|
“Milli Kuvvetler”in Batı
ile Gizemli İlişkisi
Türkiye
ile AB arasında krize neden olan gelişmelerin baş aktörlerinden
İşçi Partisi lideri, eski Maocu, "Milli
Kuvvetler"in güçlü tetikçisi, eski arkadaşlarına
göre CIA ve MİT ajanı Doğu Perinçek, AB’nin Türkiye
temsilcisi Karen Fogg’un internetteki yazışmalarını
"Milli Kuvvetler"in desteğiyle elde
ettiklerini iddia etmektedir... "Askeriyede, devlet
içinde, sendikalarda, demokratik kurumlarda Milli
Kuvvetler’in olmadığı yer yok. Türkiye’nin bağımsızlık
ve güvenliği ile ilgili, Avrupa ve ABD’yi zor duruma
düşüren bilgiler, Türkiyeci kuvvetler tarafından açıklanır
ve yayınlanır. Bu bilgiler bizim denizimize ulaşıyor."
ifadeleriyle hem "derin devlet"in bir blokunun
sözcülüğünü yapan, hem de böylelikle kendisi ve
ekibinin "gücünü " ele güne gösterme fırsatı
bulan Doğu Perinçek, aynı zamanda, Türkiye’deki
siyasal sisteminin ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu
da tüm dünyaya ilan etmiş oldu. Bununla da yetinmeyen
Perinçek, rejimin "Misyon-er"lerinden biri
olarak din sömürüsü yapmaktan geri kalmayarak,
"elimizde en son dinimiz kalmıştı, onu da almak
için misyonerlerini yollamışlar, Ayasofya’nın
Ortadoks Kilisesi olması için AP’ye (Avrupa
Parlomentosu)’na önerge bile vermişler"
diyebilmektedir.
TSK’nin
resmi görüşü olmadığı altı çizilerek belirtilse
bile, MGK Genel Sekreteri Orgeneral Kılınç’ın,
"AB’ne alternatif arayalım. Bu bağlamda
ABD’yi de gözardı etmeden Rusya ve İran gibi
devletlerle alternatif arayışı içine girelim"
şeklindeki beyanatının yanısıra, Milliyetçi-
Muhafazakar çevrelerin AB karşıtlığını güçlendirecek
çıkışları benzer çerçevede değerlendirilebilir.
Aynı
niyeti taşımasalar ve sistem içinde aynı ağırlığa
sahip olmasalar da AB’ne çeşitli kaygılarla "çekinceli"
ya da "karşıt" tavır alan bu çevreler, AB
karşıtları olarak isimlendirilmektedirler. Oysa gerçek
böyle değildir. Evet, bu çevrelerin içinde küçük
bir marjinal grup ideolojik nedenlerle AB’ne karşı gözükmektedir.
Ancak tüm bu çıkışlarda köklü bir AB karşıtlığının
argümanlarını yakalamak imkanı bulunmamaktadır. Bu
çıkışlar, olsa olsa, önümüzdeki dönem Türkiye
vizyonuyla ilgili sistem içi odakların beklenti ve
kaygılarını yansıtan ifadeler olarak değerlendirilebilir.
Aynı zamanda, bu tür deklarasyonlar, hem de sistemi
kontrol eden etkili ve yetkili zevattan kamuoyuna yansıyan
bu muhalif ifadeler, "Türkiye’nin AB sürecinde
yeni bir evreye girmekte olduğunun bir işareti olarak
algılanmalıdır." Nitekim Orgeneral Tuncer Kılınç’ın,
Türkiye’nin milli menfaatlerine karşı bir tutum
sergilediğini iddia ettiği AB’ye karşı alternatif
aramayı önermesine sert çıkan ANAP Genel Başkanı
ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın ifadeleri
de Türkiye-AB ilişkilerinin kritik bir dönemeçte
olduğunun bir başka cephedeki önemli bir göstergesi
olarak kabul edilebilir. Zira aynı Mesut Yılmaz, Başbakan
Yardımcısı ve AB’nden sorumlu Devlet Bakanı sıfatıyla
AB’nin son tavırlarını sömürgeci güçlerin tavrı
olarak nitelendirerek, bu tür tavırların AB karşıtlarına
güç vereceğini ifade etmiştir. Benzer bir açıklamayı,
Dışişleri Bakanı İsmail Cem de, neredeyse
diplomatik kuralların dışına çıkarak, açık ve
net bir şekilde AB yetkililerine karşı yapmıştır.
Marjinal
çevreleri bir kenara bıraktığımızda, Türkiye’de
kıblesini Batı’ya çevirmemiş sistem-içi unsur
hemen hemen bulunmamaktadır. İçeriden ve dışarıdan
sistem-dışı bir odak olarak algılanması gereken İslami
hareketin ise kendi kimliğini net bir şekilde ortaya
koyması ve taraf olmadığı AB ile ilgili tartışmaların
ötesinde toplumun önüne alternatif bir yaşam biçimini
sunması, bugünkü yerel ve global açmazlara köklü
çözümleri de beraberinde getirecektir.
Bu
vesile ile, İslami hareketin dışında, sistem içi güç
odaklarının AB karşısındaki pozisyonlarını tesbit
ederek değerlendirmemize devam edebiliriz. Bilindiği
gibi, "Ortak bir Pazar" söyleminden "Özgürlüklerin
yerleştiği, demokratik ve refah içinde bir ülkede yaşamak
istiyorum" çizgisine taşınan solcular, AB
konusunda farklı düşünceleri ifade etmektedirler.
Bunlardan bir kısmı, AB’ne girmeyelim tezini
savunmaktadırlar. Bunlara göre, zaten AB Türkiye’yi
almayacak ya da Türkiye AB’ne girmeyecektir. Bir başka
kesim ise, "AB’ne bazı değerlerimize sahip çıkarak
girelim. Ciddi bir pazarlık yapalım, onurumuzu koruyalım"
düşüncesindedir. Büyük bir kesim de, "AB’ne
mutlaka girmeliyiz" tezini savunmaktadır. Ulusal
solcusu/Kemalist solcusu, Sosyalist solcusu, Demokratik
solcusu ile sol cenahta durum kısaca böyle özetlenebilir.
Sağdaki spekturuma bakarsak burada en net ton ile
liberalleri hemen ayırt edebilmekteyiz. Liberaller
"AB’ne taraftarlık ve karşıtlık konusunda net
olmak gerektiğini" söylemektedirler. Onlara göre,
"AB’ne evet, ama" diye devam edenler de
AB-karşıtı safta değerlendirilmelidir. Zira, Türkiye’nin
çağdaşlaşma ülküsünün gerçekleşmesinde AB üyeliği
elzem gözükmektedir. İç dinamiklerle Türkiye’nin
militer yapısını değiştirmek mümkün değildir. Öyle
ki liberaller AB’ni bir "değerler sistemi"
olarak algılamakta ve AB’nin ekonomik, siyasi vd.
boyutlarını ikincil önemde görmektedirler. Sağdaki
ikinci kesim ise, kendilerini sistem içi bir unsur
olarak deklare eden, dış çevrelerin ve sistem içindeki
bir kısım unsurların pozisyonları ve çıkarları
gereği kendilerini "Siyasal İslamcı" olarak
niteledikleri "Millici" (Bin yıllık tarih söylemcileri)
"Muhafazakar sağ" çevrelerdir. Bunlar, başlangıçta,
pozisyonları gereği, AB’ni "Hiristiyan Kulübü"
olarak değerlendirirlerken, bugün, gerek giderek
merkeze yakın bir politika izlemeleri ve gerekse
sistem-içi açmazlarını çözmek amacıyla AB üyeliğine
dört elle sarılmaktadırlar. Ancak bunlar da liberal
ve muhafazakar iki ayrı kanat olarak değerlendirildiğinde,
özellikle muhafazakarlarının, Millici anlayışın
gereği AB’ne bazı rezervler koymaktan da geri kalmadıkları
görülmektedir. Sağda etnik milliyetçilikten kültürel
milliyetçiliğe doğru hızla yol alan, ancak soğuk
savaş sonrası ortama uyum zorlukları yaşayan
Milliyetçi cephe ise, ulusal solcularla aynı kulvarda
yürüyüşlerini sürdürmekte ve zaman zaman
kendilerini tanımlamakta zorlanmaktadırlar. Oysa bu
durum konjonktürün bir gereği olarak değerlendirmelidir.
Zira, 1990’lı yıllarda iki kutuplu Dünya sisteminin
çökmesiyle, dünya genelinde ulusalcı sol ile ulusalcı
sağ arasında hızlı bir yakınlaşma gözlenmektedir.
Dolayısıyla Türkiye’de de, geçmişte aralarında
ciddi husumetler bulunan Milliyetci sağcılar ile
Milliyetci solcular, "Kuvayı Milliye İttifakı"
olarak adlandırılan bir platformda birbirlerine hızla
yakınlaşmaktadırlar. Bu yakınlaşmanın bir tezahürü
de, AB ekseninde yürütülen, Türkiye’nin yeni
vizyonuyla ilgili tartışmalarda çok net olarak ortaya
çıkmış bulunmaktadır. Ancak bu cephe, arkalarına
TSK’ni aldığını iddia ettiği veya böyle bir
intiba ortaya çıktığı için, mevcut anayasal yapıda
bu yeni Kuvayı Milliyecilerle ilgili tartışmalar açık
bir düzlemde yapılamamakta, zülfü yare dokunulmaktan
çekinilmektedir. Her ne kadar değişen dünya koşulları
ve iletişim araçlarının yaygınlaşması belirli
konuların üstü kapalı kalmasına müsaade etmese de,
Türkiye Cumhuriyeti’nde tabu konular hep olagelmiştir.
Üstelik, içeriden birileri bu konulara kenarından köşesinden
parmak bastığında, ya ulusal güvenliği tehlikeye
atan "hain", işbirlikçi olarak yaftalanır,
ya da düşünce suçundan DGM’lik oluverir. Oysa dışarıdan,
özellikle de Batı’dan gelen önemli şahsiyetler ve
istihbarat örgütleri bağlantılı araştırmacılar için
herhangi bir yasak söz konusu olmamıştır ya da böyle
bir yaygın intiba verilmiş bulunmaktadır.
Bu
bağlamda, "Türkiye’nin Arjantin’den tek farkı
stratejik pozisyonudur. Bu stratejik pozisyonuna bağlı
olarak, Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü de
ordusudur" diyen George Soros’un sözlerinin altını
kalın çizgilerle çizmek gerekir. Borsa ve para
oyunları üzerinden ciddi miktarda rantlar elde eden dünyanın
önde gelen spekülatörlerinden olan bu zatın kullandığı
fonların büyük bir kısmının CIA kontrolündeki
fonlar olduğu, dolayısıyla ABD yönetimi ile bağlantılı
olduğu dikkate alındığında yukarıdaki ifadelerin
anlamı ve vehameti ortaya çıkacaktır. Bununla
birlikte, Türkiye’de AB düzleminde bu tür tartışmalar
sürerken, "AB’ye karşı ABD ile birlikte
Avrasya’da alternatif arayışı" olarak da tanımlanan
son askeri çıkışın ne ABD’nin Türkiye uzmanları
nezdinde, ne de Avrupalılar arasında ciddi bir ilgi ve
kaygıya neden olmaması, Türkiye’nin dünyadaki ağırlığı
ve müttefikleri nezdindeki itibarı açısından düşündürücü
bir durumdur. Zaten "Doğu Akdeniz’e hakim konumu
nedeniyle, Türkiye’yi ‘Avrupa Sistemi’ dışında
görmek Amerika’nın bakış açısı olamaz. Türkiye
ile Irak ve Körfez güvenliği konusunda da ortaklığa
gidecek Amerika Türkiye’yi ‘Avrupa güvenlik çerçevesinin
bir parçası’ olarak görmektedir." Aynı
zamanda, mevcut konjonktürde, iç içe girmiş ABD-Türkiye
ve Türkiye–AB ilişkileri göz önüne alındığında,
en azından kısa ve orta vadede, "Amerika mı,
Avrupa mı?" düzleminde bir tartışmanın anlamlı
olduğu da söylenemez. Belki uzun vadede, AB’ne üye
olmuş veya büyük devlet olma idealini yeniden yakalamış
bir Türkiye’nin alternatif ittifak arayışlarından
bahsetmek imkanı bulunabilir!..
ORTADOĞU’DA
ABD – İSRAİL TERÖRÜ
VE
YANSIMALARI
Türkiye’de
"Avrupa mı Amerika mı?m" tartışmaları,
spakülasyon düzeyinde devam ederken, medyada da kesif
bir Amerikan propagandası 11 Eylülden bu yana devam
etmektedir. Hem de banal yöntemlerle ve pervasızca....
Geçmiş yıllarda CIA’den maaş alan medya çalışanlarının,
köşe yazarlarının listesi bir hayli ses getirmiş
iken, maalesef, günümüzde kimse bu banallığı ve
pervasızlığı sorgulama gereği bile duymamaktadır.
Zira Türkiye’de ikbal bekleyen siyasetçisi de, iş
adamı da, gazetecisi de ABD ile karşı karşıya
gelmek istememektedir. Bu arada, terörle mücadele
bahanesiyle stratejik hedeflerine ulaşmak üzere çerçevesi
belirsiz bir terör tanımı yapan ABD’nin teröristçe
saldırıları devam edegelmektedir. Bu bağlamda yakınımızda,
hem de çok yakınımızda ABD – İsrail ortaklığıyla
bir toplum yok edilmek ile Amerikan barışına razı
olmak arasında "medeni!" bir tercih yapmaya
zorlanmaktadır. Evet, ABD – İsrail ortak stratejisi
gereği Arafat ve dolayısıyla Filistinliler köşeye sıkıştırılıp
boğulmak, verilene razı olmaya mecbur olacakları bir
duruma düşürülmek istenilmektedir. Ne var ki hem bu
stratejinin gerçekçi olmadığı kanlı bir süreç
sonunda ortaya çıkmış, hem de ABD’nin Irak’ta
bir operasyon ihtimalini değerlendiriyor oluşu,
konunun yeniden ele alınması gereğini ortaya çıkarmış
bulunmaktadır. Bu meyanda, ABD Başkan Yardımcısı
Dick Cheney’in, Ankara’ya gelmeden önce Ariel
Sharon ile görüştüğü bilinmektedir. Bu görüşme
sonrasında yapılan ortak basın toplantısında
Cheney, "Yaser Arafat’la önümüzdeki dönemlerde,
belirlenecek bir yerde görüşebileceğini" ifade
etmiştir. Nitekim, bu çerçevede, Cheney’in mart ayı
sonunda yeniden bölgeye gelmesinin söz konusu olduğu
da ABD’li yetkililerce açıklanmış bulunmaktadır.
Ancak, Cheney’in Arafat ile görüşmesi bir ön şarta
bağlanmaktadır. Buna göre, Arafat’tan, terörün önlenmesi
için, daha doğrusu İsrail ve ABD’nin ortaklaşa yürüttükleri
devlet terörüne karşı Filistinli grupların benzer yöntemlerle
karşılık vermelerine engel olunması ve dolayısıyla
Amerikan barışının gerçekleştirilmesi yolunda
ciddi bir çaba sarf etmesi talep edilmektedir. Buna karşılık
Filistinliler de ateşkes görüşmelerinin başlayabilmesi
için Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail işgalinin
sona erdirilmesini talep etmektedir. Zaten, Tenet Planı
da, İsrail’in İntifada’dan önceki sınırlarına
çekilmesini, Filistin yönetiminin kontrolü dışındaki
"illegal" silahların toplanmasını ve özellikle
de İslami Cihad ve Hamas gibi gruplardan tutuklamalara
gidilerek baskı altında tutulmasını öngörmekteydi.
Tüm bu gelişmeler de göstermektedir ki, 11 Eylül
konjonktöründen yararlanılarak yürütülen
Filistinlileri sıkıştırma, barışa zorlama
stratejisi başarısız olmuş ve bu sürecin sonuna
gelinmiştir. Nitekim, sanki aynı merkezden (ABD’nden)
idare ediliyormuşcasına BM Genel Sekreteri’nin İsrail’i
suçlayıcı mektubu da göstermektedir ki, global
sistem ve onun jandarması konumundaki ABD açısından
son gelişmeler beklenenden çok farklı olmuştur. Ve
1987’deki intifada ile karşılaştırıldığında El
Aksa İntifadası, Filistinlilere köşeye sıkıştırmayı
amaçlayan planı başarısız kılmış ve bu süreç,
İsrailliler için dayanılmaz boyutlara ulaşmış
bulunmaktadır. Yani kaybedeceği çok şey bulunan İsrail,
Kasap Sharon yönetiminde adeta ava giderken avlanmıştır.
Tabii binlerce masumun canı pahasına bu sonuç ortaya
çıkmıştır. Ancak bu durum Filistinliler lehine
politik sonuçlar doğuracak mı? sorusuna şu an için
cevap vermek zor gözükmektedir. ABD Başkan Yardımcısı
Cheney’in bölgeyi ziyaretiyle belirginleşen bu sonuç
ve yeni bir sürecin başlamasına paralel olarak gündeme
getirilen Tenet Planı ve Suudi Arabistan Prensi’nin
Barış Planı ileriki günlerde daha ciddi bir şekilde
değerlendirilecektir. Aynı zamanda Beyrut’ta
toplanan Arap Zirvesi’nin sonuçları da yeni sürecin
seyrini etkileyecek bir gelişme olarak görülebilir.
Bunlara ilaveten bu yeni sürecin başarısında en önemli
etken, hiç şüphesiz, ABD’nin düğmeye bastığı
Irak operasyonu olacaktır.
SADDAM’SIZ
FEDERAL IRAK’A DOĞRU:
Bilindiği
gibi Körfez savaşında ABD’nin Saddam’ın ipini çekeceği
beklenmekteydi. Ancak, ABD, daha önce Kiralık Katil
olarak hizmetinden yararlandığı Saddam’sız bir
Irak’ta gelişmelerin seyrini net bir şekilde göremiyordu.
Bu yüzden Saddam’ın elini kolunu bağlayıp şartların
olgunlaşmasını bekledi. 11 Eylül saldırıları da
şartların olgulaştırılması sürecini hızlandırdı.
Artık ABD’nin Irak opersyonuyla ilgili planları
netleşmişti. Öyle ki, ABD, Saddam sonrası Irak’ta
başa getireceği işbirlikçileri bile alternatifli
olarak belirlemiş, çalışmaları hızlandırmıştı.
Ancak zamanlama ve yöntem konusunda net bir karar yoktu.
Bu arada, İsrail ile Filistin arasındaki şiddetli çatışma
ve bu çatışmanın gerisinde ABD siluetinin net bir şekilde
görülmesi, hem Irak operasyonu için hem de bölgedeki
Batılı yöneticiler için sorun oluşturmaktaydı.
İşte böyle sıkışık bir ortamda Cheney’in bölgeye
ziyareti gerçekleşti. Bu gezi, iddiaların aksine bir
nabız yoklaması boyutunu aşan, adeta Irak
operasyonunun ikinci etap çalışmalarının bir parçasıydı.
Artık, Körfez Savaşı’ndan bu yana devam eden bu
operasyonda üçüncü ve son etaba hızla yaklaşıldığı
gözlenmektedir. Bu bağlamda, İsrail – Filistin çatışmasının
ABD müdahalesiyle durdurulması ya da bu iradenin net
bir şekilde ortaya konulması, Irak’ın iç dengeleri
ve bölge ülkelerin kaygılarının giderilmesi açısından
elzemdir. Zira son aşamaya yaklaşılan Irak
operasyonunda tarih ve yöntemin netleşmesiyle sadece
Irak’ta yeni bir yapı oluşturulmaya çalışılmayacak,
aynı zamanda bu gelişme bölgeyi de etkileyecektir.
Muhtemelen sonbahardan sonra ve ABD’nin iç siyasi
dengeleri de dikkate alınarak belirlenecek operasyon
zamanı ile Afganistan operasyonu arasındaki ilintiyi
de gözden kaçırmamak gerekir. Yöntem konusunda ise
çeşitli seçenekler söz konusu edilmektedir. Gelişmelerin
seyrine, daha doğrusu Irak’taki iç dinamiklerin ne
ölçüde harekete geçirileceğine paralel olarak
askeri operasyon, tüm zorluklarına karşın ciddi bir
ihtimal olarak gözükmektedir. Bu arada, medyada
yeralan ve Cheney’in gezisi dolayısıyla bir kez daha
gündeme gelen Arap ülkeleri yöneticilerinin
operasyona sıcak bakmadıkları yolundaki haber ve
yorumlar doğruyu yansıtmamaktadır. Anlaşıldığı
kadarıyla bu yöneticilerin operasyona karşı çıkmaları
söz konusu olmayıp, iki temel kaygıları bulunmaktadır.
Bunlardan birincisi, İsrail ile Filistin arasındaki çatışma
ve ABD’nin İsrail yanlısı politikaları devam ettiğinde
Irak operasyonuna verecekleri desteği kamuoylarına
anlatmakta zorlanacakları hususudur. İkincisi ise,
orta ve uzun vadede, Irak’ta yapılacak düzenlemelerin
kendilerini de etkileyeceği, iç dengelerini bozacağı,
hatta iktidarlarını sarsacağı kaygılarıdır. Konu
bu çerçevede değerlendirildiğinde, bizce daha net
olarak anlaşılabilmektedir. Bir ABD yetkilisinin,
"Ortadoğu’da liderlerin kamuoyuna söyledikleriyle
kulaklarımıza fısıldadıklarının farklı olmasına
alışığız" sözlerinin bu çerçevede altını
çizmeli ve bölgedeki halk ile yönetimlerin farklı
kaygılara sahip olduklarını bilerek konuyu değerlendirmeliyiz.
Keza, Türkiye’de de Irak operasyonu konusunda değişik
seslerin duyulması bizleri yanıltmamalıdır. Bunlar,
Türkiye’nin iç dengeleriyle ilgili tartışmaların
konu düzlemindeki yansımalarından başka bir anlam taşımamaktadırlar.
Ancak, bu tesbitimiz, ABD’nin stratejik ortağı Türkiye’nin,
gerekirse operasyonda kendine verilecek rolü yerine
getirirken, ülkenin bazı gerçeklerinden kaynaklanan
kaygılarının olmayacağı anlamında algılanmamalıdır.
Bu temel kaygılar, Irak’ın toprak bütünlüğünün
korunması, bunun doğal uzantısı olarak Irak’taki Kürtler’in
bağımsız bir yapı (devlet) oluşturmalarının
engellenmesi ve en önemlisi de, mevcut konjonktürde geçmişte
olduğu gibi Irak operasyonunun Türk ekonomisine yükleyeceği
büyük yükün karşılanmasıdır. Bunlara ilaveten
yeni Irak yönetimindeki dengeler ve Türkmenlerin
buradaki konumu Türkiye’yi yakından
ilgilendirmektedir. Konuyla ilgili olarak Türkiye’de
yapılan tartışmalar başta ABD olmak üzere Batılı
mahfillerde takip edilmekte ve global sistem içindeki Türkiye’nin
yeri ve içinde bulunduğu ekonomik açmazlar çerçevesinde
Türkiye’nin operasyona katkısı tartışılmaktadır.
Bu bağlamda, Fransız Le Figaro Gazetesi, manşetten
duyurduğu haberinde, resmi Türk tezinin Irak’a
operasyon yapılmasına karşı olduğunu belirtmektedir.
Aynı gazete, Türk Genelkurmayı’na yakın kaynaklara
dayanarak askerlerin konuyla ilgili düşüncelerini de
aktarmaktadır. Askerlerin "Amerika’ya ‘hayır’
dememeliyiz. Bu bir hata olur. Irak’a yönelik
Amerikan operasyonu tartışılmalı ve 1926 Anlaşması’nın
yeniden işlerlik kazanmasını talep etmeliyiz"
dedikleri iddia edilmektedir. Aynı konuyla ilgili yine
ABD’li yetkililerin de benzer iddiaları
dillendirdikleri medyada yer almakta, uzmanlarca ifade
edilmektedir. Dolayısıyla ABD Başkan Yardımcısı
Dick Cheney’nin, özellikle Genelkurmay Başkanı ile
görüşmekte ısrar etmesi, Milli Savunma Bakanı
Sabahattin Çakmakoğlu’nun Cheney onuruna verilen
yemeğe bile çağrılmaması türünden manipülasyonların,
unutkanlıkla veya diplomatik lisanla izah edilmesi
kolay olmasa gerekir...
© 2002 İktibas |