi kulluk edin, "heva ve
hevesinizi ilah edinmeyin." "Şeytanın adımlarına
tabi olmayın" ve "sadece Allah’a kulluk
edin. İşte doğru yol budur" demenin de aynı şekilde
bir görev olduğunu bilmelidir.
Zengin
olanlar bu milletin evlatlarına hem keselerinin ağzını
açacaklar hem de gönüllerini. Yoksulunu doyuracak,
yetimini barındıracak, yolda kalmışına destek
verecektir. Allah her insanı kendisine verdiği imkan
ile hesaba çekecektir. Fakir olanda elindeki imkanlar
ile insanlığa katkıda bulunmak için çalışacaktır.
Allah’ın
kullarına yüklediği sorumluluk Hacc’dan ibaret değildir.
Hacca gidince dinin ilkelerine uyulur da gitmeyenlere böyle
bir sorumluluk yokmuş gibi görmek mümkün değildir.
Bir Müslüman her zaman ve zeminde Allah’ın emir ve
yasaklarına uymak zorundadır. Hayatların tamamında
Allah’a itaatı öne almayanlar oturup düşünmelidirler.
Toplumun genel manzarasını şöyle tasvir edebiliriz:
hayatının bir kısmına Allah, bir kısmına da kendi
heva ve hevesi hükmetmektedir. Hükmü koyan hükümdardır.
Hükme boyun eğen de kul olmaktadır.(9/31) Bizler,
kimin hükmüne boyun eğerek kulluk ettiğimizi düşünmemiz
lazımdır. Çünkü Allah ancak kendi için yapılan
amellerin karşılığını vereceğini bildirirken; başkası
adına davranışlar sergileyenlerin de sonlarının hüsran
olacağını beyan ediyor.
Bu
nedenle namazımız, orucumuz, haccımız, zekat ve
sadakamız, yaşamamız ve ölmemiz Allah için değilse
hiçbirinin Allah indinde bir anlamı olmayacaktır.
Allah indinde şerefli olmak ona karşı sorumluluklarımızın
bilincinde olmakla mümkündür.
© 2002 İktibas
|