|
Adil Bir Cenk Değil Bu!
Murat ÖZER / ARALIK 2001 / HAKSÖZ
Yakaladığı İtalyan askerinin ayaklarına pranga vurmaya
kalkan savaşçının “ama onlar bizim esirlerimizi
öldürüyor” sitemine Ömer Muhtar cevap verir: “Bize
yakışmaz bu, biz insanız !” En vahşi savaşta dahi,
savaşçı silahsız düşmanına insanca muamele eder. Esir
aldığını hunharca katletmek ise ancak, insani en ufak
niteliği kalmamış “hayvandan daha aşağı olan” mahluklara
yakışır.
Zilletin ve zulmün hakim olduğu, küfrün kol gezdiği
işgal edilmiş coğrafyalardan geldiler. Cezayir’den,
Sudan’dan, Arabistan’dan, Çeçenistan’dan, Doğu
Türkistan’dan... arkalarında eşlerini, çocuklarını,
yarenlerini bırakarak. Gözü yaşlı anaları, tertemiz
alınlarından öperek yolculamıştı onları. Heybelerinde
Kur’an vardı. Ne mal, mülk ne de dünyevi bir mevki.
Evleri dağlardı, yatakları kar. Bosna’nın iffetini,
Çeçenistan’ın namusunu beklediler. Ama “olsun”du. Sırada
bekleyen yeni cepheler vardı. Tacikistan, Özbekistan
imdat isteğinde koşarak geldiler. Yitirilmiş ümmet
bilincine varlıklarıyla, kardeşçe direnen bir avuç
mü’mindiler. Adeta ümmetin küçük bir nüvesiydiler.
Adil bir cenk değil bu. Büyük Şeytan'ın gökten ateş
yağdırdığı bir şehri küçük imkanlarıyla savundular.
Gökten ölüm yağıyordu. Ama ölüm makinalarını
görmüyorlardı bile. Karşılarında gördükleri, yıllarca
vatanlarını, namuslarını işgalci Ruslara karşı
savundukları eskinin mücahidleriydi. Daha fazla kan
dökülmesin diye anlaştılar. Yeter ki, aynı Allah'a secde
ettikleri, kendilerini Amerikan askerlerinin eline
bırakmasın. Oysa ki, hainler çoktan Büyük Şeytan'la
işbirliği yapmış, anlaşmışlardı. Kuzey ittifakı
hainleri, ülkede yabancı güç istemiyordu. Yabancı,
Amerika, İngiltere ve uşakları değilmiş meğer. Yabancı;
mü'minlermiş! Bir kaleye dolduruldular, Kale-i Cenk'e.
Kimbilir kaç savaşa şahitlik etmişti bu kale. Ama hiç
böyle bir katliama mekan olmak istemezdi herhalde.
Hazırladıkları çukurun içine mü’minleri atıp, onların
ateşte yanışlarını keyifle izleyen zalimlerin (Buruc
suresi) psikolojisi meğer ne kadar tarihler üstüymüş.
Kalenin kapılarını kilitleyip, sonra Amerika’nın katil
bombalarının, ateş toplarının çıkardığı büyük yangını,
efendileriyle birlikte uzaktan seyreden hainler, ateş
sönünce, makinalı tüfekleri ve zulmün ihtişamını, gücünü
tüm dünyaya kanıtlaması için kameramanlarla birlikte,
kalan son canlı mü’mini de ortadan kaldırmak için kaleye
koştular. Kendini bir korku filminin çemimlerinde
hissettiğini söyleyen muhabirin arkasında, upuzun bir
ceset tarlası. Katliam öyle tanıdık ki aslında; tutak
ettiği insanların üzerine gökten bomba yağdırmak,
üzerine atıldığında insanı bir alev topuna çeviren en
ileri teknolojinin ürünü kimyasal silahları bu çaresiz
bedenler üzerinde denemek, zulmün sınır tanımayan
evrensel yönü olsa gerek.
Heybelerinde iman vardı. Gözleri Kudüs’e çevrili yedi
yüz mü’minleridiler. Selefilik, klasik fıkıhçılık,
bağnazlık, gayri medenilik tartışmaları arkasında,
herşeye ve herkese rağmen duru bir ses, duru bir söz:
Kardeşim.
Hainlerin kurşunlarıyla dağıtılmış alnından, Büyük
Şeytan’ın bombalarıyla yanmış, kararmış, kömürleşmiş
gözlerinden öperim.
Bizi affeder misin ?
© 2002 İktibas |