|
Ahmet IŞIKLAR
Konumuzun esasını her ikisi de kök itibariyle Arapça
olan "şiir" ve "edebiyat" kelimelerinin tahlili ve bu
kelimelerin anlaşılmasındaki yanlışlıkların doğru
anlamlarını esas alarak Batı’daki karşılıkları ile bir
mukayese ve bu vesileyle hem kendimiz hem de Batı ile
kısa bir muhasebe (hesaplaşma ) yapmaya çalışacağız.
Önce şiirden başlayalım;
Şiir kelimesi Arapça’da ŞE--RE harflerinden oluşan bir
kökten türemiş olup, bu fiilkökü yalın haliyle
"hissetmek, bilmek" manasına tekabül etmektedir. (Bkz.
Kamus-u Arabî-Türkî el-Mevarid., Nevi Od Sarı, Bahar
Yayınları.) Aynı kökten müştak olan "şiir" kelimesine
Türkçe sözlükler birinci mana olarak "bilme, tanıma,
kavrama, anlama ve idrak" karşılıklarını vermişlerdir.
(Bkz. Büyük Türkçe Sözlük ,1). Mehmet Doğan, İz
Yayıncılık; Hayat Büyük Türk Sözlüğü, Şevket Rado, Hayat
Yayınları.) Şiirle iştikakı olan "şuur" kelimesine aynı
sözlüklerde birinci mana olarak "bir şeyi anlama, tanıma
ve kavrama gücü, anlayış, akıl" gibi anlamlar
verilmiştir. Her iki kelimeyi Arapça kökeninden de yola
çıkarak birlikte anlamlandırmaya çalışacak olursak,
"hissederek bilmek veya bildiğini hissetmek, ya da
bildiğini niçin ve nasıl bildiğinin farkında olmak,
kısaca bilme hissi(bilinç)" şeklinde
anlamlandırabiliriz.
Görüldüğü gibi şiir ve şuur kelimeleri kökdeş ve ikiz
kardeş birer kelimedirler. Şiiri şuur ile, şuuru da şiir
ile tanımlasak yanlış bir tanım yapmış olmayız. Konumuza
esas olan kelime 'şiir' olduğuna göre şiiri şuur ile
tanımlamaya çalışmak daha münasip olacaktır. O halde
şuur kelimesini biraz açmamız lazımdır.
Şuurun yukarıda, sözlüklerdeki karşılığı olarak
ve-rilmiş olan mana, kelimeye daha ziyade 'insan'
mer-kezli ve zihinsel açıdan yüklenilen manadır. Biz
bunu daha da genelleştirip 'evrensel' bir mana
yükleyebiliriz. Bu durumda "evrensel şuur" ile karşı
karşıyayız demektir. Evrensel şuur, evrendeki her şeyin
bir bilinç kapsamında, bir biriyle mütenasip, mutlak ve
sınırsız bir ahenk içerisinde bulunduğu fikrinin
ifadesidir. Gerçekten de gerek rasyonel ve bilimsel
veriler, gerekse bütün kutsal referanslar, bu fikri
daima destekler mahiyettedirler. Nitekim Kur'an-ı
Kerim'de de bu evrensel tenasüp gerçeği çokça işlenir.
Pek çok ayetten sadece bir tanesini buraya dercedelim:
"O yedi göğü, birbiri üzerine tabaka, tabaka yarattı.
Rahman'in yaratmasında bir aykırılık, bir uyumsuzluk
göremezsin, gözünü döndür de bir bak, bir düzensizlik
görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevirt de yine
baki Göz (aradığı bozukluğu görmekten) aciz, hor, hakir
ve bitkin bir vaziyette sana dönecektir."(Mülk:67,3~4)
Vakıa da böyledir. Sağlıklı bir bakışla bakılıp
değerlendirildiğinde, her şeyin bir hikmete bina
edildiği ve yine eşyanın ve hadiselerin künhüne vakıf
olunduğunda her şeyin muazzam ve mükemmel bir insicam ve
intizama tabi bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu insicam ve
intizamın bir şuura tabi olduğu, bu şuurun da tek
merkezli olması gerektiği aklın zorunlu bir çıkarımıdır.
Bu şuur evrensel bir şuurdur ve insan da bu evrensel
şuurun bir parçası olarak kısmi özerkliğe sahip bir
varlıktır. Evrensel şuurun ona bahşetmiş olduğu bir
takım yetenekler ve bu yeteneklerini tezahür
ettirebilmesi için kendisine tanınmış kısmi serbestlik
(cüz'i irade), bir bakıma onun evrensel şuur ile olan
uyumunu test etmeyi amaçlar. Yani, "şuur" kavramı
"insan" için düşünüldüğünde sadece evren ve evrensel
gerçek ile olan uyumunun ifadesidir. Bu durumda insan,
evrensel şuur ile uyumu oranında "şuurî" bir varlıktır.
Şuurî varlık olmak demek, ait olduğu evrensel şuura
nüfuz edebilmenin yanında, bir o kadar da evrensel şuuru
kendi varlığına nüfuz ettirebilmek demektir. Bu, hattı
zatında izafi bir "ikilik" olup, dönüşümlü
düşünüldüğünde "birlik (tevhid)" hasıl olacaktır.
"Bireysel şuur"un "evrensel şuur" ile olan bu nüfuz
ilişkisi, onun aynı zamanda "şiirî" yani şiirsellik
yönünü de ele verir. Bu demek oluyor ki, evrendeki her
şey bir şiirdir, insan, bu ahengi yakalayabildiği ölçüde
şairdir.
Asıl itibarıyla şiir yazılan bir şey olmadığı gibi,
ahenkli söz söylemek de değildir. O, evrensel ahengin
kendisidir. Bu manasıyla şiir, ancak okunan bir şeydir.
Yüce Allah'ın "oku !" dediği de işte bu şiirdir. Bu
manada şair ise, aklı ve kalbi ile evrendeki ahengi
okuyandır. Her türlü sanat eseri de, bu okumaların
beşeri alana yansımalarından ibarettir. Yani bunlar asla
şiirin kendisi değildir. Sadece sanatçının okuduklarını
insanlarla paylaşma arzusunun birer tezahürüdür.
İnsanların galat olarak şiir dedikleri de, şair
dediklerinin evrenden okuduklarını kelimeler ve ahenkli
sözlerle resmetmeye çalıştığı dizelerden ibarettir. Şair
denilenler okuduklarını dizelerle resmetmeye çalışırken,
bir ressam renklerle, bir müzisyen seslerle, bir mimar
taş ve diğer yapı malzemelerine verdiği düzenle, bir
çömlekçi toprağa şekil vererek, bir bakırcı ustası
çekiciyle vururken çıkardığı sesin ritmiyle, bir halı
desencisi çizdiği desendeki simetriyle, bir genç kız
çeyizini işlerken danteline yansıttığı geometriyle hep
bu evrensel ahengi resmetmeye çalışır. Bir bilim
adamının yapmaya çalıştığı da bunlardan farklı değildir.
Hatta estetik ve sistematik boyutu olan -ki
bu şuuru gerektirir- her türlü beşeri faaliyet
aynı kapsamda düşünülmelidir. Neticede her biri
kendi ilgi ve istidadınca, kainat şiirinden
okuyabildiği kadar bir şeyler resmet-meye
çalışmaktadır. Her biri şuurunca, kendi
okuduğu şiirin şairidir.
Bu durumda şu soruya cevap bulmak durumundayız:
Zihinlerde bu kadar yerleşmiş olan 'şiir'
kavramı, gerçekte şiirin kendisi değilse
eğer, kendisini nasıl şiirin kendisi olarak
kabul ettirebilmiştir? Evrensel şiiri okumaya ve
resmet-meye çalışan bunca sanatlar, disiplinler
ve beşeri faaliyetler içerisinde, galat dahi
olsa şiir adını tek başına sahiplenen ve
kendisini bu isimle kabul ettirebilen 'şiir'
bu ayrıcalığını neye borçludur? Bu sorunun,
cevabını, ne 'tesadüf' kolaycılığı, ne de 'gasbedicilik'
ithamı ile geçiştirebiliriz. Hemen söyleyelim ki şiir,
bu ayrıcalığını "sözün gücü"ne borçludur. O, her türlü
beşeri faaliyet içerisinde kendisine alan olarak "söz"ü
seçmekle üstünlüğünü daha baştan kanıtlamıştır. Sözün
ca-zibesi onu, insanların zihninde ve bilinç altında
adeta evrensel şiirin bir mümessili ve onunla addaş
kılmıştır.
Asıl itibarıyla evrensel(küllî) şuurun sadece
bir cüz'ü iken, sözün cazibesini kullanarak
kafalarda kendisini evrensel şuur ile özdeş
kılan şiirin bu galat kullanımı, zihinlerde
"cüz'ü zikir' ile Küllü murad" maksadı hasıl
ediyorsa, bu gayet masumane kabul edilebilir.
Yok eğer galat şiir, "kendimle muradım
kendlmdir" tavrıyla hareket ediyor, kendisini
evrensel şiirden müstakil ve müstağni
addediyorsa, bu gerçek şiire bir başkaldırıdır.
Sözde şiir, bu mağrur ve âsiyâne tavrıyla
şiirin özünden kopmakta, deyimin tam manasıyla
"özde şiir" olmak yerine "sözde şiir"e
dönüşmektedir. Artık şiir sadece bir "söz"den
ibarettir. Söz kendi cazibesiyle "meczûb" olmuştur.
Bu bir kendini sevicilik (Narcissizme)tir ve
marazî bir durumdur. Tabii ki bu şiirin
şairi de "sözde şair"dir ve o da marazî
bir meczûbdur. Bu şair kendi "bireysel
şuur"u ile "evrensel, şuur" arasındaki
karşılıklı nüfuz (hulul) ilişkisini ortadan
kaldırmıştır. Bu durumda bireysel şuur ile
evrensel şuur arasındaki, hakikatte "birlik"
olan "izafi ikilik" bir dualite (seneviyet)ye
dönüşmektedir. Bu bir oluşum (tekevvün ve
tekemmül) değil, bozunum(tefessüd ve
tefessüh)dür. Halbuki şiirin gayesi "bozunum"
değil "oluşum"dur. Bu ise şairin "şuurî"
varlık olmasına bağlıdır. Şairin "evrensel
şuur"a ait olması onu "evrensel şiir"e sahip
kılar ki "hakiki şair" işte odur; gerisi
"müteşair"dir.
Şimdi Kur'an'daki Şuarâ(şairler) Suresi'ne
atıfta bulunmanın tam sırası. Söz konusu sureye
de adını veren "Şuara Ayeti "ni öncesi ve
sonrasıyla kaydedelim:
"Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim
mi? Onlar, her günahkâr yalancıya inerler. O
yalancılar (şeytanlara) kulak verip (biraz da
kendileri katarak) çoğu(nlukla) yalan
söylerler. Şairler(e gelince), onlara da hep
azgınlar uyarlar. Görmez misin onları ki
serserice her vadide ge-zerler. Ve onlar
yapmadıkları şeyleri söylerler. Ancak iman
edip salih amel işleyenler, Allah'ı çok
zikredip (sözünde-şiirinde doğrudan ayrılmayanlar)
ve uğradıkları zulme mukabil (sözleri ve
şiirleri ile) galip gelmeye çalışanlar
müstesnadır. (Onlara) zulmedenlere gelince,
onlar da yakında nasıl bir inkılaba uğrayıp
devrileceklerini bileceklerdir." (Şuara:26/221-227)
Ayette şairlerin şeytanlar ve yalancılarla birlikte peş
peşe zikredilmesi ilginçtir. Şüphesiz ki burada
kastedilenler bizim açıklamaya gayret ettiğimiz 'hakiki
şairler” değildir. Aksine burada kastedilenler
'müteşairler' yani şairlik taslayanlardır. Onlar ki
şuurdan mahrum, evrensel ahengi yakalayamamış, sadece
ahenkli ve cazibeli sözler dizerek şair olduklarını
zannederler. İstikametlerini ait olmaları gereken
evrensel şuurun belirlemediği, önce kelimeleri ahenk
oluşturacak şekilde mısralara dizip, sonra da ortaya
çıkan dizelerde istikamet belirleyen, bu sebeple de
kelimelerin ve mısraların esiri olan, esiri oldukları
mısralarca şuursuz bir biçimde her vadiye
sürüklenebilen, kendilerine uyan şuursuz kalabalıkları
da beraberlerinde sürükleyen "laf ebesi" kişilerdir
onlar. Yine onlar, şiirlerini insanlar için evrensel
şuura tercüman kılacakları yerde, yalancılıklarını,
riyakârlıklarını ve kibirlerini gizleyen bir maske
yaparlar. Kısaca onlar göründüklerinin aksine genellikle
toplumla uyumsuz(bohem) , kendileriyle uyumsuz
(melankolik) ya da kendi merkezli, kendini çok şey,
hatta bazan her şey sanan (paranoyak), her vadide
dolaşan ha-yalperest meczûblardır.
İstisna tutulan şairlere gelince; onlar, iman, salih
amel ve Allah'ı çok zikretmekle mücehhezdirler.
Söyledikleri, dış cazibesinin dışında boş olan sözler
değil, pratikte karşılığı olan şeylerdir. Onlar, önce
söyleyip sonra da söylediklerini yapıyor ve yaşıyor
hissi vermek yerine, önce yaşarlar sonra yaşadıklarını
başkalarına örnek olmak için söylerler. Onlar laf olsun
diye şiir söylemezler. Hayalî ve afakî sözlere itibar
etmezler. Şiiri zihinsel bir tatmin aracı olarak
gör-mezler. Şiir onları asla içe dönük bir
hayalperestliğe yöneltmez. Bilakis onların şiirleri dışa
dönük, hayatın gerçekleriyle paralel, pratik
ihtiyaçların bir ürünüdür. Onların şiiri nefislerinin
bir oyuncağı değil "Hakken keskin bir kılıcıdır. Hakk
kavramını burada doğruluk, adalet, hukuk ve bütün
bunların menşei ve nihai mercii olan Cenab-ı Hakk
karşılığında genel manada kullandığımızı belirtelim.
İşte, onların asıl şiirleri nüshaların çok ötesinde
Hakk' ı hissedişleri, Hakk'ın şuurunda oluşlarıdır.
Edebiyata gelince;
Şiir için yaptığımız eleştirilerin bir benzeri
edebiyat için de söz konusudur. Edebiyat
Arapça'da E-DE-BE harflerinden oluşan "edeb" kökünden
türeme olup bu kelime sözlüklerde "nazik,
zarif ve terbiyeli olmak, iyi ahlak, haya,
utanma" gibi manalara gelmektedir. (Bkz. Kamus-u
Arabî-Türkî el-Mevârid, Hayat Büyük Türk Sözlüğü,
Büyük Türkçe Sözlük). Bu sözlük manalarının
yanında, en genel anlamda edep; "neyin, nerede, ne
zaman, ne şekilde, niçin yapılacağının bilinmesi
ve bununla amel edilmesidir" şeklinde
tanımlanabilir.
Anlam ve tanımından da anlaşılacağı gibi edep, aslen
amele taalluk eden bir kavramdır. Kelime ve kavramların
asaleti ait oldukları kökleri ve bu kökler ile olan
anlam bağları ile ölçülür tezimizden yola çıkarsak,
edebiyat kavramını da ciddi bir eleştiriye tabi tutmamız
icap eder. Edebiyatı kök anlamından tamamen koparıp
mücerret olarak "güzel ve etkili yazı yazmak, yaldızlı
sözler söylemek, mana ve kelimeleri uyumlu satırlar ve
metinler döşemek, gerçeğe uygun ya da abartılı çeşitli
anlatımlarda bulunmak" şeklinde düşünmek onu köksüz ve
soysuz, asıl anlamından ve ruhundan uzaklaşmış bir laf
yığınına dönüştürmek olur. Halbuki edebiyat, geldiği
"edeb" kökü itibarıyla tamamen "amelî" ve "fiilî"
anlamlarla yüklüdür. Onu sadece "kavlî" ve "kitabî" bir
kavram olarak düşünmek asli anlamını, neredeyse yok
edecek derecede da-raltır. Nitekim de öyle olmuştur. Bu
durumda tıpkı şiirde olduğu gibi edebiyat kavramının
kullanımında da büyük bir "galat" ile karşı karşıya
bulunduğumuz gerçeğini kabul etmek durumundayız. Bu
hususta da lügat-ı fasih, galat-ı meşhura kurban
edilmiştir. Burada şunu ilave edelim ki, gerek şiirde
gerekse edebiyatta süregiden bu yanlışlığı "galat" ile
açıklamaya çalışmamız "gaflet" ile açıklamak
istemeyişimizdendir.
Edebiyatı, kökünden kopuk galat manasıyla düşünürsek,
söyleyene ya da yazana bakmaksızın, söylenen ya da
yazılan her sözü "edebî", sahibini de "edip" kabul etmiş
oluruz. Halbu ki ameli bozuk, ahlakı düşük, edep ve
hayadan mahrum, nezaket ve zarafetten uzak nice kimseler
vardır ki söyledikleri rağbet görmekte, yazdıkları yok
satabilmektedir. "Marifetin iltifata tabi olması"
ahlaksızlığı ve edep-sizliği marifet kılıyorsa eğer,
vasıflarını saydığımız kimseler toplumun en
"edip(edepli)" kimseleri kabul edilmek lazım gelir. Şair
şöyle mi söylemişti yoksa?!
Ayinesi laftır kişinin işe bakılmaz,
Bilinir rütbe-i edebi kişinin sözünden!
Nükte bir yana, gerçekte edebiyat "şöhrete değil
"hikmet"e tabidir. Hikmet, hakikati bizzat bünyesinde
taşır. Hakikat ise "hukuk"u ve "tahakkuk"u muciptir. Bu
durumda "hakim (hikmet sahibi.)", hak ve hakikati bilen
ve gereğine uyan kimsedir. Nasıl ki edebiyat hikmete
tabi ise, "edip" de "hakim"e tabi olan, hak ve hakikati
bilip gereğini yerine getirendir. Cerbeze hakikat
olmadığı üzere, edebiyat da cerbeze değildir.
Edebiyat kavramının yozlaşmış ve cerbezeye dönüşmüş olan
bu haliyle bizim kültürümüzü yansıtmadığı da bir
hakikattir. Belki de bu yozlaşma, bizim Batılılaşma
sürecimizin bir parçasıdır. Çünkü Batı kültüründe,
bizdeki aynı kökten türemiş "edep" ve "edebiyat"
kavramları tamamen ayrı kelimelerle ifade
edilmiştir. Batı dillerinde "edebiyat"
karşılığında "literatüre" kelimesi kullanılırken,
"edep" karşılısında literatüre kelimesiyle hiç
"bir etimolojik bağı olmayan "good breeding,
good manners, politeness" deyimleri kullanılır.
Bu ikinciler, bizdeki edebin karşılığı olduğu
üzere "yetiştirmek, geliştirmek, hasıl etmek,
hal ve hareket, tavır, adet, yöntem, terbiye,
üslûb, nezaket, incelik, kibarlık" gibi manalara
gelirken, "literatüre" kelimesi, "yazılmış
kitaplar, eserler, edebi meslek, özel bir konu
hakkındaki eserler" anlamlarını vermektedir.
(Bkz. Redhouse Milliyet Yayınları, İst.1992)
Görüldüğü gibi Batı'daki edebiyat anlayışı,
edep kelimesinin taşıdığı manalardan tamamen
yoksundur. Edebin kaynağının ahlak, ahlakın
kaynağının da din olduğu düşünülürse, Batı'daki
"edepten kopuk edebiyat" anlayışının "seküler bir
edebiyat" anlayışı olduğu söylenebilir. Bizim
edebi-yat anlayışımızdaki yozlaşma da,
Batılılaşma ile paralel sekülerleşme sürecimizin
doğal bir sonucu olsa gerek. Seküler anlayış
bizim toplumsal ve kültürel altyapımızla ne oranda
örtüşüyorsa , seküler edebiyat da toplumumuza ve
kültürümüze o oranda katkı yapabilir. Eğer
sekülarize olmuş bir toplum ve kültüre sahip
isek, artık bizim bir "Edebiyat"ımızdan değil,
olsa olsa "literatür"ümüzden söz edilebilir.
Tabii ki ortalıkta hala "biz" var isek. Bu
durumda ya kendimizi inkar etmek, ya da global
seküler kültürün esaretine baş kaldırıp
"varoluş"umuzu ilan etmek durumundayız. Bunun
için de "edip"lerimiz ve "edebiyatçımız "edeb"ini
takınmak zorundadırlar. Tekrar edelim ki edep;
"neyin, nerede, ne zaman, ne şekilde ve
niçin yapıldığının bilinmesi ve bununla amel
edilmesidir." Bu "amelî hikmetin ve dolayısıyla
"mükemmel insan"ın da tanımıdır aynı zamanda. Edebiyat
ve kitabiyat bu hikmet ve mükemmeliyetin tebliği,
teşmili ve temsiline araçtır sadece yani bir
paylaşım aracıdır.
Söz Batılı anlayışa gelip dayanmışken,
açıklamalarımızın ikmali ve konumuzun itmamı
açısından yeniden şiire dönmek istiyoruz. Bu bir
mukayese ile karışık muhasebe (hesaplaşma) de
olacaktır. Edebiyatta olduğu gibi şiirde de
yine Batılı anlayışın rasyonel ve seküler
yapısı öne çıkmaktadır. Batı dillerinde "şiir"
karşılığında "poem" kelimesi kullanılırken,
"şair" karşılığında kullanılan kelime ise poem ile
kökdeş olan "poet”dir. "Poetik" ise "şiire ve
şairliğe ait, koşuk tarzında, şiir niteliğinde,
manzum, şiir gibi en ince duyguları ifade
eden, şairane şeyler" karşılığında kullanılır.
(Bkz.Redhouse)
Bu kelimelerin kökü Yunanca "poiein" olup, bu
kelimenin anlam kaynağı ilk çağın ünlü
düşünürü Aristoteles'tir. Aristo bu kelimeyi
"yaratma" karşılığında kullanmış, kendince bir
yaratma işi olduğu için "sanat" anlamında da
kullanılmıştır. Aristo'ya göre akıl, duyuların
bilgilendirmesi sonucu yaratıcılığa geçiyor,
edilgin akıl, etkin(faal) akla dönüşüyordu. Ona
göre edilgin akıl duyumlamadan önce, üstüne hiç
bir yazı yazılmamış boş bir kağıt gibiydi.
Yine ona göre yaratım(poietik) ,
eylem(pra.xis)'den ayrı olduğu gibi kuram(
theoria) 'dan da ayrıdır. Yani Pratik Felsefe
ve Teorik Felsefenin yanında bir de sanatı
inceleyen yaratıcı Felsefe(Poietik Felsefe)
vardır.(Bkz. Felsefe Ansiklopedisi, Orhan Hançerli-
oğlu, Remzi Kitabevi Yayınları , İst. 1978 ,poiein md.
) İşte, genelde sanatçı yaratıcılığı ifade
eden "poietik" kavramı, zamanla anlam daralmasına
maruz kalarak, sadece manzûme manasındaki şiiri
ifade eden bir kavram olmuştur. Bizde "şiir"in
başına gelen de bunun bir benzeridir.
Bununla birlikte şu temel farkı vurgulamak
zorundayız. Bizde "şiir" in kökü olan "şuur",
"hissetmek ve bilmek" manalarına gelirken, Batı'da
"poem"in kökü olan "poiein", "yaratmak" manasına
gelmektedir. Bizde şiir, nesneleri bilmeyi ve
hissetmeyi(şuur) amaçlarken, Aristo menşeli
Batı anlayışında yaratmak esas alınmıştır, şüphesiz
ki burada yaratma mutlak yaratıcılık manasında
değildir. Çünkü bizzat Aristo'ya göre sanat
bir "taklit" işidir. Ona göre sanat türleri
birbirlerinden, taklit ettikleri şeyler ve taklit
ediş biçimleriyle ayrılırlar.(Pkz.Fels.Ans.aynı
yer). Bu durumda yaratmaktan değil yaratılmışların
kopya-lanmasından söz edilebilir. Mutlak
yaratıcılık fiili-yatta insan için "muhal"dlr.
Kopyalamak ise asla bir "yaratma" değildir. O
halde Aristo'nun genelde sanat, özelde ise şiire
dair "poiein" kavramsallaştırması bir açmazla
iç içedir. Poiein yaratıcılık ise, bu insan
için muhaldir ve bu durumda insan için sanat
(ve şiir) söz konusu olmamalıdır. Öte yandan
sanat taklit ise, "poiein"in yaratıcılık manası
boşalmış olur. Bu durumda da kelimeye takatinin
üstünde mana yüklenmiş demektir. Halbuki kelimeler,
kendilerine yüklenen anlamları taşıyabildikleri ölçüde
güçlüdürler. Bu, kavramlar için daha da
böyledir. Dilin gücü de kelime ve kavramlarının
güçlerinin toplamıdır. "Bir dilin asaleti, o
dildeki kelimelerin kendilerine yüklenen
anlamları doğrudan çağırıyor olması ile nispet
teşkil eder" ölçümüzden yola çıkarsak, Batı
kültürünün, Batı dillerinin ve Batı
Ronesansının'''temellerini oluşturan Antik Yunan
Efsanesi'nin, kelimenin, tam anlamıyla bir
efsane(masal,hurafe,gerçek olmayan anlatım) olduğu
neticesine ulaşırız. Tabii kendimizle de
hesaplaşabilmemiz açısından bu mukayeseyi yapmak
durumundayız.
Işık doğudan geldiği gibi "hikmet (hakikat bilgisi)"nin
ve "işrak (aydınlanma)"nın kaynağı da Doğu’dur. Ancak
Batı, Doğu’yu hiçbir zaman doğru biçimde okuyamamış ve
anlayamamıştır. Nitekim Batı Felsefesi’nde sanat,
tabiatın çirkin bir kopyası olduğu gibi, Batılı insanın
zihninde de "akıl" Doğu kültüründeki "kalp (gönül)"in
yanlış bir tercümedir. Batı ise bunu yanlış tercüme ile
kalbin yerine aklı merkeze oturtmuş, duyuları onun
yardımcısı kılmıştır. Duyular tabii ve icbâri olarak
akla tabi bulundukları hasebiyle merkez dışı tutulması
gerekirken, asıl olan kalp dışarıda bırakılmıştır. Temel
yanlışlık buradadır. Bu alan "insan"ın tanımlanma alanı
olduğu için, bu alanda yapılacak bir yanlış, insana ait
her şeyin tanımını da yanlış verecektir. Yanlışın yanlış
doğurmasından daha tabii ne olabilir ? Bu durumda Batı
Rönasansı, tarihsel bir yanlışın bin küsür sene sonra
tekerrüründen başka bir şey değildir.
Tabii ki bu boş bir çabadır ve Batı bunu hep
yapmaktadır. O doğruyu hep yanlış adreste aramış ve
güneşin doğduğu tarafa yönelmemekte direnmistir.
Nitekim, ne Batı'nın ilkçağını (Antik Yunan)
önceleyen Konfuçyüs, Buda, Lao-Tse ve Zerdüşt
gibi Uzakdoğu menşeli hikmet önderleri, ne de
yeni çağını (Rönesans) önceleyen Hz.İsa ve
Hz.Muhammed gibi Ortadoğu kökenli İbrahimî
peygamberler Batı'nın hikmet ve hakikati
yakalayabilmesi için yeterli olmuştur. Hatta Batı,
kendi içerisinden çıkıp da hikmeti
yakalayabilmiş sayılı birkaç düşünürü de,
ayağa gelmiş bir şans olmasına rağmen
değerlendirememiştir. Nitekim, ne Sokrates'e
gelen "ilham", ne de Eflatun' un"idea"sı
Batılı zihinde yankı uyandırabilmiştir. Bütün bu
şanslar, Aristo'nun eksik mantığı ve aksak
felsefesiyle söndürülmüştür. Batı adeta, hikmet
ve hakikate istidat ve liyakatinin olmadığını
ısrarla vurgulamaktadır. Ama büsbütün de
hakkını yememek lazım Batı'nın; özellikle
pozitif ve ras-yonel alanda göstermiş olduğu
başarı hayranlık uyandırmıyor değil. Fiziksel konular
haydi neyse de, aşk, şiir ve ruh gibi
metafizik kavramları bile mikroskop altında
inceleme başarısını göstermesi alkışlanmalıdır.'
Şaka bir tarafa, Batılı kafa bu haliyle,
Eflatun'un "idea" fikrini açıklarken verdiği
mağara örneğindeki adamı ne kadar da andırmaktadır:
Adam mağaranın ağızına sırtı dışarıya, dönük
bir vaziyette oturmakta, başta kendi
görüntüsü olmak üzere, dışarıdaki nesnelerin
mağara duvarına yansıyan gölgelerini o şeylerin
kendisi sanmaktadır. Batılı kafa da,
örnekteki mağara adamı gibi hakikati aslından
ve bütün boyutlarıyla temaşa edemediği için,
insanı da eşyayı da yanlış tanımakta ve
tanımlamaktadır. Rönesansla başlayan Modern Batı
Uygarlığının şekillendirdiği modern dünyanın, hem
insan ve toplum olarak, hem de tabiat olarak
kirlenmişliğinin ve tükenmişliğinin temelinde bu
yanlış tanımlama yatmaktadır. Modern dünya,
bütün ihtişamına rağmen kokuşma ve çürüme
sürecini hızla tamamlamaktadır.
Ufkun ilk aydınlanacağı yer ise her zaman olduğu
gibi Doğu'dur. Ancak Doğu, kendi iç
dinamiklerini kaybettiği için, modern dünyanın
sahte ihtişamına aldanıp kıblesini Batı'ya
çevirmekle, tıpkı yine Eflatun'un mağara
örneğinde olduğu gibi hakikate sırtını dönmüş,
gerçeği Batı mağarasının duvarlarındaki gölgelerde
aramaktadır. Doğu, kendini arayıp bulmalı ve
kendine gelmelidir. Şiir ve şuur ile tekrar
buluşmalıdır. Bu buluşma, dünya ve insanlık için bir
"fecr-i sadık" olacaktır. Bu bir tarihsel süreçtir ve
HENÜZ TARİHÎN SONU GELMEMİŞTİR.
Muhalif ve Asyalı Bir Duruş
9.12.2001 / YENİ ŞAFAK
Muhalif kimliğiyle tanınan, mütefekkir-şair Metin Önal
Mengüşoğlu, Taşra Edebiyat dergisinin 5. sayısına dosya
konusu oldu. Bugüne değin şair için hazırlanan dosyalar
içinde kapsam ve içeriğiyle farklı bir yerde duran
sayıda, birçok kalemin Mengüşoğlu üzerine yazdıkları,
onunla yapılan bir söyleşi ve bir denemesi ile üç şiiri
yer alıyor. Dosyaya, Nurullah Ulutaş, "Acılarını
Sırtında Taşıyan Mühacir"; A. Vahap Akbaş, "Metin
Olmak"; Mustafa Özçelik, "Mengüşoğlu İçin Bir Kimlik
Denemesi; Cevat Akkanat, "Ben Asyalı Bir Ozan'
Bağlamında Mengüşoğlu Şiirinin Düşünsel Yönü"; Adem
Turan, "Metin Ağbinin Cam Tayyaresi"; M. Atilla Maraş,
"Melal Neslinden Sahici Bir Şair"; Müştehir Karakaya,
"Bir Şairi Nasıl Tanıdım"; D. Mehmet Doğan, "Şairin
Şehre Dönüşü Yahut Asyalı Ozan'ın 'Harput Şehrengizi";
Ramazan Seydaoğlu, "Yitik Bir Şehirde Asil Bir Duruşun
Portresi"; Hüseyin Güç "Harput'a Ağıt"; ve Cevat
Akkanat, "Sevda Söze Dönüşmez" etrafında Mengüşoğlu'yla
söyleşiyor.
Dosyayı teşkil eden bütün yazılarda Mengüşoğlu'nun
edebiyat ve fikir yapısında rol oynayan dört önemli
faktör olduğu vurgulanıyor. Bunlar; doğup büyüdüğü Doğu
topraklarının bütün acılarıyla yanıp pişen bir Asyalı,
kendisine yüklenil-meye çalışılan bütün olumsuz
anlamlardan soyutlanıp bir mazlumluğun ve mağdurluğun
ifadesine dönüştürdüğü bir taşralı, 'her şehrin insana
bir elbise giydirdiği ve her şehrin insanın alnına bir
mühür vurduğu' düşüncesiyle doğup büyüdüğü ve
çocukluğunun geçtiği şehir olan bir Harputlu ve mensubu
olduğu soyun maruz kaldığı zülümler (dedesinin
öldürülmesi ve babasının ihtilalcilerce tutuklanması)
nedeniyle bir Mengücekoğlu.. Bütün bunlar onun muhalif
duruşunu ve dünyaya daha temkinli, onurlu ve barışçıl
yaklaşmasını sağladı.
© 2002 İktibas |