|
Mescitten Mabede Savruluşumuz
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
Buhari,
Sahih’inin salat babında Resul-ü Ekrem’in bütün
yeryüzünü mescit olarak tanıdığını kaydediyor.. SCD
kökünden türeyen arapça mekân ismi olan mescidin
anlamı/karşılığı ise dik durmak, eğilmek, baş eğmek,
alnı yere koymak şeklinde ifadelendiriliyor. Allah’ın
elçisi olduğunu ilan etmesini müteakiben Resul-ü
Ekrem’in Mekke’de müstakil bir mescidi
yoktu/kurulamamıştı. O çileli yıllarda arkadaşları ile
buluşmasını, birleşmesini her vakit Kâbe’de yapmak
heveslisi idi. Zira Kâbe hanif olan İbrahim’in emaneti
ve Allah’ın evi idi. Lâkin müşriklerin zulmü buna imkan
tanımıyordu. Bazan Kâbe’de münferiden Allah’a
yöneliyordu. Ama çoğu kere de bundan yasaklanıyor yahut
ibadet esnasında kendisine hakaretler ediliyordu.
Müslümanlar Mekke döneminde Kâbe’yi toplu halde ibadet
edebilecek bir mescit haline bir türlü çeviremiyorlardı.
Onların Mekke’deki mescidi genellikle kırlar, sokak
araları, sahralar ve gizli gizli buluştukları kimi
mü’minlerin evleriydi. Erkam’ın evi gibi mesela.
Bir evi, bir
kır parçasını, sahrada bir mıntıkayı, göze çarpmayan
sokak aralarını mescit olarak kullanıp toplandıklarında
ne yapıyorlardı acaba? Elbette yerine getirdikleri ilk
iş, Allah’tan gelen bilgi, belge ve buyrukların tedrisi
idi. Müşriklere karşı takınılacak tavır, baskı altındaki
mü’minlere destek, Allah’tan gelen haber/bilginin
yaygınlaştırılması v.b. Sonuçta müşrik baskı dozunu
artırınca mü’minlerin evlerini gizli gizli mescit
edinerek biraraya gelmeye başlamışlardı. Doğrudan
doğruya fiili baskıya maruz kalan kimi zayıf mü’minlerin
ise Habeşistan’a hicret’ine karar vermişlerdi.
Özetlersek
Mekke’deki sözü edilen mescitlerde Allah’a karşı kulluk
bilincini keskinleştirecek her türlü muamele ve
münasebetler geliştiriliyordu. Mü’minler arası velâyet,
meveddet, muhabbet kökleştiriliyordu. Bilgi/haber akışı
ve aktarımı yerine getiriliyordu.
Pekala
Allah’a secde edilen mekân diye de isimlendirilebilecek
bu mescitlerde bugünkü anlamda salat (namaz)ın yeri
neydi? Mesela genel kültürümüz içinde bize mescit nedir
diye sorulsa çoğumuz "içinde namaz kılınan mekân" diye
cevaplandırırız. Mevlana Şibli’nin aktardığına göre
salat ibadetini Resul-ü Ekrem önceleri yalnız başına ve
bugünkü gibi beş vakit olmayarak ve gizli gizli eda
ediyordu. Bir süre sonra müslümanlara da geceleri gizli
gizli eda etmelerini söylemişti. Bugünkü gibi vakitleri
belirlenmemiş salat ibadetinin mescitlerde topluca edası
sonraki tarihlerdedir. Hz. Ömer’in müslümanlığı
kabulünden sonra Kâbe’de toplu salat eda edildiğine dair
bir bilgimiz vardır. Ama bunun devamlı olmadığına dair
de bilgimiz mevcut. Demek ki Asr-ı Saadet’in Mekke
döneminde bir mekânı mescit diye anmak için ille de onun
içinde namaz kılınması gerekmiyordu. Çünkü yalnızca
namaz değil, Resul-ü Ekrem’le birlikte yapılan her iş,
ama her iş bizatihi Allah’a boyun eğmek, O’na ibadet
etmek anlamı taşıyordu. Başka türlü düşünülebilir miydi?
Medine’nin
mescidine bakalım. Tarihler Resul-ü Ekrem’in hicreti
sonrasında Kuba köyünde bir mescit inşa edildiğinden söz
açarlar. Ama Medine Site Devleti’nin hakimiyeti Allah
adına müslümanlara geçince Mescid-i Nebevi’nin inşasına
başlandığını biliyoruz. İnşaatta bizzat Resul-ü Ekrem’in
de çalıştığı rivayet edilir. Mescidin duvarına bitişik
olarak Resullulah’ın eşlerine de birer hâne yapılmıştır.
Ayrıca yine mescide bitişik olarak evsiz barksızlar için
barınak vazifesi görecek olan Suffa namlı bir mekân da
ilave edilmiştir. Öyle ki mescidin avlusu ile sözkonusu
hânelerin avlusu müşterekti.
Burası artık
mü’minlerin içtima mahalli idi. Cemaat istediği gibi
mescitte otururdu. Hatta Buhari’nin İlm Babında
kaydedildiğine göre sırtüstü yatarak sohbet de
ederlerdi. Yabancıların mescidin bir köşesinde
uyudukları da görülürdü. Burada bağış kabul edilir,
ticari müzakereler yapılırdı. Birgün bizzat mescidin
içinde, Resulullah’tan izin alan Sudanlı ve Habeş
gençler mızrak ve kalkanlarla bir gösteri bile
yapmışlardı. (Bak. İslam. Ans. Mescit md.)
Burası kutsal
bir bina değil tam manasıyla umumi bir karargâhtı. Tüm
siyasal, sosyal, ticari işlerin merkezi idi. Elbet bunun
yanında Medine’de bulunduğu sağlıklı dönemlerinde
Resulullah’ın aynı zamanda ümmete topluca namaz
kıldırdığı yer de burasıydı. Bugünkü anlamda kutsal
mahiyet taşıyan en ufak bir eşyası bile bulunmayan
Mescid-i Nebevi nikâhların kıyıldığı, muhakemelerin
görüldüğü, savaş taktiklerinin tartışıldığı,
eğlencelerin düzenlendiği, namazların kılındığı ve
istirahatların yapıldığı bir mekândı.
Kur’an-ı
Kerim’e de baktığımız zaman mü’minlerin topluca
bulundukları bu mekânların mabet ve cami diye değil
mescit diye adlandırıldığını göreceğiz (9/17-107;72/18
v.b.)
Mü’min
topluluklar nasıl oldu da mescitlerden mabet ve camilere
savruldular? Bizce meraka değecek kadar önemli bir soru
bu. Kasabaların, şehirlerin büyümesi, nüfusun artması,
farklı kavimlerin İslâm halkasına dahil oluşu ve İslami
fetihlerin yepyeni coğrafyaları haritasına eklemesi gibi
faktörlerin rolü üzerinde düşünülebilir. Yönetim
biçimlerinin saltanata evrilmesi de belli başlı etmenler
arasında sayılabilir. Buna yöneticilerin ihtirasını,
adaletin değil zulmün artmasını, halk ile yöneticilerin
arasının açılmasını da ilave edelim.
Sözgelimi
Resulullah’ın evi mescidin bitişiği idi. Ama yeni
sultanların sarayları halkın hiçbir vakit erişemeyeceği
yüksek yüksek tepelere, kaleler, koruganlar ortasına
inşa edilir olmuştu. Bunları da sayalım.
Böylece
devlet mescitlerden elini eteğini çekmişti artık. Belki
sadece cuma günleri cuma mescidine bazı sultanlar erkânı
ve korumalarıyla lütfen teşrif eder, namazın edasından
sonra yine sarayına çekilirdi.
Son resulün
mesajının başlangıcından beri mescit esas itibariyle
"her yer"di. Bütün yeryüzü mescitti. Değil mi ki mülkün
sahibi Allah’tı. Öyleyse O’nun mülkü O’na boyun eğilecek
mekândı. Mescitler yukarıdan beri sözünü ettiğimiz
işlevini giderek iyice yitirdi. Öyle ki mescitlerden
devletin eli, ayağı, kulağı, gözü çekilince onlarla
başbaşa kalan halk, derdini anlatacak, hâcetini
aktaracak bir yetkili bulamayınca, başladı derdini
mescitlerin duvarlarına aktarmaya. Zanaatkârlar
gösterişli yapılara imza attı. Sanatkârlar da iç
mimariyi tezyin ettiler. Böylece dertlerini, meramlarını
sağır duvarlara aktardılar. Muhteşem selâtin yapılar
doğdu. Ama bu yapılar artık mütekâmil anlamda mescitler
değildi. Bunlar kelimenin tam anlamıyla birer mabetti.
Mescit "her yer" demek iken mabet "tahsis edilmiş yer"
anlamı taşıyordu. Neye tahsis edilmiş diye sorulursa,
denilecektir ki, elbette yalnızca namaza tahsis
edilmiş... Resulullah zamanında yalnızca namaz kılmak
maksadına matuf bir mescit yoktu. Ama artık
müslümanların mabetleri vardı. Orada sadece ve sadece
namaz kılıyorlardı. Bundan başka iş görmek zımnen
yasaktı. Bir ara Osmanoğullarının Anadolu’da bilhassa
Bursa’da inşa ettirdikleri mescitlerde Asr-ı Saadeti
hatırlatan sadelik ve işlevsellik gözlendi. Ama
Osmanlılar imparatorluk boyutunda büyüyünce o da
unutuldu. Tarihi birer hatıra olarak kaldı.
"Evlerinizi
tezyinatlı, mescitlerinizi sade yapınız" ifadesini resul
sözü diye kitaplarında aktarıp duran müslümanlar
önderlerinin bu nasihatına da kulak asmıyorlardı.
Öyle ileri
gidiyorlardı ki mabetlerin tezyinatı niyetiyle tevhidi
zedeleyen bir takım ifadeleri duvarlara yazmaktan
sakınmıyorlardı. "Camide dünya kelamı konuşulmaz" diye
korkunç bir hurafeyi de zihniyetlerine ekleyince sanki
müslümanlar kendi elleriyle kendi mescitlerini neredeyse
birer Mescid-i Dırar’a dönüştürüyorlardı.
Belki de
bizim için karanlık dönemlerin birisinden başlayarak,
siyasal irade, mescitlerin işlevselliğini bilinçli bir
biçimde böylesine ciddi bir yön değişimine doğru
savurdu, kim bilir?
Nitekim
günümüzde artık tayin edilen memurlara yarı resmi bir
hüviyet kazandırılmış hali hazırdaki mabetler, ruhu
kaçırılmış, muhtevası boşaltılmış, tören niteliği
kazandırılmış ritüellerin mekânına dönmüştür. Namaz ile
birlikte, kutsal gece mevlidleri ötesinde hiçbir sosyal
içeriğe sahip değildir. Resulün mescitleriyle bu
mabetlerin arası nasıl da açılmış?
Bizce şimdiki
mabetlerin özellikle de birer mimari şaheser olanları
ancak Yahya Kemal gibi alnı secde görmemiş bohemlerin
yüreğini hoplatır. "Süleymaniye’de Bayram Sabahı" gibi
sahiden dokunaklı ve güzel şiir, içerisinde hiçbir
uhrevi kaygı taşımayan, tamamiyle seküler bir hazzın
terennümüdür.
Mescitlerin
şiiri ise Mehmed Akif’in Safahat’ında mündemiçtir. O,
mescitlerdeki ilahi, inkılabi ruhun yitip gittiğinin
farkındadır. Bu yüzden mabetlerin yeniden mescide
inkılabı için çırpınmıştır.
Mabetler
insanları aldatıyor. Sadece içerisinde işlenenleri
ibadet sanma saplantısını doğuruyor zihinlerde. Oysa
mü’minlerin meşru bütün davranışları ibadet
kategorisindedir. Mescit, evet, Allah’a boyun eğilen
yerdir. Ama tüm yeryüzü bu hüviyete sahiptir. Üstelik
Allah’a boyun eğme biçimi, yalnızca namaz değil, marufu
emreden, münkerden nehyeden bütün iş ve
davranışlarımızdır.
© 2002 İktibas |