Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 277  OCAK 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Açık Oturum
Kapak
Yorum
Kavram
Düşünce
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

Şiir ve Edebiyata  Köklü Bir Bakış

Ahmet IŞIKLAR

 

Konumuzun esasını her ikisi de kök itibariyle Arapça olan "şiir" ve "edebiyat" kelimelerinin tahlili ve bu kelimelerin anlaşılmasındaki yanlışlıkların doğru anlamlarını esas alarak Batı’daki karşılıkları ile bir mukayese ve bu vesileyle hem kendimiz hem de Batı ile kısa bir muhasebe (hesaplaşma ) yapmaya çalışacağız.

Önce şiirden başlayalım;

Şiir kelimesi Arapça’da ŞE--RE harflerinden oluşan bir kökten türemiş olup, bu fiilkökü yalın haliyle "hissetmek, bilmek" manasına tekabül etmektedir. (Bkz. Kamus-u Arabî-Türkî el-Mevarid., Nevi Od Sarı, Bahar Yayınları.) Aynı kökten müştak olan "şiir" kelimesine Türkçe sözlükler birinci mana olarak "bilme, tanıma, kavrama, anlama ve idrak" karşılıklarını vermişlerdir. (Bkz. Büyük Türkçe Sözlük ,1). Mehmet Doğan, İz Yayıncılık; Hayat Büyük Türk Sözlüğü, Şevket Rado, Hayat Yayınları.) Şiirle iştikakı olan "şuur" kelimesine aynı sözlüklerde birinci mana olarak "bir şeyi anlama, tanıma ve kavrama gücü, anlayış, akıl" gibi anlamlar verilmiştir. Her iki kelimeyi Arapça kökeninden de yola çıkarak birlikte anlamlandırmaya çalışacak olursak, "hissederek bilmek veya bildiğini hissetmek, ya da bildiğini niçin ve nasıl bildiğinin farkında olmak, kısaca bilme hissi(bilinç)" şeklinde anlamlandırabiliriz.

Görüldüğü gibi şiir ve şuur kelimeleri kökdeş ve ikiz kardeş birer kelimedirler. Şiiri şuur ile, şuuru da şiir ile tanımlasak yanlış bir tanım yapmış olmayız. Konumuza esas olan kelime 'şiir' olduğuna göre şiiri şuur ile tanımlamaya çalışmak daha münasip olacaktır. O halde şuur kelimesini biraz açmamız lazımdır.

Şuurun yukarıda, sözlüklerdeki karşılığı olarak ve-rilmiş olan mana, kelimeye daha ziyade 'insan' mer-kezli ve zihinsel açıdan yüklenilen manadır. Biz bunu daha da genelleştirip 'evrensel' bir mana yükleyebiliriz. Bu durumda "evrensel şuur" ile karşı karşıyayız demektir. Evrensel şuur, evrendeki her şeyin bir bilinç kapsamında, bir biriyle mütenasip, mutlak ve sınırsız bir ahenk içerisinde bulunduğu fikrinin ifadesidir. Gerçekten de gerek rasyonel ve bilimsel veriler, gerekse bütün kutsal referanslar, bu fikri daima destekler mahiyettedirler. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de de bu evrensel tenasüp gerçeği çokça işlenir. Pek çok ayetten sadece bir tanesini buraya dercedelim:

"O yedi göğü, birbiri üzerine tabaka, tabaka yarattı. Rahman'in yaratmasında bir aykırılık, bir uyumsuzluk göremezsin, gözünü döndür de bir bak, bir düzensizlik görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevirt de yine baki Göz (aradığı bozukluğu görmekten) aciz, hor, hakir ve bitkin bir vaziyette sana dönecektir."(Mülk:67,3~4)

Vakıa da böyledir. Sağlıklı bir bakışla bakılıp değerlendirildiğinde, her şeyin bir hikmete bina edildiği ve yine eşyanın ve hadiselerin künhüne vakıf olunduğunda her şeyin muazzam ve mükemmel bir insicam ve intizama tabi bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu insicam ve intizamın bir şuura tabi olduğu, bu şuurun da tek merkezli olması gerektiği aklın zorunlu bir çıkarımıdır. Bu şuur evrensel bir şuurdur ve insan da bu evrensel şuurun bir parçası olarak kısmi özerkliğe sahip bir varlıktır. Evrensel şuurun ona bahşetmiş olduğu bir takım yetenekler ve bu yeteneklerini tezahür ettirebilmesi için kendisine tanınmış kısmi serbestlik (cüz'i irade), bir bakıma onun evrensel şuur ile olan uyumunu test etmeyi amaçlar. Yani, "şuur" kavramı "insan" için düşünüldüğünde sadece evren ve evrensel gerçek ile olan uyumunun ifadesidir. Bu durumda insan, evrensel şuur ile uyumu oranında "şuurî" bir varlıktır. Şuurî varlık olmak demek, ait olduğu evrensel şuura nüfuz edebilmenin yanında, bir o kadar da evrensel şuuru kendi varlığına nüfuz ettirebilmek demektir. Bu, hattı zatında izafi bir "ikilik" olup, dönüşümlü düşünüldüğünde "birlik (tevhid)" hasıl olacaktır. "Bireysel şuur"un "evrensel şuur" ile olan bu nüfuz ilişkisi, onun aynı zamanda "şiirî" yani şiirsellik yönünü de ele verir. Bu demek oluyor ki, evrendeki her şey bir şiirdir, insan, bu ahengi yakalayabildiği ölçüde şairdir.

Asıl itibarıyla şiir yazılan bir şey olmadığı gibi, ahenkli söz söylemek de değildir. O, evrensel ahengin kendisidir. Bu manasıyla şiir, ancak okunan bir şeydir. Yüce Allah'ın "oku !" dediği de işte bu şiirdir. Bu manada şair ise, aklı ve kalbi ile evrendeki ahengi okuyandır. Her türlü sanat eseri de, bu okumaların beşeri alana yansımalarından ibarettir. Yani bunlar asla şiirin kendisi değildir. Sadece sanatçının okuduklarını insanlarla paylaşma arzusunun birer tezahürüdür. İnsanların galat olarak şiir dedikleri de, şair dediklerinin evrenden okuduklarını kelimeler ve ahenkli sözlerle resmetmeye çalıştığı dizelerden ibarettir. Şair denilenler okuduklarını dizelerle resmetmeye çalışırken, bir ressam renklerle, bir müzisyen seslerle, bir mimar taş ve diğer yapı malzemelerine verdiği düzenle, bir çömlekçi toprağa şekil vererek, bir bakırcı ustası çekiciyle vururken çıkardığı sesin ritmiyle, bir halı desencisi çizdiği desendeki simetriyle, bir genç kız çeyizini işlerken danteline yansıttığı geometriyle hep bu evrensel ahengi resmetmeye çalışır. Bir bilim adamının yapmaya çalıştığı da bunlardan farklı değildir. Hatta estetik  ve   sistematik  boyutu   olan   -ki   bu   şuuru   gerektirir- her  türlü   beşeri   faaliyet  aynı   kapsamda  düşünülmelidir.   Neticede  her  biri   kendi   ilgi ve   istidadınca,   kainat   şiirinden  okuyabildiği   kadar   bir   şeyler  resmet-meye  çalışmaktadır.   Her  biri   şuurunca,   kendi   okuduğu   şiirin   şairidir.

Bu  durumda   şu  soruya  cevap  bulmak  durumundayız:   Zihinlerde  bu  kadar yerleşmiş   olan   'şiir'   kavramı,   gerçekte   şiirin  kendisi   değilse   eğer,   kendisini   nasıl   şiirin  kendisi   olarak  kabul   ettirebilmiştir?  Evrensel   şiiri okumaya ve   resmet-meye  çalışan  bunca   sanatlar,   disiplinler ve   beşeri   faaliyetler  içerisinde,   galat  dahi   olsa  şiir  adını   tek   başına  sahiplenen ve kendisini   bu  isimle  kabul  ettirebilen   'şiir'   bu  ayrıcalığını   neye  borçludur? Bu sorunun, cevabını, ne 'tesadüf' kolaycılığı, ne de 'gasbedicilik' ithamı ile geçiştirebiliriz. Hemen söyleyelim ki şiir, bu ayrıcalığını "sözün gücü"ne borçludur. O, her türlü beşeri faaliyet içerisinde kendisine alan olarak "söz"ü seçmekle üstünlüğünü daha baştan kanıtlamıştır. Sözün ca-zibesi onu, insanların zihninde ve bilinç altında adeta evrensel şiirin bir mümessili ve onunla addaş kılmıştır.

Asıl   itibarıyla  evrensel(küllî)   şuurun   sadece   bir   cüz'ü   iken,   sözün   cazibesini   kullanarak  kafalarda   kendisini   evrensel   şuur   ile   özdeş kılan   şiirin  bu   galat  kullanımı,   zihinlerde   "cüz'ü   zikir' ile  Küllü   murad"   maksadı   hasıl  ediyorsa,   bu   gayet  masumane  kabul   edilebilir.   Yok  eğer  galat   şiir,   "kendimle  muradım kendlmdir"   tavrıyla  hareket  ediyor, kendisini   evrensel   şiirden  müstakil   ve   müstağni   addediyorsa,   bu   gerçek şiire  bir  başkaldırıdır.   Sözde   şiir,   bu   mağrur ve âsiyâne   tavrıyla   şiirin   özünden  kopmakta,   deyimin   tam  manasıyla   "özde   şiir"   olmak  yerine "sözde   şiir"e   dönüşmektedir. Artık şiir sadece  bir "söz"den   ibarettir. Söz kendi cazibesiyle "meczûb" olmuştur.   Bu  bir  kendini   sevicilik (Narcissizme)tir  ve  marazî   bir  durumdur.   Tabii   ki   bu   şiirin   şairi   de   "sözde   şair"dir  ve   o  da  marazî   bir  meczûbdur.   Bu   şair  kendi   "bireysel   şuur"u   ile   "evrensel,   şuur"   arasındaki karşılıklı   nüfuz (hulul)   ilişkisini   ortadan  kaldırmıştır.   Bu   durumda bireysel   şuur  ile   evrensel   şuur  arasındaki,   hakikatte   "birlik"   olan   "izafi   ikilik"   bir  dualite (seneviyet)ye   dönüşmektedir.   Bu  bir  oluşum (tekevvün  ve   tekemmül)   değil,   bozunum(tefessüd   ve   tefessüh)dür.   Halbuki   şiirin gayesi   "bozunum"   değil  "oluşum"dur.   Bu   ise   şairin   "şuurî"  varlık  olmasına  bağlıdır.   Şairin   "evrensel   şuur"a   ait  olması   onu   "evrensel   şiir"e  sahip  kılar ki "hakiki   şair"   işte   odur;  gerisi   "müteşair"dir.

Şimdi   Kur'an'daki   Şuarâ(şairler)   Suresi'ne  atıfta  bulunmanın  tam sırası.   Söz  konusu  sureye  de  adını   veren   "Şuara  Ayeti "ni   öncesi   ve  sonrasıyla kaydedelim:    

"Şeytanların kime   ineceğini   size  haber vereyim  mi?  Onlar,   her  günahkâr yalancıya   inerler.   O yalancılar  (şeytanlara)   kulak verip  (biraz da kendileri   katarak)   çoğu(nlukla)   yalan  söylerler.   Şairler(e  gelince), onlara   da hep  azgınlar uyarlar.   Görmez  misin  onları   ki   serserice  her vadide  ge-zerler.   Ve   onlar yapmadıkları   şeyleri   söylerler.   Ancak   iman edip   salih  amel   işleyenler,   Allah'ı   çok zikredip (sözünde-şiirinde doğrudan  ayrılmayanlar)   ve  uğradıkları   zulme   mukabil    (sözleri   ve   şiirleri ile)   galip   gelmeye   çalışanlar  müstesnadır.   (Onlara)   zulmedenlere   gelince,   onlar  da  yakında  nasıl  bir   inkılaba   uğrayıp   devrileceklerini   bileceklerdir." (Şuara:26/221-227)

Ayette şairlerin şeytanlar ve yalancılarla birlikte peş peşe zikredilmesi ilginçtir. Şüphesiz ki burada kastedilenler bizim açıklamaya gayret ettiğimiz 'hakiki şairler” değildir. Aksine burada kastedilenler 'müteşairler' yani şairlik taslayanlardır. Onlar ki şuurdan mahrum, evrensel ahengi yakalayamamış, sadece ahenkli ve cazibeli sözler dizerek şair olduklarını zannederler. İstikametlerini ait olmaları gereken evrensel şuurun belirlemediği, önce kelimeleri ahenk oluşturacak şekilde mısralara dizip, sonra da ortaya çıkan dizelerde istikamet belirleyen, bu sebeple de kelimelerin ve mısraların esiri olan, esiri oldukları mısralarca şuursuz bir biçimde her vadiye sürüklenebilen, kendilerine uyan şuursuz kalabalıkları da beraberlerinde sürükleyen "laf ebesi" kişilerdir onlar. Yine onlar, şiirlerini insanlar için evrensel şuura tercüman kılacakları yerde, yalancılıklarını, riyakârlıklarını ve kibirlerini gizleyen bir maske yaparlar. Kısaca onlar göründüklerinin aksine genellikle toplumla uyumsuz(bohem) , kendileriyle uyumsuz (melankolik) ya da kendi merkezli, kendini çok şey, hatta bazan her şey sanan (paranoyak), her vadide dolaşan ha-yalperest meczûblardır.

İstisna tutulan şairlere gelince; onlar, iman, salih amel ve Allah'ı çok zikretmekle mücehhezdirler. Söyledikleri, dış cazibesinin dışında boş olan sözler değil, pratikte karşılığı olan şeylerdir. Onlar, önce söyleyip sonra da söylediklerini yapıyor ve yaşıyor hissi vermek yerine, önce yaşarlar sonra yaşadıklarını başkalarına örnek olmak için söylerler. Onlar laf olsun diye şiir söylemezler. Hayalî ve afakî sözlere itibar etmezler. Şiiri zihinsel bir tatmin aracı olarak gör-mezler. Şiir onları asla içe dönük bir hayalperestliğe yöneltmez. Bilakis onların şiirleri dışa dönük, hayatın gerçekleriyle paralel, pratik ihtiyaçların bir ürünüdür. Onların şiiri nefislerinin bir oyuncağı değil "Hakken keskin bir kılıcıdır. Hakk kavramını burada doğruluk, adalet, hukuk ve bütün bunların menşei ve nihai mercii olan Cenab-ı Hakk karşılığında genel manada kullandığımızı belirtelim. İşte, onların asıl şiirleri nüshaların çok ötesinde Hakk' ı hissedişleri, Hakk'ın şuurunda oluşlarıdır.

Edebiyata gelince;

Şiir  için yaptığımız  eleştirilerin   bir  benzeri   edebiyat   için  de  söz konusudur.  Edebiyat  Arapça'da  E-DE-BE harflerinden oluşan "edeb" kökünden türeme   olup  bu  kelime   sözlüklerde   "nazik,   zarif  ve   terbiyeli   olmak,   iyi ahlak,  haya,  utanma"   gibi   manalara gelmektedir. (Bkz. Kamus-u  Arabî-Türkî el-Mevârid,  Hayat   Büyük  Türk  Sözlüğü,   Büyük  Türkçe  Sözlük).   Bu   sözlük  manalarının  yanında,   en genel anlamda edep;  "neyin,  nerede, ne   zaman,   ne şekilde, niçin yapılacağının  bilinmesi   ve   bununla  amel  edilmesidir"   şeklinde tanımlanabilir.

Anlam ve tanımından da anlaşılacağı gibi edep, aslen amele taalluk eden bir kavramdır. Kelime ve kavramların asaleti ait oldukları kökleri ve bu kökler ile olan anlam bağları ile ölçülür tezimizden yola çıkarsak, edebiyat kavramını da ciddi bir eleştiriye tabi tutmamız icap eder. Edebiyatı kök anlamından tamamen koparıp mücerret olarak "güzel ve etkili yazı yazmak, yaldızlı sözler söylemek, mana ve kelimeleri uyumlu satırlar ve metinler döşemek, gerçeğe uygun ya da abartılı çeşitli anlatımlarda bulunmak" şeklinde düşünmek onu köksüz ve soysuz, asıl anlamından ve ruhundan uzaklaşmış bir laf yığınına dönüştürmek olur. Halbuki edebiyat, geldiği "edeb" kökü itibarıyla tamamen "amelî" ve "fiilî" anlamlarla yüklüdür. Onu sadece "kavlî" ve "kitabî" bir kavram olarak düşünmek asli anlamını, neredeyse yok edecek derecede da-raltır. Nitekim de öyle olmuştur. Bu durumda tıpkı şiirde olduğu gibi edebiyat kavramının kullanımında da büyük bir "galat" ile karşı karşıya bulunduğumuz gerçeğini kabul etmek durumundayız. Bu hususta da lügat-ı fasih, galat-ı meşhura kurban edilmiştir. Burada şunu ilave edelim ki, gerek şiirde gerekse edebiyatta süregiden bu yanlışlığı "galat" ile açıklamaya çalışmamız "gaflet" ile açıklamak istemeyişimizdendir.

Edebiyatı, kökünden kopuk galat manasıyla düşünürsek, söyleyene ya da yazana bakmaksızın, söylenen ya da yazılan her sözü "edebî", sahibini de "edip" kabul etmiş oluruz. Halbu ki ameli bozuk, ahlakı düşük, edep ve hayadan mahrum, nezaket ve zarafetten uzak nice kimseler vardır ki söyledikleri rağbet görmekte, yazdıkları yok satabilmektedir. "Marifetin iltifata tabi olması" ahlaksızlığı ve edep-sizliği marifet kılıyorsa eğer, vasıflarını saydığımız kimseler toplumun en "edip(edepli)" kimseleri kabul edilmek lazım gelir. Şair şöyle mi söylemişti yoksa?!

Ayinesi laftır kişinin işe bakılmaz,

Bilinir rütbe-i edebi kişinin sözünden!

Nükte bir yana, gerçekte edebiyat "şöhrete değil "hikmet"e tabidir. Hikmet, hakikati bizzat bünyesinde taşır. Hakikat ise "hukuk"u ve "tahakkuk"u muciptir. Bu durumda "hakim (hikmet sahibi.)", hak ve hakikati bilen ve gereğine uyan kimsedir. Nasıl ki edebiyat hikmete tabi ise, "edip" de "hakim"e tabi olan, hak ve hakikati bilip gereğini yerine getirendir. Cerbeze hakikat olmadığı üzere, edebiyat da cerbeze  değildir.

Edebiyat kavramının yozlaşmış ve cerbezeye dönüşmüş olan bu haliyle bizim kültürümüzü yansıtmadığı da bir hakikattir. Belki de bu yozlaşma, bizim Batılılaşma sürecimizin bir parçasıdır. Çünkü Batı kültüründe, bizdeki aynı kökten türemiş "edep" ve "edebiyat" kavramları tamamen ayrı kelimelerle  ifade  edilmiştir.   Batı   dillerinde   "edebiyat"   karşılığında "literatüre" kelimesi kullanılırken, "edep"   karşılısında  literatüre  kelimesiyle  hiç  "bir  etimolojik  bağı   olmayan   "good  breeding, good  manners, politeness"   deyimleri   kullanılır.   Bu   ikinciler,   bizdeki   edebin  karşılığı   olduğu  üzere "yetiştirmek,   geliştirmek,  hasıl   etmek,   hal  ve  hareket, tavır,   adet,   yöntem,   terbiye,   üslûb,   nezaket,   incelik,   kibarlık"   gibi manalara gelirken,   "literatüre"   kelimesi,   "yazılmış  kitaplar,   eserler, edebi   meslek,   özel  bir konu  hakkındaki   eserler"   anlamlarını   vermektedir. (Bkz.   Redhouse Milliyet  Yayınları, İst.1992)

Görüldüğü   gibi   Batı'daki   edebiyat   anlayışı,   edep  kelimesinin  taşıdığı   manalardan  tamamen yoksundur.   Edebin kaynağının  ahlak,   ahlakın kaynağının  da  din  olduğu  düşünülürse,   Batı'daki   "edepten  kopuk  edebiyat" anlayışının  "seküler bir  edebiyat"  anlayışı olduğu  söylenebilir. Bizim edebi-yat  anlayışımızdaki   yozlaşma   da,   Batılılaşma   ile  paralel  sekülerleşme   sürecimizin  doğal  bir  sonucu   olsa   gerek.   Seküler  anlayış  bizim toplumsal ve  kültürel  altyapımızla  ne  oranda   örtüşüyorsa , seküler edebiyat da toplumumuza ve  kültürümüze  o  oranda katkı   yapabilir.   Eğer  sekülarize   olmuş  bir  toplum ve  kültüre  sahip   isek,   artık  bizim  bir   "Edebiyat"ımızdan  değil,   olsa  olsa   "literatür"ümüzden   söz   edilebilir.   Tabii ki   ortalıkta hala  "biz"  var   isek. Bu   durumda ya  kendimizi   inkar  etmek, ya  da  global  seküler  kültürün  esaretine   baş  kaldırıp   "varoluş"umuzu   ilan etmek  durumundayız.   Bunun  için  de   "edip"lerimiz  ve   "edebiyatçımız  "edeb"ini takınmak  zorundadırlar.   Tekrar   edelim  ki   edep;   "neyin,   nerede,   ne zaman,   ne   şekilde  ve   niçin  yapıldığının  bilinmesi   ve   bununla   amel   edilmesidir." Bu "amelî   hikmetin   ve   dolayısıyla   "mükemmel insan"ın da tanımıdır  aynı zamanda. Edebiyat  ve  kitabiyat  bu  hikmet ve  mükemmeliyetin tebliği,  teşmili  ve temsiline  araçtır  sadece  yani bir paylaşım aracıdır.

Söz Batılı anlayışa gelip dayanmışken,   açıklamalarımızın ikmali   ve konumuzun  itmamı   açısından  yeniden   şiire  dönmek  istiyoruz.   Bu  bir mukayese   ile karışık  muhasebe (hesaplaşma)   de  olacaktır.   Edebiyatta   olduğu gibi   şiirde  de  yine   Batılı   anlayışın  rasyonel ve   seküler yapısı   öne  çıkmaktadır.   Batı   dillerinde   "şiir"  karşılığında  "poem"  kelimesi   kullanılırken,   "şair"  karşılığında kullanılan kelime  ise  poem  ile  kökdeş  olan "poet”dir. "Poetik"   ise "şiire  ve   şairliğe  ait,   koşuk  tarzında,   şiir  niteliğinde,   manzum,   şiir gibi   en   ince   duyguları   ifade eden, şairane şeyler" karşılığında kullanılır. (Bkz.Redhouse)

Bu  kelimelerin kökü   Yunanca   "poiein"   olup,   bu   kelimenin   anlam  kaynağı   ilk   çağın  ünlü düşünürü   Aristoteles'tir.   Aristo   bu   kelimeyi   "yaratma"   karşılığında kullanmış,   kendince   bir yaratma   işi   olduğu  için "sanat"   anlamında   da kullanılmıştır. Aristo'ya  göre  akıl, duyuların bilgilendirmesi   sonucu  yaratıcılığa  geçiyor, edilgin  akıl,   etkin(faal)   akla dönüşüyordu.   Ona   göre  edilgin  akıl   duyumlamadan  önce,   üstüne  hiç  bir yazı   yazılmamış  boş  bir  kağıt   gibiydi.   Yine  ona   göre  yaratım(poietik) ,   eylem(pra.xis)'den  ayrı   olduğu  gibi   kuram( theoria) 'dan  da  ayrıdır.   Yani   Pratik   Felsefe  ve   Teorik  Felsefenin  yanında   bir  de   sanatı   inceleyen yaratıcı   Felsefe(Poietik  Felsefe)  vardır.(Bkz.   Felsefe  Ansiklopedisi, Orhan Hançerli- oğlu, Remzi Kitabevi   Yayınları , İst. 1978 ,poiein md. )   İşte,   genelde sanatçı   yaratıcılığı   ifade  eden   "poietik"  kavramı, zamanla anlam daralmasına  maruz  kalarak,   sadece   manzûme manasındaki   şiiri ifade   eden  bir kavram  olmuştur.   Bizde   "şiir"in   başına gelen  de   bunun   bir  benzeridir.

Bununla  birlikte   şu  temel   farkı   vurgulamak  zorundayız.   Bizde   "şiir" in  kökü   olan   "şuur",   "hissetmek ve  bilmek"   manalarına  gelirken,   Batı'da "poem"in  kökü   olan   "poiein",   "yaratmak" manasına  gelmektedir.   Bizde   şiir, nesneleri   bilmeyi   ve  hissetmeyi(şuur)   amaçlarken,   Aristo   menşeli   Batı   anlayışında yaratmak  esas  alınmıştır, şüphesiz  ki   burada yaratma   mutlak yaratıcılık manasında  değildir.   Çünkü   bizzat   Aristo'ya   göre   sanat   bir   "taklit"   işidir.   Ona  göre   sanat  türleri   birbirlerinden,   taklit  ettikleri   şeyler ve  taklit  ediş  biçimleriyle  ayrılırlar.(Pkz.Fels.Ans.aynı   yer).   Bu durumda yaratmaktan değil yaratılmışların kopya-lanmasından  söz   edilebilir.   Mutlak yaratıcılık  fiili-yatta  insan   için   "muhal"dlr.   Kopyalamak  ise asla  bir   "yaratma"   değildir. O halde  Aristo'nun  genelde  sanat,   özelde ise   şiire  dair   "poiein"  kavramsallaştırması   bir  açmazla   iç   içedir.   Poiein yaratıcılık  ise,   bu  insan  için  muhaldir ve  bu   durumda   insan  için  sanat (ve   şiir)   söz konusu   olmamalıdır.   Öte  yandan  sanat  taklit  ise, "poiein"in yaratıcılık  manası   boşalmış  olur.   Bu   durumda  da  kelimeye  takatinin  üstünde  mana yüklenmiş  demektir. Halbuki   kelimeler, kendilerine yüklenen anlamları taşıyabildikleri ölçüde   güçlüdürler.   Bu,   kavramlar  için   daha  da böyledir.   Dilin   gücü de  kelime  ve   kavramlarının  güçlerinin toplamıdır. "Bir   dilin  asaleti, o   dildeki   kelimelerin   kendilerine   yüklenen  anlamları doğrudan çağırıyor  olması   ile  nispet  teşkil  eder"   ölçümüzden yola çıkarsak,   Batı   kültürünün, Batı dillerinin ve  Batı   Ronesansının'''temellerini oluşturan Antik  Yunan Efsanesi'nin,   kelimenin,  tam  anlamıyla  bir  efsane(masal,hurafe,gerçek  olmayan anlatım)   olduğu  neticesine  ulaşırız. Tabii kendimizle de hesaplaşabilmemiz açısından bu mukayeseyi yapmak durumundayız.

Işık doğudan geldiği gibi "hikmet (hakikat bilgisi)"nin ve "işrak (aydınlanma)"nın kaynağı da Doğu’dur. Ancak Batı, Doğu’yu hiçbir zaman doğru biçimde okuyamamış ve anlayamamıştır. Nitekim Batı Felsefesi’nde sanat, tabiatın çirkin bir kopyası olduğu gibi, Batılı insanın zihninde de "akıl" Doğu kültüründeki "kalp (gönül)"in  yanlış bir tercümedir. Batı ise bunu yanlış tercüme ile kalbin yerine aklı merkeze oturtmuş, duyuları onun yardımcısı kılmıştır. Duyular tabii ve icbâri olarak akla tabi bulundukları hasebiyle merkez dışı tutulması gerekirken, asıl olan kalp dışarıda bırakılmıştır. Temel yanlışlık buradadır. Bu alan "insan"ın tanımlanma alanı olduğu için, bu alanda yapılacak bir yanlış, insana ait her şeyin tanımını da yanlış verecektir. Yanlışın yanlış doğurmasından daha tabii ne olabilir ? Bu durumda Batı Rönasansı, tarihsel bir yanlışın bin küsür sene sonra tekerrüründen başka bir şey değildir.

Tabii ki bu boş bir çabadır ve Batı bunu hep yapmaktadır. O doğruyu hep yanlış adreste aramış ve güneşin doğduğu tarafa yönelmemekte direnmistir.   Nitekim, ne Batı'nın ilkçağını (Antik Yunan)   önceleyen  Konfuçyüs, Buda,   Lao-Tse  ve  Zerdüşt  gibi   Uzakdoğu   menşeli   hikmet  önderleri,   ne  de yeni çağını (Rönesans) önceleyen  Hz.İsa ve  Hz.Muhammed   gibi   Ortadoğu  kökenli   İbrahimî peygamberler  Batı'nın  hikmet ve  hakikati   yakalayabilmesi   için yeterli   olmuştur. Hatta  Batı, kendi   içerisinden  çıkıp  da  hikmeti   yakalayabilmiş  sayılı   birkaç   düşünürü   de,   ayağa   gelmiş  bir   şans   olmasına   rağmen değerlendirememiştir.   Nitekim,   ne  Sokrates'e  gelen   "ilham",   ne  de  Eflatun' un"idea"sı   Batılı   zihinde  yankı   uyandırabilmiştir. Bütün  bu   şanslar,  Aristo'nun  eksik  mantığı   ve  aksak  felsefesiyle  söndürülmüştür.   Batı   adeta, hikmet  ve  hakikate   istidat  ve   liyakatinin  olmadığını   ısrarla  vurgulamaktadır.   Ama  büsbütün   de  hakkını   yememek   lazım  Batı'nın;   özellikle  pozitif ve   ras-yonel  alanda  göstermiş  olduğu  başarı hayranlık uyandırmıyor  değil. Fiziksel  konular  haydi   neyse  de,   aşk,   şiir ve   ruh  gibi   metafizik  kavramları   bile  mikroskop  altında inceleme başarısını   göstermesi   alkışlanmalıdır.'

Şaka bir tarafa, Batılı kafa  bu  haliyle,   Eflatun'un   "idea"   fikrini açıklarken verdiği   mağara   örneğindeki adamı ne kadar da andırmaktadır: Adam  mağaranın   ağızına  sırtı   dışarıya,  dönük   bir  vaziyette   oturmakta,   başta   kendi   görüntüsü   olmak  üzere,   dışarıdaki   nesnelerin  mağara   duvarına yansıyan  gölgelerini   o   şeylerin  kendisi   sanmaktadır.   Batılı   kafa  da,   örnekteki   mağara  adamı   gibi   hakikati   aslından  ve   bütün  boyutlarıyla  temaşa edemediği   için,   insanı   da   eşyayı   da  yanlış  tanımakta  ve   tanımlamaktadır. Rönesansla başlayan  Modern  Batı   Uygarlığının  şekillendirdiği   modern  dünyanın,   hem  insan  ve   toplum  olarak, hem de tabiat   olarak  kirlenmişliğinin ve   tükenmişliğinin temelinde   bu  yanlış   tanımlama  yatmaktadır.   Modern   dünya,   bütün  ihtişamına  rağmen  kokuşma  ve   çürüme   sürecini   hızla  tamamlamaktadır.

Ufkun ilk aydınlanacağı   yer ise her zaman  olduğu   gibi   Doğu'dur.   Ancak  Doğu,   kendi   iç   dinamiklerini   kaybettiği   için,   modern  dünyanın  sahte ihtişamına aldanıp  kıblesini Batı'ya   çevirmekle,   tıpkı   yine  Eflatun'un mağara  örneğinde   olduğu  gibi hakikate sırtını dönmüş, gerçeği Batı   mağarasının  duvarlarındaki   gölgelerde  aramaktadır.   Doğu,   kendini   arayıp  bulmalı   ve  kendine  gelmelidir.   Şiir  ve   şuur  ile   tekrar  buluşmalıdır.   Bu  buluşma, dünya ve insanlık için bir "fecr-i sadık" olacaktır. Bu bir tarihsel süreçtir ve HENÜZ TARİHÎN SONU GELMEMİŞTİR.

Muhalif ve Asyalı Bir Duruş

 

9.12.2001 / YENİ ŞAFAK

 

Muhalif kimliğiyle tanınan, mütefekkir-şair Metin Önal Mengüşoğlu, Taşra Edebiyat dergisinin 5. sayısına dosya konusu oldu. Bugüne değin şair için hazırlanan dosyalar içinde kapsam ve içeriğiyle farklı bir yerde duran sayıda, birçok kalemin Mengüşoğlu üzerine yazdıkları, onunla yapılan bir söyleşi ve bir denemesi ile üç şiiri yer alıyor. Dosyaya, Nurullah Ulutaş, "Acılarını Sırtında Taşıyan Mühacir"; A. Vahap Akbaş, "Metin Olmak"; Mustafa Özçelik, "Mengüşoğlu İçin Bir Kimlik Denemesi; Cevat Akkanat, "Ben Asyalı Bir Ozan' Bağlamında Mengüşoğlu Şiirinin Düşünsel Yönü"; Adem Turan, "Metin Ağbinin Cam Tayyaresi"; M. Atilla Maraş, "Melal Neslinden Sahici Bir Şair"; Müştehir Karakaya, "Bir Şairi Nasıl Tanıdım"; D. Mehmet Doğan, "Şairin Şehre Dönüşü Yahut Asyalı Ozan'ın 'Harput Şehrengizi"; Ramazan Seydaoğlu, "Yitik Bir Şehirde Asil Bir Duruşun Portresi"; Hüseyin Güç "Harput'a Ağıt"; ve Cevat Akkanat, "Sevda Söze Dönüşmez" etrafında Mengüşoğlu'yla söyleşiyor.

Dosyayı teşkil eden bütün yazılarda Mengüşoğlu'nun edebiyat ve fikir yapısında rol oynayan dört önemli faktör olduğu vurgulanıyor. Bunlar; doğup büyüdüğü Doğu topraklarının bütün acılarıyla yanıp pişen bir Asyalı, kendisine yüklenil-meye çalışılan bütün olumsuz anlamlardan soyutlanıp bir mazlumluğun ve mağdurluğun ifadesine dönüştürdüğü bir taşralı, 'her şehrin insana bir elbise giydirdiği ve her şehrin insanın alnına bir mühür vurduğu' düşüncesiyle doğup büyüdüğü ve çocukluğunun geçtiği şehir olan bir Harputlu ve mensubu olduğu soyun maruz kaldığı zülümler (dedesinin öldürülmesi ve babasının ihtilalcilerce tutuklanması) nedeniyle bir Mengücekoğlu.. Bütün bunlar onun muhalif duruşunu ve dünyaya daha temkinli, onurlu ve barışçıl yaklaşmasını sağladı.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin