|
Ercümend Özkan Üzerine
Rahmetli Özkan’ı sizlere yeniden hatırlatmak için, kendi
evinde, yayın kurulu üyelerimizin de katıldığı bir açık
oturum gerçekleştirdik. Sunuyoruz.
A.Burak Bircan: Benim tanıdığım insanlar arasında
kişiliği oluşmuş, kimliği netleşmiş bir insanı
okuyucumuza yeniden hatırlatmak istiyoruz. Dergimizin
kurucusu olan Ercümend Özkan, tanıdığı herkesi Kur’an’a
çağıran ve Kur’an’ı yaşayarak örnekleyen peygambere
davet eden bir insandı. Onu, yakın arkadaşlarıyla,
fikirdaşlarıyla yeniden gündeme getirmekte yarar
umuyoruz. Bu bağlamda, öncelikle onun karakter
özelliklerini tanımakta yarar var. Çünkü bu, hayatına,
eylemlerine de doğal olarak yansıyor. Burada isterseniz
öncelikle eşi muhterem Mukaddes Özkan’la başlayalım.
Mukaddes Özkan: Ercümend Özkan, farklı bir insandı.
Doğru bildiği şeyden asla vazgeçmeyen, doğru bildiğinin
arkasında ölümüne durmayı bilen bir karaktere sahipti.
Yalan söylemez, taviz vermez bir yapısı vardı. Müthiş
bir sezgisi vardı. İleriyi görürdü. O gün benim "ne
oluyor?" dediğim olaylarla ilgili yaptığı yorumların
bugün çıktığını görüyorum. İnsan sevgisi çok güçlüydü.
Mesela, ölümünden kısa bir süre önce Japonya’da büyük
bir deprem olmuştu. Televizyondan seyrediyordu olayları.
O yaşlıları, çocukları perişan durumda enkaz altından
çıkarırlarken, gözleri doldu, epeyce bir süre çok kötü
oldu. Yani insanlara karşı çok merhametliydi. Bunların
dışında en çok önem verdiği şey, Kur’an’ın
anlaşılmasıydı. Bu konuyla ilgili bir anım var.
Almanya’da bir evde sohbete çağrılmıştı. O, erkeklere
ayrı bir odada konuşuyor, hanımlar da başka bir odada
dinliyor. Ev sahibinin büyük annesi de bizimle birlikte
dinliyor konuşmayı. Sonunda dedi ki: "Allah sizden razı
olsun. Şimdiye kadar her gelen kendine çağırdı. Bizden
olun, bize gelin diye. Bir tek siz Kur’an diyorsunuz.
Bir tek siz Kur’an’a çağırdınız. Şimdiye kadar kimseden
böyle bir şey duymadık." Yani bu söz, çok güzel
özetliyor onun ne yapmak istediğini. Bir başka özelliği
olarak şunu da ekleyebilirim. Sert görüntüsüne rağmen,
yüreği çok yumuşaktı. Kendisine anlatılanları dinler,
doğru olanlarını alır, yararlanırdı. Bir anı anlatayım
bu konuda. Hizbuttahrir’de iken yeni evli, ilahiyatçı
bir aileye ziyarete gitmişler. Orada konuşulmuş: hanım
beyi olmadığı zaman, ne kendi erkek kardeşini, ne
kayınpederini, ne babasını vs. kesinlikle eve
almıyormuş. Bunlar heyecanlanmışlar. Çok genç imişler
tabii. Geldi bana dedi ki: "bugün hoş bir ortamdaydım.
Güzel şeyler konuşuldu. Sen de bundan sonra ne
kardeşini, ne babanı vs. ben yokken kapıya gelirlerse
içeriye almayacaksın." Ben şöyle bir durdum: "hiç
boşuna, alırım" dedim. "Senin baban, benim babam gelecek
ben almayacağım, olur mu hiç!" dedim. Şöyle bir durdu.
Ama zaten kendi içine de sinmemiş. Buna tamamen
katılsaydı, sonuna kadar gider, beni de ikna ederdi.
Döndü: "biliyordum zaten böyle diyeceğini" dedi. Yıllar
sonra bana diyor ki: "ya Allah senden razı olsun. Bir
büyük yanlış yapacaktık, babalara, kardeşlere karşı"
dedi. Bunu şunun için anlattım. Hani deniliyor ya
"kimseyi dinlemez" filan. Bazan küçücük bir çocuğun
sözüne bile kulak verirdi. Özür dilerdi küçücük
çocuktan. Böyle bir yapısı vardı ama hep göz ardı
ediliyor. Bu tavrı, bir çok Müslüman erkeğe de örnek
olmalı. Peygamberimizin hayatında bu konuda örnekler
var, biliyoruz.
A.B. Bircan: Bu konuda benim şahit olduğum bir olayı
anlatmak istiyorum. Rahatsızlandığı dönemde Memduh abi
ile birlikte evine geldik, "dergiyi bırak" diye teklif
götüreceğiz. Hatta Memduh abiye dedim ki: "ben söylerim
abi, bana bırak." Söylediğime, söyleyeceğime de pişman
oldum sonra!.. Abi dedim: "sadece dergiyle hizmet
edilmez. Sizin büyük birikimleriniz var. Şu dergiyi
bıraksanız. Sağlığınız müsait değil." Bir kötü oldu; ben
hastalanacak, düşecek sandım. "Sen ne diyorsun, hiçbir
peygamber mesajını yarım bırakmaz. Gerekirse ceketimi
satacağım, devam edeceğim..." dedi. Aşırı sinirlendi. O
ara yenge geldi. İnanır mısınız, birden sakinleşti. O
hırçın insanın yerine sakin, durgun bir kişi geldi.
Hakikaten yengenin onunla birlikte mücadelesindeki
çektiği yük, onun üzerinde ayrı bir saygı ve sevgi
oluşturmuştu. Yani ben bunu bizzat gözlemledim.
M. Özkan: Ceketi satmayı bırakın, halıları, vitrini
filan hep götürdü satmak için. Ama alan olmadığı için
geri getirdi. Yani her şeyi göze almıştı.
A.B. Bircan: Evet, Memduh Bey, yakın arkadaşı olarak
sizler onun hakkında neler söylemek istersiniz?
Memduh Kars: Onun şu güzel sözüyle girmek isterim
konuya: "Her birimiz tercihlerimizin ürünleriyiz." Ben,
onun bütün işlerinde hep Allah rızasını önde tuttuğunu
biliyorum. Ticari görüşmelerinde, insanlarla ikili
ilişkilerinde, öncelikle ben herhangi biriyle Allah’ın
razı olacağı şekilde konuşursam, bundan dolayı ticaretim
zarar görür, yahut da itibarım zedelenir gibi bir
endişeye kapılmadığını gördüm. Tabii ben şüphesiz
herkesi tanımıyorum, ancak tanıdığım insanlar içinde
Rahmetli kadar böyle varını-yoğunu her şeyini, Allah
rızasını kazanma yolunda harcayan tek insan olarak
gördüm. Gerçekten insan olarak güzel özellikleri vardı.
Hepimizin olduğu gibi onun da bazı hataları vardı. Ama
kanaatimce artıları eksilerinden çok olan bir kişiydi.
Tabii ki beraber yaşadığımız olaylar, hatıralar var ama
onlara belki ileride değinebilirim.
A.B. Bircan: Hüseyin bey, onun kişiliği ve düşünce
yapısı hakkında sizin düşünceleriniz nedir?
Hüseyin Bülbül: Bizim kendisiyle çok eskilere dayanan
bir arkadaşlığımız vardı. Bu meyanda zaman zaman bizi
ziyarete gelirdi. Geldiği zaman da çarşıda kendisiyle
beraber dolaşırdık. Gençliği Kayseri’de geçmişti.
Kayseri Lisesi’nde okumuştu. Belli bir mahallede
oturmuş, orada komşuluğu var. Genç-ihtiyar o günlerde
kimi tanımışsa, teker teker gezeriz, her birinin hatrını
alır, onlarla geçmişi yad ederler. Bunların her birinin
baba dostu olduğunu ifade ederdi. Gezdiğimiz yerlerde
hep rahattı. Bir insan evinde ne kadar rahat olursa, o
kadar rahattı. Biz de onun yanında kendimizi o kadar
rahat hissederdik. Benim bir arabam vardı. Tek
kaloriferi de iyi çalışmıyordu. İçten silmeyince
dışarıyı göremiyorsun. Bana takılırdı latife yaparak:
"Hüseyin bey, senin arada galiba içten silgeçli" derdi.
Gerçekten çok mütevazi bir insandı. Ondaki ahlaki
seviyeyi biz gerçekten çok az insanda gördük. Yani
gönül, kibir, gurur, insanları küçük görme nedir
bilmezdi. Yani küçücük bir çocuğa da değer verir, onunla
konuşur, onun seviyesine iner, sorular sorar,
ilgilenirdi. Yani karakter sahibi biriydi. Tabir yerinde
ise, Rasulullah’ı anlatırken, peygamberimizin
çocuklarıyla çok yakından ilgilendiğini, halkın her
seviyesindeki insanlarla ilgilendiğini okuyorduk. Fakat
çevrede tanıdığımız insanlar için bu söz konusu değildi.
Kimse de beklemiyordu. Biz de gözleyemiyorduk. Rahmetli
için bu söz konusu değildi. Her seviyeden insanla
konuşurdu, çevresindeki insanlara bakışı da farklı
değildi. Bundan dolayı yanında kendimizi rahat
hissediyorduk. Kimseye göre konuşmazdı. Beğendiğini alır
ve bunu anlatırdı da. Çok örnekli konuşur ve yazardı. Bu
nedenle de her tür insan ondan almak istediği mesajı
alabiliyordu. Önemli olan düşüncenin anlaşılmasıdır
tezini savunuyordu ve bunu da yaşayarak hayatında
gösteriyordu.
A.B. Bircan: Metin bey siz onu çok yakından tanıyan bir
insandınız. Onun düşünce yapısı hakkında neler
söyleyebilirsiniz? Onun diğer insanlardan farkı neydi?
Metin Önal Mengüşoğlu: Merhum Ercümend Özkan’ın kişiliği
konusunda söylenecek çok söz var. Yaşadığımız toplum,
çok büyük bir değişimden çıktı. Tanıma göre, toplumsal
irdidad hareketleri oldu. Kitlesel olarak insanlar,
geçmiş kabullerini terk edip, yeni kabuller edindiler.
Türk toplumu böyle bir kaosu yaşadı, deniliyor. Görünen
de o ki, sahiden geçmiş kabullerden büyük oranda sapma
söz konusu. Yeni kabuller, yeni inanışlar yayılıyor.
Böyle bir toplumda insanlığın özlediği mertlik,
civanmertlik, dava adamlığı kimliği ve kişiliği sadece
külhanbeylerinde kaldı. Yiğit aradığınız zaman
külhanlara gitmekten başka çareniz kalmamıştır. Çünkü
yiğit, sözünü dobra söyleyen, inandı mı tam anlamıyla
inanan insanlar yalnızca orada kalmıştır. İşte bu kaos
içinde, İslam davasının yürekli eri, yiğidi olarak
ortaya çıktı Ercümend Özkan. Asıl kimliği burada ortaya
çıkıyor. Yani söylediklerinin arkasında, malıyla,
canıyla sonuna kadar var olabilmeyi başarabilmiş yürekli
bir yiğittir o. Toplumun tam özlediği insan. Ama toplum
arkasından gitti mi? Yok. Ama tarih bu gün yaşadığımız
günlerden ibaret değil. Gün gelecek, bu değişen toplum
da yine bir değişime uğrayacak. Gün gelecek üzerinden
asırlar geçecek belki, ama o zaman tarih konuştuğunda,
davası uğruna, imanı uğruna, malını ve canını o uğurda
bütün yüreğiyle harcayabilen Ercümend Özkan ve benzeri
yiğitleri yavaş yavaş hatırlamaya başlayacaktır. Yani
kişiliğinin açığa çıkan noktası, bütün hayatı boyunca en
fazla bu yürekli yiğitliğinde yatıyor. Yani mesela
başlangıçta ülkemizde hiç eşi ve benzeri olmayan, bir
çok oluşumdan farklı, yepyeni bir oluşumun içinde, kelle
koltukta, davası uğruna bir çıkış yapması
eleştirilebilir. O grupla beraber olması
eleştirilebilir. Ama gerek o çıkışta, gerek sonraki
hayatındaki bütün çıkışlarında, dikkat edin, o,
inandığını sonuna kadar, yine kelle koltukta
götürebilmiş birisiydi. Yani başlangıçta girdiği gruba
keşke girmeseydi denilebilir. Ama acaba girdiği gruba en
ufak bir biçimde ihanet etmek, ondan dönmek, onları
ihbar etmek gibi, bugün ülkenin aydınlarının büyük
çoğunluğunda mevcut olan bir karakter zaafı göstermiş
midir? Bütün dünya bu tür insanlara hasret. Eğer bu tür
yiğitlerin benzerleri çoğalsaydı, insanların büyük
çoğunluğu felaketlere sürüklenmezdi. Benim onu tanıdığım
ilk gün ayak üstü onunla tartışmıştık. Bana gösterdiği
bir kitabın altını çizmiş, tenkid etmiştim. Yani
fikirlerimiz farklı farklıydı. Fakat hiç unutamıyorum.
İlk günün intibaıyla evime gittim. Onu tenkid etmiştim
ama kişiliğinin mührünü vurmuştu. "Bu adamda bir iş var"
demiştim. Bir hafta sonra yeniden görüştüm. O ‘iş’
çoğaldı o adamda. Bir hafta sonra yeniden görüştüm. Daha
da çoğaldı. Yani güzelliği şuydu: Beni bir şeye davet
ediyor, gitmiyorum, yok diyorum, yanlış diyorum bu yol.
Fakat kişiliği ruhuma işliyor. Bunu canıma çekesim
geliyor, bu adamın boynuna sarılasım geliyor. Niye?
Çünkü "işte insanlığın özlediği dava adamı. İman adamı
bu" diyorum. Bütün samimiyetimle söylüyorum.
Arkadaşlarım-dan isim verebilirim. Tanıktırlar. Nitekim
ben gitme-dim. Küçük kardeşim gitti. İsmi lazım değil,
çok yakın bir arkadaşım vardı, o da gitti. Yakınımdan
çok kimseler gittiler, bir oluşum içinde beraber oldular
bir süre. Ben hiç gitmedim. Bir türlü kabul edemedim
bana gösterdiği özel tarzı. Fakat kişiliğinin bende
bıraktığı izlenim, yani onun ömrü boyunca bende devam
etti. Benim ömrüm devam ettiği müddetçe de hiç unutmadan
devam edecek. İşte insanlığın özlediği dava adamı tipi
bu. Ama maalesef Türk toplumunda yiğitlik,
külhanbeylerine, çakkallara, pavyon fedailerine filan
kalmış. Yani sahiden sağlam bir davanın yürekli
yiğitleri yok dünyada. O işte böyle bir yiğitti. Onun
için biraz yanıyorum, yakılıyorum.
A.B. Bircan: Kürşad bey, siz de onu yakinen tanıyan,
öğrencisi, sırdaşı, zaman zaman kendisiyle bazı konuları
tartışan bir arkadaşı olarak, siyasi çizgisindeki netlik
konusunda neler söylemek istersiniz?
M. Kürşad Atalar: Bu konudan önce kişiliğine ilişkin bir
açılım getirmek açısından birkaç söz söylemek istiyorum.
Burada şu soru sorulmalıdır öncelikle: böylesine yiğit
bir kişilik neden oluşabilmiştir? Eğer bunu biz kadere
hamledersek, buradan bir ders almamız mümkün değil.
Mutlaka doğuştan gelen özelliklerinin katkısı var.
Çocukluğunda bazı cevvaliyet, atılganlık, zeka örnekleri
gösteriyor oluşu, başından beri ahlaki bir kimlik
taşıyor oluşu ve bu tür fıtrat özelliklerini sürekli
korumuş olması da önemli. Ancak bunların ötesinde
belirleyici bir faktör vardır ki, aslında bütün büyük
kişiliklerde öyle ya da böyle gözüken bir özelliktir.
Hakikati bulma konusunda gerçekten büyük bir azim olması
gerekir. Yani bu azmi içinde taşımayan hiç kimsenin, bu
çapta bir birikim ve istikrar göstermesi zordur diye
düşünüyorum. Burada tabi iman kavramının açılımlarını da
yeniden değerlendirmek faydalı olur kanaatindeyim. Çok
kararlılıkla sürdürülen bir hakikat arayışı ve bu konuda
hiçbir engeli tanımama gibi süreklilik gerektiren bir
tavır vardır onda. Ki siz böylesine bir tavrı ortaya
koyarsanız, Allah da sizi destekleyecektir elbette.
Burada klasik tabirle ifade edilecek olursa, kendisini
"iman düzeyi yüksek bir kişilik" olarak tanımlamanın
mümkün olduğunu düşünüyorum. Buna ilişkin bir gözlemimi
aktarmak isterim. İslami Parti’yi tartışmak üzere tertip
ettiği bir kır toplantısında, kendisine şöyle bir soru
yöneltilmişti özel sohbet esnasında: "sonuçları ciddi
olabilecek böylesi bir teşebbüse kalkışırken, hiç korku
duymuyor musunuz?" Sanıyorum, Hizbuttahrir davasından
dolayı hapiste sorguya alındığında verdiği cevap ve
anılar hatrına geldi ve gözleri dolarak: "elbette ben de
bir insanım; ben de bazı şeylerden korkuyorum. Ama
düşünün ki, fareden de korkulur. Ama asıl korkulmaya
layık olan kimdir? Ben asıl korkulmaya layık olanın
Allah olduğuna inanıyorum." Bu cevap üzerine sohbete
katılanlar da aynı duygusal atmosferi yaşadılar. Bu
hatırayı, sarfettiği cümlelerin doğruluğu bir yana,
hakikat arayışındaki samimiyetinin güzel bir örneği
olarak alabiliriz diye düşünüyorum. Sizin sorunuza giriş
mahiyetinde bir cevap olsun diye başka bir örnek daha
vermek istiyorum. Vefatından sonra Araştırma Kültür
Vakfı’nın düzenlediği toplantıda, kendisini yakından
tanıyan ve daha sonra yapmış oldukları çalışmadan
ayrılan bir arkadaşı şu itirafta bulunmuştu: "biz
zamanında çok ciddi işler yaptık. Ve ben onun vefatından
sonra buraya geldim ve konuşuyorum. Şu anda dahi, bizim
o dönemlerde ortaya koymuş olduğumuz fikri birikimin
aşılamadığını düşünüyorum." Bu söz, kendisiyle daha
sonra anlaşmazlığa düşmüş bir kişinin itirafı olarak
ilginçtir, önemlidir. Bence eğer fikri yapı, iyi tahlil
edilirse, o şahsın heyecanlı itirafı bir yana
bırakılırsa, bu sözde çok fazla aşırılık görmüyorum.
Bence bu sözün doğru olduğu birinci alan, ortaya konulan
düşüncenin ‘sistematik’ bir özellik taşıyor oluşudur.
Türkiye’de 1960-70’li yıllardan sonra Müslümanların
ürettiği düşüncenin genel anlamda sistematik olmadığı
söylenebilir. Siyasi, fıkhi pek çok alanda doğru şeyler
söylenmiştir, ama bir ekol/mezhep bütünlüğü içerisinde
bir birikim ortaya konulamamıştır. Bu Batı düşüncesinde
de var, şu şu okullar, İslam düşüncesinde de var, şu şu
mezhepler diye. Elbette yeni bir fıkhi mezhep
oluşturulsun demek istemiyorum ama düşüncenin sistematik
bir özellikte kamuya maledilmesi anlamında çok somut
adımlar atılamamıştır. Şimdi Rahmetli’nin özellikle
İktibas dergisinde ortaya koyduğu düşünsel çizgide,
Hizbuttahrir’in siyasi çıkarımlarından kısmen
yararlandığı açıktır. Zaten anılarında onları bu konuda
hayırla yad etmektedir. Hizbuttahrir de, zaten
dönemindeki diğer örgütlerden, örneğin Müslüman
Kardeşler’den siyasi bilinç noktasında daha üst düzeyde
ürünler vermiştir. Bunu niçin söylüyorum? Şunun için:
daha sonra ‘dokuz talakla boşandığı’ bir örgütün bile
siyasi bilinç düzeyi, dönemindeki diğer yapıların
düzeyini aşıyorsa, bu, Rahmetli’nin daha sonra ortaya
koyduğu fikri siyasi birikimin anlaşılmasını
kolaylaştırır. Kendisinin Hizbuttahrir’i terk etme
nedenlerine baktığımızda ise, onun ortaya koyduğu
düşüncenin düzeyi konusunda yine bazı ipuçları yakalamak
mümkündür. Onun Hizbuttahrir’e yönelik eleştirilerinin
temelinde geleneği sorgulamama özellikleri yatmaktadır.
Sünnet’e bakışları gelenekçidir, fıkhi hükümleri,
özellikle de Şafii fıkhını çok aşırı ölçüde
abartmaktadırlar, vs. Zaten fikri gelişim çizgisinin son
evrelerine bakıldığında, Rahmetli’nin en çok da bu
konular üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Çünkü o,
siyasi bilinç sorununu çoktan çözmüştür ve asıl önemli
sorunla karşılaştığının bilincindedir. Bu sorun,
geleneğin eleştirilmesi ve arı-duru bir İslam
anlayışının ortaya konulması noktasında
düğümlenmektedir. Bu zaviyeden bakıldığında,
Rahmetli’nin neden en çok Sünnet ve tasavvuf konuları
üzerinde yoğunlaştığını anlamak da mümkün olmaktadır.
Gerçekten, benim kanaatimde o dur ki, düşüncenin
sistematik bir özelliğe bürünebilmesi için, bu konularda
netliğe ulaşılmalıdır. Bu çağın İslam düşüncesinin en
çok tıkandığı, çözüm bulamadığı alanlar bunlardır. Çünkü
Hadis Külliyatı’nın sahih olanını, mevzu olanından
ayırmak çok ciddi bir çalışmayı gerektirir. Ercümend
Bey’in bu konularda fikir serdetmeye başladığı dönemleri
düşünecek olursak, bırakınız böyle bir ayrım yapmayı,
konuyu düşünmek dahi (belki Malatya’daki birkaç kişisel
teşebbüs dışında) mümkün değildir. Kur’an’ın anlaşılması
konusundaki yaklaşımları da böyledir. Tasavvuf
konusundaki görüşlerini de aynı şekilde ele almak
gerekir. Şimdi Ercümend Bey’in keyfi olarak veya
gereksizce, "tasavvuf bir ayrı dindir" başlığıyla bir
makale yazmasını düşünmek zordur. O halde bunu nasıl
yorumlamak lazım? Yani o, "sorun buradadır" demek
istiyor. Yani sahih bir İslam anlayışına ulaşmadan,
siyasi bilinç ile çok fazla bir yerlere
gidilemeyeceğinin altını çizmek istiyor. Tabii bu, diğer
boyutun önemsenmediği anlamına gelmez. Bunu da Ruşen
Çakır’ın kendisi için kullandığı: "Ercümend Özkan: bir
tasavvuf düşmanı" yaftasına itirazından anlıyoruz. O bu
etikete itiraz ederek: "ben bir Tevhid dostuyum;
tasavvufa karşı oluşum, Tevhid’e olan hısımlığımdandır"
diyor. Yani tasavvuf karşıtlığı, Tevhidi bilincin
sonucudur demek istiyor. O halde Tevhid’i bilmek demek,
bu sorunları çözmeye çalışmak anlamına gelmektedir. O da
bu noktaya vurgu yapmaktadır ve bu hususlarda sistematik
özellikleri olan öneriler sunmuş ve ayrıca kendini
geliştirmeye de devam etmiştir. Buna göre, mütevatir
dahi olsa rivayetler imana delil olmaz, sadece Kur’an bu
alanda delil alınabilir. Bunun dışında, ahad rivayet
dahi olsa, kişi zannı galibince bunlara göre hareket
edebilir. Bu arada rivayetlerin sahihliği üzerinde ısrar
ve buna dair yöntem önerisi var. Bu öneri, Sünnet
konusundaki sistematik düşüncenin iyi bir örneğidir.
Ayrıca doğru düşünmenin yönteminden tutunuz da, hareket
stratejisine kadar somut öneriler var. Peki bütün
bunları nasıl yorumlamamız lazım? Ben bu süreç
tamamlanmıştır demiyorum, ama gerçekten dönemine göre
oldukça ileri bir düşüncedir. Bir de bunun üzerine,
Metin abinin söylediği şahsiyetli bir kişilik ve
istikrarlı bir çizgi oturunca ortaya tabii önemli bir
şahsiyet çıkıyor. Tabii böylesine çorak bir ortamda onun
düşünsel çizgisinin fazla rağbet görmemiş oluşunu
anlamak da kolay oluyor. Ayrıca bir de genel seviyenin
düşük oluşu yüzünden, bu fikirlerin iyi anlaşılamaması
faktörünü de hesaba katmak gerekir.
A.B. Bircan: Burada açılması gereken bir husus var. Bu
fikri benimsediği halde, onunla çeşitli nedenlerle
ihtilafa düşenlerin bu fikirle alakasız zeminlerde yer
aldıkları görülüyor. Bunun nedenleri nedir sizce?
M. K. Atalar: Tabii burada tartışmanın zemini başka bir
alana kaymış oluyor. Orayı çok kısa geçebileceğimiz bir
alan olarak görsek daha iyi olur. Buna ‘heva’ mı
demeliyiz bilemiyorum. Çünkü siz diyorsunuz ki,
bildikleri halde başka zeminlerde geziyorlar. İlim
olduğu halde başka arayışlar içinde olma konusunda
Kur’an’ın tanımını hepimiz biliyoruz. Ama eğer, farkında
olamamışlarsa, ki bu da bir ihtimaldir, çünkü burada
öznelliğin etkisi olabilir. Farkında değilse mesele yok,
ama gerçeği gördüğü halde yapıyorsa bunu, o zaman bu
konu bahse dahi değmez. Yani nefsani etkileri tartışmak
abestir. Burada belki herkes için geçerli olan bir
ilkeye değinmek gerekir. Ercümend bey neye talip
olmuştur? Doğruya. Nasıl talip olmuştur? Olması
gerektiği gibi, mümkün olduğunca.
M. Ö. Mengüşoğlu: Kendini de yenileye yenileye.
Değiştire değiştire. Değiştiriyor kendini. Bunu ispat
etmiştir.
M. K. Atalar: Evet, buradan fikrin liderliği ilkesi
çıkar. Çünkü hiç birimiz, şu kişi o işi yaptığı için o
işi yapıyor olamayız. Böyle bir şey mümin bir kişilik
için söz konusu olamaz. Ama o kişi, o işi ne kadar çok
yapıyorsa o kadar takdire şayandır. Zaten bu düşüncenin
en başta verdiği hassasiyetlerden biridir fikrin
liderliği kavramı. Fikrin liderliği dedikten sonra,
şahsın liderliği otomatikman ikinci sıraya düşüyor. Hz.
Peygamber için dahi bu böyledir. Kendisi de bunu
söylerdi. Bu dinin adı, Muhammedanizm değil, İslam’dır.
O da bir kuldur. E şimdi Hz. Peygamber de bir kuldur
dediniz mi zaten iş orada bitmiş oluyor. Ama nasıl bir
kuldur diye sorulursa: "Makam-ı mahmud"taki bir kuldur.
Övülmüş bir makam. Başka bir şahıs için böyle bir
niteleme yok. Hz. Ebubekir için mesela Hicret
esnasındaki bir diyaloğu anlatırken Kur’an, "iki kişiden
diğeri" ifadesini kullanıyor. O halde Hz.Peygamber’in o
makamın sahibi oluşu, o ilkeye en üst oranda tabi
olduğunu gösterir. Dolayısıyla Ercümend Özkan da herkes
gibi bir kuldur; kulluğunun gereğini ne kadar yerine
getirmişse derecesi de o oranda olur. Ama o gerekleri
belirleyen Allah’tır ve bize vahiyle bildirilmiştir.
Rahmetli, bunları anlamak ve yaşamak için azami cehd
göstermiş. Böyle yaptığı için Allah da onu yarı yolda
bırakmamış, yollarını açmıştır. O da bu yolda yürümüş ve
sonuç hasıl olmuştur. Burada altı en çok çizilmesi
gereken şey şudur. Müslümanlar belirli evrelerden
geçtiler son 30-40 yıl içerisinde. Düşünsel açıdan
belirli bir seviyeye de geldiler. Bunda Rahmetlinin bir
payı var, başkalarının da öyle ya da böyle payları
mutlaka var. Bu geldiğimiz yerde müktesebatın bilinmesi
ve üzerine artı olarak ne konulması gerektiği üzerinde
yoğunlaşmalıyız. Rahmetli’nin ismini bu bağlamda
değerlendirmek gerekiyor. Onun için sistematik düşünce
üretme noktasında yoğunlaşmak gerekiyor. Onun geleneğin
eleştirisi bağlamında Sünnet, tasavvuf ve örf
konusundaki düşünceleri, siyasi bilinç ve hareket
stratejisi hususlarındaki önerileri önemlidir. Gerçekten
Ercümend Özkan bu başlık altında değerlendirmeyi hak
edecek görüşler öne sürmüştür. Bugün medyada İslam adına
konuşanların pek çoğunda bu özellik yoktur. Onların
söylediklerini, İslam’ın yararına ortaya atılmış
sistematik çözüm önerileri olarak görebilmenin imkanı
yoktur. Eğer geldiğimiz bu yerden daha ileriye gitmek
istiyorsak, Ercümend Özkan’ın fikri-siyasi birikimini
ciddi olarak tahlil etmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.
A.B. Bircan: Memduh abi, siz Ercümend Bey’i
tanıdığınızda her halde fikri yapı olarak da siyasi
bi-linç olarak da farklı bir konumdaydınız. Onu
tanıdığınızda, fikri bilinci ile siyasi çizgisinin
atbaşı gitmesini nasıl değerlendirdiniz. O güne kadar bu
tür bir kişiliğe rastlamış mıydınız? Tarihe bakıyoruz,
Kur’anî çizgide düşünen insanları görüyoruz. Ancak iş
siyasi bilince gelince, bu konuda bu kişilerin çok
geride kaldıklarını görüyoruz. Ercümend Bey’i bu açıdan
nasıl değerlendiriyorsunuz?
M. Kars: Biz tanışmadan önce bir şeyler öğrenmeye gayret
ediyorduk. Okuyorduk en azından. İlmine hürmet ettiğimiz
insanlarla oturup konuşuyor, sohbetler ediyorduk ama
biraz evvel Kürşad kardeşimin özellikle altını çizerek
söylediği o sistematik bilgiyi biz de bilmiyorduk,
Ercümend Bey’den önce tanıdığımız insanlarda da bunu
yakalayamıyorduk. Onun için adeta bir bocalama
içerisindeydik. Tatmin olunmu-yordu. Ben isim vermeyeyim
ama, bir abimiz bizim bu arayışımıza cevap olsun diye
birisiyle bizi tanıştırdı. Biz adeta aç kurt gibi adama
saldırmışız. O öyle demiş: "ya adamlar neredeyse beni
parçalayacaklardı" gibi şeyler söylemiş. "Soru, soru,
soru... Ben o adamlara cevap veremem. Bu işin içinden
çıkamam" demiş. Aynı abimiz, bizim bu arayışımızı
bildiği için bizi Ercümend Bey’le de tanıştırdı. O
hapisten yeni çıkmış. Aynı üslupla Ercümend Bey’le de
sohbet ettik. Sorduğumuz sorular gerçekten cevap
buluyordu. Birkaç oturumdan sonra biz de şöyle bir
kanaat oluştu. Bir sistematik oluştuğunu gördük. Yani
taşlar yerli yerine oturuyordu. Tabii çok hoşumuza
gitti. Ve bu müktesebatın nereden geldiğini de
araştırdık, Hizbuttahrir’i öğrendik ama şu an bize
anlattıklarının kendisine ait olduğunu öğrendik ve
çalışmalarımız o şekilde devam etti. Yani aradığımızı
bulmuştuk. Dağınık değildi anlatılanlar. Onun çok güzel
bir özelliği olarak söyleyeyim; bilginin insana mezarda
değil yaşarken lazım olduğunu söylerdi. Bildiklerini
başkalarına anlatmaya çok önem verirdi. Yani başkaları
gibi biraz biraz vereyim demiyordu. Karşı tarafın alma
kapasitesi ne ise, o nisbette vermeye gayret ediyordu.
Yani biz o sistematiği orada gördüğümüz için vefat
edinceye kadar devam ettik. Kürşad bey değindi, ben de
biraz açayım. Bizi en çok mutmain eden yönü şuydu:
lider, kişi değildi, fikrin lider olduğunu söylerdi.
Asr-ı saadetten örneklerle anlatırdı. Sahabenin
peygambere anlamadıkları şeyleri, "vahiy mi, sizin
görüşünüz mi?" diye sorabildiğini anlatır, ama günümüzde
soru sorma işinin, abiler, şeyhler tarafından neredeyse
edebsizlik olarak algılandığı bir ortamda, herkesin
fikrini rahatça söyleyebileceğini telkin ederdi. Bu
fikrin de durağan özellikte olmadığını, zaman içinde
daha doğru bir fikre ulaşılması halinde, eski kanaatten
vazgeçilebileceğini söylemiş olması biz de çok büyük bir
tatmin meydana getirmişti.
A.B. Bircan: Metin abi, biraz önce de ifade edildiği
gibi, güçlü bir kişiliğe sahip olan, hep doğrunun
peşinde koşan ve doğruları sistematik bir şekilde yerli
yerine oturtmada gayretli olan Rahmetli’nin, zaman zaman
zor şartlar altındaki mücadelesinde öfkelendiğine de
şahit oluyoruz. Siz bu hususu, "sivil öfke" olarak
tanımlıyorsunuz? Biraz açar mısınız?
M. Ö. Mengüşoğlu: Benim şahsi kanaatime göre en önemli
sorulardan birisi de bu. Hem bir kişiliği, kimliği
tanımamız açısından hem dünyayı tanımamız açısından, hem
ülkemizi tanımamız açısından imkanlar sunan bir soru bu.
Eğer bu soruyu doğru cevaplandırırsak, bir çok
sorunumuzu çözeriz diye düşünüyorum. Şöyle dünyaya bir
bakın. Dünyanın bu gününde bir takım düşünce adamları
öne çıkıyorlar. Birisi İvan İllich. "Okulsuz Toplum"
diyor. Niye? Dünya okullu toplumdan verim alamamış.
Okullu toplum, insan zihnini tektipleştirmiş.
İnsanlıktan çıkarıp robota döndürmüş. İllich, insanı
yeniden insanlaştırmak için, kendine yeniden döndürmek
için evvela bu okullardan kurtulmamız gerekir diyor.
Sonra dünyanın yine en başa güreşen münevverleri "sivil
öfke" diye bir kavramı kullanıyorlar; Amerikalı düşünür
Toore ile başlayan, sonra bir takım düşünürlerle kavgası
sürdürülen bir kavramı gündeme taşıyorlar. Niçin? Çünkü
resmi sıfat, resmi surat, insanları perişan etti. Türk
toplumuna dönelim. Türk toplumunun bir yapısı var: asker
millettir; bununla övünürler. Türk toplumu özellikle
Osmanlılar döneminde, çiftçilikle, ticaretle, zanaatle
filan uğraşmaz; Türk askerdir; Türk üniformalıdır. Şimdi
askerin mantığı ile sivilin mantığı çok farklıdır. Türk
toplumu sahiden, genlerine işlemiş bir biçimde, asker
mantığını öyle kötü bir biçimde götürdü ki, devletçi
zihniyet, Müslüman bir toplumda, "başınıza getirilen
fasık, facir de olsa ona itaat ediniz" biçiminde bir
itikada dönüştü. Niye? Çünkü biz asker millettik,
askerin mantığı böyle işlerdi. Doğrudur; bir savaşta,
askeri bir mantık uygulamadığınız zaman, mağlubiyete
uğrarsınız. Ama aynı mantığı hazarda, savaşın dışında,
sivil hayata da tatbik ettiğiniz zaman, despotizm ve
ceberrut zihniyet ortaya çıkar. Maalesef, yani Hz.
Ebubekir başa getirildiği zaman, daha Peygamberin naaşı
yerde iken, çıkıp bir taşın üzerine, "ey cemaat!
İçinizde en hayırlınız olmadığım halde beni başınıza
getirdiniz. Ben Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim
müddetçe bana itaat edin, ben Allah’a ve Resulüne itaat
etmezsem, bana itaat etmeniz icap etmez" diyebilmiş.
Bunu kitaplarımıza geçirmiş olmamıza rağmen, günün
birinde, itikad kitaplarımıza "başınıza getirilen fasık
da olsa, facir de olsa itaat ediniz"e dönüştürmüşüz.
Yani bir asker mantığı, hem savaş hayatımızı hem de
sivil hayatımızı yönlendirmeye başlamış. Öyle bir gün
gelmiş ki, son derece düzeysiz bir biçimde, kendi
kimliğimizden, eserlerimizden iftihar eder olmaktan
çıkıp, rozetleri-mizden ve apoletlerimizden sevinir,
iftihar eder olmuşuz. Çok tipik bir örnek vereyim. Bizim
memlekette, benim yaşadığım ilk gençlik dönemimde,
Avrupa’nın eski kıyafetleri, Afrika ülkelerine ücretsiz
olarak bedava gönderilirdi. Afrikalılar, farklı bir
kıyafete büründükleri için Avrupa giysilerini
giymez-lerdi. Onlar da kaçakçılar kanalıyla Suriye
üzerinden Türkiye’ye girerdi. Avrupalı ceket, pantolon
Türkiye’de bit pazarında ucuza satılırdı. Tipik bir
Müslümanı, bu ceketlerden birini satın almış olarak
gördüm. Fakat ne yapmış biliyor musunuz? Ceketin iç
cebinin üzerindeki apoleti, yani ceketin markasını
oradan söküp, ceketinin yakasına dikmiş! Türk toplumunun
bu üniforma, apolet merakının göstergesi olarak çok
tipik bir örnektir. Şimdi bu toplum içerisinde bütün bu
apoletlere, bu ucuz kimliklere, bu insanı insanlıktan
çıkaran rozet düşkünlüğüne karşı bir tavırdı Ercümend
Özkan'ın tavrı. Onun için "sivil öfke" dedim. Daha dünya
sivil itaatsizliği telaffuz etmemiş iken, onun hayatına
bakın. Böyle bir sivil ruh var. Türk toplumu
sivilleşememiştir. Cumhuriyet olmuş hala
sivilleşememiştir. Türk toplumunda mesela bir odacıyı
bir hastanenin kapısına dikin, kraldır. Yiğitsen geç
içeriye. Yani ona bir rütbe, makam verin, insanlıktan
çıkar adeta. Şimdi eğer ıssız bir yoldaysanız, yolunuzu
kesen bir trafik polisi ejderhadır sanki. İnsan gibi
konuşamazsınız. Meram, maksat, dert, sıkıntı
anlatamazsınız. "Hayır, yassak!" der. "Yahu bir dakka
dur, bir dakka beni dinle!" diyemezsiniz. Doğrudur;
asker mantığında bir dakkanın çok önemi vardır. Yahu
savaşta değiliz. "Ben anamı babamı ziyarete gidiyorum,
yahut bir cenazem var, oraya gidiyorum" diyemezsiniz.
İşte bu mantık mahvetmiştir toplumu. Bu mantığı yaşayan
koca bir toplumun içerisinde, o sivil ruhu, yani
bağımsız halet-i ruhiyeyi yansıtabilmiştir. Neye
bağımsız? Allah’ın taktığından başka bütün rozetlerden
bağımsız. Yalnız ve yalnız Allah’ın boyasıyla boyanmanın
insana değer verdiği, yalnız ve yalnız takvanın insanı
değerli kıldığı bir hayatı yaşamış ve teklif etmiştir.
Yani bunun Don Kişot’u olmuştur neredeyse. Onun için
birinci konuşmamda kelleyi koltuğa almıştır dedim. Bu
her yiğidin yapabileceği bir şey değildir. Bunda artı
bir yiğitlik vardır. Böyle düşünen başka Müslümanlar da
var. Ama bu boyutta yiğitlik sadedine getirip
yaşamamışlardır bunu. O, yiğitliğini de yaşamıştır. Bu,
çok önemli. Zaten zaman zaman, dönem dönem böyle
yiğitler öne atılmazsa, toplumu harekete geçiremezsiniz.
Toplumdaki o rozet düşkünlüğünü, ucuza talebi
oynatamazsınız yerinden. Ancak bu tür hareketlerle, yani
ferdi, şok etkisi yapabilecek çıkışlarla toplumda bu
cereyanı doğurabilirsiniz. O anlamda çok önemli gördüğüm
için, bir sivil öfke ateşinin kıvılcımının yakıcısı
olarak gözledim onun hayatını okuduğumda, izlediğimde,
yaptıklarını gördüğümde, onu kışkırtarak onun ağzından
aldığım şeylerde. Yani onu sıkıntıya sokarak kışkırttım,
ondaki samimiyeti gözledim ve hayran oldum. Açık
söyleyeyim. Çok kızdı da bana, terledi ama öyle şeyler
söyledi ki bana onlar bana, ilaç etkisi yapan şeyler
oldu. O anlamda bunu çok önemsiyorum. Türk toplumunun
kurtuluşunu da bu apolet, rozet düşkünlüğünden
sıyrılmasında görüyorum. Artık modası geçmiş bu asker
mantığının da terk edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bütün dünyanın filan globalleşmeden söz ettiği bir
evrende, artık yani Türk toplumunun şöyle bir silkinip,
bağımsız, tek başına, hür bir biçimde dünyasını,
davasını, dinini seçebilen insanlar olmasını özlüyorum.
Bu nasıl mümkün olacak? Başkalarının taktığı yapay
rütbeleri sökmekle mümkün olacak. Son bir anım. Çok
önemlidir. Hacca gidiyorum, işte uçakta ihrama
bürünülecek. Herkes ihrama büründü. Anlatıyorum, bu
ihram bizim kefenimiz. Biz artık bütün mahalli
kimliklerden sıyrıldık. Tek bir kimliğimiz var. Nedir o?
Abdullah. Allah’ın kulu. Türk, Kürd, Arap, Acem o beyaz
giysinin altında belli değil. Ama Lazın bir tanesi,
Diyanet’in dağıttığı o bayraklardan bir tanesini o
kefenin üstüne dikmez mi? Dedim ki: "kardeş sen bu
ihramı niçin giyindin? O kimliğinden sıyrılmak için.
Niye yapıyorsun bunu?" Meğer beni havaalanından beri
dinliyormuş, dediği şu oldu: "Ulan seni sabahtan beri
dinliyorum. İhbar edeceğim seni." Yani orada bile
maalesef mahalli kimliğini takma heveslisi bir toplumda
yaşıyoruz. Bunu futbol maçı sonrası evlere asılan
bayraklardan da izleyebilirsiniz. Mesela Türk toplumunun
mahallelerinde gezip, Türk bayrağı asmış evlerin
kimliklerini anlayarak da izleyebilirsiniz. Yüzde 99’u
Türk değildir o Türk bayrağı asanların. İşte bu halet-i
ruhiyenin üstüne gidilmesi, bunun irdelenmesi ve
insanların bu noktadan şok tedavisi ile uyandırılması
gerekmektedir. Sanıyorum, bunu keşfetmişti Ercümend
Özkan. Hayatının hiçbir döneminde, hiçbir dünyevi ve
yapay rütbeye/rozete itibar etmeyen bir kişi olarak
gözlemledim onu ben. Hep Allah’ın yakasına takacağı
Sıbgatullah’ın özlemi içerisinde yaşadığını gözlediğim
için onu sivil öfkenin önderi olarak niteledim, gördüm.
Hala da öyle görüyorum.
A.B. Bircan: Ercümend Bey hakkında bu anlamda söylenecek
daha çok şey var. Sizin makam/rütbe düşkünü bir toplum
tespitinizden hareketle, bazı konuların altını çizerek,
sohbetimizi sona erdirmek istiyorum. Bu bağlamda örnek
olabilecek bir isimle yani Yaşar Nuri Öztürk ile
ilişkisi konusunu açmak istiyorum. Onun Öztürk ile
ilişkisi ona bazı doğruları anlatmak şeklinde
başlamıştı. İlişkinin sonraki seyrini ise öncelikle
Mukaddes hanımdan almak istiyorum. Yaşar Nuri ile nasıl
tanıştı, ilişkisinin mahiyeti neydi?
M. Özkan: Yaşar Nuri o aralar Hürriyet’te yazıyordu.
Yazılarında da birkaç kez İktibas’tan bahsetmiş. Bu,
Rahmetli’nin dikkatini çekiyor. Nihayet bir vesile
oluyor ve evine gidiyor. 6 saat baş başa görüşüyorlar.
İlk görüşme böyle oluyor. Sonra ikinci kez, benim de
bulunduğum bir görüşme daha yapıldı. Büyükada’da
kendisinin yazlığında. Ben burada şunu vurgulamak
istiyorum. Rahmetli kimseyle boşu boşuna bir
arkadaşlığa, dostluğa girmezdi. Onda bir umut görürse
bir başlangıç yapardı. Yaşar Nuri’de belki bir umut
gördü. Ama bu yaklaşımı başka yerlere çekmek doğru
değil. Ben bu konuya daha bir açıklık getirmeye
çalışacağım. Bugün müslüman aydınlar diye
nitelendirilen, kendi çizgisi dışındaki fikir
sahipleriyle olan ilişkileri, onu eleştirenlere hâlâ
malzeme olmekte. Kendisi hayatta olsa idi, olaya
getireceği açıklık daha farklı olmazdı. Onu iyi tanıyan
biri olarak bundan eminim. O, umut gördüğü herkese
yaklaşırdı. O, kimsenin dümen suyuna girecek biri olmadı
hiçbir zaman. İmkanı olsa idi, küfrün liderleri ile de
görüşmekte bir beis görmezdi. Onu tanıyanlar iyi
bilirler ki, bundan amacı, sadece onlara Allah’ın dinini
anlatmak olurdu. Herkesin Allah’ın doğrularını duymaya
ihtiyacı var diye düşünürdü. İster iman etsin, ister
etmesin, hatta etmesi için de elinden geleni ardına
koymazdı.
Tarık Özkan: Ben burada bir şey eklemek istiyorum.
Babamın vefatından kısa bir süre önce Yaşar Nuri Akçağ
Kitabevi’ne konferansa gelmişti. Babam işte "gidelim mi
gitmeyelim mi?" diye düşünüyordu. Bana sordu: "Tarık ne
dersin? Gidelim mi?" Ben de: "gidelim baba" dedim ve
gittik. Yani o noktaya gelmişti ki, Yaşar bey Ankara’ya
geliyor, hemen büronun yanı başında konferans veriyor ve
babam gidip-gitmeme konusunda kararsız kalabiliyordu.
Yani ilişkinin ne boyuta geldiğini göstermesi açısından
bunu anlatmayı gerekli gördüm. Babam artık ümidini
yitirmeye başlamıştı.
H. Bülbül: Benim de bu ilişkinin nasıl geliştiğine dair
bizzat Rahmetli’den dinlediğim şeyler var, onları
anlatmak isterim. Benim bildiğim kadarıyla Rahmetli,
Yaşar Nuri’yi Asaf Demirbaş’ın İnanç Dünyası adlı
programında birkaç kez izliyor. Sonra, "konuşmasını
beğeniyorum, diksiyonu, kılık-kıyafeti düzgün ama önemli
hataları var, bunları düzeltmesi lazım" diyor. Ardından
bir vesile ile kendisiyle tanışma fırsatı buluyor.
Rahmetli diyor ki: "Bizzat evine gittim. Kendisiyle 6
saat konuştum. Beni dikkatle dinledi ve çok beğendi."
Sonra işte Mukaddes hanımla birlikte ikinci bir kez
gitmiş. Orada hanımına demiş ki: "işte bana Tevhid
dinini öğreten adam bu." Bundan sonra ilişkiler devam
etmiş. Ardından, Yaşar bey, Asaf Demirbaş’ın programına
katılmak için sık sık Ankara’ya geliyor tabii.
Geldiğinde de Ercümend Bey’den bahsetmiş ona. Neyse bir
gün Ercümend Bey’in bürosuna birlikte çıkmış gelmişler.
Ercümend Bey onları yemeğe götürmüş. Asaf bey sürekli
soru soruyormuş, Ercümend Bey de cevap veriyormuş. Tabii
bu cevapları çok beğenen Asaf bey, arasıra Yaşar
Nuri’ye: "ben bu yakışıklı adamı önceden tanısaydım,
seni programıma çıkarmazdım!" diye takılıyormuş. Bu
arada Ercümend bey, "bu aralar profesör olma durumu var,
acaba alınıyor mu" diye Yaşar Nuri’yi süzmüş, ama onun
bu sözlerden alınmadığı sonucuna ulaşmış. Neticede Asaf
bey, "seni mutlaka televizyona çıkaracağım" diye söz
vermiş ve ayrılmış. O gittikten sonra Yaşar Nuri şöyle
söylemiş: "ya abi, gök yere indi deseler inanırdım, ama
Asaf’ın seni beğeneceğine inanmazdım. Allah’ın lütfuna
bak." Ve Asaf gitmiş uğraşmış, TRT INT televizyonunda
saat 23.00’den sonra bir konuşmasını, o da makaslanarak
yayınlamış. Aradan zaman geçti. Kur’an ve İslam kitabı
çıktı Yaşar Nuri’nin. Bize de geldi. Biz de bunun
üzerine Ercümend Bey’e gittik: "ya abi sen bize başka
anlatmıştın. Bu kitabın içinde bir sürü hurafe var"
dedik. Dedi ki: "yazın, bizzat ona sorun. Ben kendisine
söyledim: kitabının önsözünden başka hiçbir yerini
beğenmedim, dedim" diye bize karşılık verdi. Yaşar Nuri
ile ilişkisi bu şekilde başlayıp devam ediyordu. Ancak
tabii, bugünkü haliyle hiç benzemeyen bir yapısı vardı o
günlerde.
M.K. Atalar: Burada belki şu noktaya da değinmek
gerekir. Ercümend Bey’in, ‘müslüman modernist’
tiplemesine uyan Yaşar Nuri, Hüseyin Hatemi gibi
kişilerden farkı vardır. Özellikle nassların
yorumlanması konusunda bu fark daha iyi görülür.
Müslüman modernistler, modern kriterleri önceleyerek
İslam’ın ilkelerini ona uydurmaya çalışırlar. Ama
Ercümend bey gibi ‘radikal İslamcı’ olarak nitelenenler,
İslam’ın temel ilkelerini, o çağın pratik sorunlarını
çözmek için güncelleştirmeye çalışırlar. Bu iki yaklaşım
çok farklıdır. Yani aslında Ercümend Bey’in Yaşar Nuri
ile ilişkisi gelişirken dahi, temel konularda aynı
düşündüklerini sanmıyorum. Nitekim Ahmet Altan ve Neşe
Düzel’in yaptığı Dinamit programında tesettür konusunda
ayrı ayrı şeyler düşündükleri gayet net görülmüştü. Bu
farkın en iyi görüleceği alanlardan birisi olan siyasi
yaklaşımlarına bakıldığında, mesele daha iyi anlaşılır.
Müslüman modernistler siyasi konularda Tevhidi bir duruş
sergilemezler. Daha çok modern tezleri onaylayıcı bir
üslupları vardır. Fakat Ercümend beyin bu konulardaki
hassasiyetini hepimiz biliyoruz. Bu temel farklar
görüşmeler sırasında da vardı. Ama dediğiniz gibi, ben
de öyle düşünüyorum, Ercümend Bey, bu görüşmelerden bir
hayır doğmasını ümid ediyordu. Bunda da bir yanlış
yaptığını sanmıyorum. Nitekim buna dair Peygamberimizin
hayatından da örnekler verilebilir. Bazı kişilere özel
olarak kendisi gidiyor. Halbuki aslında onların minnet
etmesi lazım. Yani peygamber gelmiş, asıl onların gidip
Peygamberin ayağına sarılmaları lazım iken, o, bizzat
kendisi gidiyor ve onları dinine çağırıyor. Neden
yapıyor bunu? Eğer o kişilerde bir dönüşüm
gerçekleşirse, başkaları için kapı açılabilir. Mesela
kavminin ileri gelenlerine gidip tebliğ etmesi hadisesi
böyledir. Şimdi Yaşar Nuri örneği de buna benziyor.
Popüler bir kişilik, iyi yönde emareler de gösteriyor.
Bunu görmemek, bir dava adamı, tebliğci için doğru
olmaz. Bunu bir imkan, açılım olarak görmüş olabilir.
H. Bülbül: Biz bu konuda Rahmetli’ye: "abi bu adam
Hürriyet’te yazıyor. Müslüman halk da pek iyi gözle
bakmıyor. Niye onunla bu boyutta ilişkiniz devam
ediyor?" diye sorduğumuzda, dedi ki: "ben bu adamda bir
istikbal görüyorum." Ayrıca onun İktibas’tan alıntılar
yapmasını da bir fırsat olarak değerlendiriyordu. Mesela
Namazların Cem’i konusunda ilk yayını İktibas’ta yaptı
Ercümend Bey. Ondan sonra Yaşar Nuri, kendi köşesinde bu
yazıyı iktibas etti. Fatura onun üzerine kaldı.
Namazların cem’i meselesini sanki o ortaya atmış gibi.
A.B. Bircan: Kürşad Bey, Ercümend Bey’in diğerlerinden
farkı noktasında yöntem konusuna değindiniz ama ben
burada başka temel bir fark daha olduğunu düşünüyorum. O
da ideolojik kaygıların ikbal beklentileriyle te’lif
edilmesidir. Bir yanda kişiliğinden ve ilkelerinden
taviz vermeyen biri var, diğer yanda söylediklerim acaba
bana ne getirir, ne götürür diye düşünen kişiler. Bunu
nasıl değerlendirirsiniz?
M.K. Atalar: Yani tabii bu da var. Buna bir örnek olarak
yine Dinamit programından bir bölümü hatırlatayım.
Programa Hüseyin Hatemi, Yaşar Nuri Öztürk, Bayraktar
Bayraklı, Abdülaziz Bayındır katılıyordu. Ercümend Bey,
tesettürün gerekliliğini örneklerle anlattıktan sonra,
Ahmet Altan: "ne yani siz şimdi bize çarşafı mı
savunuyorsunuz?" diye sordu. Ercümend Bey bunu kast
etmemekle birlikte, onun, ilgili ayetin "kendiliğinden
görülenler hariç" ifadesine ilişkin yorumunu böyle
anlamıştı Ahmet Altan. Buna cevaben, o: "ne münasebet!
Manto da olur, başka bir şey de. Yeter ki tesettür
şartlarına uygun olsun" demişti. Öte yandan Yaşar Nuri
ile Hüseyin Hatemi, muğlak konuşuyor, hatta başörtüsü
takılmasa da olur demeye getiriyorlardı sözü. Şimdi
onların bu sözleri nasıl algılanıyor izleyici
tarafından? "Açsan da olurmuş" gibi algılanıyor. Hatemi
ve Öztürk’ün sözlerinin siyasi sonuçları açıktır,
Ercümend Bey’in sözlerinin de siyasi sonuçları açıktır.
Birinin ki statükonun isteklerine uygun iken, ötekinin
sözleri İslam’a uygun düşmektedir. Aynı şey, yine bir
başka Dinamit programında oldu. Bu kez konu Refah
Partisi idi. Orada da, Ercümend Bey’in siyasi duruşundan
taviz vermediği görüldü. Programa Recep Tayyip Erdoğan,
Hasan Hüseyin Ceylan ve Bülent Arınç Refah’ı savunmak
için katılıyorlar, İhsan Arslan, Mehmet Metiner ve
Ercümend Özkan da muhalif olarak çağrılmışlar. Programın
ilerleyen saatlerinde Mehmet Metiner ve İhsan Arslan
Refah’a karşı ılıman sözler sarfetmeye başlayınca,
program sunucusu Ahmet Altan, Ercümend Bey’e dönerek:
"5’e 1 kaldınız Ercümend Bey. Biz 3 muhalif, 3 de
destekçi çağırmıştık ama siz tek başınıza kaldınız"
demek durumunda kalmıştı. Yani insanlar bir görüşü
savunurken, duruşlarıyla da söylemek istedikleri şeyleri
kolaylıkla anlatabiliyorlar ve izleyiciler de o mesajı
alıyorlar. Burada Ercümend Bey’in farkı gayet açık
olarak görülüyor. Genel anlamda Ercümend Bey’in siyasi
duruşu zaten yoruma mahal bırakmayacak kadar nettir.
Burada özellikle, insanların zaaf alanlarına dikkat
etmek gerekir. Pek çok kişi bu alanlarda maalesef dik
duramıyor. Ama tabii bizim her zaman vurgulamamız
gereken bir şey vardır: gerçek makam, Allah’ın
katındadır. Burada Hz. Osman’la ilgili güzel bir örnek
var. Hz. Osman zengin bir Müslüman. Zaman olmuş,
Ümmet’in ihtiyacı ortaya çıkmış ve o da malının büyük
bölümünü bağışlamış. Buna karşı birileri: "ya
na’pıyorsun, malının neredeyse hepsini verdin;
fakirleştin" diye sormuşlar. Onun buna karşı cevabı çok
etkileyici: "asıl şimdi zengin oldum!" Yani bu espri çok
önemlidir ve Müslümanlarca iyi kavranmalıdır. Çünkü eğer
inanıyorsanız, Hz. Osman’ın dediği gibi, bu dünyada
Allah yolundaki harcamalarınızın, sizi maddi olarak da
zengin kıldığına da inanıyorsunuzdur. Mevki, makam
meselesi de böyle. Profesörlük, genel müdürlük,
milletvekilliği için kendini feda edenleri görüyoruz bu
toplumda. Peki bu tür makamları Allah rızası için elinin
tersiyle itenin durumu nedir? İşte Allah’ın yaptığı
sıralamada –ki gerçek sıralama odur- daha yüksek makamda
sen oluyorsun o zaman. Bu husus bence önemli ve sürekli
vurgulanmalı.
H. Bülbül: Aynı örnekle ilgili olarak ben bir şey
eklemek istiyorum. Şimdi Ercümend Bey, programda sürekli
olarak, Allah’ın dinini açık ve net olarak savunurken,
özellikle Hüseyin Hatemi, sağa sola bakarak: "163
kaldırıldı ama pencereden girebilir" diyordu. Yani orada
hangi kaygılarla konuştuğu gayet açık görülüyordu.
A.B. Bircan: Tabii Ercümend Özkan konusunda söylenecek
çok söz var. Biz genel olarak toplumun yararlanabileceği
konular üzerinde konuştuk. Son olarak onun hakkında son
sözlerinizi alalım ve bu oturumumuzu kapatalım.
Erhan Aktaş: Rahmetli Ercümend Bey’in bana göre en
belirgin vasfı, Müslümanlarla Allah’ın kitabı arasında
engel olarak duran şirk, bid’at ve hurafe örtüsünü
aralamaktı. O, 1.5 milyar insanın yaşadığı bir
coğrafyada, Kur’an İslamı’nın insanların hayatında söz
sahibi olmadığı bir dönemde çıkıp, insanlarla İslam
arasındaki engelleri bertaraf etmeye çalışmıştır. Bu
noktada o, "Allah nasıl diyorsa öyle, ne kadar diyorsa o
kadar" bilinciyle hareket etmiştir. Bu konuda başta
tasavvuf anlayışının, şirk postuna bürünerek İslam’dan
intikam almak istediğini vurgulamıştır. Onun mücadelesi,
insanlarla Allah arasındaki engelleri kaldırmak
mücadelesiydi. Yaşadığı dönemde bir takım çevrelerce
dışlanması, özellikle tasavvufi çevrelerin etkisiyle,
sünneti inkar eden, mezhebi inkar eden sapık bir anlayış
sahibi gibi gösterilmesi, onun mesajının insanlara
anlatılması noktasında engeller çıkarmıştır. Ancak, onun
şahsiyetli duruşu, inandığını korkusuzca pratize etmesi
sonucunda, başlangıçtaki şiddet yerini daha müsait bir
hale bırakmaya başladı. Ve bugün geçmişte söyledikleri
sözler, yavaş yavaş yerini buluyor. İnşallah bundan
sonra da daha belirgin bir hale gelecek. Ben bu konuda
Ercümend Özkan’ı İslam’ın bir mektebi olarak görüyorum.
Onunla bir şekilde bir araya gelen insanlar ondan şu ya
da bu şekilde etkilenerek, düşüncelerindeki yanlışlardan
kurtulma şansı elde etmişlerdir. Bugün pek arzu edilecek
düzeyde olmasa da, buna yakın bir yürüyüşle Ercümend
Özkan’ın mücadelesinin sonuçlarını görmeye başladık.
Bugün İslam adına kendisini ifade etmeye çalışan
insanlar üzerinde Ercümend Özkan’ın bir şekilde
katkısını görmek mümkündür. Yani onu tanıyanların,
kendilerini gözden geçirme gereği duyduklarını, en
azından düşüncelerinin yeniden bir değerlendirmesini
yapma ihtiyacı duyduklarını düşünüyorum. Rahmetli’nin
verdiği mücadelenin anlamlı olduğuna inanıyorum.
Görünürde taraftarı çok olmayan bir hareketmiş gibi
görülse de, bu durumun giderek değişmeye başladığını
düşünüyorum. İnanıyorum ki bundan sonra Ercümend Özkan
daha iyi, daha doğru anlaşılacak. Ölümünden sonra,
verdiği hizmetin bitmediği, giderek daha da arttığı
anlaşılacak. Bu anlamda kendisine çok şey borçlu
olduğumuza inanıyorum.
Memduh Kars: Ben bir hususa değinmeden geçemeyeceğim.
Daha önce de değinildi. Kendisi hakkında bahsedilirken,
"o çok sertti, karşısındakine konuşma fırsatı vermezdi"
gibi sözler söylenir. Ben kendisini 25 yıla yakın
zamandır tanıyorum. Şahsi müşahadem şu ki, Rahmetli bir
şey öğrenmek maksadıyla kendisine gelip bir şeyler soran
insana, kendi tabiriyle söylüyorum, iki eli kızıl kanda
olsa, her şeyini bırakır, saatlarca, ona bildiklerini,
hiç esirgemeden anlatırdı. Ha, kime kızardı? Bildiği
halde, yahut da bildiğini zannettiği ama bilgisinin
gereğini yerine getirmeyen insanlara; "Allah’tan kork.
Niye böyle yapıyorsun? Hesabını nasıl vereceksin?"
şeklinde kızardı ki, ben de şahsen bunu doğru buluyorum.
O bir uyarıdır. Yoksa karşı tarafı hakir görme diye bir
şey yoktur. Bu vesileyle ben kendisini rahmetle
anıyorum, Allah’tan mağfiret diliyorum. Zerre miktarı
iyiliğin de zerre miktarı kötülüğün de karşılığını
verecek olan Allah, onun mükafatını verecektir.
H. Bülbül: Biz kendisiyle tanıştığımızda, Kur’an’ın
nasıl hayata geçirileceği konusunda sorular sormuştuk.
Bize şunları anlatmıştı: "Uzun zaman Ankara gibi, fikrin
harman olduğu yerde bulunmanın verdiği avantajla bir çok
insana ulaştım. Bunlar arasında, herkesin ismini bildiği
Ömer Nasuhi Bilmen de vardı. O, İslamcı değildi. Siyasi
bilinci de hiç yoktu. Biz ona gidiyor, bazı sorular
soruyorduk. O diyordu: "Oğlum sen nerede okuyorsun.
Güzel de konuşuyorsun. Senden güzel hakim olur, avukat
olur. Okulunu bitir vs." Yani o günlerden ne günlere
gelindiğini anlatmak için bu örneği veriyordu. Bir
aralar televizyonlarda şöyle bir reklam vardı ve o
örnekle anlatmaya çalışırdı yaptıklarını: "şu kadar
konut, bu kadar ocak, her ocakta bir tencere. İçinde ne
kaynıyor dersiniz? Oba makarna!" Yani "İslam adına
kaynayan her kazanan içinde payımız var" derdi.
Gerçekten de öyle olduğuna inanıyorum. CHP’nin o şeflik
yıllarında Müslümanların durumu, öldürülmüş, kireçli
kuyuya gömülmüş ve üzerine de toprak kapatılmış kişinin
durumuna benziyordu. Fakat 1960’lardan itibaren
yürüttüğü mücadele sonucunda, gerçekten hesaba
girmeyecek kadar insanın kafasında bu ufku açtığını
görüyoruz. Açtığı bu çığırdan dolayı O’na Cenab-ı
Allah’tan rahmet diliyoruz ve Cenab-ı Hakk’ın hudutsuz
rahmetinin muhatabı olmasını arzu ediyoruz.
A.B. Bircan: Allah rahmet eylesin.
© 2002 İktibas |