|
Acıkmış Katıra Gül Koklatmak
Mehmet DURMUŞ
Domuz
sürüsüne kuzu katılmaz
Lütuf
tarlasına adım atılmaz
Acıkmış
katıra gül koklatılmaz
İt eniği ite
çeker unutma!"
Böyle diyor,
söz ustası Abdurrahim Karakoç, "unutma!" başlıklı
şiirinde. İnsanın söz ustası olması bir başka. Benim
sayfalarla ancak ifade edebildiğim bir meramı o, bir tek
cümleyle bir çırpıda anlatıveriyor... Bu tür sözler Türk
halk muhayyilesinde de yeterince bulunmaktadır. Halk,
günlük konuşmalarında bu sözlerden azami derecede
yararlanmaktadır.
"Acıkmış
katıra gül koklatılmaz!"
Peki ama
neden?
***
Bu "neden"e
cevap verebilmek için lafı birazcık dolaştırmak
zorundayız. Bilindiği gibi katır, eşekle atın
birleşmesinden doğan (babası eşek, anası kısrak) bir ara
hayvandır. Yani o ne eşektir, ne attır. Anlayacağınız
katır, daha baştan, nesebi gayrı sahih olmaklık
bakımından, vukuatlıdır... Bu "neseb" işini hafife
almamak lazım. Bunun dışında, katır ve katırın sulbünden
geldiği eşek cinsi, ağır işlerde iyi iş görmekle
beraber, kaba-sabalığı, ince fikirli olmaması, daha
doğrusu hiç fikir edememesi, zeki olmaması ve üstelik de
oldukça inat olmasıyla maruftur. İlaveten, katır, her ne
kadar öldürücü tekmeler gibi güce sahipse de, sanattan
anlamaz. Sanat üretemez. Bunu eskiler "eşşekten
perşembelik umulmaz" sözüyle özetlemişlerdir...
Bir katır
düşünün, hem de acıkmış bir katır: Şimdi bu hayvanın,
biricik yiyeceği olan saman ve ottan, yeşil bir yoncadan
başka bir şey düşünecek mecali var mı, olabilir mi?
[Herhalde katır, petrol, doğal gaz, yer altı madenleri
düşünecek değildir ya!] Gözü ahırın kapısında, ha geldi
ha gelecek diye beklemekten bîtap düştüğü efendisinin
ellerinde kendisine uzanacak bir tutam otta ya da bir
kalbur samandadır. Bunun dışında her ne ikram ederseniz
o hayvan için gereksiz, lüzumsuz ve münasebetsizdir.
Şimdi tam bu demde, yani açlıktan tepinip durmaktayken
katıra birisinin bir gül uzattığını düşünün: Rengi
tabiatın gerçek rengini, kokusu gerçek kokuyu yansıtan,
estetiği, zarafeti, güzelliği ile insanın başını
döndüren; tarih boyunca sevginin sembolü olagelmiş, kara
sevdalı türkülerin ayrılmaz bir parçası, gerçek san’at
olan ilahî sanatın en nazenîn boyutunu temsil eden bir
gül...
İşte böyle
bir gül, bizim acıkmış katırımız için ya bir "ot" olarak
görünecek ve tabi katırca bir iştiha ile kaptığıyla
birlikte ham yapacak. Yahut, kendisiyle dalga
geçildiğini düşünerek öfkelenecek ve sahibiyle beraber
gülü de tekmeleyecek; nallarının altında ezilen gül,
katır gübresine karışmaktan da kurtulamayacaktır.
Gül ve katır!
Kabalık ve incelik. Hantallık ve güzellik Paspallık ve
zerafet. Süflîlik ve ulvîlik. Şehvet ve güzellik.
Menfaat köleliği ve gerçek sanat. Tekme ve gül yaprağı.
Gübre ve gül kokusu... Bu listeyi uzatmak mümkündür.
"Acıkmış
katıra gül koklatılmaz" sözü, katırlardan bir alıp
veremediği olmayan birileri tarafından söylenmiş fantezi
bir söz değildir. Bunun derin anlamları vardır. Bilgece
bir sözdür. Kısaca ve genel hatlarıyla, yaratılıştaki
düzeni, ahengi, uyumu, ilahî/aklî dengeyi gözetmenin
gereğini hatırlatan bir sözdür. Neyin nerde durması
gerektiğine dikkat etmeyi telkin etmektedir. İlahi tabiî
dengede katır, gülden ve gül kokusu gibi, hassas
alıcıların olmasını gerektiren, ondaki zerafeti ve
insanı büyüleyen güzelliği algılama yeteneklerinden
mahrumdur. Aç katıra gül koklatmak, hem katıra bir
zulümdür, hem de gül gibi en zarif bir çiçeği katırın
tekmeleri altına vermekle çiçeğe bir zulümdür. Bunu
yapmamak gerekir.
Bu sözün
başka alanlarda telmih ettiği başka anlamlar yok mu?
Vardır elbette. Mesela bir ayıya, küçük bir bebek teslim
edilemez. Zarif sanat eserlerinin sergilendiği bir
züccaciye dükkanına fil; güzel bir bostana inek
girdirilemez. Kedinin boynuna ciğer asılmaz. Aç köpek
fırın bekçiliği yapamaz. Bir ırz düşmanına namus
bekletilmez. Ve artık diyeceğimizi diyelim: Kur’an
münkiri bir kafire Kur’an hediye edilemez.
Peki ama
neden?
***
Bir Kur’an
düşünün ki, insanlığı doğru olan tek yola, sırat-ı
müstakîm’e çağırmaktadır. Peygamber Muhammed’i (a.s)
Allah’ın bunun için risaletle görevlendirdiğini
bildirmektedir. Bir Kur’an düşünün ki, Allah’a iman
edenleri mü’min, iman etmeyenleri kafir olarak
adlandırıyor. Allah’a iman eden, Allah’dan korkan,
mü’minleri seven, onları dost edinen ve namazı kılıp
zekatı verenlere Allah’ın velisi payesini veriyor.
Allah’a iman etmeyenleri, Mü’minlere düşmanlık yapanları
ise şeytanın velileri olarak adlandırıyor. Bu aynı
Kur’an, şirki necaset, müşrikleri necisler olarak
kategorize ediyor. Kafirlerin ebediyen iflah
olmayacaklarını haber veriyor. Yeryüzünde Allah’ın
indirdikleri ile, yani kendisi ile hükmedilmesini
emrediyor. Onunla hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık
sayıyor. Bir Kur’an düşünün ki, erkek ve kadınlara
namuslarını korumalarını, açılıp saçılmamayı emrediyor;
örtünmeyi emrediyor. İçki, kumar (şans oyunları),
falcılık, putperestlik gibi gelenekleri "şeytan işi
pislikler" kabul ediyor. Namuslu kadınlara iftira
atılmasını iğrenç buluyor ve faillere ceza öneriyor. Bir
Kur’an düşünün ki, namazı, orucu ve infakı emrediyor.
Peki bu
Kur’an, kendisini elinde taşıyanların bütün bunlardan
hiç haberi yokmuş gibi, gayet pahalı, sükseli bir baskı
ile bastırılıp, yine gayet süslü-püslü bir ambalajla
sarılıp sarmalanarak, hediyeler valizine konulabilir ve
onun birinci dereceden tebliğ muhatabına hediye olarak
sunulabilir mi? Evet, sunulabilir. Yani bu, beşer tarihi
açısından vak’ay-ı adiyedendir. Çünkü beşerin türlü
dalaletleri ve garabetleri vardır, onlardan birisi de
budur. Kur’an, beşer tarihi boyunca nice kafirin
hilesine alet edilmiştir. Kur’an’ın bir hediyelik eşya
konumuna indirgenmesine şaşmamak gerekir. Kur’an ilk kez
nesneleşmiyor. Nesne, yani bir araç. Çıkarlarına alet
ettikleri bir araç. Evet o Kur’an, ilgili zatın, hediye
edilmiş eşyalar koleksiyonunda yerini alacak, ama o
zatın kendisi, Kur’an’ın geldiği coğrafyaya ve daha
ilerisine doğru, bombardıman uçaklarını göndermeye devam
edecek. Elbette edecek, çünkü kendisine bu Kur’an’ı
hediye edenler, bir anlamda "çekinme katliamlarını devam
ettir!" mesajını vermiş oluyorlar.
İşte dinin
siyasete alet edilmesi kelimenin tam anlamıyla budur.
Onüç yaşındaki bir çocuğun başındaki bir metrelik bir
örtüden, dünyayı yakıp-yıkacak gibi anlamlar
çıkartanlar; müslüman mahallesinde bir kızcağızın başını
örtmesini, o mahallede diğer başı açık olanlara "baskı"
ve "dayatma" anlamına geldiği gibi olağanüstü yorumlar
devşirenler, o başörtüsüne, sadece iki-üç ayetini tahsis
eden Kur’an’ın kendisini hediye alıp veriyorlar, bundan
hiçbir olumsuz anlam çıkmıyor! Tıpkı bir zamanlar, kendi
katlarından bir ruhbanlık uyduran, ama ona da adam gibi
uy(a)mayan Hristiyanlar gibi... (57/Hadid, 27) Ya da
zanlarınca, Allah’a ve putlarına ekinlerden ve
hayvanlardan paylar ayırıp, "bunlar Allah’a, bunlar da
ortaklarımıza" dedikten sonra, Allah’a ayrılanları da
kendi ortakları hesabına geçiren (6/En’am, 136) Mekke
müşrikleri gibi...
Şu halde
gerçek anlamda anlaşılmıştır ki, Kur’an’ın münkirleri
gerçek anlamda çifte standartlı kişilerdir. Aynı zamanda
din istismarcısıdırlar. Yine, hediyelik eşya konumuna
indirdikleri (nesneleştirdikleri) Kur’an’ın, "bilin ki
onlar gerçek bozgunculardır, fakat bilincinde
değilller"; bilin ki onlar gerçek sefîh
(beyinsiz/akılsız/düşkün) kimselerdir, fakat
bilmiyorlar" (2/Bakara, 12-13) diyerek gerçek
kimliklerini açıkladığı kimselerin, beynen-nâs "biz
ıslah edicileriz" diye şişinmeleri gibi...
Dini istismar
etmeyen, etmeye karşı olan kimse, ilk başta kendisi buna
uymalı değil midir? Kur’an’a inanmayan kimse onun adını
ağzına bile almamalı değil midir? Kur’an’ın getirdiği
hayat düzenine inanmayan, sadece ona bir fetiş ya da
tabu gibi inananlar, onu hediyelik eşya durumuna
düşürmek ahlaksızlığını işleyebilmektedirler. Bir
ölümcül hasta düşünün: Kendisine en mahir doktorun
verdiği, şifa bulacağında kuşku olmayan bir reçeteyi
götürüp bir başka ölümcül hastaya sırf "hediye" ediyor.
Üstelik de reçeteyi yazan doktora düşmanlıklarını
eksiltmiyorlar.
Yeryüzündeki
en büyük fesat, kelimeler ve kavramlarla oynayarak,
insanların zihnini alabora etmek, toplumların
algılayışlarını manipüle etmektir. Teoman Duralı’nın
adlandırmasıyla, Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi
medeniyeti, tanklar ve uçaklardan önce savaşını
kelimeler ve kavramlarla yapmaktadır. Bir ülkeye savaş
uçaklarını göndermeden önce, gerek o ülkeye gerekse
bütün dünyaya karşı şeytanın bile aklına gelmeyecek
kurnazlıkta bir propaganda savaşı yürütmektedirler. Bu
propagandanın özeti şudur: Medeniliğin, gelişmişliğin,
kalkınmışlığın, çağdaşlığın zirvesine ulaşmış bulunan
Amerika, bu kıstaslar açısından listenin en altında
kalmış ülkeleri eğitmek, terbiye etmek, onları da
medeniyetin belli seviyesine çekmekle yükümlüdür!
Amerika dünyanın öğretmenidir! Bunun için o geri kalmış
bölgelere medeniyet götürmektedir! Bir sınıfta dersi
uslu dinlemeyen öğrencilere öğretmen ne yaparsa, işte
Amerika da, savaş açtığı ülkelere (bunlar genellikle
"islam ülkesi" denen ülkelerdir) onu yapmaktadır.
İşin aslı ise
ABD (daha doğrusu Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi
medeniyeti) kendisine yeni enerji kaynakları
aramaktadır. Yeni sömürge alanları açmak istemektedir.
Yani acıkmıştır. Tam bu demde ona Kur’an hediye etmenin
bir anlamı yoktur. Halbuki ona enerji kaynakları lazım.
Petrol lazım, doğal gaz lazım vs.. E artık bu durumda o
Kur’an’ın, yukarıda resmetmeye çalıştığımız katır-zede
çiçeğin akıbetinden bir farkı kalır mı, varın siz
düşünün.
Bu arada
belirtelim ki, nasıl ki modern dünyanın katırları
eskisinden çok farklı ise, katırcıları olduğu gibi,
katırlara ot yerine çiçek verenleri de farklılaşmıştır.
Bunlar sıradan bir bilmezliğin esiri değiller. Bile
isteye oynanan oyunun taraflarıdır. Katırlar ve hâdim-i
katırlar bir ihanet oyununu birlikte sergilemektedirler.
Burada saf olanlar, oyunu safça izleyen, gülünmesi
gereken yerde ağlayan, ağlanması gereken yerde gülen,
ama siyasi basiretleri dumura uğramış müslüman
toplumlardır. Bu siyasi körlük devam ettiği sürece,
bilumum kutsallarıyla birlikte, tepişen katırların
arasında telef olmaktan kendilerini
kurtaramayacaklardır. Bunları söylerken Kitab’ın,
"Allah’dan ümidini ancak kafirler keser" ikazını da asla
unutmuş değilim...
Ne dersiniz,
acıkmış katıra gül koklatmakla, Kur’an vermek arasında
bir fark var mıdır?
© 2002 İktibas |