|
Metin Önal MENGÜŞOĞLU
"Apoletli Medya" yaftası Türkiye'de 28 Şubat sürecinden
sonra bazı zihinlerin bazı zihniyetleri nitelemek hatta
arkaplanında karalamak, gözden düşürmek maksadıyla
kullandıkları bir söyleme biçimiydi. Yakıştırmada pek
bir yanlışlık, uygunsuzluk görülmemiş-ti ki birçok
aydın/yazar nazarında benimsendi. Ancak bu yaftanın
yalnızca 28 Şubat sürecini başlatan gelişmelerden yana
tavır alan bir kesime yöneltilmesinde kanaatimce önemli
bir eksiklik vardı, yok ender istisnaları saymazsak ülke
nüfusunun genel temayülü değil midir üniformaya prestij,
apolet ve rozet düşkünlüğü?
Düşünün ki Türkler (Arap, Acem ve Kürtler hakkındaki
bilgim kıttır) "asker millet" olmakla övünürler yüzlerce
yıldan beri. Tarihsel deneyimlerinde her Türkün bir
asker disipliniyle yetişmesi, hatta dönem dönem sivil
hayatın onlara yasaklanması bizim bilgilerimiz
arasındadır. Türklüklerini her vesileyle öne
çıkaranların iftihar tablolarında bu vakıanın
fotoğrafları asılıdır.
Askerin mantığı sivil mantıktan farklı çalışır. Kızgın
savaşların orta yerinde bize anlamsız görünen kimi
askerî disiplinlerin yararlarına da tanık olunmuştur.
Askerî disiplin sorgu sual kabul etmeyen,
tartışılamayan, makulât terazisinde tartılmaya vakti
saati müsait olmayan bir mantığın ürünüdür. Belki yerli
yerinde tatbik edildiğinde hayat kurtarıcı bir soluğu
bile vardır. Aynı mantığı sivil hayata uygularsanız
tedavisi imkansız hastalıklara kapı aralarsınız, işte
bizim Türkler belki bir dönemlerin cengâverliklerinden,
akıncı ruhundan taşıyıp getirdikleri o disiplin
düşkünlüğü ve alış-kanlıklarını hayatlarının her alanına
yaymışlardır. Dün Osmanlı medreselerindeki despotik,
baskıcı, tektipleştirici, tek mezhebi empoze edici
eğitim-öğrenim anlayışı bugün Cumhuriyetin Milli Eğitim
politikasında Tevhidi Tedrisat ünvanıyla aynen sürmüyor
mu? Tekkelerde şeyhine "niçin" dahi demesi edep dışı
telakki edilen dervişin büründüğü post da bir nevi
askerî hiyerarşi kisvesiydi.
Askerin çok kere sorgusuz sualsiz, muhakemesiz
makulatsız, mantıksız (yahut kendine mahsus mantıklı)
hiyerarşik disiplin düzeneği, Türklerin öteden beri
hayatlarının hemen her safhasına yaydıkları bir yaşama
biçimine dönüşmüştür.
Mensup bulundukları din'in orijininde rastlanmayan ama
Türklerin diyanetinde kültür köklerine nüfuz etmiş
üniformalı, apoletli haleti ruhiye, her sıkıntılı
dönemde karşımıza toplumun genetik kodları gibi
çıkmaktadır. Dinlerinin yüce resulü bir topluluğa
girdiğinde kimse onun önünde ayağa kalkmazmış. Boş
bulduğu yere çömelir, baş köşeye kurulmazmış mesela.
Şimdiki halde ise Türklerin gündelik hayatlarına bir
bakalım. Tekke geleneğini bir biçimde halen
sürdürenlerden, medrese ekolü özlemlerine, esnaftan
mektepliye, patrondan işçiye kadar, resmi dairelerden
özel sektör kurumlarına uzanan bütün çizgilere bakalım,
resulün hayatına benzeyen en ufak bir iz, bir işaret
görebilir misiniz? O hayattan dışarıya yansıyan yahut
bizde uyandırdığı ilk izlenim, kökenine kadar işlemiş
askeri hiyerarşik ilişki biçimleri değil midir? Herhangi
bir devlet dairesinde herhangi bir odacının o daireye
işi düşmüş sıradan bir vatandaşla sıradan bir
münasebetini, muamelesini, diyaloğunu tahmine çalışmak
bile burada söylenilmek istenenler konusunda ciddi
ipuçları verecektir. Tabii elinde hiç bir fırsat
kalmamış, köşesinde oturan Türkün mütevaziliğini
unutmayalım.
Türk toplumu sivilleşememiştir. Sanıldığının aksine
sivilleşmek de istememektedir. Yönetme iradesindense
yönetilme güdüsü baskın çıkmaktadır ruhlarında. Genetik
yapısı da topluma bunu empoze etmektedir. Din anlayışı
bile hakeza bir askerî disiplin hayatını kutsamaktadır.
Türklerin büyük çoğunluğunun bağlı bulunduğu iddia
edilen mezhebin akide kitaplarında da "başınıza
getirilene fasık/facir de olsa itaat ediniz" telakkisi
aşılanmıştır. "Şeriatın kestiği parmak acımaz" atasözü
şeriatı ilga etmiş bir Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
bugün milletvekilleri tarafından ifade edildiğinde tüm
parti taraftarlarından alkış alabilmektedir. İşte bu
ifadedeki şeriat, Türklerin her halükârda baştakilere
itaat felsefesini yansıtan, İslam’la uşaktan yakından
ilgisi kalmamış Türk tipi bir "şeriat"tır.
Türklerin askerî erkânı her zaman sayıca fazlaydı.
Apoletli Türk sayısı halen başka toplumlardakine kıyasla
istatistikî anlamda da çoktur. Buna emniyet güçleri,
belediye zabıtası, tren yolcuları, itfaiyeci, koruma
görevlileri, kapıcı, şoför gibi kimi üniformalıları da
katarsanız toplumda apoletli sayısının
sandığımızdan/tahmin ettiğimizden nice fazla olduğunu
göreceğiz. Köylü nüfusun her geçen gün azaldığı ülkede
toplum kendini şehirlerde "herkese bir üniforma"
kampanyalarına doğru hızla sürüklemektedir. Devlet
kapısının herkese bir nişan.
Bu toplumun üniforma yahut rozet düşkünlüğü dillere
destan hevesler yansıtmaktadır.
Türklerin tarihinde daha binlerce benzerinin
mevcudiyetine inandığımız 28 Şubat tarihinden sonra en
sivil, bağlantısız, objektif, renksiz görüntü veren
çevrelerin ve insanların bile, kendilerini ifade etmek
için yakalarına yerleştirdikleri rozetleri artırmaları
bize gösterdi ki yalnızca "bir kısım medya" değildir bu
ülkede apolet heveslisi. Neredeyse toplumun tüm
kesimleri birer apolet hastası, âşığı veya meftunudur.
Mesela karşı kamptaki medyanın, kendini İslam'a nisbet
etmesine rağmen, İslâm namına Hakk’a şehadet etmesi,
adaleti gözetmesi gerekirken, başı sıkıştığında Hakk’tan
yana tutum belirlememesi şaşırtıcıdır. Herkesin kendi
adamını koruyup kolladığı bir meydanda maalesef bu kesim
de kendi adamından yana tavır koymakta gecikmemiştir.
Müslüman görüntüsü verenlerin bile hakkı kayırması
yerine adamını tutması, büyük felaketlerin habercisi
sayılmalı bence.
Derinliksiz, muhakemesi dumura uğramış, düşünme
melekelerinin yolu tıkalı toplumların görüntüsüdür bu.
Alın bir "imam hatipli" tipini. Ne demek imam hatipli?
Böyle bir insan tipi düşünülebilir mi? Evet Türkiye'de
mebzul miktarda var. Birçoğunun haleti ruhiyesi
şöyledir: Dini ve Arapça’yı yalnız kendileri bilir.
İslâm adına söz söyleme hakkını kendilerinden başkasında
görmez, konuşanları mahir Arapçalarıyla sustururlar.
Nasıl oluyor, hangi temayül, sırf bir mektepte okumuştur
diye o kimseye ömür boyu kendine özgü bir kimlik,
kişilik giydirir? Sonra kişiler istese de bu kimliğin
ağırlığından, baskısından kurtulamıyor. Dünyanın
neresinde vardır mesela ömrünün bütün ikbali on altı
aylık askerlik hatıralarından ibaret nesiller? Tüm bu
görüntüler toplumda apoletlerin, rozetlerin, yaftaların
ruhlara kabartma yazılarla kazındığını, toplumun da bu
dövmeleri can-u gönülden benimsediğini göstermektedir.
Giderek herkes kendine bir üniforma takma, bir kimlik,
en azından bir rozet edinmek için ciddi gayretler
sarfetmektedir.
Hür iradesiyle kendi kimliğini kazanabileceğine,
kişiliğini oluşturabileceğine, kendi kaderini kendisi
yazabileceğine, yani davranışlarının, kendi iradesinin
ürünü olabileceğine bir türlü inanmayan, inanamayan bir
toplumdan başka ne beklenebilirdi?
Birilerinin yakasına kazara taktığı rozetin ağırlığı
altında çarçabuk ezilen, unufak olan bir kimseden
onurlu, kişilikli bir reddedişi beklemek maalesef
boşunadır.
Parti başkanlarının padişahlardan daha uzun süre
otoritelerini sürdürmelerini, yönetici sınıfların ömür
boyu yönetici kalışlarındaki hikmeti bir düşünelim. Türk
toplumunda bir bilinç davranışı şeklinde algılanmadı
hiçbir zaman. İtaat sanki seçimlik bir iş değildi onlara
göre. Bir zorunluluktu. Çaresizlikti belki de. İtaatin
tabii ki bir zorunluluk yönü vardır. Ama bu, itaate
ulaşmadan önceki seçimlik dönemi asla kapsamaz. Lakin
Türk toplumunun itaat anlayışında çok vakit bir peşin
kabul, bir gözü karalık,bir körü körünelik mevcuttu.
Apoletli zihniyetin tezahürlerine bakınız. Mesela idam
cezasına şiddetle karşı duranlardan bininin kendi başına
yahut yakınlarından birisine bir saldırı, tecavüz
vukuunda onu dinleyin, "Böylelerini" asmaktan,
kesmekten, ortadan kaldırmaktan bahsetmeye
başlamışlardır bile. Söylem birdenbire tam tersine
evrilmiştir. Hani idam cezası gayrı insanî idi? Ama
mağdur kendisi veya yakını ise idamdan da ötesini
özlemektedirler.
Bu davranış tipi rozetin, şablonun gölgesinde, onun
baskısı ve yönlendirmesiyle yaşama ve söyleme biçimidir.
Öznel veya özgün muhakemeden yoksundur. Kuklavâri bir
üsluptur.
Bir parti başkanı diğer bir parti başkanına "onbaşı"
unvanını reva görmüştü. Olay uzun boylu tartışılmıştı
medyada. Yanılmıyorsam onbaşılar söylem sahibine dava
bile açmışlardı. Zira o ifadede geçen "onbaşı" rütbesi
belli ki hor ve hakir görülüyordu. Peki onbaşı yerine
"yüzbaşı" deseydi aynı tartışma doğar mıydı? Sanmam.
Zira artık bu ifade peşin peşin bir iltifatı
yansıtacaktı. Demek ki tepki, yanî şuur altındaki tepki,
askerîleşmeye, apoletli mantığa yönelik bir tepki
değildi. Sadece yakıştırılan rütbenin düşüklüğü sı-kıntı
yaratıyordu. Yoksa her şart altında, her zeminde askerî
mantık sivillerin hayallerini süsleyen yıldızlarla
bezelidir.
Türk toplumunun geçmişinde de düğününde de aynı
alışkanlıklar sürüyor. Sökülüp atılması kolay da değil.
Asker olmakla iftihar edenler, sivil kalmaktan memnun
olanlara nazaran çok ama çok fazlaydı hep. Kemalisti,
liberali, sosyalisti, İslamcısı hep aynı. Askeri
disiplin merakı ve hevesinin sivil toplum üyelerini ne
hallere düşürdüğünün, hangi boyutlara ulaştığının çok
önemli göstergelerinden birisi de, hangi renk çorap
giyeceklerinin bile yukarıdan, parti başkanlığından
talimatla dikte ettirilmesinde yatmıyor mu? Kendilerini
daha özgür gibi takdim eden Türk Sosyalistleri ve
Kemalistlerinin hali daha beter. "Bilimsel sosyalizm"
veya "Atatürkçü Düşünce" gibi bir terminoloji bile
onların ruh dünyasını ele vermeye yetiyor. O hangi köle
ruhlu bir toplumdur ki birilerini sevmesi, birilerinden
nefret etmesi için bile ağabeylerin, üstadların,
şeyhlerin, kumandanların buyrukları beklenmektedir?
Sivilleşmek bağımsızlık, bağlantısızlıkla doğru
orantılıdır. Allah'ın hür iradeli ve İslâm fıtratı üzre
yarattığı insanları sonradan Yahudileşme,
Hıristiyanlaşma, laikleşme, Kemalistleşme,
demokratlaşma, İslamcılaşma temayüllerine doğru
şekillendiren, ruhları köleleştiren, kişiliklerin kendi
başına oluşma ve olgunlaşmasına müdahale eden derin
genetik faktörün sorgulanma zamanı gelmedi mi? Sorsun
bakalım kendisine "ben imam hatipliyim" diyen genç adam,
niçin imam hatiplisin? Veya n'olmuş imam hatipliysen?
Neren artmış ötekilere karşı. Ve "ben Atatürkçüyüm"
diyen insan, sen de sor kendine bir daha niçin, neden
veya sahiden mi?
Her safhada hemen her statüde eğiten öğretenler de
birilerini yetiştirmek, onları bilgilendirmek yerine,
kendilerine benzetmeye çabaladıklarını bir fark
edebilseler. Yahut bunun yanlışlığını kavrayabilseler.
Aileler, mektepler ve devlet bu ülkede elbirliği ile
yeni yetişen insanlarına son derece hayatî bir
çarpıklığı, kendilerine benzetici bir formasyonu empoze
edip durmaktadırlar. Ah, çocukları ailelerden,
mekteplerden ve devletten nasıl koruyacağız? Sonuçta
insanların yakalarındaki rozet istikametinde bir tek
belirgin kimlikleri kalıyor: "partimiz için potansiyel
bir oy" hepsi bu kadar. Marifetsiz, silik ama itaatkâr
kölelerden mürekkep bir toplum görmek isteyen bu yöne
baksın.
© 2002 İktibas |