|
Derviş,
Dolar, Karga ve Batılılaşma
Arif KAYA
OTUZ YIL ÖNCE, OTUZ YIL SONRA
Hafıza-i
beşer nisyan ile malüldür(İnsan belleği unutma
özelliğine sahiptir).
30 yıl
önce...
1971
muhtırasından sonraki dönemde, Dünya Bankası’nda başkan
yardımcısı olan Atilla Karaosmanoğlu Türkiye’ye
getirilip bakan yapıldı.
30 yıl sonra
bugün...
1997
yılındaki 28 Şubat sürecinin 4. yılını doldurduğu
günlerde, yine Dünya Bankası’nda başkan yardımcısı olan
Kemal Derviş Türkiye’ye getirilip bakan yapıldı.
Halbuki
Karaosmanoğlu ve Derviş gibi isimlerin üst kademelerinde
görev yaptığı Dünya Bankası, üçüncü dünya ülkelerinin
sömürülmesi yolunda büyük bir amil olmuştur. Gelişmiş
ülkeler üçüncü dünyayı uzun yıllardır onarım, geliştirme
adı altında yağmalamaktadırlar. Dünya Bankası da bu
yağmalamanın başlıca araçlarından biridir. Dünya
Bankası’nın açtığı kredilerin geri kalmış ve kalkınmakta
olan ülkelerin yararına olduğunu sanmak gaflettir.
Bankanın amacı olsa olsa Batılı emperyalist ülkelerin
çıkarlarını korumak ve borç alan ülkeleri daha da
bağımlı hale getirmektir. [1]
Yine
kalkınmakta olan milletlere borç vermek için gelişmiş
ülkelerce kurulan IMF (Uluslararası Para Fonu) çalışma
tarzı itibariyle aynı şeytan gibidir. Hani şu meşhur
meseldeki gibi, ülkelerden imanını(bağımsızlığını,
kaynaklarını) isteyerek onlara su(para) vermektedir. Onu
da susuzluklarını giderecek kadar değil de dudaklarını
ıslatacak kadar vermektedir. IMF’nin sermayesi de büyük
çoğunlukla petrol zengini Arap ülkelerinden
sağlanmaktadır. IMF’nin dedikleri, Batı eğitimi görüp
kafaları Batı’nın istediği gibi şekillenmiş kişilerce
büyük bir itaatle yerine getirilmeye çalışılır. Bunlar
emir vermezler de yalnızca emir yerine kaim olan
"tavsiyeler"de bulunurlar. Canları istediği zaman
adamlarını gönderirler, teftiş yaptırırlar, filan
işinizi beğenmedik, falan işiniz öyle değil böyle
olmalı, şu kalem eşyaya şu nispette, çalışanlara bu
nispette zam yapınız, yabancı sermayeye daha da
kolaylıklar getiriniz, sanayi yatırımlarını durdurunuz,
paranızın değerini düşürünüz ve "Avrupa’nın bakkalı,
kasabı, manavı olunuz" der, giderler. Yoksa!.. derler,
şöyle olur, böyle olur... [2]
{
...Batı-tabii öncelikle ABD- eğer sömürgeciliği
sürdürmek istiyorsa, mutlaka metodunu değiştirmek
zorundadır. Zira yüzyıldan fazla bir zamandır devam
edegelen eski metod geçerliğini yitirmiştir. Batı olarak
biz, bu ülkelerde asker bulundurmayacak, bulundursak
bile bu sembolik olacak ve halka göstermeyeceğiz. Biz
onlara kalkınmamışlıklarını söyleyerek bunu kabul
ettireceğiz, kalkınmaları için yapmaları gerekenleri
(kalkınma planları, ekonomik programlar,...)
söyleyeceğiz. Elbette bunlar için gerekli finansmanı
sağlayarak ve kontrolünü de yaparak...} [3]
{-Bugüne
kadar bir dolar, bir buçuk dolar olarak dönmeyecekse
asla Amerika’dan çıkmamıştır.}[3]
Bu iki sözden
ilki ikinci dünya harbi sonrası yılların ABD dışişleri
bakanlarından J.F. Dallas’a diğeri ise yine bir ABD’li
iktisatçıya ait.
Batılıların
ve Batılı hayat tarzının ana sorunlarından birisi üretim
ve tüketim kalıplarına sıkışmış olmalarıdır. Bu düşünce
beraberinde, üretmek için daha çok çalışmayı, yeni
ekonomik kaynaklar (hammadde alanları) ve ürettiklerinin
tüketilebileceği yeni pazarlar bulmayı gerektiriyor.
Batılı dünya görüşleri insan yaratılışına ve eşyanın
özelliklerine uygun ekonomik bir yapı üretemediği-ve
üretemeyeceği- gibi sömürüyü, tüketim köleliğini, her
türlü ahlaki(insani) değeri alınır-satılır meta(mal)
haline kaçınılmaz olarak getiriyor. İnsanların tarihine
genel bir bakış yaptığımızda, tarih sahnesinden silinen
uygarlıklar, kolonizasyon(sömürgeleştirme), insanların
köleleştirilmesi, milyonlarca insanın ölümüyle
sonuçlanan savaşlar, acımasızca yok edilen hayvan
türleri... yani uzun lafın kısası yeryüzü ve
içindekilerin tahribi, bozulması(müfsid’ül arz)
karşımıza çıkmaktadır. Ve Batı’nın bu haliyle kendine
bile hayrı yokken-kendisi himmet(yardım)e muhtaç dede,
nasıl gayrıya himmet ede-, onun yolundan gidenleri ve
gitmeye çalışanları da kötü bir akıbet beklemektedir.
Batılıların ve onu rehber edinen Batıcıların sadece
ekonomik değil hayatın her alanında çıkış yolunu
bulabilmeleri, ancak ve ancak Allah ve Rasülü’nün
çağırdığı "hayat veren şey (İslam)"e [4] icabet etmeleri
ile mümkündür. Hayatlarını sürdürdükleri "Allah’ın
arzı"nda, bütün insanları O’nun kulu olarak görüp
bilmekle, O’nun emir(öğüt, tavsiye, hüküm)lerine
teslim(müslüman) olmakla gerçek çözüme ve huzura
kavuşacaklarını hatırlatmak istiyoruz.
Ve sömürmekte
gözü olmayan, sömürülmek de istemeyen bu ülkenin
insanlarına, "kökü dışarda" Batı(l) kaynaklı
ideolojilere değil, "Hakk"a tabi olup bu ülkenin kendi
kaynaklarıyla (insanları, kültür birikimi, tarihi
tecrübesi, yeraltı ve yerüstü servetleri) ile yalnız
ekonomik sorunları değil karşı karşıya bulunduğu bütün
sorunları çözebileceğini belirtmek istiyoruz.
Yok eğer
çözümü bizi biz yapan tüm değerleri içinde barındıran
"Hakk(Tevhid, İslam)" da değil de, Batı(l)da arar ve
aramaya da devam edersek...
O zaman nice
otuz yıllara...
Unutma ile
malül olan toplum hafızamıza da bir hatırlatma.
Sahi "manda
ve himaye kabul edilemez"di değil mi?
IN DOLLAR WE
TRUST!*
Önce,
Türkiye’nin rakamlarla iktisadi manzara-i umumisi;
1 ABD
Doları($) 1 500 000 TL.-Aralık 2001 itibariyle- (1924
yılında 1 $ 90 kuruş idi).
Dış borç: 107
milyar $-Ocak 2001 itibariyle- (21.5 milyar $’ı 2001
yılında ödendi).
İç borç: 54
milyar $-Ocak 2001 itibariyle- (2000 yılında ödenen iç
borç faizi 32 milyar $ yani her gün 87 milyon $).
Ülkenin %
55’i yoksulluk sınırında.
Açlık
sınırında 14 milyon insan.
İşsiz sayısı
13 milyon.
Mutfak
enflasyonu halen % 60’larda. [5]
Sonra da
tarihimizde 1800’lü yıllara doğru kısa bir gezinti.
{... 1839
yılında Tanzimat Fermanı’nı okuyan Osmanlı üniforması
giymiş paşalarından “büyük” Reşit Paşa, Batı’nın
sömürgeleştirme emellerine en geniş ölçüde hizmet eden
1838 imtiyazını İngilizlere, "devleti kurtarma"
hayalleri içinde vermişti... Nedir 1838 Ticaret
Andlaşması? Osmanlı iktisadiyatını kayıtsız şartsız
Batı’nın sömürüsüne açan vesika... Yine Batılılaşma
(Avrupalılaşma-şimdilerde Amerikalılaşma-, garplılaşma,
çağdaşlaşma...) tarihimizin “büyük”lerinden Ali Paşa, 50
milyon franklık bir borç antlaşmasını 1855’de gizlice
imzalıyordu. Bu antlaşma daha sonraki borçlanmaların,
neticede Osmanlı maliyesinin iflasının ve yabancı
devletlerin borçlarını tahsil etmek için ülkemizde
kurdukları “Düyunu Umumiye”nin önsözü oluyordu...} [6]
...Ve sonunda
olan oldu. Kapitülasyonlar, imtiyazlar, düyunu umumiye,
yerle bir olan yerli sanayi, yığınla ödenemeyen iç ve
dış borçlar, üstüne üstlük bir de bunların üstüne
tuz-biber olan "İttihat ve Terakki-Birlik ve
İlerleme-"nin basiretsiz paşalarını da ilave edince 600
yılı aşkın dünyada hüküm süren Osmanlı Devleti, içerden
“bizimkiler”in, dışardan da “onlar”ın gayret ve
marifetleriyle çöktü.
Osmanlı
Devleti(İmparatorluğu) her sahada sorunlarla
karşılaşmaya başladığında, çözümü kendi içinde, kendi
insanları ve kaynaklarıyla bulma yolunu seçmeyip dışarda
yani bir başka güçlü devlete yaslanıp dayanma yolunu
tercih etti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her ne kadar
kendisinin Osmanlı Devleti’nin devamı olmadığını; onun
enkazı, külleri arasından doğmuş yeni ve genç bir devlet
olarak tanımlasa da yakın tarihe ve bugüne baktığımızda
"tarih tekerrürden-tekrardan- ibarettir" sözünü
hatırlatacak bir genel görünüm(manzara-i umumi)
karşımıza çıkmaktadır. Kendimizi bildik bileli ve
özellikle son yıllarda ekonomi ve onunla ilgili
argümanlarla yatıp kalkıyoruz. Siyasi, iktisadi, içtimai
her alanda kriz üstüne kriz, darbe üstüne darbe yaşayan
bu ülke sonunda ithal ekonomik kurtarıcı(mehdi)sına
kavuştu! Laf-ı güzafla, aldatılarak ve aldanarak
geçirilen, kaybolan yıllar boyunca her alanda sorunlar
daha bir ağırlaştı, neredeyse içinden çıkılamaz hale
geldi, getirildi.
Şeker, tütün
gibi (ne hikmetse bu sefer tuz yok, herhal Batı’nın tuzu
kuru artık) ülkeyi Batı-özellikle ABD-
emperyalizmine(küreselleşme, globalleşme) entegre etmeyi
amaçlayan Derviş yasalarıyla, bırakın ülkenin düzlüğe
çıkmasını, sömürü daha bir sürekli ve kesif bir hal
alır. Bu anlayışla, bu gidişle kapitalizmin at
koşturduğu bu ülkenin geleceğe dair ümitleri de
zayıflar, yok olur. Bağımsızlığın kırıntısını bırakın,
kökü bile kazınır, kimse bu lafı ağzına dahi alamaz,
alsa da kargaları bile güldürür.
Her alanda
Batı’ya bağımlı, ona teslim olmuş, onun emir ve
nehiylerine itaat eden bir ülke(halk) olmaktansa;
Allah’ın son elçisi ve mü’minlerin yaptığı gibi;
Mekke’de,
müşriklerin ekonomik ve sosyal boykotu karşısında
gerekirse ağaç yaprakları yiyip sabretmek;
Medine İslam
Devletinde, İslam karşıtı güçlerce uzun süre
kuşatıldığında yiyecek sıkıntısı baş gösterince
gerekirse açlık hissini bastırmak için karınlara taş
bağlayıp direnmek daha onurlu değil mi?
Yine bir
başka iklim ve coğrafyada, dünün ABD’si İngiltere’ye
karşı onların kumaş tekelini kırmak için kendi çırçır
makinasında kumaş dokuyan M. Gandhi ve Hindistan
halkının direnişi daha onurlu değil mi?
Asla ait
olmadığımız ve olamayacağımız bir dünyaya adapte olmak,
onun çekip çevirdiği, itip kakıp horladığı bir üyesi
olmak yerine; kendimize ve Allah’a(O’nun bizim için
seçip beğendiği ve razı olduğu din-İslam-e) [7] güvenip
dayanarak, etrafımızdaki komşularımızla ve ait olduğumuz
dünyadaki insanlarla işbirliği yaparak, devletle millet
arasındaki ayrılık-gayrılıkları gidererek
çözemeyeceğimiz sorunumuz yoktur.
ABD’nin dünya
çapında en yüksek kar yapan uluslararası şirketlerinden
olan Kola(şekerli, gazlı ve de boyalı su)’nın
imajının(reklamlarının) etkisi altında kalıp elimizde
kola şişesi, gözümüzde futbol("futbolla yat, futbolla
kalk" reklamı hatırlansın lütfen) ve kulağımızda
müzik(Ricky Martin-Tarkan ya da Sam Amca’nın telkinleri,
öğütleri) olduğu halde eğitimden hukuka; siyasetten
ekonomiye; hukuktan sağlığa kadar sorunlarımızı çözmeyi
düşünüyor isek; hadi canım sende!
Bağımsızlık
senin neyine Türkiyem. Bırak bunları. Sen eğlenmene bak!
Haydi bepsi
iç, kapak(ya da medeniyet yarışında nalları) topla!
*Bu ifade
Derwish’in tekkesi U.S.A.( Yu es ey diye okunur)’nın
parası doların arka yüzünde "In God We Trust" şeklinde
yer alır ve "Tanrı’ya güveniyoruz" anlamına geldiği
rivayet edilir. Bu ifade aynı zamanda IMF ve Dünya
Bankası’na ait bir özdeyiştir.
KARGA BANA
DEDİ Kİ...
Görev
nedeniyle bulunduğum, ülkemizin "karga sekmez-ıssız
yer"lerinden bir ilde, yüzlerce "karga, moka
konmadan-sabah çok erken" beni uykudan kaldırırlardı gak
gak diyerekten. Aslında seher vakti karganın bed sesiyle
uyanmak hoş olmasa da, sabah namazına kaldırmaları hoş
bir şeydi.
Geçenlerde
pencereden bakarken karşıdaki ağacın dalına bir karga
kondu. Bu kara, kapkara karga meğer, La Fontaine amcanın
bahsettiği şu meşhur karga değil miymiş? Başladık
kargayla ordan burdan, dereden tepeden hasbihal etmeye.
Bana dedi
ki...
Ey insan
(adem) oğlu!..
Her ne kadar
"kargadan başka kuş tanımam" diyenler olsa da
nihayetinde ben de bir kuşum. Kara-ala rengimiz, hoş
olmayan sesimiz nedeniyle sizin tarafınızdan pek
beğenilmesek de, neyleyelim ki "sizi-bizi yaradan" bizi
de böyle yaratmış. Biz kargaların(kuşların) da sizin
gibi bir ümmet(topluluk) olduğunu ve göğün boşluğunda
O’nun emrine boyun eğmiş bir şekilde havada bizi tutanın
da O’nun olduğunu bilmiyor musunuz? [8] O yerde de ilah,
gökte de ilah(hükümran) iken, yerde(yeryüzünde) niye
O’na rağmen başka ilahlara(Allah’tan gayrısının
hükümleriyle hükmedenlere) boyun eğersiniz? O’na kulluk
etmezsiniz!.. [9]
Yine size
nasihat olması gereken Kitab’ınız Kur’an’da şu ayet
yazılı değil mi? {Adem(a.s)’in iki oğlundan biri
diğerini öldürdüğünde, Allah(yüceler yücesi), kardeşinin
cesedini nasıl gizleyebileceğini ona göstersin diye
toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. (Bunu gören Kabil),
"Eyvah" diye haykırdı, "Yazıklar olsun bana! Bir "karga
kadar olamadım", kardeşimin cesedini gizleyemeyecek
kadar aciz miyim?" diye vicdan azabına garkoldu. [10]
Biz kargaları
dünyadan habersiz zannetmeyin. Kuş isek de "kuşbeyinli"
değiliz, "kuşbakışı" gözlüyoruz çevremizde olan biteni.
Geçenlerde yerdeki gazetenin birinde bir makale okudum.
Karga bir kuştur, okur mu? demeyin. İnsanlarının binbir
bahaneyle okumaktan imtina ettiği bu ülkede, okuma işi
de şu yalan dünya gibi biz "kargalara kaldı". Okuduğum
makalenin bir paragrafında "Şeker, tütün gibi (ne
hikmetse bu sefer tuz yok, herhal Batı’nın tuzu kuru
artık) ülkeyi Batı-özellikle ABD-
emperyalizmine(küreselleşme, globalleşme) entegre etmeyi
amaçlayan Derviş yasalarıyla, bırakın ülkenin düzlüğe
çıkmasını, sömürü daha bir sürekli ve kesif bir hal
alır. Bu anlayışla, bu gidişle kapitalizmin at
koşturduğu bu ülkenin geleceğe dair ümitleri de
zayıflar, yok olur. Bağımsızlığın kırıntısını bırakın,
kökü bile kazınır, kimse bu lafı ağzına dahi alamaz,
alsa da kargaları bile güldürür" diye yazıyordu.
Çok değil, bu
makaleyi okuduğum tarihten dört gün sonra, havada şehir
üzerinde süzülürken gazetelerin manşetlerinde uzaktan
"kargacık burgacık" görünen şu başlığı okudum. "IMF ve
Dünya Bankası dış yardım için "Mustafa Kemal Derviş"
[11]’in başbakan yardımcısı olmasını şart
koşuyorlar"mış. Siz "ağlanacak halinize gülerken", ben
bir kuş olduğum halde ve Allah’ın emrine boyun
eğmiş(teslim olmuş) bir halde,özgürce, bağımsızca
gökyüzünde kanat çırparken bile, sizin "ahval-i
perişanınız"a hüngür hüngür ağladım.
Siz insanlar
arasında, benim "kekliği taklit edeyim derken, kendi
yürüyüşümü unuttuğum", sesimle de "bülbülü taklit etmeye
çalıştığım" yolundaki deyimler öteden beri söylenir
durur. Hadi benimki "karga aklı", ya sizin aklınıza ne
demeli.
Ben sesimle,
yürüyüşümle başka kuşları taklit ederken; siz de her
halinizle Batı-lı-yı taklit etmeye çalışıp duruyorsunuz
bir-iki yüzyıldır. "Onlar, siz her halinizle onlardan
razı olmadıkça(onlara benzemedikçe) sizden razı
olmayacaklarına" [12] ve sizinde asla onlardan
olamayacağınıza, olsanız olsanız iyi bir "taklit"
olabileceğinize, giderayak kendinizi bile unutup
kendinizden başka her şeye(belki de bir kuşa)
benzeyeceğinize göre sizdeki akıl, ne aklı ola acep?
"Kılavuzu karga(Batı-l) olanın burnu pohdan çıkmaz"
atalar sözünü biz "kargalar bile bilirken" siz bilmiyor
musunuz?
La Fontaine
ustanın "kıssadan hisse" tarzında bizim dilimizden size
anlattığı "kıssa"dan "hisse"nizi almadınız mı yoksa?
Sağır sultanın bile duyduğu masalı bir de benden
dinleyin isterseniz. Hani ben yine bir dalda iken ve
gagamda da büyükçe bir peynir var iken, kurnaz tilki
bana ne diller döktü, beni gaklatıp ağzımdaki peynire
konmak için. Sonunda tilkinin tatlı sözlerine kandım da
ağzımdaki peyniri kaptırdım ona. Benim şunun şurasında
bir parça peynirim vardı. Oysa sizin öyle mi ya!
Ümmet(millet) olarak yüzlerce yıllık birikiminiz,
yeraltı ve yerüstü servetleriniz, İslam’dan kaynaklanan
değerleriniz var. Kurnaz Batı; laiklik, demokrasi,
hümanizm, insan hakları, kalkınma, kurtuluş, özgürlük
filan diyerekten ne diller döküyor sahip olduklarınızı
elinizden almak, "leş kargaları" gibi üzerine konmak
için. Hoca Nasreddin’in fıkrasındaki sabunu alıp kaçan
karganın sabuna ihtiyacı yok belki ama baştan ayağa
kadar üstü başı, mazisi kapkara olan Batı’nın ihtiyacı
var. Kusura bakmayın ama siz yine şu fıkradaki "al şu
inciyi de, bana darı ver" diyen, uçamayan kuş olan
kardaşıma benziyorsunuz. Hadi ben ve tavuk kuş sayılırız
ve kuş beyinli olabiliriz. Ya size ne oluyor?
Fazla söze ne
hacet. Ne de olsa sonuçta, ben bir kargayım(kuşum)
sadece. Fazla "gak-guk etme"me gerek yok.
Sözlerim
"zülfü yare dokunup" seni incittiyse kızma ey insanoğlu.
Umarım aklını başına toplarsın.
İş işten
geçmeden ve "vakit" gelip çatmadan.
Gak...Gak...
DIK...DIK...DIK...EYİ GÜNLER.
"Bu ülke"de
yaşayan bizlerde; ilköğretimi bitirmişinden
yükseköğrenim görmüşüne, erkeğinden kadınına, gencinden
yaşlısına, köylüsünden şehirlisine, fakirinden
zenginine, yöneteninden yönetilenine kadar dünya
görüşleri, hayata bakışları farklı olsa bile toplumun
hemen her kesiminde, her ferdinde bir-iki yüzyıldır
kendisine, kendi insanına, kendi değerlerine karşı bir
güvensizlik ve başkalarına bir öykünme, hayranlık
duyma(bilhassa ABD ve Avrupa’ya) illeti, zaafı mevcut.
Sanki bu
ülkede yaşayanlar "kaya kovuğu"ndan çıktılar. Sanki bu
toplumun sahip olduğu güzel, iyi, doğru hasletleri yok.
Sanki fert ve toplum olarak bugüne kadar kalıcı, kayda
değer bir şeyler ortaya koymadık. Zihnimiz hercümerç
içinde, darmadağınık. Bir zaman, kendileri karşısında
eziklik hissedip "aşağılık duygusu"na kapıldığımız
ülkeleri öve öve bitiremiyor, yere göğe kondurmuyoruz.
Başka bir zaman, bu sefer tam aksine, onların bize
geçmişte ve günümüzde nice kötülükler ettiklerinden,
aslında birçok alanda onlardan daha iyi konumda
olduğumuzdan dem vuruyoruz.
Bedenimiz bu
ülkede, yüreğimiz özlemini çektiğimiz diyarlarda,
"duygusal ve düşünsel gelgitler"le geçip gidiyor
günlerimiz, yıllarımız, ömrümüz. Ne deve, ne de kuş
değil, devekuşu misali ne kendimiz, ne de başkası(onlar)
olamıyor, arasatta-iki arada bir derede- bir toplum
olmaktan kurtulamıyoruz. "Biz bize benzeriz; Yok öyle!
Burası Türkiye" gibi sözlerle geçinip gidiyor,
avutuyoruz kendimizi.
İktidarı
elinde bulunduran kesimler, zaten yaklaşık 80 yıldır bu
ülkenin rotasını Avrupa-ABD eksenine doğru çevirmiş
durumda. Ve aradan geçen bunca yıl boyunca kara sevdalı
bir aşık gibi, gönlünü kaptırdığı sevgilisi(Batı) ne
yaparsa yapsın sineye çekmekte, o kapıdan kovsa bacadan
girmeye çalışmakta, kapısında kul-köle olmaya razı bir
tavır sergilemekte.
İlginç olan
husus, bu hakim zihniyetin ülke içinde mağdur ettiği
kesimlerin dahi mağdur edenler gibi çareyi Batı’nın
kapısında aramalarıdır. Farklı etnik kökene mensup
olduğunun altını çizenlerle, sistemin çerçevesini çizip
razı olduğu dini anlayışın ötesinde bir "din’i
anlayış-yaşayış"a sahip kesimlerin ekseriyeti bile
şikayet mercii ve sorunlarının çözüm adresi olarak yine
Batı’yı görmektedirler.
Bu ülkede
hükümferma olan önde(önünde) ve zinde güçler ve onlarla
aynı istikamette görüş sahibi olanlar, farklı etnik ve
dini anlayışa sahip olmaları nedeniyle türlü sıkıntılar
çektirdiklerine "ya sev, ya terket" demektedirler. Alın
size sloganik düşünce yapısının kendi yarattığı
sorunlara, yine kestirmeden bulduğu sloganik çözüm.
"Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla
ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde..."; "Türk’ün Türk’ten
başka dostu yoktur" edebiyatını bırakıp, "çakılından
bile vazgeçilemez" dediğimiz "bu ülke"yi daha ma’mur,
daha müreffeh, daha yaşanabilir ve onunla kedinin
fareyle oynadığı gibi oynamak isteyenlere "hayır
diyebilen bir ülke" yapmaya çalışmalıyız.
Dost mu,
düşman mı olduğuna bir türlü karar veremediğimiz Batı(ve
Doğu)’yı kendisiyle baş başa bırakıp, titreyip kendimize
dönerek "başkası değil kendimiz" olmayı nedense
akledemiyoruz bir türlü. Oysa bugüne kadar kaybedilen
zaman ve ödenen bedel hiç de öyle azımsanacak gibi
değil. Kör döğüşü gibi devletle millet, halkın bir
kesimi ile diğer bir kesimi cedelleşip duruyor. Devlet
her şeye rağmen ve ne pahasına olursa olsun varlığını
idame ettirme peşinde iken, millet günden güne yığılan,
ağırlaşan sorunların altında ezilmiş, bunalmış
vaziyette, kaynaşma(sı)ları, aynı yönde, birlikte
hareket etmeleri mümkün olamıyor bir türlü.
Çözümü
"dışarda" değil, "içimizde" yani bizi biz yapan
değerlerde aramadıkça, çözümün beyhude olduğunu anlamalı
artık herkes. Kişiliğimizi, kimliğimizi yüzyıllarca
etkilemiş/oluşturmuş "Allah’ın dini İslam" varken, vahyi
değil aklı rehber edinmiş Batı(l) patentli ideolojilere
prim vermek, izahtan varestedir. Aklımızı başımıza
devşirmezsek "Derviş(ve onun temsil ettiği Batı) fazla
sabretmeden muradına erecek" fakat toplum olarak biz(im
anamız) daha çok ağlayaca(k)ğız. "Allah’tan korkmaz,
kuldan utanmaz" bir fert, toplum ve dünya görüşü
oluşturan Batı’nın ne olup ne olmadığını anlamak için
yakın ve uzak tarihine şöyle bir göz atmak yeterlidir.
Doymak bilmez bir iştiha ile okyanusa açılıp Amerika
kıtasına ulaştığında kendilerini misafirperver bir
şekilde karşılayan "yerliler"i, hem katledip hem de
ülkelerine köle olarak götüren Batılı insan(zihniyet) o
günden bu güne aslında özde hiç değişmedi. Çıkarları
için yapmayacağı şey olmayan Batılı insanın
literatüründe "adalet, insaf, merhamet, haya(utanma),
yeryüzündeki nimetlerin hakça paylaşımı, Allah’ın
arzındaki canlı-cansız mahlukatın korunması,
kendilerinden başkalarının da insan-aynı zamanda
Allah’ın kulu- oldukları ve can, mal ve ırz(namus) gibi
değerlerinin korunması gerektiği" gibi kavram ve
düşüncelere fazla yer yoktur. Eleştirilerim Batılı
zihniyetedir, elbette ki istisnaların kaideyi
bozmayacağını bilenlerdeniz.
Hakk ile
Batıl’ın, Tevhid ile Şirk’in, İslam ile Küfr’ün
birbirlerinin zıddı oldukları ve geçmişten geleceğe(taa
kıyamete kadar) aralarındaki mücadelenin devam
ettiğini-edeceğini nasıl müşahade ediyor isek, Batı’nın
kurup işlettiği "sahte cennet"inin de gün gelip
büyüsünün bozulacağını, çölde görülen seraptan farklı
olmadığının anlaşılacağını [13] söyleyebiliriz. Yeter ki
biz "kendimize" dönelim, Kur’an’ı "Fatiha’dan Nas’a",
"Alak’dan Nasr’a" yine, yeniden, yeni bir anlayışla
okuyalım.
Biz ve
onlar(Batı ve Doğu Allah’ın olduğu ve O’nun nezdinde tek
doğru, kabul edilecek olan din(dünya görüşü) İslam
olduğu halde farklı "din"leri benimseyenler) hakkında
söylediğim "uzun lafın kısası" ve "sözün özü" şudur
vesselam.
Anlayış
farkli, kültür farkli, felsefe farkli.
Kaynakça
[1]. Behram
Kasımî. "Dünya Bankası: Dünya sömürgecilerinin egemenlik
aracı". İktibas Cilt 1, Sayı 1, 1981, sh.17
[2]. Ercümend
Özkan. "Bira ve IMF". Cilt 4, Sayı 83, 1984, sh.4
[3]. Ercümend
Özkan ile İslami Hareket üzerine; A. Burak Bircan, M.
Kürşad Atalar; Anlam yay., Ankara, 1997, sh.316-317
[4]. Kur’an,
Enfal 24
[5]. Umran
dergisi-özel sayı, sayı 78, Şubat 2001
[6].
Batılılaşma ihaneti, D. Mehmed Doğan, Birlik yay., 6.
baskı, sh.10-11
[7]. Kur’an,
Maide 3
[8]. Kur’an,
En’am 38, Nahl 79, Mülk 19
[9]. Kur’an,
Zuhruf 84
[10]. Kur’an,
Maide 31
[11]. Aktüel
dergisi, Sayı:510, 26.04-02.05.2001
[12]. Kur’an,
Bakara 120
[13]. Kur’an,
Nur 39
© 2002 İktibas |