|
Konuşmacı: Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Lokalimizin bu ayki konuğu, şairlik/edebiyatçılık yönü
kadar aynı zamanda iyi bir fikir adamı da olan Metin
Önal Mengüşoğlu idi. 29.12.2001 Cumartesi günü, mütevazi
salonumuzun kapasitesini zorlayan bir dinleyici
kitlesine hitap eden Mengüşoğlu, "Akıl İçin Yol Birdir"
başlıklı bir konferans verdi. Uzunca konuşmasını, en
iyisi aynen yansıtmaktır diye düşündük ve kısaltmalar
yaparak özet şeklinde konuşmasını aynen sunmak istedik.
Metin Önal Mengüşoğlu, böyle bir konuyu tebliğ olarak
sunmasının nedenini şöyle açıkladı: Üç ay kadar önce,
kendisinin de konuşmacı olduğu bir sempozyuma katılmış.
Fakat tebliğine tepkiler almış, kendisini
rasyonalistlikle suçlamışlar. Birtakım müslüman
çevrelerin akıl konusunda ne kadar geri kalmış
olduklarını gözlemledim diyor. Sonuçta bu konuyu yeniden
insanlarla tartışmak gerektiğine inanmış. Bize kalırsa
iyi de olmuş...
İşte size, Mengüşoğlu’nun akıl, akletmek, akılcılık ve
Kur’an’ın akılla ilgili tanım ve tariflerine ilişkin
konuşması:
Musa Carullah Bigiyev bir eserinde diyor ki, "Ey aldanan
adam! Aklın varsa ona danış. Her akıl bir nebidir!" Bir
hayli tehlikeli bir söz! "Nebi" sıfatını her insana
veriyor. Oysa biz müslümanlar, bir çok kelimeyi
kavramlaştırmışızdır ve hasretmişizdir. Hasrettiğimiz
için birilerine, özel imtiyazlı kimselere, sıradan
insanlara kullanmaktan imtina eder, çekinir, korkarız.
Sadece bu kelime değil tabi, daha bir çok sıfatı sıradan
insanlara vermek çok fazla işimize gelmez.
Duyarsınız, yaşadığımız toplumda müslüman muhitler,
"kuru akıl" diye bir şeyden bahsederler. "Bu iş kuru
akılla olmaz" filan derler. Ama bunun yaşı nasıldır, onu
göstermezler. Kurusunu tenkid ederler, ıslanmışından
bahsetmezler. Hangi iş ki, bu iş "kuru akıl"la olmaz?!
Başka bir şey daha gerekli herhalde yanına. Derler ki
tek başına akıl bu işi yapamaz, bu işi çözemez. Bunu çok
söylerler. Ne işi, hangi işi? Yani hangi iş olursa
olsun. Belki de hiçbir işi. Hatta öyle ki, geçmişimizde,
mesela, galiba Feridüddin-i Attar’dan naklen, "akıl bir
kılın dahi hakikatini idrak edemez", "aşk imiş her ne
var alemde, ilim bir kîl ü kâl imiş ancak" derken ve
buna benzer birtakım ifadelerde, aklı horlayıcı, küçük
düşürücü; bir şeyle mukayese ederek ikinci plana itici
ifadelere rastlarsınız. Bir şeye daha rastlarsınız: Son
zamanlarda söylenmeye başlandı. Omo Wale diye bir yazı
yazmıştım, Afrikalı müslümanların kullandığı, Malcolm
X’in ziyaretinde, "eve dönen oğul" anlamı taşıyan bir
ifade. Malcolm X, yıllar sonra, evine, ailesine,
yuvasına, Afrika’ya dönünce Afrika’lı halk Malcolm X’i
"eve dönen oğul" diye karşılıyorlar. Onu anlatırken,
gene akılla ilgili bir şeyler söylemiştim. Ona karşılık
veren bir arkadaşım aklı bir batı aklı "rasyo (ratio)
akıl" bir de işte "akleden kalp" diye ikiye ayırmamız
gerektiğini söylemişti. Şimdilerde de batı aklı diye bir
kavram kullanılıyor. Batı aklı! Yani Allah insanı akılla
yaratmış, bütün insanlar akılla yaratıldıkları için
öteki yaratılmışlardan farklılaşmış ve şerefli olmuşlar
ama bir dönem gelmiş, bu tür akla biz batı aklı demişiz.
Bütün bunları niye yapıyoruz? Bir tür bakış açısını
defetmek için, bir tür bakış açısını da empoze etmek
için kuşkusuz.
Bir tür akıl korkusu var müslüman dünyada. Akla karşı
birtakım rezervler çok çabuk çıkarılıyor. Yani akıl
konusu söz arasında söylenildiğinde hemen "ama"lar,
"fakat"lar çıkarılır. Sorun ne, acaba hakika-ten aklı,
aklın fonksiyonunu, akletmenin ne olduğunu iyice anladık
da mı, o amaları, fakatları sıralıyoruz, bundan çok emin
değilim.
Ateist biri diyor ki, (Yusuf Kaplan köşesinde yazdı,)
cennet cehennem gibi akıl dışı şeyleri, işte Muhammed
diye bir adamın 1400 sene önce yazıp uydurduğu
ilkelerini, bu akıl dışı şeyleri hala mı bize akıl
çağında empoze ediyorsunuz? Şimdi cin, peri gayb
aleminin konusudur. O zat bunları akıldışı telakki
ediyor. "Cin ve peri akıldışıdır!" Peki müslümanlar
cini, periyi "akıl-içi" buluyorlar mı? Büyük çoğunluk,
onlar da en azından, "bunlar aklın almayacağı şeylerdir"
şeklinde tarif ve tasnif ediyorlar.
Sıradan insanlar, büyük çoğunluklar, maalesef onlar da
gayb konusunu akıl-dışı telakki ediyorlar. Peki biz bir
tahlil yapalım: İki alemden bahsederiz. (Alem tek de,
ikiye ayırarak tahlil ederiz, tanımaya çalışırız) Bir
şe-hadet alemi, bir de gayb alemi deriz. Yani o gaybdan
bahsetmiştir. Şe-hadet alemi vardır, görürüz, duyarız,
kokusunu hissederiz, titreşimini algı-larız.
Görmelerimiz, işitmelerimiz, do-kunmalarımız,
te-maslarımız kafidir onun varlığı, hakikati, doğruluğu
veya eğriliği güzelliği veya çirkinliği konusunda. Tabi
bakmamız, görmemiz, dokunmamız onu bir yere gönderiyor.
O yerde bir tahlil sonucu varlığı ve hakikatine
ulaşıyoruz. Yoksa salt bakış bir idrak değildir.
Basirete dönüşürse idrak olur. Bakışın, basiretin idrake
dönüşmesi, görme bilgisinin kalbe, kalbin akletme
fonksiyonuna gönderilmesi, orada harmanlanması,
tartışılması sonucudur. Ama şahit olduğumuz dünyadaki
şeyler hakkındaki bilgimiz için duyularımız,
duygularımız yetiyor. Bu işi görüyor.
Elmalılı Hamdi Yazır (Allah ona rahmet etsin) Bakara
suresinin tefsirinde aklı tanımlamağa, resmetmeğe
çalışırken der ki, "Akıl, mahsus olmayan alemi idrak
eder. Mahsus olmayan alemi idrak etmek için vardır."
Yani hislerimizin tespit ettiği alem şehadet alemidir.
Hislerimizin tespit edemediği alemi idrak etmek için
akıl vardır. Akıl onunla işe yarar. Demek ki akıl gayb
elemi için lazım olan bir şeydir. Gördüğün, işittiğin,
dokunduğun, kokladığın şeyler için (akıl) çok fazla
gerekli değil. Tabi onlar için de, onların idraki,
onların basirete dönüşmesi, adlandırılması için de akıl
lazım ama, asıl kapsama alanı, yani gerekli olduğu alan
gayb alemidir. Bu tarife göre, cinler periler akıl dışı
değildir. Tam akıl içi varlıklardır! Tam aklın konusu
şeylerdir. Oysa hem müslüman dünyanın büyük çoğunluğu,
hem de tabi olarak, müslüman olmayan dünya, özellikle de
son dönem batı modernist dünyası için şehadet aleminden
başka dünya yok ki! Böyle olunca akıl, duyular, neyiniz
varsa her şeyiniz Şehadet alemi için geçerlidir. Orada
iş yapar, iş görür. Ama, kendi terminolojisiyle
düşünmesi gereken biz müslümanlar için, Kur’an’da
kendisi ve türevleriyle birlikte 766 defa geçtiği tespit
edilen akıl gibi kavramların bizde başka olması gerekir.
Şehadet alemini fizik alem, gayb alemini metafizik alem
diye adlandırıyorlar. Orda da gene fizik dünyayı tesbit
etmek için duyularımız büyük oranda iş görürken,
metafizik dünyada aklımız fonksiyonel olacaktır. Akıl
bize bu dünyanın idraki için ihsan edilmiştir. Başka
neyimizle biz öldükten sonra dirilmek, orda hesaba
çekilmek, orada nimetlendirilmek, rızıklandırılmak gibi
konuları idrak edeceğiz ve iman edeceğiz? Başka
neyimizle? Ama maalesef doğru tarifler, doğru tasnifler
yapılmadığı için müslümanların da büyük çoğunluğu gayb
alemi için aklın fonksiyonel olmadığını söylüyorlar.
Mesela "sezgi" diyorlar. Bunu batının dindar filozofları
da, doğulu filozoflar da söylüyor. Buna gönül diyorlar.
Peki hakikaten insanda akıl ve gönül diye birbirinden
ayrı, böyle bölünebilir bir şey var mı? Batı dünyasında
var. Batı dünyasının yapısı dualist mantık üzerine
kurulmuştur. Ama biz tevhid gözüyle bakarsak, bizde akıl
ve gönül diye birbirinden ayrı bir şey yoktur. Akıl ve
kalp diye de (ayrı bir şey yoktur). Bu konuyu ciddi
araştırmış müellifler, Gazzali’den tutun da Şah
Veliyyullah Dehlevi’ye kadar, akıl ve kalbi hep
müteradif sayarlar. Kur’an-ı Kerim’in Hac suresindeki o
meşhur (22/46), akleden kalplerden bahseden o ayeti
kerimeye dayanarak da akletmenin Kur’an’da isim olarak
geçmediğini, fiil olduğunu, bu fiilin, kalbin bir
fonksiyonu olduğunu söylerler. Nasıl ki tefekkür,
te’emmül, tahayyül, tezekkür de kalbin birer fiilidir;
bütün bunların en üstünde ta’akkul de, akletme de, yine
kalbin bir fonksiyonu, bir fiilidir derler. Ben de
onların bu demelerine katılıyorum.
Cenabı Allah’ın bize Kur’an’da niye akletmiyorsunuz,
niye düşünmüyorsunuz, niye zikretmiyorsunuz demeleri
var. Zaman zaman fikir, zaman zaman zikir, zaman zaman
tedebbür, zaman zaman ta’akkul biçimleriyle zikrettiği,
"niçin yapmıyorsunuz?" dediği şey eğer yapılırsa, insanı
şaşırtan, saptıran bir şey olabilir mi? Allah’ın bunu
niçin yapmıyorsunuz dediği şey, hakikaten Allah’ın
dediği gibi yerine getirilirse insanları saptırır mı?
Eğer saptırır olsaydı, "e senin sözünü dinledik ya
Rabbi, bizi saptırdı o yol!" diye bir bahanemiz olurdu
eli-mizde. Ve fakat islam dünyası ne acıdır ki, "çok
fazla düşünürsen sapıtırsın, bu yüzden çok derine dalma"
diyegelmiştir. Ninelerimizden bize intikal eden din,
"aklını öyle çok fazla kurcalama, çok fazla derine
dalma, yoksa sapıtırsın" diyegelen dindir.
Sadece ninelerimiz değil, büyük şöhret sahibi olmuş bazı
müslüman fakihler, kelam bilginleri de, havas ve avam
diye insanları ikiye ayırarak, bazı konuların seçkin
insanların konusu olduğunu, onları ancak seçkin
insanların düşünüp tartışması gerektiğini, halktan bu
konuların uzak tutulmasını maalesef söyleyegelmişlerdir.
Allah’ın yapmadığını, Peygam-berin asla tatbik
etmediğini onlar yapmışlardır. Allah’ın yapmadığı bu
ayrımı statükonun, siyasetçilerin gölgesinde kalmayı iyi
becerebilmiş fakîhlerin, kelamcıların bir bölümü
–maalesef- yapagelmiştir. E niye, çoban hiç ictihad
yapmasın? Benim düşüncem o ki, ictihad yani bir insanın,
ehil olduğu herhangi bir konuda var gücünü sarfederek
bir kanaata, gâlib bir zanna ulaşması fiili, her şartla
her insan için söz konusudur. Ama bir çoban için söz
konusu olan belki ancak dağda kıblenin tayinidir de,
başbakanlıkta çalışan bir kardeşimiz için herhalde yeni
alınacak kararların istikameti doğrultusundadır.
Ben diyorum ki, eğer Allah’ın, "bu işleri niye
yapmıyorsunuz?" tarzındaki tehditvâri uyarılarında O’nun
dediğini dinlersek, yaptığımız şey ilim olacaktır. Bu
akletmek, fikretmek, tedbirli davranmak, teemmül sahibi
olmak işi iyidir. İyi olmak zorundadır. Bu işte sadece
bir tek kuşku olabilir, o da, bu yaptığımız işin
sahiden akletmek olup olmadığıdır. Sahiden akletmek ise
eğer, mutlaka eriştiricidir, asla saptırıcı olamaz. Eğer
saptırıcı olsaydı, mükellefiyetin hiçbir anlamı
kalmazdı. Benim hem kolumu tutacak, "böyle yap
kurtulursun" diyecek, ve ben dediğini yapacağım, buna
rağmen sapıtacağım! Bunu müslüman dünyanın kafasından
silmesi lazım. Nasıl sileriz bilmiyorum, becerebilir
miyiz?...
İslam ansiklopedisinde (Amr b. As’dan) yapılan bir
alıntıda bir akıl tarifi verilmektedir. Diyor ki Amr b.
As: "Akıl zanda isabet etmektir." "Olmuş vasıtasıyla
olacağı bilmektir." Buradan, aklın yanılmayacağı anlamı
çıkar. Eğer hakikaten akletmekse yaptığımız iş, akıl
yanılmaz. Evet insan yanılıyor ama, insanda yanılan akıl
değil, mesela iradedir.
Olmuş vasıtasıyla olacağı bilmek bölümünde de aklın,
şehadet aleminden çok gayb alemini idrakde bize lazım
olduğunu veriyor. Bunda ısrarlıyım. Yani akıl, gayb
alemini idrak etmek için bize lazım. Düşünün lütfen:
Allah hakikaten bizi gayba imana, gaybı kabul etmeye
çağırıyor. İman nedir? Eğer Orhan Hançerlioğlu’nun
sözlüğünden okursanız, İnanç, dogma, körü körüne kabul
anlamına geliyor. Bu, batı tandansında verilmiş bir
tanımdır. Ama bizim Buhari’de, mesela Kitabu’l-İman’da,
"İman yakîndir" denir. Yakîn kelimesi "bütün şek ve
şüphelerden arınmış olma hali" bütün kuşkuları atmış
olmak demektir. Emniyete, güvenlik alanına girmek
demektir. Böylece, "akıl imanın müteradifidir" diyen
müellifleri de anlıyoruz. Akıl imanla eş değerde, eş
anlamdadır. Bu yoksa, yani iman etmek fiilinde akıl
yoksa, neyimizle bu fiili yapıyoruz biz? Sezgi
diyorlar... Kur’an böyle bir şey diyor mu? Diyorsa haydi
gösterin.
Sezgi dediğiniz şey o kadar büyütülmüş ki, oysa sezgi
köpeklerde de var. Köpekler 24 saat önceden depremi
hissediyor. Bizi köpekten şerefli, üstün kılan sezgimiz
değil ki! Hatta bitkilerin de tepkisi var. Bizim evde
bir bitki var, rahmetli oğlum çok seviyordu. O vefat
ettikten sonra soldu... Annesi bir süre sonra bunu
farketti. Dedi ki, "rahmetli eve her geldiği gün bu
çiçeği okşardı." Annesi bunu idrak ettikten sonra her
gün o çiçeği okşadı. Şimdi evimizin en gümrah çiçeği o
çiçektir.
İnsanı o bitkiden şerefli, üstün kılan şey bu değildir.
Batı tandanslı felsefe bunu söyleyebilir. Onlar için
düalist mantık var. Ama muvahhid bir kafa bunu
söyleyemez. Söyleyememeli. Söylerse beni ikna etmeli.
Sezginin veya gönül diye bir şeyin insan için daha
değerli, insanı daha çok onurlandırıcı bir şey olduğunu
kanıtlamalı bana. Siz lütfen bunları ana kaynağa
gönderin, götürün, oradan doğrusunu öğrenin. Evet bu
konuda ısrarlıyım ki, akıl ve gönül diye insanda
parçalanmış, ikiye ayrılmış bir şey yok.
Nefs kavramını algılarken de müslümanlar aynı hatayı
yapıyorlar. Kur’an’da bize öğretilen bu kelimeyi
türkçeleştirirken, "kendi, kendisi" diye tercüme etmemiz
gerekirken, "insanın içinde, insanı kötülüğe sevk eden
şeytanî bir yetki" gibi, şeytanın bir parçası gibi
değerlendiregelmişler. Bir ekol bunu özellikle
pompalamış, o ekolün dışındakiler de bundan
etkilenmişler. Günübirlik konuşmalarımızda bile
rastlıyoruz. Bunu dememesi gereken ilim adamları
bakıyorsun, nefsiyle alakalı, kendinden başka bir şeyden
bahseder gibi bahsediyor. Ne büyük bir abes, ne büyük
bir yanlıştır. Nefs insanın kendidir.
Şimdi akıl bütün doğruları, bütün hakikatleri kavrama
kudretine sahiptir demiyorum. Akıl kulda olan bir şeydir
evvela. Yani kuldur akıl. Akıl yaratılmıştır. Aklın bir
gücü, bir kapasitesi vardır. Batıyla aramızdaki fark şu:
Onlar kişiyi ilahlaştırıyorlar. Merkeze, evrenin, bütün
varlığın merkezine insanı oturtuyorlar. İnsan neredeyse
her şeyin yaratıcısı, ilah gibi... Biz de onları tenkid
ederken "aklı putlaştırdılar" diyoruz. Halbuki aklı
putlaştırma yok. Kur’an da öyle demiyor. Bunlar aklı
değil, başka bir şeyi putlaştırıyorlar. Batı akılcı
diyoruz. Pozitivist, akılcı, ilerlemeci. Bu üçünü
paralel kullanıyoruz. "Batılılar akılcı." Yok böyle bir
şey. Onlar akılcı değil. Akletmek işiyle heva işi ayrı
ayrıdır.
Kur’an’da "Ey Davud! Seni yeryüzünde halife kıldık.
İnsanlar arasında hak ile hükmet. Hevana uyma. Seni
Allah yolundan saptırır." (Sa’d-26) buyurulur. Ra’d-37
ayetinde ve buna benzer yığınla ayette, "Onlar
hevalarını ilah edindiler" diyen ayette insanların
akıllarını değil, hevalarını ilah edindikleri anlatılır.
Ben onun için ısrarla diyorum ki, Allah "niye
akletmiyorsunuz?", "niye tefekkür etmiyorsunuz", "niye
tezekkür etmiyorsunuz?" dediğine göre, eğer tefekkür
edersek bunun bizi erdirici, bizi hidayete ulaştırıcı
olması lazım. Ama yaptığımız şeyin hakika-ten tefekkür,
ta’akkul, tezekkür, teemmül olup olmadığını anlamak
ayrı. Nitekim Saidi Nursi’nin çok güzel ifadelerinden
bir tanesidir, diyor ki, "nefsani şahıs bazan arzusunu
fikir zanneder, onu fikir diye iddia eder, aslında o
kendi hevasıdır." Kur’an’ın akletmek dediği şey, içine
hevanın karışmadığı bir şeydir.
Hevayı anlamaya çalışalım. Heva, heves, arzu, alaka,
meyil, aşk, övünme, iftihar, geçici istek ve akıldışı
istek demiş sözlükler. Nasıl akılcı diye niteleyeceğiz,
hevasına uyan, hevasını ilah edineni? Yani bir insan
dünya ve ahiret dengesini, Allah’a ve ahiret gününe
imanı edinmemiş, hidayete ulaşmamış ise, aklını asıl
kullanması gereken, kendisi için aklın fonksiyonel
olduğu o gayb alemini idrake yönlendirmemiş, o alanda
faal kılmamışsa, aklını yalnız şehadet aleminde, gözün
kulağın yardımcısı biçiminde kullanıp dünyevi birtakım
başarılara imza atmışsa, bu durum onların akılcı
olmasını, onların akleden kavim olmasını gerektirmiyor.
Bunlar tamamiyle hevalarına uymuşlardır. Bir kere
kendilerini yaratanı tanımamışlardır. Bir kere insanın
kulluğunu kabul etmemişlerdir. İnsanı her şeyin
merkezine yerleştirmişler. İnsanı tanrı yapacaklar...
İnsanı klonlayacaklar filan. Hedef bu, hesap bu. Bu tür
hedef ve hesapları olan insanları biz akılcı kabul
edebilir miyiz?
Şu var tabi, hiç mi akıllarını kullanmıyorlar? Elbette
kullanıyorlar. Toplumsal hayatlarında birtakım başarılar
görüyorsunuz. Değil mi ki, bir toplum emanetleri ehline
teslim ederse ıslah olur. Emanetleri ehline vermezse
felakete uğrar. Onlar şehadet aleminde akılcı
davranarak, emanetleri ehline teslim edip toplumsal
meselelerinin bir bölümünü çözmüşler. Yani (aklı) hiç
kullanmıyorlar diyemeyiz, ama, akleden bir kavim olarak
da niteleyemeyiz onları. Akleden kavim, sayıları az da
olsa İKTİBAS’ın şu minicik bürosunu dolduran mü’min
kardeşlerimdir diye düşünüyorum. O zalim küffar değildir
diye düşünüyorum.
Cahız’ın bir ifadesi var "Akılla tartılmayan hiçbir
bilgi yakîn ifade etmez" diyor. (Kur’an’da Vahiy adlı
kitaptan). Şimdi şunu da karıştırmamak la-zım: Biz
insanı konu-şuyoruz. Allah’ın bilgisiyle
karıştırmayalım. Allah’ın bilgisi ve iradesi mutlaktır.
İnsanda her şey nisbî. İnsanın kendisi nisbîdir. İnsan
kul, insan yaratılmıştır.
Ben akılcı filan değilim. Ben müslümanım. Başka hiçbir
ismi beğenmiyorum. Benim kitabım, benim öğretim, bana
öğretilen şeyi anlamaya çalışıyorum. Allah diyor ki
aklet. Bu akletmek nasıl bir şeydir, onu öğrenmeye
çalışıyorum ki yapayım da beni kurtarsın. Çünkü
biliyorum ki, akletmek beni kurtaracaktır. Fikretmek,
zikretmek beni kurtaracaktır. Kur'an bana bunu
öğretiyor. Eğer bunu yaparsan kurtulursun; bunlardan
vazgeçer de hevana uyarsan, onu ilah edinirsen,
hevesinin peşine koşarsan felakete uğrarsın, zarar
edersin. Bir kere ben bunu öğrendim. Bunu tahlil
ediyorum. Hâ, hangi şeyi yapmak akletmektir, bunu
öğreneceğim inşaallah, beraberce öğreneceğiz. Yani Cahız
da benim dediğim gibi di-yormuş, ama üstü örtülmüş.
Allah razı olsun.
Yine Kadı Abdülcebbar "Vahiy, aklın idrak ettiği hükmü
te’kid eder." diyormuş. Öyle de olması lazım. Şimdi akıl
sürekli, vahyin bana teklif ettiğini reddetse, kabul
edemese, idrak de edemese, kabul etmeye dirense, selim
olan akıl, bozulmamış akıl; Allah da bir yandan "aklet",
"şu vahye de uy" dese bana, benim halim ne olacak? Nasıl
sınanacağım, bu imtihanı nasıl kazanacağım? Bu aklımla
vahyin örtüşmesi, birbirini te’kid etmesi lazım ki, "hah
şimdi oldu" diyebileceğim bir şey yapayım da kurtulayım.
İki cihan saadetine erişeyim. Demek ki akıl neyi idrak
ediyorsa vahiy de onu te’kiden geliyordur. Türkçemizde
makul deriz. Yani akla uygun. Makul olan bir şeyde
uygunsuzluk ihtimali yoktur artık. Geçenlerde
televizyonda bir büyük müslüman ilim adamı hocamıza bir
soru sormuşlar, "namazda okunan surelerin manasını
bilerek okumak gerekir mi?" Hoca kızmış galiba biraz,
"gerekmez!" de-miş. "Eğer onları anlayacağım dersen
namazın huşû’u kaçar" (demiş). Deh-şetle irkildim.
Geleneksel kül-türün, statükocu bakışın öyle bir hocada
tezahür etmesine üzüldüm.
Buradan gelelim huşû’a. Huşû hali, insanın bırakınız
kalbini, aklını, sezgilerini, duygularını, kıllarının
bile ayakta olduğu bir haldir. Cin gibi en uyanık olduğu
bir hal olmalıyken, nasıl olur da huşûyu sanki, uyuşmak
gibi anlar ve kavrarız! Bu, ninemin huşû tarifidir.
Ninem huşûyu böyle tarif eder. Zaten ninem için her şey
uyu(ş)maktır. "Namaz kıl ki rızkın artar" der bana. Evet
belki ninem için caizdir ama, bir Profesör ilahiyatçı
için asla caiz değildir. Kültür şöyle diyor: Hz. Ali’nin
ayağına bir ok batmış galiba, "durun namaza durayım da
çıkartın" demiş. Niye? "Kendimden geçiyorum namazda"
demiş. Kendinden geçmek, huşû olarak anlaşılınca tabi
kültürde, hoca zavallı ne yapsın onu hatırlamış herhalde
ki, oysa kendinde olmanın en doruk noktası lazımdır bir
insanın namazı. Çünkü namaz mü’minin miracıdır. Namazda
unutmak, uyuşmak, hatırlamamak, yani gafil olmak halini
nasıl huşû olarak tarif edersiniz? Ben bir zamanlar
KELİME dergisinde "Kulluk Trans Hali Değildir" diye bir
yazı yazmıştım. Orda da anlattığım şey buydu.
Müslümanlar kendi kaynaklarından da habersiz olunca,
duayı, ibadeti, huşûyu emperyalistlerin empoze ettiği
şekilde anlıyorlar maalesef. Bu bizim çok büyük bir
acımız. Akla muhalefeti, "bu işler akılla olmaz"
bahaneleri, "akıl tek başına yetmez", "bu işler kuru
akılla olmaz" gibi ucuzlukları terk etmeliyiz. Allah
"akledin" diyor, sen kuru akılla olmaz diyorsun. Islatıp
yapalım o da yok. Müslüman dünya bunun acısını çekiyor.
İnsanların kabulleri körü körüne. Bir basiret üzere
değil, bir ilim üzere değil. Ama Kur’an’ın bize
öğrettiği iman bir basiret üzere imandır.
Bir fıkra var. (Ali Haydar Öztürk Üstad’dan duymuştum).
Fıkra bu ya, müslümanın birisi öldükten sonra dirilmiş
kıyamet günü, hesap sırası ona gelmiş. "Hayatta neler
yaptın? Bize ne getirdin?" diye hesap soruyor Allah’ın
melekleri. "Namaz kıldım" diyor. Başka ne getirdin? İşte
oruç tuttum onları getirdim, başka ne? Zekat verdim
onları getirdim. Başka ne? Hacca gittim onları getirdim.
Bol bol zikrettim, sübhanellah, elhamdülillah, Allahu
Ekber dedim onları getirdim. Başka, başka? Adam
terlemeye başlıyor, yahu diyor yapmadığım bir şeyi mi
bunlar benden soruyorlar acaba... Sıkışıyor sıkışıyor,
haa diyor, anladım diyor. Bir şey daha getirdim size,
nedir di-yorlar melekler, "dünyada iken Allah’ın bana
verdiği, onu vererek beni dünyadakilerin en şereflisi
kıldığı aklı ambalajıyla hiç kullanılmamış biçimiyle
size geri getirdim" diyor. Geri getirdim, hiç
kullanmadım diyor, başka birine verebilirsiniz!
Vahy-i ilahi ile temasını kesen akıl sahipleri bu
kirleri temizleyemezler. İşte vahy-i ilahi bunun
kılavuzudur. Doğru ve düzgün yaratılmış olan fıtratın,
onu ölçmek üzere bize ikram ve ihsan edilmiş olan aklın
selim bir biçimde işlemesini devam ettirmenin
kılavuzudur. Bunun için vahiyden hareketle
düşüneceksiniz, tefekkür, tezekkür edeceksiniz ki,
yollara sapmayasınız. Ondan koptuğunuz, başka bir
kültüre müracaat ettiğiniz an, aklınızın, kalbinizin
kirlenme tehlikesi hemen baş gösterir. Vahiyle temasa
geçmemiş bir akıl sahibi için kirlenmeme imkanı yoktur,
çünkü vahiy kuldur. Vahiy ilah değildir. Heva gibi ilah
değildir en azından.
Doğu dünyasında bir sıkıntı da sürekli insanı küçültme
çabası, kişiliği, şahsiyeti öldürme çabasıdır. Yani
Allah’ın kimlik verdiği, kişilik verdiği, şerefli
kıldığı kişiyi, kimseyi, nefsi doğu dünyası uzunca
zamandır hep silikleştirmek, kişilik sahibi olmaktan
çıkarmak ister, hep buna çabalar. Bir yönde kaybolmaya,
bir tekkede, bir medresede, çoğunluk içerisinde
kaybolmaya yöneltir. Mesela şu takva kelimesinin
kökündeki anlamlara baksanız, takva sahibi olmanın bir
anlamını Elmalılı Hamdi Yazır veriyor, "korkmaktır"
diyor amma, "kalabalıklar içerisinde kaybolmaktan
korkmak". Yani öne çıkmaktır takva. Sıradan biri
olmamak, sıra dışına taşmaktır. Şahsiyet sahibi olmak,
kimlik sahibi olmaktır diyor takva. Ama maalesef hep
böyle kaybolmak, silikleşmek, düşünmemek takva
sanılmıştır.
Ben diyorum ki, akledin, fikredin diyen vahy-i ilahi
bize adam olun, adam kalın diyor. Zaten bizi adam eden
kendisi. Adam etmiş, var etmiş, istidaat vermiş; işte
onu kalın, onun üzerinde devam edin diyor diye
düşünüyorum. Şimdi biz, "yok, yani bizi adam yaptın ama
biz biraz papatya olmak istiyoruz" dersek, "azıcık da
ateş böceği olmak istiyoruz" dersek, isyan etmiş oluruz.
Papatya olmakla da, ateş böceği olmakla da sorumluluğun
bir bölümü kalkıyor. Mükellefiyetin bir bölümü kalkıyor.
Nitekim öyle ateş böcekleri sarmış ki islam dünyasını
bir dönem, öyle papatyalar sarmış ki, gün gelmiş bütün
mükellefiyetler onların üzerinden kalkmış. Onlar öyle
ilerlemiş, öyle ilerlemiş, öyle papatyalaşmışlar ki, ki
artık hiçbir mükellefiyet kalmamış. Onlar, artık
mükellefiyetleri olmadığı gibi, tasarruf sahibidirler!
Yeryüzüne tasarruf etmeye başlamışlar!
© 2002 İktibas |