Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 280  Nisan 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

 

 

 “Milli Kuvvetler”in Batı ile Gizemli İlişkisi

 

Türkiye ile AB arasında krize neden olan gelişmelerin baş aktörlerinden İşçi Partisi lideri, eski Maocu, "Milli Kuvvetler"in güçlü tetikçisi, eski arkadaşlarına göre CIA ve MİT ajanı Doğu Perinçek, AB’nin Türkiye temsilcisi Karen Fogg’un internetteki yazışmalarını "Milli Kuvvetler"in desteğiyle elde ettiklerini iddia etmektedir... "Askeriyede, devlet içinde, sendikalarda, demokratik kurumlarda Milli Kuvvetler’in olmadığı yer yok. Türkiye’nin bağımsızlık ve güvenliği ile ilgili, Avrupa ve ABD’yi zor duruma düşüren bilgiler, Türkiyeci kuvvetler tarafından açıklanır ve yayınlanır. Bu bilgiler bizim denizimize ulaşıyor." ifadeleriyle hem "derin devlet"in bir blokunun sözcülüğünü yapan, hem de böylelikle kendisi ve ekibinin "gücünü " ele güne gösterme fırsatı bulan Doğu Perinçek, aynı zamanda, Türkiye’deki siyasal sisteminin ne kadar ciddiyetten uzak olduğunu da tüm dünyaya ilan etmiş oldu. Bununla da yetinmeyen Perinçek, rejimin "Misyon-er"lerinden biri olarak din sömürüsü yapmaktan geri kalmayarak, "elimizde en son dinimiz kalmıştı, onu da almak için misyonerlerini yollamışlar, Ayasofya’nın Ortadoks Kilisesi olması için AP’ye (Avrupa Parlomentosu)’na önerge bile vermişler" diyebilmektedir.

TSK’nin resmi görüşü olmadığı altı çizilerek belirtilse bile, MGK Genel Sekreteri Orgeneral Kılınç’ın, "AB’ne alternatif arayalım. Bu bağlamda ABD’yi de gözardı etmeden Rusya ve İran gibi devletlerle alternatif arayışı içine girelim" şeklindeki beyanatının yanısıra, Milliyetçi- Muhafazakar çevrelerin AB karşıtlığını güçlendirecek çıkışları benzer çerçevede değerlendirilebilir.

Aynı niyeti taşımasalar ve sistem içinde aynı ağırlığa sahip olmasalar da AB’ne çeşitli kaygılarla "çekinceli" ya da "karşıt" tavır alan bu çevreler, AB karşıtları olarak isimlendirilmektedirler. Oysa gerçek böyle değildir. Evet, bu çevrelerin içinde küçük bir marjinal grup ideolojik nedenlerle AB’ne karşı gözükmektedir. Ancak tüm bu çıkışlarda köklü bir AB karşıtlığının argümanlarını yakalamak imkanı bulunmamaktadır. Bu çıkışlar, olsa olsa, önümüzdeki dönem Türkiye vizyonuyla ilgili sistem içi odakların beklenti ve kaygılarını yansıtan ifadeler olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda, bu tür deklarasyonlar, hem de sistemi kontrol eden etkili ve yetkili zevattan kamuoyuna yansıyan bu muhalif ifadeler, "Türkiye’nin AB sürecinde yeni bir evreye girmekte olduğunun bir işareti olarak algılanmalıdır." Nitekim Orgeneral Tuncer Kılınç’ın, Türkiye’nin milli menfaatlerine karşı bir tutum sergilediğini iddia ettiği AB’ye karşı alternatif aramayı önermesine sert çıkan ANAP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ın ifadeleri de Türkiye-AB ilişkilerinin kritik bir dönemeçte olduğunun bir başka cephedeki önemli bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Zira aynı Mesut Yılmaz, Başbakan Yardımcısı ve AB’nden sorumlu Devlet Bakanı sıfatıyla AB’nin son tavırlarını sömürgeci güçlerin tavrı olarak nitelendirerek, bu tür tavırların AB karşıtlarına güç vereceğini ifade etmiştir. Benzer bir açıklamayı, Dışişleri Bakanı İsmail Cem de, neredeyse diplomatik kuralların dışına çıkarak, açık ve net bir şekilde AB yetkililerine karşı yapmıştır.

Marjinal çevreleri bir kenara bıraktığımızda, Türkiye’de kıblesini Batı’ya çevirmemiş sistem-içi unsur hemen hemen bulunmamaktadır. İçeriden ve dışarıdan sistem-dışı bir odak olarak algılanması gereken İslami hareketin ise kendi kimliğini net bir şekilde ortaya koyması ve taraf olmadığı AB ile ilgili tartışmaların ötesinde toplumun önüne alternatif bir yaşam biçimini sunması, bugünkü yerel ve global açmazlara köklü çözümleri de beraberinde getirecektir.

Bu vesile ile, İslami hareketin dışında, sistem içi güç odaklarının AB karşısındaki pozisyonlarını tesbit ederek değerlendirmemize devam edebiliriz. Bilindiği gibi, "Ortak bir Pazar" söyleminden "Özgürlüklerin yerleştiği, demokratik ve refah içinde bir ülkede yaşamak istiyorum" çizgisine taşınan solcular, AB konusunda farklı düşünceleri ifade etmektedirler. Bunlardan bir kısmı, AB’ne girmeyelim tezini savunmaktadırlar. Bunlara göre, zaten AB Türkiye’yi almayacak ya da Türkiye AB’ne girmeyecektir. Bir başka kesim ise, "AB’ne bazı değerlerimize sahip çıkarak girelim. Ciddi bir pazarlık yapalım, onurumuzu koruyalım" düşüncesindedir. Büyük bir kesim de, "AB’ne mutlaka girmeliyiz" tezini savunmaktadır. Ulusal solcusu/Kemalist solcusu, Sosyalist solcusu, Demokratik solcusu ile sol cenahta durum kısaca böyle özetlenebilir. Sağdaki spekturuma bakarsak burada en net ton ile liberalleri hemen ayırt edebilmekteyiz. Liberaller "AB’ne taraftarlık ve karşıtlık konusunda net olmak gerektiğini" söylemektedirler. Onlara göre, "AB’ne evet, ama" diye devam edenler de AB-karşıtı safta değerlendirilmelidir. Zira, Türkiye’nin çağdaşlaşma ülküsünün gerçekleşmesinde AB üyeliği elzem gözükmektedir. İç dinamiklerle Türkiye’nin militer yapısını değiştirmek mümkün değildir. Öyle ki liberaller AB’ni bir "değerler sistemi" olarak algılamakta ve AB’nin ekonomik, siyasi vd. boyutlarını ikincil önemde görmektedirler. Sağdaki ikinci kesim ise, kendilerini sistem içi bir unsur olarak deklare eden, dış çevrelerin ve sistem içindeki bir kısım unsurların pozisyonları ve çıkarları gereği kendilerini "Siyasal İslamcı" olarak niteledikleri "Millici" (Bin yıllık tarih söylemcileri) "Muhafazakar sağ" çevrelerdir. Bunlar, başlangıçta, pozisyonları gereği, AB’ni "Hiristiyan Kulübü" olarak değerlendirirlerken, bugün, gerek giderek merkeze yakın bir politika izlemeleri ve gerekse sistem-içi açmazlarını çözmek amacıyla AB üyeliğine dört elle sarılmaktadırlar. Ancak bunlar da liberal ve muhafazakar iki ayrı kanat olarak değerlendirildiğinde, özellikle muhafazakarlarının, Millici anlayışın gereği AB’ne bazı rezervler koymaktan da geri kalmadıkları görülmektedir. Sağda etnik milliyetçilikten kültürel milliyetçiliğe doğru hızla yol alan, ancak soğuk savaş sonrası ortama uyum zorlukları yaşayan Milliyetçi cephe ise, ulusal solcularla aynı kulvarda yürüyüşlerini sürdürmekte ve zaman zaman kendilerini tanımlamakta zorlanmaktadırlar. Oysa bu durum konjonktürün bir gereği olarak değerlendirmelidir. Zira, 1990’lı yıllarda iki kutuplu Dünya sisteminin çökmesiyle, dünya genelinde ulusalcı sol ile ulusalcı sağ arasında hızlı bir yakınlaşma gözlenmektedir. Dolayısıyla Türkiye’de de, geçmişte aralarında ciddi husumetler bulunan Milliyetci sağcılar ile Milliyetci solcular, "Kuvayı Milliye İttifakı" olarak adlandırılan bir platformda birbirlerine hızla yakınlaşmaktadırlar. Bu yakınlaşmanın bir tezahürü de, AB ekseninde yürütülen, Türkiye’nin yeni vizyonuyla ilgili tartışmalarda çok net olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ancak bu cephe, arkalarına TSK’ni aldığını iddia ettiği veya böyle bir intiba ortaya çıktığı için, mevcut anayasal yapıda bu yeni Kuvayı Milliyecilerle ilgili tartışmalar açık bir düzlemde yapılamamakta, zülfü yare dokunulmaktan çekinilmektedir. Her ne kadar değişen dünya koşulları ve iletişim araçlarının yaygınlaşması belirli konuların üstü kapalı kalmasına müsaade etmese de, Türkiye Cumhuriyeti’nde tabu konular hep olagelmiştir. Üstelik, içeriden birileri bu konulara kenarından köşesinden parmak bastığında, ya ulusal güvenliği tehlikeye atan "hain", işbirlikçi olarak yaftalanır, ya da düşünce suçundan DGM’lik oluverir. Oysa dışarıdan, özellikle de Batı’dan gelen önemli şahsiyetler ve istihbarat örgütleri bağlantılı araştırmacılar için herhangi bir yasak söz konusu olmamıştır ya da böyle bir yaygın intiba verilmiş bulunmaktadır.

Bu bağlamda, "Türkiye’nin Arjantin’den tek farkı stratejik pozisyonudur. Bu stratejik pozisyonuna bağlı olarak, Türkiye’nin en iyi ihracat ürünü de ordusudur" diyen George Soros’un sözlerinin altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Borsa ve para oyunları üzerinden ciddi miktarda rantlar elde eden dünyanın önde gelen spekülatörlerinden olan bu zatın kullandığı fonların büyük bir kısmının CIA kontrolündeki fonlar olduğu, dolayısıyla ABD yönetimi ile bağlantılı olduğu dikkate alındığında yukarıdaki ifadelerin anlamı ve vehameti ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte, Türkiye’de AB düzleminde bu tür tartışmalar sürerken, "AB’ye karşı ABD ile birlikte Avrasya’da alternatif arayışı" olarak da tanımlanan son askeri çıkışın ne ABD’nin Türkiye uzmanları nezdinde, ne de Avrupalılar arasında ciddi bir ilgi ve kaygıya neden olmaması, Türkiye’nin dünyadaki ağırlığı ve müttefikleri nezdindeki itibarı açısından düşündürücü bir durumdur. Zaten "Doğu Akdeniz’e hakim konumu nedeniyle, Türkiye’yi ‘Avrupa Sistemi’ dışında görmek Amerika’nın bakış açısı olamaz. Türkiye ile Irak ve Körfez güvenliği konusunda da ortaklığa gidecek Amerika Türkiye’yi ‘Avrupa güvenlik çerçevesinin bir parçası’ olarak görmektedir." Aynı zamanda, mevcut konjonktürde, iç içe girmiş ABD-Türkiye ve Türkiye–AB ilişkileri göz önüne alındığında, en azından kısa ve orta vadede, "Amerika mı, Avrupa mı?" düzleminde bir tartışmanın anlamlı olduğu da söylenemez. Belki uzun vadede, AB’ne üye olmuş veya büyük devlet olma idealini yeniden yakalamış bir Türkiye’nin alternatif ittifak arayışlarından bahsetmek imkanı bulunabilir!..

 

ORTADOĞU’DA ABD – İSRAİL TERÖRÜ

VE YANSIMALARI

Türkiye’de "Avrupa mı Amerika mı?m" tartışmaları, spakülasyon düzeyinde devam ederken, medyada da kesif bir Amerikan propagandası 11 Eylülden bu yana devam etmektedir. Hem de banal yöntemlerle ve pervasızca.... Geçmiş yıllarda CIA’den maaş alan medya çalışanlarının, köşe yazarlarının listesi bir hayli ses getirmiş iken, maalesef, günümüzde kimse bu banallığı ve pervasızlığı sorgulama gereği bile duymamaktadır. Zira Türkiye’de ikbal bekleyen siyasetçisi de, iş adamı da, gazetecisi de ABD ile karşı karşıya gelmek istememektedir. Bu arada, terörle mücadele bahanesiyle stratejik hedeflerine ulaşmak üzere çerçevesi belirsiz bir terör tanımı yapan ABD’nin teröristçe saldırıları devam edegelmektedir. Bu bağlamda yakınımızda, hem de çok yakınımızda ABD – İsrail ortaklığıyla bir toplum yok edilmek ile Amerikan barışına razı olmak arasında "medeni!" bir tercih yapmaya zorlanmaktadır. Evet, ABD – İsrail ortak stratejisi gereği Arafat ve dolayısıyla Filistinliler köşeye sıkıştırılıp boğulmak, verilene razı olmaya mecbur olacakları bir duruma düşürülmek istenilmektedir. Ne var ki hem bu stratejinin gerçekçi olmadığı kanlı bir süreç sonunda ortaya çıkmış, hem de ABD’nin Irak’ta bir operasyon ihtimalini değerlendiriyor oluşu, konunun yeniden ele alınması gereğini ortaya çıkarmış bulunmaktadır. Bu meyanda, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in, Ankara’ya gelmeden önce Ariel Sharon ile görüştüğü bilinmektedir. Bu görüşme sonrasında yapılan ortak basın toplantısında Cheney, "Yaser Arafat’la önümüzdeki dönemlerde, belirlenecek bir yerde görüşebileceğini" ifade etmiştir. Nitekim, bu çerçevede, Cheney’in mart ayı sonunda yeniden bölgeye gelmesinin söz konusu olduğu da ABD’li yetkililerce açıklanmış bulunmaktadır. Ancak, Cheney’in Arafat ile görüşmesi bir ön şarta bağlanmaktadır. Buna göre, Arafat’tan, terörün önlenmesi için, daha doğrusu İsrail ve ABD’nin ortaklaşa yürüttükleri devlet terörüne karşı Filistinli grupların benzer yöntemlerle karşılık vermelerine engel olunması ve dolayısıyla Amerikan barışının gerçekleştirilmesi yolunda ciddi bir çaba sarf etmesi talep edilmektedir. Buna karşılık Filistinliler de ateşkes görüşmelerinin başlayabilmesi için Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail işgalinin sona erdirilmesini talep etmektedir. Zaten, Tenet Planı da, İsrail’in İntifada’dan önceki sınırlarına çekilmesini, Filistin yönetiminin kontrolü dışındaki "illegal" silahların toplanmasını ve özellikle de İslami Cihad ve Hamas gibi gruplardan tutuklamalara gidilerek baskı altında tutulmasını öngörmekteydi. Tüm bu gelişmeler de göstermektedir ki, 11 Eylül konjonktöründen yararlanılarak yürütülen Filistinlileri sıkıştırma, barışa zorlama stratejisi başarısız olmuş ve bu sürecin sonuna gelinmiştir. Nitekim, sanki aynı merkezden (ABD’nden) idare ediliyormuşcasına BM Genel Sekreteri’nin İsrail’i suçlayıcı mektubu da göstermektedir ki, global sistem ve onun jandarması konumundaki ABD açısından son gelişmeler beklenenden çok farklı olmuştur. Ve 1987’deki intifada ile karşılaştırıldığında El Aksa İntifadası, Filistinlilere köşeye sıkıştırmayı amaçlayan planı başarısız kılmış ve bu süreç, İsrailliler için dayanılmaz boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Yani kaybedeceği çok şey bulunan İsrail, Kasap Sharon yönetiminde adeta ava giderken avlanmıştır. Tabii binlerce masumun canı pahasına bu sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak bu durum Filistinliler lehine politik sonuçlar doğuracak mı? sorusuna şu an için cevap vermek zor gözükmektedir. ABD Başkan Yardımcısı Cheney’in bölgeyi ziyaretiyle belirginleşen bu sonuç ve yeni bir sürecin başlamasına paralel olarak gündeme getirilen Tenet Planı ve Suudi Arabistan Prensi’nin Barış Planı ileriki günlerde daha ciddi bir şekilde değerlendirilecektir. Aynı zamanda Beyrut’ta toplanan Arap Zirvesi’nin sonuçları da yeni sürecin seyrini etkileyecek bir gelişme olarak görülebilir. Bunlara ilaveten bu yeni sürecin başarısında en önemli etken, hiç şüphesiz, ABD’nin düğmeye bastığı Irak operasyonu olacaktır.

SADDAM’SIZ FEDERAL IRAK’A DOĞRU:

Bilindiği gibi Körfez savaşında ABD’nin Saddam’ın ipini çekeceği beklenmekteydi. Ancak, ABD, daha önce Kiralık Katil olarak hizmetinden yararlandığı Saddam’sız bir Irak’ta gelişmelerin seyrini net bir şekilde göremiyordu. Bu yüzden Saddam’ın elini kolunu bağlayıp şartların olgunlaşmasını bekledi. 11 Eylül saldırıları da şartların olgulaştırılması sürecini hızlandırdı. Artık ABD’nin Irak opersyonuyla ilgili planları netleşmişti. Öyle ki, ABD, Saddam sonrası Irak’ta başa getireceği işbirlikçileri bile alternatifli olarak belirlemiş, çalışmaları hızlandırmıştı. Ancak zamanlama ve yöntem konusunda net bir karar yoktu. Bu arada, İsrail ile Filistin arasındaki şiddetli çatışma ve bu çatışmanın gerisinde ABD siluetinin net bir şekilde görülmesi, hem Irak operasyonu için hem de bölgedeki Batılı yöneticiler için sorun oluşturmaktaydı. İşte böyle sıkışık bir ortamda Cheney’in bölgeye ziyareti gerçekleşti. Bu gezi, iddiaların aksine bir nabız yoklaması boyutunu aşan, adeta Irak operasyonunun ikinci etap çalışmalarının bir parçasıydı. Artık, Körfez Savaşı’ndan bu yana devam eden bu operasyonda üçüncü ve son etaba hızla yaklaşıldığı gözlenmektedir. Bu bağlamda, İsrail – Filistin çatışmasının ABD müdahalesiyle durdurulması ya da bu iradenin net bir şekilde ortaya konulması, Irak’ın iç dengeleri ve bölge ülkelerin kaygılarının giderilmesi açısından elzemdir. Zira son aşamaya yaklaşılan Irak operasyonunda tarih ve yöntemin netleşmesiyle sadece Irak’ta yeni bir yapı oluşturulmaya çalışılmayacak, aynı zamanda bu gelişme bölgeyi de etkileyecektir. Muhtemelen sonbahardan sonra ve ABD’nin iç siyasi dengeleri de dikkate alınarak belirlenecek operasyon zamanı ile Afganistan operasyonu arasındaki ilintiyi de gözden kaçırmamak gerekir. Yöntem konusunda ise çeşitli seçenekler söz konusu edilmektedir. Gelişmelerin seyrine, daha doğrusu Irak’taki iç dinamiklerin ne ölçüde harekete geçirileceğine paralel olarak askeri operasyon, tüm zorluklarına karşın ciddi bir ihtimal olarak gözükmektedir. Bu arada, medyada yeralan ve Cheney’in gezisi dolayısıyla bir kez daha gündeme gelen Arap ülkeleri yöneticilerinin operasyona sıcak bakmadıkları yolundaki haber ve yorumlar doğruyu yansıtmamaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla bu yöneticilerin operasyona karşı çıkmaları söz konusu olmayıp, iki temel kaygıları bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, İsrail ile Filistin arasındaki çatışma ve ABD’nin İsrail yanlısı politikaları devam ettiğinde Irak operasyonuna verecekleri desteği kamuoylarına anlatmakta zorlanacakları hususudur. İkincisi ise, orta ve uzun vadede, Irak’ta yapılacak düzenlemelerin kendilerini de etkileyeceği, iç dengelerini bozacağı, hatta iktidarlarını sarsacağı kaygılarıdır. Konu bu çerçevede değerlendirildiğinde, bizce daha net olarak anlaşılabilmektedir. Bir ABD yetkilisinin, "Ortadoğu’da liderlerin kamuoyuna söyledikleriyle kulaklarımıza fısıldadıklarının farklı olmasına alışığız" sözlerinin bu çerçevede altını çizmeli ve bölgedeki halk ile yönetimlerin farklı kaygılara sahip olduklarını bilerek konuyu değerlendirmeliyiz. Keza, Türkiye’de de Irak operasyonu konusunda değişik seslerin duyulması bizleri yanıltmamalıdır. Bunlar, Türkiye’nin iç dengeleriyle ilgili tartışmaların konu düzlemindeki yansımalarından başka bir anlam taşımamaktadırlar. Ancak, bu tesbitimiz, ABD’nin stratejik ortağı Türkiye’nin, gerekirse operasyonda kendine verilecek rolü yerine getirirken, ülkenin bazı gerçeklerinden kaynaklanan kaygılarının olmayacağı anlamında algılanmamalıdır. Bu temel kaygılar, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, bunun doğal uzantısı olarak Irak’taki Kürtler’in bağımsız bir yapı (devlet) oluşturmalarının engellenmesi ve en önemlisi de, mevcut konjonktürde geçmişte olduğu gibi Irak operasyonunun Türk ekonomisine yükleyeceği büyük yükün karşılanmasıdır. Bunlara ilaveten yeni Irak yönetimindeki dengeler ve Türkmenlerin buradaki konumu Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir. Konuyla ilgili olarak Türkiye’de yapılan tartışmalar başta ABD olmak üzere Batılı mahfillerde takip edilmekte ve global sistem içindeki Türkiye’nin yeri ve içinde bulunduğu ekonomik açmazlar çerçevesinde Türkiye’nin operasyona katkısı tartışılmaktadır. Bu bağlamda, Fransız Le Figaro Gazetesi, manşetten duyurduğu haberinde, resmi Türk tezinin Irak’a operasyon yapılmasına karşı olduğunu belirtmektedir. Aynı gazete, Türk Genelkurmayı’na yakın kaynaklara dayanarak askerlerin konuyla ilgili düşüncelerini de aktarmaktadır. Askerlerin "Amerika’ya ‘hayır’ dememeliyiz. Bu bir hata olur. Irak’a yönelik Amerikan operasyonu tartışılmalı ve 1926 Anlaşması’nın yeniden işlerlik kazanmasını talep etmeliyiz" dedikleri iddia edilmektedir. Aynı konuyla ilgili yine ABD’li yetkililerin de benzer iddiaları dillendirdikleri medyada yer almakta, uzmanlarca ifade edilmektedir. Dolayısıyla ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin, özellikle Genelkurmay Başkanı ile görüşmekte ısrar etmesi, Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu’nun Cheney onuruna verilen yemeğe bile çağrılmaması türünden manipülasyonların, unutkanlıkla veya diplomatik lisanla izah edilmesi kolay olmasa gerekir...

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin