Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 280 Nisan 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce   
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı

Çağının Tanığı Ak Saçlı Bilge

Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı

Batı ile Dirsek Teması:

Üstad Necip Fazıl

 

İzzettin Hanifi

 

Yüzyılımızın Müslüman Türk şiiri açısından üstat sıfatına hak kazanmış ilk ismi Mehmed Akif'se, ikincisi hiç kuşkusuz Necip Fazıl'dır. Kendisine mahsus bir özel hayatı yoktur adeta. Hayatı ile sanatını, sanatı ile de 'dâvâ'sını öylesine içice, öylesine harmanlayarak sürdürmüştür ki, birçok özelliği kişiliğinde toparlayabilmiştir. Bir öncü-haberci, bir prototip ve bir üstad kimliğine en çok O, hak kazanmıştır. Bazan 'dâvâ'sının omuzlarına yıktığı kişisel davranışları ihmale uğramıştır. Örneğin namazlarına yeterince özen göstermediği zamanlar, 'dâvâ'sının bağlılarından, kendisi için vakit namazı kılmalarını isteyecek kadar samimiyet sınırlarını zorlamıştır.

Kendini Müslüman hissetmeğe başladığı ilk günden itibaren, Türkiye'de yaşayan tüm Müslümanlarla, ülkedeki aykırı rejim arasında, bizzat hayatını ve sanatını siper etmekten bir an için bile sakınmamıştır. İşte bu yüzden O'nun bir özel hayatı olmamıştır. İşte bu yüzden O'nun tüm mahremiyeti bilen-bilmeyen her hayranının gözleri önünde yaşanmış, deşifre edilmiştir.

Necip Fazıl İslâm'ı ana kaynağından öğrenmiş, evrensel-kuşatıcı yapısıyla kavramış, İslâmî bilimler üzerinde kafa yormuş bir düşünür değildi. Kimi gelişmemiş çevreler özellikle verdiği konferanslara bakarak, O'nu büyük İslâm alimi gibi takdim ederek, hem hayal sükûtu doğmasına neden olmuş, hem de üstadın gerçek yönünü gölgelemişlerdir. Oysa Necip Fazıl tam ve gerçek anlamda bir şairdir. Üstelik mütefekkir ve kavgacı bir şair. Bunun yanında şairliğiyle pek karşılaştırılamasa da usta bir sahne yazarıdır. Bunun dışındaki düşünsel tüm eserleri, belki konuları itibariyle bilimsel ama içeriği bakımından tamamiyle duygusaldır ve bilimsel bir altyapıya oturmazlar. Sözgelimi Hz. Peygamber'in hayatını konu alan “Çöle İnen Nur” adlı eseri baştan sona bu konudaki en zayıf, en kuşkulu kaynaklardan esinlenerek ve bu kaynakları gösterme zahmetine de katlanmadan kaleme alınmıştır. Bir tarih kitabı değildir, sosyolojik-bilimsel bir araştırma hiç değildir; duygusal bir eserdir. Mensur bir naat olmaktan öteye geçmez. Gerçekten de şiir gibi bir dili vardır.

Bütün bunlara rağmen Üstad Necip Fazıl'ın göz ardı edilemeyecek şairliğiyle birlikte bazan ondan daha da öne çıkmış, deyim yerindeyse kelle koltukta bir hatipliği, eski Yunan filozoflarını hatırlatan bir polemikçiliği vardır. Kendisini yargılayan hakimlerin, savcıların, hükümet adamları ve meslektaşlarının baş edemediği ünlü bir yönüdür bu Necip Fazıl'ın. Ne yazık ki Türk kültür ortamı ve Müslümanların genel kültür düzeyi Üstad'ı bu diyalektik başarısını neredeyse hafiflik olarak görecek, anlam vermekte zorluk çekecektir.

O'nun yüksek dozdaki diyalektik mücadele hayatının samimiyetinden hiçbir zaman şüphe edilemez. Ancak bu mücadelenin sağlıklı bir altyapıya oturup oturmadığı, stratejisinin iyi seçilip seçilmediği, her zaman tartışılır; tartışılacaktır da. O'nun şiirini ve sanatını bu mücadeleden bağımsız düşünemeyeceğimiz için, konuyu göz ardı etmemek zorundayız.

Necip Fazıl esasen aristokrat bir ailenin çocuğudur, İstanbul'da doğmuş büyümüştür. O dönemde birçok Anadolu insanının adını bile bilmediği her türlü çağdaş imkân ayaklarının önündedir. Çok genç yaşlarında şiirle tanışmış, kendini bir kültür-sanat çevresi ortasında bulmuştur. Ustalığını, yaşıtları arasında belki de en erken O, kanıtlamıştır.

Necip Fazıl'ın gençlik çağında aralarında bulunduğu sanat-kültür çevresi deyim yerindeyse vurdumduymaz, egosantrik (ben-merkezci) bir bohem hayatı yaşamaktadır. Necip Fazıl da bu hayatın içerisindedir. Ve arkadaşları arasında baş tacı edilmektedir. Bohem hayatının tüm mahremiyetine girer çıkar. Sonraki mücadele hayatında gözleyeceğimiz ince zekâsı, keskin sezgisi ve zengin genel (batılı) kültürü ile adeta bu hayatın da ustası olmuştur.

Bir serseridir belki O, ama her şeyden önce huysuz ve huzursuz bir tiptir. Ruhunda burkuntular, kafasında hafakanlar, kalbinde fışkırmağa hazır coşkular kaynayıp durmaktadır. Bunları frenleyecek, durulmasını sağlayacak bir müsekkin'e zaman zaman şiddetle  ihtiyaç duymaktadır:

“Aylarca  gezindim, yıkık ve şaşkın

Benliğim  bir kazan ve aklım  kepçe

Deliler köyünden bir menzil aşkın

Her fikir  içimde  bir çift kelepçe.”

 Müthiş sıkıntılar çekmekte, sara nöbetlerine tutulmuş gibi sarsılmaktadır:

“Sanki  burnum değdi  burnuna (yok)un

Kustum öz ağzımdan kafatasımı.

...

Akrep,  nokta  nokta  ruhumu sokmuş.

Mevsimden mevsime girdim böylece

Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden  büyük  işkence.”

Şair, uyumsuz ve kavgacı bir tiptir. Dönemin modalaşmış sanatçı şımarıklıklarının izlerini taşır yaşantısında.  Kalabalıklar arasındaki zoraki yalnızlığı, ününü büyük ölçüde sağlayan 'Kaldırımlar' şiirinin doğmasına neden olur. Yıl 1927’dir. Şair yirmili yaşlarında... Ölüm, tabut, ayak sesleri, otel yalnızlığı, boş odalar, gece yarısı, vehim, aynadaki hayal, istasyon, iskele ve benzeri temalar şairi içedönük bir şiir dünyası kurmaya doğru sürüklemektedir. Dönemin sanat anlayışına göre şiirin malzemeleri henüz ütopik ve metafizik öğelerden oluşmaktadır. Örneğin ölüm teması-hemen hemen tüm şairlerin işlediği büyülü, bazan egzotik bir temadır. Necip Fazıl'da bu korku ölümden çok kendinden korkmaya dönüşmüş, bir akibet endişesini hissettirmeğe başlamıştır. Azap için şunları yazmıştır:

“Bağrım,  çizgi  çizgi   kan;

Beni  seyretti hayran,

Bir  kadın  oldu   o  ân,

Kendini  bana verdi... “

Şair azap'la  izdivaç  etmiştir.  Olayın  o  dönemde  şairin   hayatı  açısından  hiçbir fiziksel gerçekliği yoktur. Rahatı, keyfi yerinde, politik konumu bakımından oldukça nüfuzlu bir durumdadır. Öyleyse nedir şairi azapla kıvrandıran? Demek ki  şair öncelikle yaşadığı  hayatla  uzlaşmamakta,  çevresine intibak edememekte, nefsiyle   barış içinde yaşayamamaktadır. Kendisiyle kavgalıdır her şeyden önce. Geleneksel   tasavvufi tanımlarla  uzaktan  uzağa  benzeşme  kokusu  taşıyan bir tanım  yüklü  'Nefs'  şiiri, bu geçiş dönemi için iyi bir örnektir:

“Cinnet, şüphe, korku, benim eserim;

Sıcak  kalbinizde gizlidir yerim.

Bir kurdum ki, sizi hep diş diş yerim

Ve gezerim hergün elbisenizde... “

Necip Fazıl, geniş batı kültürü yanında, geleneksel Türk şiirini de yakından izlemiştir. Türk dilinin ulaşmış bulunduğu imkânın sınırlarını zorlayarak, ona yeni imkânlar kazandırarak sürdürür şiirini. Geleneksel âşık tarzı şiirin kalıplarını yani hece veznini kullanır şiirinde. Ama O hece vezninde de hecenin beş şairinde gördüğümüz klasik bir vezin mutaassıbı değildir. Vezne de adeta yeni imkânlar bulur, hazırlar. Öyle bir akıcılık kazandırır ki, ölçüden hiç ödün vermeksizin, şiiri izlerken ölçüyü unutturur. Ancak özellikle bakıldığında vezin, hiçbir aksamaya uğramaksızın sürüp gitmekte, tekrarlanmaktadır.

Necip Fazıl âşık tarzı şiirin kalıplarını, biçimini kullanır ama, O'nun şiirinin âşık tarzı şiirle göbekbağı ilişkisi bile yoktur. Çünkü Necip Fazıl'ın muhtevası genelde doğulu olmaktan çok batılı ve bireysel özellikler taşımaktadır. Batılı anlamda felsefî çelişkilerin, evhamın, kuşkuların, sıkıntı ve yalnızlığın şiiridir Necip Fazıl'ın şiiri. Doğuda ya da Türk şiirinde Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim'i saymazsak, Necip Fazıl'ın şiiri batı ile ilk kez ciddî bir dirsek teması sağlamaktadır. Hele müslüman Türk şiiri sözkonusu edilirse, Necip Fazıl, Müslüman Türk şiirini batı ile temasa geçiren ilk önder, ilk üstad olma hakkını çoktan kazanmıştır. Batılı anlamda bağımsız sanatçı kimliği ile karşımıza çıkar O. Doğu-İslâm dünyasında sanatçı bireyselliği hiçbir zaman batıda olduğu gibi bireyselliğin felsefesini yapmaya dek uzamadı. Sanatçı bireyselliğine toleransla bakılabilmesi için birey adeta, toplumsal olan karşısında kendini aşağılamak zorundaydı. Ama Necip Fazıl hiçbir sınıfa, zümreye ve de çevreye yaslanmaksızın, salt bireyci bir şiiri, batılı anlamda ortaya koymada büyük başarı sağlamıştır. O, toplumsal bir kesimin değil salt insanın, bireyin tercümanıydı başlangıçta. Müslüman olduktan sonra da bireyselliğini terketmedi elbette. Ama bu kez artık Müslüman bireyin tercümanı olmakta, O'nun sancılarını dile getirmektedir.

Necip Fazıl didaktik diye nitelenebilecek hamasi duygularla yüklü söylevci bir şair olarak değerlendirilemez. O'nun, toplumsal içerikli olmakla değerlendirilebilecek Muhasebe, Sakarya Türküsü ve Destan şiiri bile iyice dikkat edilirse, bireysel temaya yaslanarak geliştirilmiştir. Esasen Doğu-İslâm dünyasının felsefeye pek tahammülü yoktur. Felsefe yapan sanatçıyı da kolay kolay onaylamaz. İşte Necip Fazıl bu kozayı delmiş, kişisel felsefesini benimsetmeyi bilmiş ender sanatçılardan birisidir.

Diyebiliriz ki Müslüman Türk şiirinde ilk kez Necip Fazıl'la kişisel felsefî temalar kendini kabul ettiriyordu. Bunda sanatçının yetkin soluğu en büyük rolü oynuyor, sanatının özgünlüğü tüm yükü rahatlıkla taşıyabilecek bir güce sahip görünüyordu. İtikadların ve kolay kabullerin bolca bulunduğu bir dünyada septik bir ses işitiliyordu:

“Ben, sırtında taşıyan işlenmedik günahı;

Allah'ın körebesi, cinlerin padişahı.

...

Hep ben, ayna ve hayâl; hep ben, pervane ve

mum;

Ölü ve Münker-Nekir; baş dönmesi, uçurum...”

Necip Fazıl, arayış sancıları içinde kıvranan ruhunu dindirmek için adeta başını taş kaldırımlara çarpa çarpa serseriler gibi dolaşıp dururken Abdülhakim Arvasi ile, bir başka tanımla da ruhunun çoktan beri hazır bulunduğu mistisizm ile tanışır. Bencilliği ya da bireyciliği doruğa ulaşmış bir sanatçının, egosunu aşağılayıp kendisi gibi bir insana bağlanma'sı oldukça yeni, etkileyici ve büyülü bir olay gibi gelir. Adeta şoke olur. Benliğini bu potada eritmenin denemelerine girişir.

Kuşkusuz bohem hayatına alışmış bir insanın böylesine bir zapt-ü rapt altına girmesi kolay olmayacaktır. O da zaten geçmiş hayatıyla bağlantısını belki de hiçbir zaman, ölümüne dek bile, tamamiyle koparamayacaktı. Böylece bir yanıyla nefs'ini aşağılayan, ayaklar altına alan, diğer bir yanıyla onu çevresindeki herkeslerden çok yükseklerde gören karmaşık, ipe sapa gelmez o huysuz sanatçı kişiliği, bu çifte kimlik, O'nun özgün sanatını oluşturacaktır. Bir yanda burnu “Kaf Dağı”nda bir şair, öte yanda “Sonsuzluk Kervanı” ardında “Üç ayakla seken topal köpek”tir.

Necip Fazıl, egosunun sorunlarını ya da şokunu atlatır atlatmaz, yeni yeni tanıştığı dünyanın (İslâm'ın) politik atmosferini soluklayınca, ilk gençlik dönemlerindeki dinamizmden belki daha bir bilinçle ve derinlik ve yoğunluk kazanmış bir hızla, kendisini siyasal mücadelenin ortasında bulur.

Sanatçı-şair Necip Fazıl kimliğini, dâva adamı kimliği gölgelemiştir artık neredeyse. Aslında bunun böyle anlaşılmasını sağlayan kendisidir. Tüm ilk gençlik yıllarına alt şiirlerini, kişisel duygularının şiirini toptan reddeder, yadsır. Bazan da yeniden yazar onları. Aslında yine bireyin şiirini yazmayı sürdürür. Ama bu kez bedensel yönünden çok bireyin ruhsal hayatı ve arayışlarını  konu  edinecektir. Ve artık şiirini, sanatını ve hayatını doğru bildiği dâvanın emrine verir. Ve O'nun gelecek  kuşaklara örnek olacak korkusuz ve ustalıklı mücadelesi başlar.

Kimilerince sanatına yazık ettiği söylenir. Zaten hırçınlıklarıyla kırıp döktüğü eski çevresi çabucak unutmak, unutturmak isterler O'nu. Ama O kararını vermiştir. Üstelik şiiri hiçbir zaman terketmiş de değildir. Nitekim toplu şiirlerine ad olarak verdiği “Çile” şiirini bu dönemde yazar ki bu eser, Necip Fazıl şiirinin şaheseri olarak her zaman anılmaya lâyık üstün bir şiirdir. Ne ki O'nu İslâm çerçevesinde görmeksizin salt Türk şiiri açısından değerlendirenler, daha çok önceki şiirleriyle, kişisel öğeler taşıyan eserleriyle anmak isterler. Oysa sözgelimi 1927 tarihini taşıyan “Kaldırımlar” şiiri ile karşılaştırıldığında, 1939 tarihini taşıyan “Çile” şiirinin, hem hece vezninin kullanılışındaki ustalık, hem dil hem de kültürel öğeler bakımından bir ustalık dönemi ürünü olduğu her zaman gözlemlenebilir.

Her ne kadar kendini ve kalemini İslâm dâvasına adamışsa da tepeden tırnağa batı kokan fluarlı şair olma kimliğini üzerinden büsbütün atamamıştır. Gerçekten de O'nun zihinsel-kültürel malzemesini, dimağının deposunu batı düşünce, sanat ve felsefesi doldurmakta-oluşturmaktadır daha çok. Ama bu, özenti boyutunda, kimliği-kişiliği oturmamış, kopyacı bir biçimde karşımıza çıkmaz elbette. Evet kelimenin tam anlamıyla tipik bir batılı gibidir O. Ama sonunda Müslüman olmuş bir batılı. Müslüman olduktan sonra da kültürel nefesini besleyen kaynak hâlâ tam anlamıyla doğulu değildir. Bizce bu bir realitedir. O'nu suçlamak için üzerine atılmış bir balçık değildir. Gönül isterdi ki Necip Fazıl, İslâm adına sayısız fedakârlıklar-özverilerle dolu hayatında, İslâmî mücadelesini, İslâm'ın bulandırılamamış asıl kaynağından besleyebilsin. Ne yazık ki O, Abdülhakim Arvasi'nin fazlaca ilmî bir değer ifade etmeyen “Rabıta Risalesi”ne saplanıp kalmış, her geçen gün yeryüzünde giderek yaygınlık ve derinlik kazanan muvahhid İslâmî harekete uzak ve ters düşmüştür.

Bu yüzden O'nu izleyen, O'nun etkilediği geniş sempatizan muhitine de ters düşmüştür zaman zaman. Kendisini şiirin, sanatın ötesinde büyük bir siyasal mücadelenin ortasında bulunca, biraz da uslanmak bilmez huysuz-huzursuz şair kişiliğinin dürtüsüyle olsa gerek, her şeyi, herkesi, her alanda yönetmek-yönlendirmek, her konuda son sözü söyleyen olmak hevesine kapılıp gitmiştir. Bu tutumunda onu deyim yerindeyse, her yaptığıyla alkışlayan ama bu konuda sempatizan olmaktan da öteye geçemeyen, hatta İslâm bahsinde sahicilikleri bile tartışılabilecek yakın çevresinin de rolü olmuştur kuşkusuz. O'nun konferanslarıyla coşup taşan Müslüman kitleleri de aynı sıradan sayabiliriz. Ne var ki Necip Fazıl, inandıkları ya da ağzından bir kez çıkmış bulunan iddiaları uğruna, en yakın dostlarını da kırıp dökmekten geri durmamış ve bu tutumuna İslâmî bir kılıf bulmakta da oldukça becerikli davranmıştır.

Mesele şu ki Necip Fazıl İslâm'a maalesef yanlış kapıdan girmişti. Kuşkusuz iyi niyetli-samimi bir mücadeleciydi. Ama temelli yanlışlıklarını görmemiş, görmek istememiş, bazan da mücadelesinin sür'ati  bunu görmesine izin vermemişti. Bütün bunlara rağmen, Türkiye'deki çağdaş İslâmî mücadelede O'nun asla ihmal edilemeyecek öncü kişiliği unutulmayacaktır.

Batıyı tüm cephesiyle çok iyi tanıyan Necip Fazıl, batının emperyalist yayılmacılığı karşısında “Büyük Doğu” idealini geliştirir. Hedefi mutlaka İslâm olan bu idealin, öncüsü de O'na göre mutlaka Türk ulusu olacaktı. Osmanlı örneği, O'nun yüzyıllar süren egemenliği, bu egemenliğin çöküşüne bir türlü inanamayış, bunu hiçbir zaman sindiremeyiş, Türkiye'de herhalde yalnızca gelenekçi çevrelerin ufukta o egemenliğin yeniden doğuş serabını görmesine neden olmuştur. Dünyanın şekil değiştiren çehresi, yeni şartlar, ulusalcılıktan evrenselliğe kayan ideolojik kamplaşmalardan habersiz bir idealizmdi bu kuşkusuz. Üstelik temel hedef olarak gösterilen İslâm'ın evrensel yapısı da yeni şartlara belki de Osmanlı'da olduğundan çok daha uygun ve yakındı. Bu uygunluk ve yakınlığı gören düşünürlerin başında Mehmed Akif geliyordu. Ve merhum Akif'in eseri baştan sona İslâm evrenselliğinin örnekleriyle dolu idi.

Sorun, aslında doğu-batı sorunu olmasının ötesinde bir öneme sahipti ve sanıldığından çok ayrı bir biçimde ortada duruyordu. Ama Necip Fazıl bir kez «Büyük Doğu» idealinin kurucusu ve geliştiricisi olarak yola çıkmıştı. Sanatçı gururu bunu yeniden kritik edip yenileme ve düzeltmesine kolay kolay izin vermezdi. Zaten O'nun bu gururudur ki öteki kavimlerden tek bir Müslüman düşünürü tanımasına ve iletişim aramasına engel olmuştu. Hatta Necip Fazıl, kendinden önceki büyük İslâm sözcüsü Mehmed Akif için bile, maalesef fazla olumlu düşünmemekteydi.

“Büyük Doğu” bayrağını açmış yola çıkmıştır şair. Anadolu'yu kent kent kasaba kasaba dolaşır. Ülkedeki politik ortamın gereği, İslâmi açlıktan yararlanarak tüm kentlerde “Büyük Doğu” teşkilatlarını kurar. Her zaman, her fırsatta hatırlattığı ünlü esprisi ile, Allah demenin suç sayıldığı Millî Şef döneminin katı zarını deler. Düşe kalka da olsa, omuzları yaralanarak, mahpuslarda çürüyerek de olsa, yalnızca Allah değil, artık İslâm'dan da söze edilebilecektir ülkede. Ama İslâm nedir, hangisi İslâm'dır, hangi tavır İslâmîdir, bunların tanımı için hem vakit erken, hem de bu tanımı yapabilecek tek bir bilim adamı bile bulmak zordur. Yine O'nun benzetmesiyle bu dâva başlangıçta müthiş bir aysberg (buzdağı) idi. O, hohlaya hohlaya eritmiştir bu dağı gerçi; bu kez de ortalıkta çamurdan, balçıktan geçilemez olmuştur.

1949 da bir Malatya konferansından dönüşte, trende  'Davetiye' şiirini yazar  :

“Ey karanlık, gelmektedir ecelin;

Nağmeler gelin!

 Toplanın hep, derlenin  hep; düzelin;

Yığınlar gelin!”

Evet Üstad Necip Fazıl kişisel hayatını ve sanatını ihmal etmek uğruna da olsa aç ve susuz yığınları ardına takmıştır artık. Bunu 'Muhasebe' şiirinde şöyle ifade eder :

“Büyük meydana düştüm, uçtu, fildişi kulem;

Milyonlarca ayağın altında kaldı kellem.

Üstün çile, dev gibi gelip çattı birden: Tos!!!

Sen, cüce sanatkârlık, sana büsbütün paydos!

Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle;

Ve cemiyet, cemiyet, yok eden gürûhiyle...

Çok var ki, bu hınç bende fikirdir, fikirse hınç!

Genç adam, al silahı;  iman, tılsımlı  kılınç!”

İslâm, Necip Fazıl şiirinde başlangıçta insanı süfli hayatından kurtaran yüce bir mânevi atmosferdir. “Elmas mahcup, zift mağrur”ken, Allah'tan umut edilen 'Nur', bu orantıyı tersine çevirecektir. Bireysel hayatın, nefs'in ayaklar altına alınarak, insanın özgürlük kapısına ait anahtarını, “Sonsuzluk Kervanı”nın, ‘Büyük’lerinden herhangi birine teslim ederek, 'Bağlanma' anlamını taşır. Olay giderek toplumsal bir boyut kazanır. “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya”laştırılmış bir toplumun açlığını, susuzluğunu, sinesinin derinliklerinde hisseden şair, İslâm'ı toplumsal bir ülkü olarak da samimiyetle benimsemiştir artık. Ve bu ülkü Anadolu'da yeniden 'Türk'ün ruh kökü'nde kök salacak, canlanacak ve birkaç yüzyıldan beri yüzüstü sürünmeğe mahkum edilen, Müslüman Anadolu insanı ayağa kalkacaktır; “Büyük Doğu” hareketi ile taze bir umut doğmuştur şairin yüreğinde:

“Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir! “

İslâmi ülküyü seçtikten sonraki hayatı boyunca, tüm sıkıştırılmaları, mahpuslukları, çileleri boyunca bir an bile umudunu yitirmeyen Necip Fazıl, bu yılmaz mücadeleci tavrı ile gelecek kuşaklara her zaman örnek olacaktır. Destansı  bir direniş gücü vardır. Üstelik yeni kuşaklar için ek bir avantaj daha söz konusudur; İslam, ana kaynağından artık sağlıklı bir biçimde anlaşılmaya başlamıştır. Maalesef Necip Fazıl, bu avantajı kullanmaktan kendini yoksun bırakmıştı. Ne ki O'nun gerçekten olağanüstü umudu ve direniş gücü unutulmayacaktır.

Oğlu Mehmed'e zindandan yazdığı mektup şiirin son kıtası şöyle:

“Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!”

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin