|
Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam
İmajı
Batı
ile Dirsek Teması:
Üstad
Necip Fazıl
İzzettin
Hanifi
Yüzyılımızın
Müslüman Türk şiiri açısından üstat sıfatına
hak kazanmış ilk ismi Mehmed Akif'se, ikincisi hiç kuşkusuz
Necip Fazıl'dır. Kendisine mahsus bir özel hayatı
yoktur adeta. Hayatı ile sanatını, sanatı ile de 'dâvâ'sını
öylesine içice, öylesine harmanlayarak sürdürmüştür
ki, birçok özelliği kişiliğinde toparlayabilmiştir.
Bir öncü-haberci, bir prototip ve bir üstad kimliğine
en çok O, hak kazanmıştır. Bazan 'dâvâ'sının
omuzlarına yıktığı kişisel davranışları ihmale
uğramıştır. Örneğin namazlarına yeterince özen göstermediği
zamanlar, 'dâvâ'sının bağlılarından, kendisi için
vakit namazı kılmalarını isteyecek kadar samimiyet sınırlarını
zorlamıştır.
Kendini
Müslüman hissetmeğe başladığı ilk günden
itibaren, Türkiye'de yaşayan tüm Müslümanlarla, ülkedeki
aykırı rejim arasında, bizzat hayatını ve sanatını
siper etmekten bir an için bile sakınmamıştır. İşte
bu yüzden O'nun bir özel hayatı olmamıştır. İşte
bu yüzden O'nun tüm mahremiyeti bilen-bilmeyen her
hayranının gözleri önünde yaşanmış, deşifre
edilmiştir.
Necip
Fazıl İslâm'ı ana kaynağından öğrenmiş,
evrensel-kuşatıcı yapısıyla kavramış, İslâmî
bilimler üzerinde kafa yormuş bir düşünür değildi.
Kimi gelişmemiş çevreler özellikle verdiği
konferanslara bakarak, O'nu büyük İslâm alimi gibi
takdim ederek, hem hayal sükûtu doğmasına neden olmuş,
hem de üstadın gerçek yönünü gölgelemişlerdir.
Oysa Necip Fazıl tam ve gerçek anlamda bir şairdir.
Üstelik mütefekkir ve kavgacı bir şair. Bunun yanında
şairliğiyle pek karşılaştırılamasa da usta bir
sahne yazarıdır. Bunun dışındaki düşünsel tüm
eserleri, belki konuları itibariyle bilimsel ama içeriği
bakımından tamamiyle duygusaldır ve bilimsel bir
altyapıya oturmazlar. Sözgelimi Hz. Peygamber'in hayatını
konu alan “Çöle İnen Nur” adlı eseri baştan
sona bu konudaki en zayıf, en kuşkulu kaynaklardan
esinlenerek ve bu kaynakları gösterme zahmetine de
katlanmadan kaleme alınmıştır. Bir tarih kitabı değildir,
sosyolojik-bilimsel bir araştırma hiç değildir;
duygusal bir eserdir. Mensur bir naat olmaktan öteye geçmez.
Gerçekten de şiir gibi bir dili vardır.
Bütün
bunlara rağmen Üstad Necip Fazıl'ın göz ardı
edilemeyecek şairliğiyle birlikte bazan ondan daha da
öne çıkmış, deyim yerindeyse kelle koltukta bir
hatipliği, eski Yunan filozoflarını hatırlatan bir
polemikçiliği vardır. Kendisini yargılayan
hakimlerin, savcıların, hükümet adamları ve
meslektaşlarının baş edemediği ünlü bir yönüdür
bu Necip Fazıl'ın. Ne yazık ki Türk kültür ortamı
ve Müslümanların genel kültür düzeyi Üstad'ı bu
diyalektik başarısını neredeyse hafiflik olarak görecek,
anlam vermekte zorluk çekecektir.
O'nun
yüksek dozdaki diyalektik mücadele hayatının
samimiyetinden hiçbir zaman şüphe edilemez. Ancak bu
mücadelenin sağlıklı bir altyapıya oturup oturmadığı,
stratejisinin iyi seçilip seçilmediği, her zaman tartışılır;
tartışılacaktır da. O'nun şiirini ve sanatını bu
mücadeleden bağımsız düşünemeyeceğimiz için,
konuyu göz ardı etmemek zorundayız.
Necip
Fazıl esasen aristokrat bir ailenin çocuğudur, İstanbul'da
doğmuş büyümüştür. O dönemde birçok Anadolu
insanının adını bile bilmediği her türlü çağdaş
imkân ayaklarının önündedir. Çok genç yaşlarında
şiirle tanışmış, kendini bir kültür-sanat çevresi
ortasında bulmuştur. Ustalığını, yaşıtları arasında
belki de en erken O, kanıtlamıştır.
Necip
Fazıl'ın gençlik çağında aralarında bulunduğu
sanat-kültür çevresi deyim yerindeyse vurdumduymaz,
egosantrik (ben-merkezci) bir bohem hayatı yaşamaktadır.
Necip Fazıl da bu hayatın içerisindedir. Ve arkadaşları
arasında baş tacı edilmektedir. Bohem hayatının tüm
mahremiyetine girer çıkar. Sonraki mücadele hayatında
gözleyeceğimiz ince zekâsı, keskin sezgisi ve zengin
genel (batılı) kültürü ile adeta bu hayatın da
ustası olmuştur.
Bir
serseridir belki O, ama her şeyden önce huysuz ve
huzursuz bir tiptir. Ruhunda burkuntular, kafasında
hafakanlar, kalbinde fışkırmağa hazır coşkular
kaynayıp durmaktadır. Bunları frenleyecek, durulmasını
sağlayacak bir müsekkin'e zaman zaman şiddetle
ihtiyaç duymaktadır:
“Aylarca
gezindim, yıkık ve şaşkın
Benliğim
bir kazan ve aklım kepçe
Deliler
köyünden bir menzil aşkın
Her
fikir içimde
bir çift kelepçe.”
Müthiş
sıkıntılar çekmekte, sara nöbetlerine tutulmuş
gibi sarsılmaktadır:
“Sanki
burnum değdi burnuna (yok)un
Kustum
öz ağzımdan kafatasımı.
...
Akrep,
nokta nokta
ruhumu sokmuş.
Mevsimden
mevsime girdim böylece
Gördüm
ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir
çilesinden büyük
işkence.”
Şair,
uyumsuz ve kavgacı bir tiptir. Dönemin modalaşmış
sanatçı şımarıklıklarının izlerini taşır yaşantısında.
Kalabalıklar arasındaki zoraki yalnızlığı,
ününü büyük ölçüde sağlayan 'Kaldırımlar' şiirinin
doğmasına neden olur. Yıl 1927’dir. Şair yirmili
yaşlarında... Ölüm, tabut, ayak sesleri, otel yalnızlığı,
boş odalar, gece yarısı, vehim, aynadaki hayal,
istasyon, iskele ve benzeri temalar şairi içedönük
bir şiir dünyası kurmaya doğru sürüklemektedir. Dönemin
sanat anlayışına göre şiirin malzemeleri henüz ütopik
ve metafizik öğelerden oluşmaktadır. Örneğin ölüm
teması-hemen hemen tüm şairlerin işlediği büyülü,
bazan egzotik bir temadır. Necip Fazıl'da bu korku ölümden
çok kendinden korkmaya dönüşmüş, bir akibet endişesini
hissettirmeğe başlamıştır. Azap için şunları
yazmıştır:
“Bağrım,
çizgi çizgi
kan;
Beni
seyretti hayran,
Bir
kadın oldu
o ân,
Kendini
bana verdi... “
Şair
azap'la izdivaç
etmiştir. Olayın
o dönemde
şairin
hayatı açısından
hiçbir fiziksel gerçekliği yoktur. Rahatı,
keyfi yerinde, politik konumu bakımından oldukça nüfuzlu
bir durumdadır. Öyleyse nedir şairi azapla kıvrandıran?
Demek ki şair
öncelikle yaşadığı
hayatla uzlaşmamakta,
çevresine intibak edememekte, nefsiyle
barış içinde yaşayamamaktadır. Kendisiyle
kavgalıdır her şeyden önce. Geleneksel
tasavvufi tanımlarla
uzaktan uzağa
benzeşme kokusu
taşıyan bir tanım
yüklü 'Nefs'
şiiri, bu geçiş dönemi için iyi bir örnektir:
“Cinnet,
şüphe, korku, benim eserim;
Sıcak
kalbinizde gizlidir yerim.
Bir
kurdum ki, sizi hep diş diş yerim
Ve
gezerim hergün elbisenizde... “
Necip
Fazıl, geniş batı kültürü yanında, geleneksel Türk
şiirini de yakından izlemiştir. Türk dilinin ulaşmış
bulunduğu imkânın sınırlarını zorlayarak, ona
yeni imkânlar kazandırarak sürdürür şiirini.
Geleneksel âşık tarzı şiirin kalıplarını yani
hece veznini kullanır şiirinde. Ama O hece vezninde de
hecenin beş şairinde gördüğümüz klasik bir vezin
mutaassıbı değildir. Vezne de adeta yeni imkânlar
bulur, hazırlar. Öyle bir akıcılık kazandırır ki,
ölçüden hiç ödün vermeksizin, şiiri izlerken ölçüyü
unutturur. Ancak özellikle bakıldığında vezin, hiçbir
aksamaya uğramaksızın sürüp gitmekte,
tekrarlanmaktadır.
Necip
Fazıl âşık tarzı şiirin kalıplarını, biçimini
kullanır ama, O'nun şiirinin âşık tarzı şiirle göbekbağı
ilişkisi bile yoktur. Çünkü Necip Fazıl'ın
muhtevası genelde doğulu olmaktan çok batılı ve
bireysel özellikler taşımaktadır. Batılı anlamda
felsefî çelişkilerin, evhamın, kuşkuların, sıkıntı
ve yalnızlığın şiiridir Necip Fazıl'ın şiiri. Doğuda
ya da Türk şiirinde Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret ve
Ahmet Haşim'i saymazsak, Necip Fazıl'ın şiiri batı
ile ilk kez ciddî bir dirsek teması sağlamaktadır.
Hele müslüman Türk şiiri sözkonusu edilirse, Necip
Fazıl, Müslüman Türk şiirini batı ile temasa geçiren
ilk önder, ilk üstad olma hakkını çoktan kazanmıştır.
Batılı anlamda bağımsız sanatçı kimliği ile karşımıza
çıkar O. Doğu-İslâm dünyasında sanatçı
bireyselliği hiçbir zaman batıda olduğu gibi
bireyselliğin felsefesini yapmaya dek uzamadı. Sanatçı
bireyselliğine toleransla bakılabilmesi için birey
adeta, toplumsal olan karşısında kendini aşağılamak
zorundaydı. Ama Necip Fazıl hiçbir sınıfa, zümreye
ve de çevreye yaslanmaksızın, salt bireyci bir şiiri,
batılı anlamda ortaya koymada büyük başarı sağlamıştır.
O, toplumsal bir kesimin değil salt insanın, bireyin
tercümanıydı başlangıçta. Müslüman olduktan
sonra da bireyselliğini terketmedi elbette. Ama bu kez
artık Müslüman bireyin tercümanı olmakta, O'nun
sancılarını dile getirmektedir.
Necip
Fazıl didaktik diye nitelenebilecek hamasi duygularla yüklü
söylevci bir şair olarak değerlendirilemez. O'nun,
toplumsal içerikli olmakla değerlendirilebilecek
Muhasebe, Sakarya Türküsü ve Destan şiiri bile iyice
dikkat edilirse, bireysel temaya yaslanarak geliştirilmiştir.
Esasen Doğu-İslâm dünyasının felsefeye pek tahammülü
yoktur. Felsefe yapan sanatçıyı da kolay kolay
onaylamaz. İşte Necip Fazıl bu kozayı delmiş, kişisel
felsefesini benimsetmeyi bilmiş ender sanatçılardan
birisidir.
Diyebiliriz
ki Müslüman Türk şiirinde ilk kez Necip Fazıl'la kişisel
felsefî temalar kendini kabul ettiriyordu. Bunda sanatçının
yetkin soluğu en büyük rolü oynuyor, sanatının özgünlüğü
tüm yükü rahatlıkla taşıyabilecek bir güce sahip
görünüyordu. İtikadların ve kolay kabullerin bolca
bulunduğu bir dünyada septik bir ses işitiliyordu:
“Ben,
sırtında taşıyan işlenmedik günahı;
Allah'ın
körebesi, cinlerin padişahı.
...
Hep
ben, ayna ve hayâl; hep ben, pervane ve
mum;
Ölü
ve Münker-Nekir; baş dönmesi, uçurum...”
Necip
Fazıl, arayış sancıları içinde kıvranan ruhunu
dindirmek için adeta başını taş kaldırımlara çarpa
çarpa serseriler gibi dolaşıp dururken Abdülhakim
Arvasi ile, bir başka tanımla da ruhunun çoktan beri
hazır bulunduğu mistisizm ile tanışır. Bencilliği
ya da bireyciliği doruğa ulaşmış bir sanatçının,
egosunu aşağılayıp kendisi gibi bir insana bağlanma'sı
oldukça yeni, etkileyici ve büyülü bir olay gibi
gelir. Adeta şoke olur. Benliğini bu potada eritmenin
denemelerine girişir.
Kuşkusuz
bohem hayatına alışmış bir insanın böylesine bir
zapt-ü rapt altına girmesi kolay olmayacaktır. O da
zaten geçmiş hayatıyla bağlantısını belki de hiçbir
zaman, ölümüne dek bile, tamamiyle koparamayacaktı.
Böylece bir yanıyla nefs'ini aşağılayan, ayaklar
altına alan, diğer bir yanıyla onu çevresindeki
herkeslerden çok yükseklerde gören karmaşık, ipe
sapa gelmez o huysuz sanatçı kişiliği, bu çifte
kimlik, O'nun özgün sanatını oluşturacaktır. Bir
yanda burnu “Kaf Dağı”nda bir şair, öte yanda
“Sonsuzluk Kervanı” ardında “Üç ayakla seken
topal köpek”tir.
Necip
Fazıl, egosunun sorunlarını ya da şokunu atlatır
atlatmaz, yeni yeni tanıştığı dünyanın (İslâm'ın)
politik atmosferini soluklayınca, ilk gençlik dönemlerindeki
dinamizmden belki daha bir bilinçle ve derinlik ve yoğunluk
kazanmış bir hızla, kendisini siyasal mücadelenin
ortasında bulur.
Sanatçı-şair
Necip Fazıl kimliğini, dâva adamı kimliği gölgelemiştir
artık neredeyse. Aslında bunun böyle anlaşılmasını
sağlayan kendisidir. Tüm ilk gençlik yıllarına alt
şiirlerini, kişisel duygularının şiirini toptan
reddeder, yadsır. Bazan da yeniden yazar onları. Aslında
yine bireyin şiirini yazmayı sürdürür. Ama bu kez
bedensel yönünden çok bireyin ruhsal hayatı ve arayışlarını
konu edinecektir.
Ve artık şiirini, sanatını ve hayatını doğru
bildiği dâvanın emrine verir. Ve O'nun gelecek
kuşaklara örnek olacak korkusuz ve ustalıklı
mücadelesi başlar.
Kimilerince
sanatına yazık ettiği söylenir. Zaten hırçınlıklarıyla
kırıp döktüğü eski çevresi çabucak unutmak,
unutturmak isterler O'nu. Ama O kararını vermiştir.
Üstelik şiiri hiçbir zaman terketmiş de değildir.
Nitekim toplu şiirlerine ad olarak verdiği “Çile”
şiirini bu dönemde yazar ki bu eser, Necip Fazıl şiirinin
şaheseri olarak her zaman anılmaya lâyık üstün bir
şiirdir. Ne ki O'nu İslâm çerçevesinde görmeksizin
salt Türk şiiri açısından değerlendirenler, daha
çok önceki şiirleriyle, kişisel öğeler taşıyan
eserleriyle anmak isterler. Oysa sözgelimi 1927
tarihini taşıyan “Kaldırımlar” şiiri ile karşılaştırıldığında,
1939 tarihini taşıyan “Çile” şiirinin, hem hece
vezninin kullanılışındaki ustalık, hem dil hem de kültürel
öğeler bakımından bir ustalık dönemi ürünü olduğu
her zaman gözlemlenebilir.
Her
ne kadar kendini ve kalemini İslâm dâvasına adamışsa
da tepeden tırnağa batı kokan fluarlı şair olma
kimliğini üzerinden büsbütün atamamıştır. Gerçekten
de O'nun zihinsel-kültürel malzemesini, dimağının
deposunu batı düşünce, sanat ve felsefesi
doldurmakta-oluşturmaktadır daha çok. Ama bu, özenti
boyutunda, kimliği-kişiliği oturmamış, kopyacı bir
biçimde karşımıza çıkmaz elbette. Evet kelimenin
tam anlamıyla tipik bir batılı gibidir O. Ama sonunda
Müslüman olmuş bir batılı. Müslüman olduktan
sonra da kültürel nefesini besleyen kaynak hâlâ tam
anlamıyla doğulu değildir. Bizce bu bir realitedir.
O'nu suçlamak için üzerine atılmış bir balçık değildir.
Gönül isterdi ki Necip Fazıl, İslâm adına sayısız
fedakârlıklar-özverilerle dolu hayatında, İslâmî
mücadelesini, İslâm'ın bulandırılamamış asıl
kaynağından besleyebilsin. Ne yazık ki O, Abdülhakim
Arvasi'nin fazlaca ilmî bir değer ifade etmeyen “Rabıta
Risalesi”ne saplanıp kalmış, her geçen gün yeryüzünde
giderek yaygınlık ve derinlik kazanan muvahhid İslâmî
harekete uzak ve ters düşmüştür.
Bu
yüzden O'nu izleyen, O'nun etkilediği geniş
sempatizan muhitine de ters düşmüştür zaman zaman.
Kendisini şiirin, sanatın ötesinde büyük bir
siyasal mücadelenin ortasında bulunca, biraz da
uslanmak bilmez huysuz-huzursuz şair kişiliğinin dürtüsüyle
olsa gerek, her şeyi, herkesi, her alanda yönetmek-yönlendirmek,
her konuda son sözü söyleyen olmak hevesine kapılıp
gitmiştir. Bu tutumunda onu deyim yerindeyse, her yaptığıyla
alkışlayan ama bu konuda sempatizan olmaktan da öteye
geçemeyen, hatta İslâm bahsinde sahicilikleri bile
tartışılabilecek yakın çevresinin de rolü olmuştur
kuşkusuz. O'nun konferanslarıyla coşup taşan Müslüman
kitleleri de aynı sıradan sayabiliriz. Ne var ki Necip
Fazıl, inandıkları ya da ağzından bir kez çıkmış
bulunan iddiaları uğruna, en yakın dostlarını da kırıp
dökmekten geri durmamış ve bu tutumuna İslâmî bir
kılıf bulmakta da oldukça becerikli davranmıştır.
Mesele
şu ki Necip Fazıl İslâm'a maalesef yanlış kapıdan
girmişti. Kuşkusuz iyi niyetli-samimi bir mücadeleciydi.
Ama temelli yanlışlıklarını görmemiş, görmek
istememiş, bazan da mücadelesinin sür'ati
bunu görmesine izin vermemişti. Bütün bunlara
rağmen, Türkiye'deki çağdaş İslâmî mücadelede
O'nun asla ihmal edilemeyecek öncü kişiliği
unutulmayacaktır.
Batıyı
tüm cephesiyle çok iyi tanıyan Necip Fazıl, batının
emperyalist yayılmacılığı karşısında “Büyük
Doğu” idealini geliştirir. Hedefi mutlaka İslâm
olan bu idealin, öncüsü de O'na göre mutlaka Türk
ulusu olacaktı. Osmanlı örneği, O'nun yüzyıllar süren
egemenliği, bu egemenliğin çöküşüne bir türlü
inanamayış, bunu hiçbir zaman sindiremeyiş, Türkiye'de
herhalde yalnızca gelenekçi çevrelerin ufukta o
egemenliğin yeniden doğuş serabını görmesine neden
olmuştur. Dünyanın şekil değiştiren çehresi, yeni
şartlar, ulusalcılıktan evrenselliğe kayan ideolojik
kamplaşmalardan habersiz bir idealizmdi bu kuşkusuz.
Üstelik temel hedef olarak gösterilen İslâm'ın
evrensel yapısı da yeni şartlara belki de Osmanlı'da
olduğundan çok daha uygun ve yakındı. Bu uygunluk ve
yakınlığı gören düşünürlerin başında Mehmed
Akif geliyordu. Ve merhum Akif'in eseri baştan sona İslâm
evrenselliğinin örnekleriyle dolu idi.
Sorun,
aslında doğu-batı sorunu olmasının ötesinde bir öneme
sahipti ve sanıldığından çok ayrı bir biçimde
ortada duruyordu. Ama Necip Fazıl bir kez «Büyük Doğu»
idealinin kurucusu ve geliştiricisi olarak yola çıkmıştı.
Sanatçı gururu bunu yeniden kritik edip yenileme ve düzeltmesine
kolay kolay izin vermezdi. Zaten O'nun bu gururudur ki
öteki kavimlerden tek bir Müslüman düşünürü tanımasına
ve iletişim aramasına engel olmuştu. Hatta Necip Fazıl,
kendinden önceki büyük İslâm sözcüsü Mehmed Akif
için bile, maalesef fazla olumlu düşünmemekteydi.
“Büyük
Doğu” bayrağını açmış yola çıkmıştır şair.
Anadolu'yu kent kent kasaba kasaba dolaşır. Ülkedeki
politik ortamın gereği, İslâmi açlıktan
yararlanarak tüm kentlerde “Büyük Doğu” teşkilatlarını
kurar. Her zaman, her fırsatta hatırlattığı ünlü
esprisi ile, Allah demenin suç sayıldığı Millî Şef
döneminin katı zarını deler. Düşe kalka da olsa,
omuzları yaralanarak, mahpuslarda çürüyerek de olsa,
yalnızca Allah değil, artık İslâm'dan da söze
edilebilecektir ülkede. Ama İslâm nedir, hangisi İslâm'dır,
hangi tavır İslâmîdir, bunların tanımı için hem
vakit erken, hem de bu tanımı yapabilecek tek bir
bilim adamı bile bulmak zordur. Yine O'nun
benzetmesiyle bu dâva başlangıçta müthiş bir
aysberg (buzdağı) idi. O, hohlaya hohlaya eritmiştir
bu dağı gerçi; bu kez de ortalıkta çamurdan, balçıktan
geçilemez olmuştur.
1949
da bir Malatya konferansından dönüşte, trende
'Davetiye' şiirini yazar
:
“Ey
karanlık, gelmektedir ecelin;
Nağmeler
gelin!
Toplanın
hep, derlenin hep;
düzelin;
Yığınlar
gelin!”
Evet
Üstad Necip Fazıl kişisel hayatını ve sanatını
ihmal etmek uğruna da olsa aç ve susuz yığınları
ardına takmıştır artık. Bunu 'Muhasebe' şiirinde
şöyle ifade eder :
“Büyük
meydana düştüm, uçtu, fildişi kulem;
Milyonlarca
ayağın altında kaldı kellem.
Üstün
çile, dev gibi gelip çattı birden: Tos!!!
Sen,
cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!
Cemiyet,
ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;
Ve
cemiyet, cemiyet, yok eden gürûhiyle...
Çok
var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!
Genç
adam, al silahı; iman,
tılsımlı kılınç!”
İslâm,
Necip Fazıl şiirinde başlangıçta insanı süfli
hayatından kurtaran yüce bir mânevi atmosferdir.
“Elmas mahcup, zift mağrur”ken, Allah'tan umut
edilen 'Nur', bu orantıyı tersine çevirecektir.
Bireysel hayatın, nefs'in ayaklar altına alınarak,
insanın özgürlük kapısına ait anahtarını,
“Sonsuzluk Kervanı”nın, ‘Büyük’lerinden
herhangi birine teslim ederek, 'Bağlanma' anlamını taşır.
Olay giderek toplumsal bir boyut kazanır. “Öz
yurdunda garip, öz vatanında parya”laştırılmış
bir toplumun açlığını, susuzluğunu, sinesinin
derinliklerinde hisseden şair, İslâm'ı toplumsal bir
ülkü olarak da samimiyetle benimsemiştir artık. Ve
bu ülkü Anadolu'da yeniden 'Türk'ün ruh kökü'nde kök
salacak, canlanacak ve birkaç yüzyıldan beri yüzüstü
sürünmeğe mahkum edilen, Müslüman Anadolu insanı
ayağa kalkacaktır; “Büyük Doğu” hareketi ile
taze bir umut doğmuştur şairin yüreğinde:
“Yarın,
elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün
doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir! “
İslâmi
ülküyü seçtikten sonraki hayatı boyunca, tüm sıkıştırılmaları,
mahpuslukları, çileleri boyunca bir an bile umudunu
yitirmeyen Necip Fazıl, bu yılmaz mücadeleci tavrı
ile gelecek kuşaklara her zaman örnek olacaktır.
Destansı bir
direniş gücü vardır. Üstelik yeni kuşaklar için
ek bir avantaj daha söz konusudur; İslam, ana kaynağından
artık sağlıklı bir biçimde anlaşılmaya başlamıştır.
Maalesef Necip Fazıl, bu avantajı kullanmaktan kendini
yoksun bırakmıştı. Ne ki O'nun gerçekten olağanüstü
umudu ve direniş gücü unutulmayacaktır.
Oğlu
Mehmed'e zindandan yazdığı mektup şiirin son kıtası
şöyle:
“Mehmed'im,
sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek
de sevinin, eve dönsek de!
Sanma
bu tekerlek kalır tümsekte!”
© 2002 İktibas
|