|
Mucur’dan Adana’ya Uzanan İnce Bir Yol
Arif KAYA
Orta Anadolu’nun bir bozkır kasabasında Ocağın 23’ünde
başlayan yolculuğu, 57 yıl sonra yine bir Ocak ayının
24’ünde bir Güney ilinde sona erdi. Ve yolcu’nun onca
yıl gündüz-gece gittikten sonra menzile yetişip "iki
kapılı han"ın ölüm kapısından geçip Rabbine döndüğü o
günden beri aradan 7 yıl geçti.
Bu yazıdan amaç, bir yol hikayesi anlatmak ya da konak
yerinde (dünyada) iken ve konaklayıp ayrıldıktan sonra
konuk hakkında yazılıp çizilenleri tekrarlamak değil.
Hele maksat yıllar sonra ardından bir mersiye veya
medhiye düzmek hiç değil. Hasıl olabilirse maksadım,
asli olarak vefatını takibeden yıllar içinde gelişen
bazı hadiseler vesilesi ile onun serdettiği fikirler
etrafında bazı şeyleri dile getirmek, tali olarak da
aziz hatırasını yadetmektir.
Onu ne zaman tanıdım, tam olarak hatırlamıyorum. Fakat
yüksek öğrenim yıllarında ziyaretine gittiğim bir
akrabamın kütüphanesini karıştırırken neredeyse tek
başına sırtlanıp götürdüğü İktibas dergisinin
sayfalarını karıştırdığımda hayli etkilendiğimi bugünmüş
gibi hatırlıyorum. Dergiyi bir süre gazete bayiilerinden
alıp okuduktan sonra çekingenliği bir kenara bırakıp
dergideki "gelin, görüşüp konuşalım" davetine icabet
ederek bürosunun kapısını çaldığımdan beri başlayan
tanışıklığımız, zamanla dostluğa dönüştü ve vefatına
kadar belli fasılalarla on yıl kadar sürdü. O’nun
vesilesi ile Kur’an’la yeniden tanıştım, O’nun "rahle-i
tedris"inde öğrendiklerimle İslam’a o güne kadar eşine
benzerine rastlamadığım farklı bir bakış açısıyla
bakmaya başladım. O’nunla karşılaşmam düşünce hayatımda
bir dönüm noktası oldu diyebilirim. O’nun şahsında,
dinini ciddiye alıp yaşamının biricik gayesi yapan;
samimi ama aynı zamanda imanının da sahih olmasına,
kalmasına özen gösterip onu salih amellerle bezeyen;
sahip olduğu herşeyi, hiçbir şeyi yedeğine
bırakmamacasına inandığı dava uğrunda harcayan;
kınayıcıların kınamalarına aldırış etmeden emrolunduğu
gibi dosdoğru olmaya çalışan; muhatabı ister bir isterse
bin kişi, kim olursa olsun bıkmadan usanmadan
"bildiklerime toprağın altındaki börtü böceğin ihtiyacı
olmayacak" esprisiyle dağarcığındaki birikimini aktaran;
bildiklerini devamlı gözden geçirip okuyarak, tartışarak
devamlı kendini yenileyip diri tutmasını başaran ve bir
ömrü son nefesine, kalbinin son çarpmasına kadar
bildiği, inandığı şekilde dolu dolu yaşayıp tamamlamış
birini tanıdım.
"Türkiye insanı kendi değerlerini göremeyen gözlerini
Türkiye dışına diktiğinden ‘falani, filani’ isimli
kişiler yazmışsa ilmi yalnızca bunlarda var sanagelmiş
ve kendinin farkına varamamıştır... Türkiye
müslümanları, Türkiyeli müslümanlar bu psikozu
üzerlerinden atmak, kendilerine bakmak ve düşünmek
zorundadırlar." [1] Dar-ı beka’ya irtihalinden 11 gün
önce bir kitabının 2. baskısına yazdığı önsözde dile
getirdiği gibi Türkiye insanının, Türkiye
müslümanlarının ezici çoğunluğu bu değerin ve kendinin
farkına henüz varabilmiş değildir. O kitabının
görmezlikten gelinip gündeme alınmadığı, hased
duygusuyla üzerine gölge edilip önemsizleştirilmeye
çalışıldığı yakınmasında haklıydı. Zira, yaşadıkları
ülkenin ve dünyanın gerçeklerinden kopuk, ayağı yere
basmayan ve nostaljik, sloganik, duygusal, tepkisel,
konjonktürel, yüzeysel fikirlerin yaygın ve egemen
olduğu bir ortamda, yıllarca neşrettiği İktibas imzalı
yazılardaki fikirler özgün, derinlikli, yabana
atılmayacak cinsten olmasına rağmen hakettiği ilgiyi
yeterince görmedi. Ya görmezlikten gelinmeye çalışılıp
yok farzedildi, ya da aleyhte bir propaganda ile
fikirlerinin etkisinin kırılmasına, önüne geçilmesine
çalışıldı. Hayatta iken sürdürülen "sakıncalı" ve
"yasaklı" tutum, açık veya gizli vefatından sonra da
sürdürüldü. Halbuki dil, kavram, fikir, insan fıtratı,
ideoloji konularından başlayarak Kur’an, sünnet,
siyaset, tasavvuf ve demokrasi başta olmak üzere ele
aldığı konulardaki çalışmaları, başta bu ülke insanları
olmak üzere tüm İslam dünyasının belki de ilk defa derli
toplu bir şekilde duydukları, karşılaştıkları çalışmalar
idi. Hayatta iken fikirleri ve mücadelesi kitaplık çapta
yalnızca iki ayrı çalışmada ele alındı. Bunlardan
doktora tezi olanı vefatından 4 yıl sonra yayınlandı.
[2, 3] Herhalde "mazlum" değildi(!) ki, Adnan
Menderes’ten Avukat Bekir Berk’e, Gönenli Mehmed
Efendi’den Emine Şenlikoğlu’na, Prof. Osman Turan’dan
Abdulhamit Han’a kadar nice nice "yakın tarihin din
mazlumu" arasında adı anılmaya değer bulunmadı. [4] Yine
herhalde "İslamcı" değildi(!) ki, Şemsettin Günaltay’dan
Nurettin Topçu’ya, Necip Fazıl Kısakürek’den İsmet
Özel’e nice nice ismin yer aldığı "Türkiye’de
İslamcılık Düşüncesi" isimli bilimsel(!) çalışmada yer
almadı. [5] "İslam" tarağında bezi olmadığından
olacak(!), Kurt Erdmann’dan Beşir Ağa’ya, Ercümend Ekrem
Talu’dan Ercişli Emrah’a, Ömer Hayyam’dan Hayrullah
Efendi’ye kadar nice nice kimsenin "madde" olduğu bir
İslam(!) ansiklopedisinde ise "mana" oluşunun isminin
yer almasına "mani" teşkil ettiğinden ise bahsetmeye hiç
gerek yoktur sanırım. [6] Bu ülkede insanların
ekseriyetinin diri iken kıymeti bilinmediği gibi
öldükten sonra da çoklukla bilinmez ve bazen de "kör
ölür badem gözlü olur" kabilinden öldükten sonra
haklı-haksız bir ilgiye muhatap olurlar. Yine bu ülkede
bu tuhaflıklardan ziyade daha tuhafı alim, aydın,
araştırmacı, mütefekkir sıfatıyla ismi zikredilenlerden
çoğunun, çoğu zaman sıfatlarıyla müsemma(benzer) fikir
ve fiillere sahip olmamalarıdır.
İsmi bu ülkede İslamcılık düşüncesine sahip kişiler
arasında geçen bir şair "cum’a mektupları"nın birinde
rahatlıkla "27 Mayıs 1960 sonrasında İslami
kampta(sosyalist kamp dahil) dişe dokunur, yaraya merhem
olabilecek bir tefekkür ortamının doğmadığından, katkısı
şükranla anılabilecek bir(bir tane bile olsun)
mütefekkirin göze çarpmadığından" dem vurabilmiştir. Ve
daha da ileri giderek "aradan kırk yıl geçmesine rağmen
hiçbir şey olmadığından" bahisle "kırk yılda kaç ton
zerzevat" demeye cüret etmiş fakat haya etmemiştir. [7]
Tefekkür, mütefekkir nedir? Edep, haddini bilme, kadir
kıymet bilirlik İslam’dan bir cüz müdür? İşte Türkiye’de
İslamcı bir düşünür, bu hususlardan ve çağdaşı olup
yıllarca İslamcılık düşüncesinin, İslami hareketin [8]
en önemli isimlerinden, mütefekkirlerinden birinin(belki
de en önde geleninin) "dişe dokunur, yaraya merhem
olabilecek" fikirlerinden bihaber olabilmekte ve
"katkısı şükranla anılabilecek bir tane bile olsun
mütefekkir olmadığından" söz edebilmektedir. İnsan bu
satırları okuyunca dehşete düşüp hayretten dona kalıyor.
Ve bu ülkede öncelikle ve özellikle İslamcı düşünür
namıyla anılanların "kırk ton zerzevat" değil ama "kırk
fırın ekmek" yemeleri gerektiğini daha iyi anlıyor.
"Asırlardır bunlardır düşünmeyenler, insanları
düşünmekten alıkoyanlar... Din, tekellerinden çıkmasın
diye ellerinden geleni ardlarına bırakmayanlar
bunlardır. İslam dininde Ruhbanlar bulunmadığı, hatta
peygamberin bile ruhbanlık sıfatı bulunmayan İslam
dininde ruhbanlık yapanlar bunlardır. Allah ve
Resulü’nden insanları uzaklaştıranlar, onlar adına kendi
hevalarını insanlara din diye belletenler bunlardır.
Akılsız bıraktıkları ümmeti, emperyalistlerin kolay yemi
haline getirenler bunlar değil midirler? Allah’ın değil,
Amerika’nın razı olduğu müslümanlığın temsilcileri
bunlar değil midirler?" [9]
Peki kim bunlar? Alın size bir örnek. "ABD ordusundaki
müslüman askerler ülkelerine bağlılıklarını göstererek
müslümanlara karşı bile olsa savaşa katılmalıdırlar".
[10] Eğer çevrenize şöyle bir bakarsanız bu ülkede ve
müslümanların yaşadığı diğer coğrafyalarda bunlardan
binlercesini görebilirsiniz. İslam ümmetinin içinde
bulunduğu zelil halden, tarihteki ve günümüzdeki
sömürgecilikten İngiliz, Amerikalı filan değil öncelikle
müslümanım diyenlerin ve yol göstermek maksadıyla
onların önüne düşenlerin sorumlu olduğu gerçeği O’nun
yazılarında önemle altını çizdiği hususlardan biridir.
O’na göre öncelikle müslümanım diyenlerin
müslümanlaşması, yeniden Kur’an’a dönmesi ve
nefislerini(kendilerini) Kur’an’a göre biçimlendirip
İslam insanının, İslam ahlakının birer güzel örneği
olmaları ihmal edilemez bir gereklilik idi. O gün onun
neredeyse tek başına dobra dobra, kimseden
korkmadan-çekinmeden söylediği doğruların "zülfü yare
dokunmayan" bir kısmını kanal kanal gezerek, çeşitli
mahfillerde bugün söyleyenler, bırakın türlü
sıkıntılarla boğuşmayı oldukça prim bile yapmaktadırlar.
Fakat bunlar, İslam anlayışları konusunda müslümanlara
yönelttikleri eleştirilerde mangalda kül bırakmazken
yani "atış serbest" iken, içinde yaşadıkları sistemin
hassasiyet gösterdiği konular ve yaptığı baskılar,
yanlışlar söz konusu olduğunda yani "mayınlı tarla"ya
girdiklerinde dut yemiş bülbüle dönmektedirler. Bu
durum, zaten son yıllarda yapılan yoğun baskılar
sonucunda mazlum konumuna düşmüş insanlara bir tekme de
onların vurması olarak değerlendirilip, söyledikleri
çoğu doğruların güme gitmesine neden olmaktadır.
İlginçtir onların bu tek yönlü eleştirileri sistemin
ekmeğine yağ sürülmesine, kazanç hanesine yazılmasına
ve müslümanların uğradıkları sıkıntılarda sorumluluk
sahibi olanların kendilerini müslümanlardan daha doğru
yolda olduklarını sanmalarına neden olmaktadır. Hatta
onların, bırakın yaptıkları zulümlerden vicdanen
rahatsızlık duyup pişman olmalarını, daha bir
cesaretlenmelerine bile yol açmaktadır. İnsanın
mütemadiyen tek yönlü olarak yatıp kalkıp müslümanları
eleştiren bu adamlara bakıp "yahu bu hırsızın hiç mi
suçu yok?" diyesi ve bu gayretlerinin sistem nezdinde
legalize olup şöhret, para ve makam-mevki için bu işi
yaptıklarına inanası geliyor. "Vurun abalıya" kabilinden
zaten yıllardır türlü baskılar altında bunalan, itilip
kakılan, şamar oğlanına dönmüş müslümanlara
demediklerini bırakmayıp sistem konusunda dillerinin lal
olmasını başka türlü yorumlayamıyor. Geçmiş yıllarda ve
özellikle son yıllarda piyasada boy gösteren bu adamları
görünce; gerek müslümanlara, gerekse de sisteme yönelik
eleştirilerinde tutarlı olup bırakın dünyevi bir kazanç
her türlü eza ve cefayı tatmış; insanların,
müslümanların iyiliğini istemekten ve Allah rızasını
gütmekten başka bir amacı olmayan o insanı, insan nasıl
hatırlamaz. Yalnızca müslümanların İslam anlayışlarını
tenkit edenlerin aksine, o sistemi de şiddetle
eleştirdiğinden türlü türlü şiddete maruz kalmış,
müslümanlara merhametle yaklaşıp uyardığı için de yalnız
bırakılmış, onları rahatsız eden ve daha önce pek
duymadıkları sözleri söyleyen biri sıfatıyla onların
çoğunluğundan da vefa değil eza ve cefa görmüştü.
"Dinini her müslüman kendisi öğrenmedikçe,
hocaefendilerin şöyle veya böyle söylediklerinin yönetip
yönlendirdiği biri gibi olmak zorunda kalır. İslam dini
hocaefendilerin, şeyhlerin, mürşidlerin, allamelerin
dini değildir. İnsana gönderilmiş dindir ve her insan
onun muhatabıdır. Müslümanım diyen dinini bilmek
zorundadır. Kıyamette Allah kimsenin hesabını hoca veya
hacıefendiden, şeyh veya mürşidden sormayacaktır. Herkes
hesabını kendi verecektir... İstiyor ve diliyoruz ki
doğruları eğrilerden ayırabilen, muhakeme ve mukayese
edebilen, işittiklerini, okuduklarını tahkik edebilen,
kitab ve sünnetin sahih naslarına bunları vurarak
sağlıklı sonuçlar elde edebilen bir kişilik oluşsun
sizlerde, bizlerde. Yardımcı olalım birbirimize. Böylesi
üretken kişilikler oluşsun aramızda ki, toplumu
sevkedecek, yön verip önderlik edebilecekler olanlar da
onlar olacaktır, ömrü boyunca onun bunun ağzına bakan ve
ne buyurulursa hikmet buyurdu sananlar değil." [11]
O, müslümanım diyen insanların akıllarını hoca,
hocaefendi, ağabey, lider, şeyh, mürşid, allame, molla
ve benzeri kimselerin eline teslim etmeden,
dinlerini aklederek, araştırarak ve "bilenler"den de
istifade ederek öğrenmelerini, anlamalarını ve kişilik
sahibi olmalarını öğütledi durdu ömrü boyunca. Bu öğüt
akılların ipotek altına alındığı ve insanların birer
fert olmaktan ziyade sürü olarak görüldüğü bu toplumda
doğru ve elzem idi. Fakat özellikle birtakım kimseler
"vur deyince öldüren" cinsten kafa yapısına sahip
olduklarından mı nedir haddi aşıp büyük küçük
tanımayarak, "herşeyi en iyi biz biliriz" havalarına
büründüler. Öyle ki her biri birer "başıbozuk paşası"
gibi hareket edip ne laftan, ne sözden anladılar,
zamanla her biri bir tarafa savruldu. Hatta o kadar
ileri gittiler ki, kendilerine değer verip kişilik
sahibi olmaları için uğraşan, hemen herkesin kendisine
çağırdığı bir vasatta "biz herkesi kendimize değil,
Kur’an’a çağırıyoruz" diyen o insanı bile "şeyhimiz yok,
ağabeyimiz de" diyerek mazide bir tatlı hatıra olarak
değerlendirdiler. "O neslin gelip geçtiğini, artık onun
ya da bir başka şahsın görüşleri değil, beni, benim
görüşlerim yönlendiriyor" diyenler ve hatta üç günlük
dünya hayatını daha müreffef ve daha sorunsuz
yaşayabilmek için düne kadar zulmünden dem vurdukları
ülkelere gidip yerleşen "cesur yürekliler" dahi oldu.
Demek ki "gözünü açtığından beri onun yazıları ile
büyüdüklerini" söyleyenlerin gözleri şimdi daha bir
açılmış ki, "samimi idi, saygı da duymuyor değiliz"
dedikleri ağabeyleri ölünce ökçeleri üzerinde
dönüverdiler. Kendi görüşleri olmak, onları savunmak
adına aslında hiç de yeni olmayan ve "bükemediğin bileği
öpmek" olarak değerlendirilebilecek bir takım "lideri
olan" yapılanmalar içerisinde yer almaya çalışmak, bir
müslüman mütefekkirin gayet yerinde tespiti ile
"ideolojik kaygılar ile ikbal beklentilerini telif etme"
gayreti değil ise başka nedir acaba?
O, henüz bu dünyada iken, görüşlerini kendisine yakın
bulup şöyle veya böyle yanında yer alıp vefatından sonra
bir yerlere dağılan samimi kişilere söylenecek fazla bir
söz yok aslında. Zira onun naçiz bedeni insanları bir
araya getirirken, bir gün gelip toprak olduğunda ise
ancak fikirlerinin yankı bulduğu, sahiplenilip
kökleştiği insanlar onun bıraktığı yerden yola devam
ederken, bir kısım insanın dağılması gayet tabii idi.
Asıl söz söylenecek olanlar, yaşarken kafalarındaki
fikirlerini ona açma, onunla tartışma açık yürekliliğini
gösteremeyenler. Bir kısım insan samimi olmayıp onun
görüşleriyle neredeyse temelden farklı görüşlere sahip
olmasına rağmen onun çevresinde gözüktüler. Onun O’na
rücu etmesinden sonra da ortada arz-ı endam etmeye
başladılar. Bu insanlar ileri sürdükleri fikirlerle onun
hakkında da başkalarının yanlış kanaat sahibi olmalarına
yol açtılar. Yıllarca onun yanında yöresinde olup da
onun fikirlerini anlamamış, özümsememiş bu kişilerin
arasından kendi fikirlerini sanki o söylüyormuş gibi
söyleme cüretini gösterenler dahi çıktı. Başka bir grup
insan da, aslında peygamberin zamanında onun elçiliğine
itiraz sadedinde söylenen sözlerin bir benzerini sanki
yeni bir düşünceymiş gibi ileri sürüp, Kur’an’ı sadece
erdemli bir insanın söz ve davranışlarının sonradan
başkalarınca yazımı olarak tarif edip vahyi ve elçiliği
reddettiler. Kur’an ve son elçi(sünnet) bu şekilde devre
dışı bırakıldıktan sonra da akıllarını ilahlaştırıp heva
ve heveslerine uygun "sanal çözüm"ler ürettiler. "Marks,
Muhammed, İsa-Musa ve aklın ilkelerini birleştirip T.C.
için gerekli acil yasa değişiklikleri" bile önerdiler.
[12]
Elbette O da günahları ve sevapları ile bir insandı ve
gelip geçti. Fakat vahyin aydınlığından uzak düşmüş
toplumumuz için, ülkemiz insanının Kur’an’daki İslam’la
tanışmasında varını yoğunu ve bütün mesaisini sarf eden
bu insanın görüşleri hala geçerliliğini korurken, daha
yolun başında olduğu halde "hayatın temel kurallarının
akli dayanaklarını ortaya koymaya çalışmak; kendi
görüşleri olup onları savunmak; düşünce, çözüm üretmiş
olmak; bir şeyler ortaya koymak" adına o görüşlerin
geçmişte kalıp bugün aşıldığını söylemek, üstelik de
yeni ve farklı bir şey söylememişken nasıl mümkün olur,
nasıl taaccüb edilmez insanın havsalası almıyor doğrusu.
İyi niyet taşıdığını söylemek mazeret kabul edilebilir
mi? "Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli"
olduğunu söyleyenler yanılıyor mu acaba?
O, okulu sayılabilecek İktibas dergisinde; Selam İle
köşesindeki yazılarıyla gündeme ilişkin konulara kısaca
değinip birtakım önemli hususların altını çizerken;
Yorum köşesindeki yazılarıyla ülke ve dünya
gündemindeki gelişen olaylara tarihi perspektifi de
gözardı etmeden müslümanca bir bakış açısı ile yorum
getirdi. Kavramlar köşesindeki yazılarıyla başta Kur’an
olmak üzere günlük dilde kullandığımız kavramların
çerçevesini Kur’an kalkışlı olarak çizdi. İktibas’a/tan
Mektuplar köşesinde ise geleneksel anlayışın dondurduğu,
felç ettiği zihinlerdeki sorulara cevaplar verdi.
Değişik düşüncedeki insanların düşüncelerinden yaptığı
alıntılarla da sağlıklı, tutarlı ve keyfiyetli
düşüncenin oluşabilmesi için zemin oluşturdu. İlkeli ve
tutarlı bir kişilik sahibi olan, taşıdığı dünya görüşünü
bütünsel bir anlayışla bilen, duyduklarını, okuduklarını
sorgulayabilen, özeleştiri yapabilen ve kendini
geliştirmeye açık tutan bir müslüman zihnin inşa
edilebilmesi için bu uzun, sıkıntılı ve yorucu uğraş
gerekli idi. Bu yolu seçtiği için işi zor olan bu insan,
ortaya koydukları ile değil de hep üslubu ile eleştiri
konusu ve bahane edildi. İnsanların ve hatta peygamberin
arkadaşlarının bile her birinin farklı üsluba sahip
olduğu hep gözardı edildi. Halbuki o üslup kaynağını
Allah için hubb(sevgi) ve buğz(kızgınlık)dan alıyordu.
Takvaya yakışan hal de bu değil miydi zaten? İnsanlardan
değil Allah’tan korkmak, insanların levminden ziyade
Allah’ın levminden çekinmek.
O bir ilahiyatçı, titr sahibi bir akademisyen, vaiz,
müftü, cami hocası, hocaefendi, diyanet mensubu,
tarikat şeyhi, molla filan değildi. O sadece ve sadece
dinini anlamaya, anlatmaya ve yaşamaya çalışan biri idi.
Dün kılık kıyafeti, hal ve hareketleri, savunduğu
görüşler nedeniyle yadırganıp kınanıyordu, gözlerden
ırak tutulmak isteniyordu. Bugün müslümanların çok az
bir kısmı içerde ve dışarda gelişen olaylar neticesinde
onun ne demek istediğini az çok anladı, çoğunluğu ise
söylemlerini değiştirdi. Sağcılık olarak
tanımlanabilecek 3M(Milliyetçi-Muhafazakar-Mukaddesatçı)
fikrine sahip olup siyaset konusundaki fikirleri
Menderes-Özal-Erbakan seviyesini aşamayanlar,
demokrasiyi araç olarak görenler, bugün ABD veya AB’deki
uygulanış biçimiyle dahi olsa laiklik, demokrasi ve
sistemin sahiplendiği diğer hususları sahiplenip aynı
çizgiye geldiler. Siyaset hakkındaki düşüncesi mevcudu
kabul ve ehven-i şer anlayışının ötesine geçmeyen;
fıkıh(hukuk) düşüncesi bireysel ibadetlerle ilgili dar
bir alanda sıkışmış ve tarihteki dört-beş
mezheb(görüş)den ibaret ilmihal düzeyine indirgenmiş;
aklını din konusunda kullanmaktan kaçınan ve din
düşüncesi bu dünyadan ziyade öte dünyaya dönük olan;
düşünce dünyası tevhidden(birlikten, bütünlükten)
uzaklaşmış ve parçalanmış bir zihin yapısına sahip
insanların hınça hınç ortalığı kapladığı bir vasatta, O
gücü, imkanı, ömrü yettiğince didindi durdu, iki günü
birbirine eşit olmamacasına.
Ve Allah yolunun divane yolcularından biri olarak
tamamladı yolculuğunu. İyi bir insan olarak iyi bir ata
binip gitti. Unutulmazlar kervanına katılarak ardında
kalan şu kubbede hoş bir sada oldu. Karşı yaka’ya
uğurlanışının 7. sene-i devriyesinde O’nu rahmet ve
minnetle anmak üzerimize bir borç, üzerimizde inkar
edilemez haklarından dolayı. Rabbimizin O’na mağfiret
edip razı olduğu kullar cümlesine dahil etmesi
duasıyla.
Kaynakça
[1]. İnanmak ve Yaşamak, Ercümend Özkan,
Anlam yay., 2. baskı, Ankara, 1995, sh. 13-14.
[2]. Ayet ve Slogan-Türkiye’de İslami
oluşumlar-, Ruşen Çakır, Metis yay., İstanbul, 1990, sh.
187-192.
[3]. Ortadoğu’da Modernleşme ve İslami
Hareketler, Alev Erkilet Başer, Yöneliş yay., İstanbul,
1999, sh. 150-222.
[4]. Yakın Tarihin Din Mazlumları, M. Necati
Bursalı, Beyda yayınevi, 2. baskı, İstanbul, 1997.
[5]. Türkiye’de İslamcılık
Düşüncesi-metinler/kişiler-, İsmail Kara, Pınar yay., 3
cilt, İstanbul, 1986, 1987, 1994.
[6]. İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet
Vakfı.
[7]. Kırk Yılda Kaç Ton Zerzevat, İsmet
Özel, Gerçek Hayat Dergisi, 21-27.09.2001, sh. 21.
[8]. Ercümend Özkan ile İslami Hareket
Üzerine, A. Burak Bircan-M. Kürşad Atalar, Anlam yay.,
Ankara, 1997.
[9]. Ercümend Özkan Yazıları, Anlam yay.,
Ankara, 2001, sh. 34-35.
[10]. ABD’ye Sadakatiniz Daha Önemli, Katar
Şeriat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi,
Gerçek Hayat Dergisi, 02-08.10.2001, sh. 24.
[11]. Selam ile-1-, Ercümend Özkan, Anlam
yay., Ankara, 1997, sh. 258, 182.
[12]. Birleşen İlkeler, Uğur Karaca, Niğde,
1998.
© 2002 İktibas |