Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 277  OCAK 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Açık Oturum
Kapak
Yorum
Kavram
Düşünce

Herkes bir Uniforma

Yusuf'un Gömleği

Sorumluluk

Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

Herkese Bir Üniforma

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

"Apoletli Medya" yaftası Türkiye'de 28 Şubat sürecinden sonra bazı zihinlerin bazı zihniyetleri nitelemek hatta arkaplanında karalamak, gözden düşürmek maksadıyla kullandıkları bir söyleme biçimiydi. Yakıştırmada pek bir yanlışlık, uygunsuzluk görülmemiş-ti ki birçok aydın/yazar nazarında benimsendi. Ancak bu yaftanın yalnızca 28 Şubat sürecini başlatan gelişmelerden yana tavır alan bir kesime yöneltilmesinde kanaatimce önemli bir eksiklik vardı, yok ender istisnaları saymazsak ülke nüfusunun genel temayülü değil midir üniformaya prestij, apolet ve rozet düşkünlüğü?

Düşünün ki Türkler (Arap, Acem ve Kürtler hakkındaki bilgim kıttır) "asker millet" olmakla övünürler yüzlerce yıldan beri. Tarihsel deneyimlerinde her Türkün bir asker disipliniyle yetişmesi, hatta dönem dönem sivil hayatın onlara yasaklanması bizim bilgilerimiz arasındadır. Türklüklerini her vesileyle öne çıkaranların iftihar tablolarında bu vakıanın fotoğrafları asılıdır.

Askerin mantığı sivil mantıktan farklı çalışır. Kızgın savaşların orta yerinde bize anlamsız görünen kimi askerî disiplinlerin yararlarına da tanık olunmuştur. Askerî disiplin sorgu sual kabul etmeyen, tartışılamayan, makulât terazisinde tartılmaya vakti saati müsait olmayan bir mantığın ürünüdür. Belki yerli yerinde tatbik edildiğinde hayat kurtarıcı bir soluğu bile vardır. Aynı mantığı sivil hayata uygularsanız tedavisi imkansız hastalıklara kapı aralarsınız, işte bizim Türkler belki bir dönemlerin cengâverliklerinden, akıncı ruhundan taşıyıp getirdikleri o disiplin düşkünlüğü ve alış-kanlıklarını hayatlarının her alanına yaymışlardır. Dün Osmanlı medreselerindeki despotik, baskıcı, tektipleştirici, tek mezhebi empoze edici eğitim-öğrenim anlayışı bugün Cumhuriyetin Milli Eğitim politikasında Tevhidi Tedrisat ünvanıyla aynen sürmüyor mu? Tekkelerde şeyhine "niçin" dahi demesi edep dışı telakki edilen dervişin büründüğü post da bir nevi askerî hiyerarşi kisvesiydi.

Askerin çok kere sorgusuz sualsiz, muhakemesiz makulatsız, mantıksız (yahut kendine mahsus mantıklı) hiyerarşik disiplin düzeneği, Türklerin öteden beri hayatlarının hemen her safhasına yaydıkları bir yaşama biçimine dönüşmüştür.

Mensup bulundukları din'in orijininde rastlanmayan ama Türklerin diyanetinde kültür köklerine nüfuz etmiş üniformalı, apoletli haleti ruhiye, her sıkıntılı dönemde karşımıza toplumun genetik kodları gibi çıkmaktadır. Dinlerinin yüce resulü bir topluluğa girdiğinde kimse onun önünde ayağa kalkmazmış. Boş bulduğu yere çömelir, baş köşeye kurulmazmış mesela. Şimdiki halde ise Türklerin gündelik hayatlarına bir bakalım. Tekke geleneğini bir biçimde halen sürdürenlerden, medrese ekolü özlemlerine, esnaftan mektepliye, patrondan işçiye kadar, resmi dairelerden özel sektör kurumlarına uzanan bütün çizgilere bakalım, resulün hayatına benzeyen en ufak bir iz, bir işaret görebilir misiniz? O hayattan dışarıya yansıyan yahut bizde uyandırdığı ilk izlenim, kökenine kadar  işlemiş askeri hiyerarşik ilişki biçimleri değil midir? Herhangi bir devlet dairesinde herhangi bir odacının o daireye işi düşmüş sıradan bir vatandaşla sıradan bir münasebetini, muamelesini, diyaloğunu tahmine çalışmak bile burada söylenilmek istenenler konusunda ciddi ipuçları verecektir. Tabii elinde hiç bir fırsat kalmamış, köşesinde oturan Türkün mütevaziliğini unutmayalım.

Türk toplumu sivilleşememiştir. Sanıldığının aksine sivilleşmek de istememektedir. Yönetme iradesindense yönetilme güdüsü baskın çıkmaktadır ruhlarında. Genetik yapısı da topluma bunu empoze etmektedir. Din anlayışı bile hakeza bir askerî disiplin hayatını kutsamaktadır. Türklerin büyük çoğunluğunun bağlı bulunduğu iddia edilen mezhebin akide kitaplarında da "başınıza getirilene fasık/facir de olsa itaat ediniz" telakkisi aşılanmıştır. "Şeriatın kestiği parmak acımaz" atasözü şeriatı ilga etmiş bir Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bugün milletvekilleri tarafından ifade edildiğinde tüm parti taraftarlarından alkış alabilmektedir. İşte bu ifadedeki şeriat, Türklerin her halükârda baştakilere itaat felsefesini yansıtan, İslam’la uşaktan yakından ilgisi kalmamış  Türk tipi bir "şeriat"tır.

Türklerin askerî erkânı her zaman sayıca fazlaydı. Apoletli Türk sayısı halen başka toplumlardakine kıyasla istatistikî anlamda da çoktur. Buna emniyet güçleri, belediye zabıtası, tren yolcuları, itfaiyeci, koruma görevlileri, kapıcı, şoför gibi kimi üniformalıları da katarsanız toplumda apoletli sayısının sandığımızdan/tahmin ettiğimizden nice fazla olduğunu göreceğiz. Köylü nüfusun her geçen gün azaldığı ülkede toplum kendini şehirlerde "herkese bir üniforma" kampanyalarına doğru hızla sürüklemektedir. Devlet kapısının herkese bir nişan.

Bu toplumun üniforma yahut rozet düşkünlüğü dillere destan hevesler yansıtmaktadır.

Türklerin tarihinde daha binlerce benzerinin mevcudiyetine inandığımız 28 Şubat tarihinden sonra en sivil, bağlantısız, objektif, renksiz görüntü veren çevrelerin ve insanların bile, kendilerini ifade etmek için yakalarına yerleştirdikleri rozetleri artırmaları bize gösterdi ki yalnızca "bir kısım medya" değildir bu ülkede apolet heveslisi. Neredeyse toplumun tüm kesimleri birer apolet hastası, âşığı veya meftunudur.

Mesela karşı kamptaki medyanın, kendini İslam'a nisbet etmesine rağmen, İslâm namına Hakk’a şehadet etmesi, adaleti gözetmesi gerekirken, başı sıkıştığında Hakk’tan yana tutum belirlememesi şaşırtıcıdır. Herkesin kendi adamını koruyup kolladığı bir meydanda maalesef bu kesim de kendi adamından yana tavır koymakta gecikmemiştir. Müslüman görüntüsü verenlerin bile hakkı kayırması yerine adamını tutması, büyük felaketlerin habercisi sayılmalı bence.

Derinliksiz, muhakemesi dumura uğramış, düşünme melekelerinin yolu tıkalı toplumların görüntüsüdür bu.

Alın bir "imam hatipli" tipini. Ne demek imam hatipli? Böyle bir insan tipi düşünülebilir mi? Evet Türkiye'de mebzul miktarda var. Birçoğunun haleti ruhiyesi şöyledir: Dini ve Arapça’yı yalnız kendileri bilir. İslâm adına söz söyleme hakkını kendilerinden başkasında görmez, konuşanları mahir Arapçalarıyla sustururlar. Nasıl oluyor, hangi temayül, sırf bir mektepte okumuştur diye o kimseye ömür boyu kendine özgü bir kimlik, kişilik giydirir? Sonra kişiler istese de bu kimliğin ağırlığından, baskısından kurtulamıyor. Dünyanın neresinde vardır mesela ömrünün bütün ikbali on altı aylık askerlik hatıralarından ibaret nesiller? Tüm bu görüntüler toplumda apoletlerin, rozetlerin, yaftaların ruhlara kabartma yazılarla kazındığını, toplumun da bu dövmeleri can-u gönülden benimsediğini göstermektedir. Giderek herkes kendine bir üniforma takma, bir kimlik, en azından bir rozet edinmek için ciddi gayretler sarfetmektedir.

 Hür iradesiyle kendi kimliğini kazanabileceğine, kişiliğini oluşturabileceğine, kendi kaderini kendisi yazabileceğine, yani davranışlarının, kendi iradesinin ürünü olabileceğine bir türlü inanmayan, inanamayan bir toplumdan başka ne beklenebilirdi?

Birilerinin yakasına kazara taktığı rozetin ağırlığı altında çarçabuk ezilen, unufak olan bir kimseden onurlu, kişilikli bir reddedişi beklemek maalesef boşunadır.

Parti başkanlarının padişahlardan daha uzun süre otoritelerini sürdürmelerini, yönetici sınıfların ömür boyu yönetici kalışlarındaki hikmeti bir düşünelim. Türk toplumunda bir bilinç davranışı şeklinde algılanmadı hiçbir zaman. İtaat sanki seçimlik bir iş değildi onlara göre. Bir zorunluluktu. Çaresizlikti belki de. İtaatin tabii ki bir zorunluluk yönü vardır. Ama bu, itaate ulaşmadan önceki seçimlik dönemi asla kapsamaz. Lakin Türk toplumunun itaat anlayışında çok vakit bir peşin kabul, bir gözü karalık,bir körü körünelik mevcuttu.

Apoletli zihniyetin tezahürlerine bakınız. Mesela idam cezasına şiddetle karşı duranlardan bininin kendi başına yahut yakınlarından birisine bir saldırı, tecavüz vukuunda onu dinleyin, "Böylelerini" asmaktan, kesmekten, ortadan kaldırmaktan bahsetmeye başlamışlardır bile. Söylem birdenbire tam tersine evrilmiştir. Hani idam cezası gayrı insanî idi? Ama mağdur kendisi veya yakını ise idamdan da ötesini özlemektedirler.

Bu davranış tipi rozetin, şablonun gölgesinde, onun baskısı ve yönlendirmesiyle yaşama ve söyleme biçimidir. Öznel veya özgün muhakemeden yoksundur. Kuklavâri bir üsluptur.

Bir parti başkanı diğer bir parti başkanına "onbaşı" unvanını reva görmüştü. Olay uzun boylu tartışılmıştı medyada. Yanılmıyorsam onbaşılar söylem sahibine dava bile açmışlardı. Zira o ifadede geçen "onbaşı" rütbesi belli ki hor ve hakir görülüyordu. Peki onbaşı yerine "yüzbaşı" deseydi aynı tartışma doğar mıydı? Sanmam. Zira artık bu ifade peşin peşin bir iltifatı yansıtacaktı. Demek ki tepki, yanî şuur altındaki tepki, askerîleşmeye, apoletli mantığa yönelik bir tepki değildi. Sadece yakıştırılan rütbenin düşüklüğü sı-kıntı yaratıyordu. Yoksa her şart altında, her zeminde askerî mantık sivillerin hayallerini süsleyen yıldızlarla bezelidir.

Türk toplumunun geçmişinde de düğününde de aynı alışkanlıklar sürüyor. Sökülüp atılması kolay da değil. Asker olmakla iftihar edenler, sivil kalmaktan memnun olanlara nazaran çok ama çok fazlaydı hep. Kemalisti, liberali, sosyalisti, İslamcısı hep aynı. Askeri disiplin merakı ve hevesinin sivil toplum üyelerini ne hallere düşürdüğünün, hangi boyutlara ulaştığının çok önemli göstergelerinden birisi de, hangi renk çorap giyeceklerinin bile yukarıdan, parti başkanlığından talimatla dikte ettirilmesinde yatmıyor mu? Kendilerini daha özgür gibi takdim eden Türk Sosyalistleri ve Kemalistlerinin hali daha beter. "Bilimsel sosyalizm" veya "Atatürkçü Düşünce" gibi bir terminoloji bile onların ruh dünyasını ele vermeye yetiyor. O hangi köle ruhlu bir toplumdur ki birilerini sevmesi, birilerinden nefret etmesi için bile ağabeylerin, üstadların, şeyhlerin, kumandanların buyrukları beklenmektedir?

Sivilleşmek bağımsızlık, bağlantısızlıkla doğru orantılıdır. Allah'ın hür iradeli ve İslâm fıtratı üzre yarattığı insanları sonradan Yahudileşme, Hıristiyanlaşma, laikleşme, Kemalistleşme, demokratlaşma, İslamcılaşma temayüllerine doğru şekillendiren, ruhları köleleştiren, kişiliklerin kendi başına oluşma ve olgunlaşmasına müdahale eden derin genetik faktörün sorgulanma zamanı gelmedi mi? Sorsun bakalım kendisine "ben imam hatipliyim" diyen genç adam, niçin imam hatiplisin? Veya n'olmuş imam hatipliysen? Neren artmış ötekilere karşı. Ve "ben Atatürkçüyüm" diyen insan, sen de sor kendine bir daha niçin, neden veya sahiden mi?

Her safhada hemen her statüde eğiten öğretenler de birilerini yetiştirmek, onları bilgilendirmek yerine, kendilerine benzetmeye çabaladıklarını bir fark edebilseler. Yahut bunun yanlışlığını kavrayabilseler.

Aileler, mektepler ve devlet bu ülkede elbirliği ile yeni yetişen insanlarına son derece hayatî bir çarpıklığı, kendilerine benzetici bir formasyonu empoze edip durmaktadırlar. Ah, çocukları ailelerden, mekteplerden ve devletten nasıl koruyacağız? Sonuçta insanların yakalarındaki rozet istikametinde bir tek belirgin kimlikleri kalıyor: "partimiz için potansiyel bir oy" hepsi bu kadar. Marifetsiz, silik ama itaatkâr kölelerden mürekkep bir toplum görmek isteyen bu yöne baksın.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin