|
Ecyad
Cemal ÇAĞLAK
Hacc zamanı
yaklaştı. Geçtiğimiz günlerde Arabistan’da yıkılan
Osmanlı eseri Ecyad Kalesi gündemdeydi. Suud yönetiminin
kaleyi ortadan kaldırmasıyla halkımız feveran etti.
Bütün kanallar geçici bir müddet batı kültür-sanat
hayranlığını bırakarak, kendilerince bu çağdışı
uygulamayı eleştirdiler. Medya bu konuda Kültür
Bakanlığı’ndan önce tepkisini koydu. Haberlerde bir hacı
adayının Ecyad’ın resmini bastırdığı elbisesiyle
İstanbul sokaklarında yapmış olduğu protestoyu izledik.
Takva dolu bu eylem (!) Türk halkının duygularını dile
getirmiş. Hacı efendinin sergilediği bu Türk-İslam
coşkusu epeyce taraftar topladı. Gönül isterdi ki
yüreğindeki bu kültürel şahlanışın yerini ilahî bakış
açısı doldursun. O da diğer hacc yolcularının büyük
çoğunluğu gibi bundan fersah fersah uzaktır.
Arabistan’da bulunan Amerika üsleri için kılı bile
kıpırdamaz. Kendi ülkesinin Amerika ve İsrail hesabına
yüklendiği ileri karakol görevi inancına zarar vermez.
Memleketinin ve yeryüzünün, sömürücü güçler tarafından
pespaye edilişini görmezken yıkılan kalenin gürültüsü
için adeta mehteran toplamış. Okula giden kızını başı
örtülü olduğu için kapı dışarı eden zihniyete buğz etme
derdi bile taşımayan bu zavallı ve yürekleri ondan yana
olan diğer zavallılar Ecyad’ın yeni Ulubatlı Hasanları
ve yeniçerileri olmuşlar. Gözünün önünde hergün cereyan
eden fahşaya karşı alışkanlık kazanmış, yediği
gıdalardaki E bilmem kaç nolu katkı maddesinin varlığını
ve yokluğunu araştırarak domuz ahlâklı olmamak için
riyazet ve tezkiye seanslarıyla huzuru aramakta…
Allah’ın
emanetinin paçavra haline getirilmiş olmasına fitneyi
uyandırmamak için sessiz kalanlar şimdi neredeyse
dünyayı uyandırmak için çırpınıyorlar. Bağırın
dindarzadeler, bağırın!.. Bu alanda atış serbesttir.
Kimse size niçin bağırdığınızı sormaz bile… Üstelik
din-üstü milliyetçilik damarınızın şahlanışı bu toplumu
ne kadar memnun eder biliyor musunuz? Kızı okuldan
atılmış, okulları kapatılmış, Kur’an kursları
kahvehanelerden çok basılır hale gelmiş, üstelik
kendisinin de beyazın önünde zenci kadar kıymeti
kalmamış bu insanlar için Ecyad Kalesi Allah’ın
hükümlerinden daha çok gündemdedir. Şimdi tavaf edecek,
Safa-Merve, Arafat-Vakfe, Meş’ar ve Mina… Velhasıl
kurban… Memlekete geldiğinde takdim ettiği zemzemi
oturarak için de görün. Kolunuzdan tutar sizi kaldırır
ayağa Sünnet-i seniyye (!) için. Peki ya, İbrahim
kimdir?
Ziya Paşa
güzel demiş:
"Yıldız
arayub gökte nice turfa müneccim,
Gaflet ile
görmez kuyuyu rehgüzerinde."
Bugün üçbeş
kişinin arasına oturun ve bu konuyu açın. Manzaranın
kısa tasvirinin ardından Ecyad kalıntıları silinecek ve
tarihin yüzyıllık yapraklarında bu Arapların
iğrençliklerinden başka bir şey görmeyeceksiniz (!).
Hala elleriyle yemek yediklerini anlatarak yapılan
girizgahın arkasından, Osmanlı’ya olan ihanetlerini
dinleyeceksiniz. Şimdilerde İsrail kurşunlarına hedef
olan Müslüman coğrafya Filistin’in aslında Osmanlı’ya
ihanet edişinin belasını çektiğini duyacaksınız. Kılıç
zoruyla getirilmiş hilafete yıllarca bağlı kalan, daha
sonra tüm dünyada yayılan milliyetçilik akımına kapılan
bu insanlara lânet okuyacaksınız. İyi olmuş diyeceğiz.
Zaten köpeklerimize ve kedilerimize Arap ismini
verdiğimiz kadar var?! Ne aşağılık tutum ve
yaklaşımlardır bunlar. Oysa bizim Arapların içinden
çıkan ve asla kavmî hesapları ortaya koymayan ve Allah’a
davet eden bir peygamberimiz vardı. Müslüman olanlara
takvadan başka bir yarışı helal etmiyordu. Ama daha
sonra bakışlar kaydı ve sana Arap kafasıyla bakılınca
sen de Türk kafasıyla baktın.
Belirlenmiş
ideoloji ve bakış, istikameti yönlendirenin hesabına
bizleri kullanmaktadır. Nato ve Amerika tipi
müslümanlığın açık bir ifadesidir bunlar. Yıllar önce
Afgan halkı Ruslarla savaşırken başta Türk halkı ve batı
ülkeleri bu savaşçıları "kahraman mücahitler" olarak
niteliyordu. Dünyanın her tarafından toplanan yardımlar
buralara iletiliyordu. Hatta Amerika, Rambo’sunu bile bu
savaşın içine sokmuştu. Ancak gün geldi, Rus-Amerikan
çekişmesi Amerika’nın tek taraflı güçlenmesi
istikametinde ortadan kalktı. Dün çıkarlarına uyduğu
için mücahit olan Afganlı şimdi artık teröristtir.
Bununla bitmedi. Bize göre de terörist oldu. Afganlı
mücahitlere Cuma namazlarında toplanan yardımı ve
duaları unutmadık. Bütün bu değişikliklerden sonra
hutbeler de değişti. Dua ve niyaz terennümlerinin yerini
"terörizm" konulu vaazlar aldı. Bunlar bir neslin
birebir gördüğü oyunlardır. Maalesef bu nesil de o kadar
basiretsiz ki…
İnsanımız
yanlış ve yersiz uygulamalarla yönlendirilmiş, aklını
kullanma yeteneğine fazla başvurmadığı için de söyleyeni
ve dinleyeniyle birlikte kıyas fukarası haline
gelmiştir. Her kültürün vadisinde şaşkın şaşkın
dolaşarak yapılan bu yolculukta erişilmiş bir menzil ve
içinden çıkılmış bir iş yoktur. Mevcut dinî kazanımlar
camide teberrüken okunan Kur’an; medreselerde
dilbilgisi; lise ve fakültelerde ise öğrenci mecburiyeti
namınadır. Hikmetten mahrum ifadelerle ve vaazlarla
ortada bırakılmış topluluk nereden başlayacağını bilmek
bir yana, ne yapacağını bilmemektedir. Bu üstadlar
İslamî bir devlete sahip oldukları için sürekli
muamelât, hukuk, miras vs… amelî konularda tekrar tekrar
konuşurlar! Cenazesi yıkansın diye haftada bir kere yolu
Cumaya düşen vatandaş yine hutbeye kulak verir. Bu hafta
faizin ne menem bir şey olduğu anlatılacaktır.
Cüzdanındaki visa ve bankamatik kartını unutarak
sessizce dinler. İçinde doğan nedametle bu cürümden uzak
kalmaya çalışacağına yemin eder. İmam öyle bir
titremiştir ki "öz anasıyla zina yapmak" gibi bir suçu
asla kabullenemez. Ama vaaz bitip de kapıdan çıkınca
yeryüzüne bir daha ayak basmıştır. Tanıştığı günahın
bedelinden nasıl kaçınacağını hesaplayan bu zat, iman
ettiği bu sistemin ameline düşman olmuştur. Bu işi
ekonomik esaslar haline getirenlerin Allah ve Resûlüne
harp ilan ettiklerini unuttuğu gibi onlardan "minel iman
hubbel vatan" hadisi(!) hatırına muhabbetini
koparmamıştır. Bu zat sadece bozuk terazide sağlam
gramlarla tartı yapmaktadır. Eşekten vazgeçmeyen,
sıpanın anırtısına katlanmak zorundadır. Bu acımasız
fikrî gelgitler ve çekilen vicdan azabından hemen sonra
İblis, sağdan bir üfürükle iman şaşkını bu zavallıyı
yatıştırır. Derinliklerinden duyduğu "Ne yapalım, bir
kere haram lokma kursağımıza girmiş" vesvesesi kendisine
gelivermiştir. Bu sıkıntıyı, binbir teville kendi lehine
yorumladıktan sonra, helal yenmediği için helal
düşüncenin ve amellerin oluşmadığını anlayan ve bu
mideden beyine hüküm irad eden zavallı, hayatının
sıradanlıklarına yönelerek yatışır.
Kölenin hukuk
ortaya koyması mümkün değildir. Zincirlenmiş bedenden
önce düşünce ve irade gücünü azad etmelidir. Aksi halde
her devirde başka bir zalimin elinde uşak olacaktır.
Sahip olamadığı bahçenin meyvesini toplamaya kalkmak
devrimcilik değil, hikmet şaşkınlığıdır.
O zaman
değişmesi gereken, düşüncelerimizdeki yanlış
yönlendirmelerdir. Haramları terk etmeden önce haramîler
yetiştireni terk etmek ve ondan uzak olmak zorundasınız.
Bir taraftan Allah’ın ipine uzanırken İblis’e göbek
bağıyla bağlanmış insanın elbisesini temizlemesi mümkün
değildir. Sözü söylemek işi bitirmiyor. Eldeki vahiyle
kalpleri peyderpey yatıştırarak bu yolculuğu devam
ettirmek gereklidir.
İnsanları
hikmetten uzak bir eğitimle yetiştirmek köle tacirlerine
yeni kürek mahkumları yetiştirmektir. Fikir bocalaması
içinde kalarak çıkışı nasıl bulacağını bilmeyen
insanlar, sonuçta kendi kendilerine itirafçı muamelesi
yapmaktadırlar. Rotasız başlayan bu yolculuğun sonu
kayboluşla bitmektedir. Bin üç yüz küsür senedir
durmadan seyrüsefer eden bu geminin yolcularının menzil
yüzü görmemesinin sebebi, doğru kaptanı seçmemesi ve
doğru rotayı uygulamamasıdır. Sürü sürü kaptan
değişimine rağmen bu sürgün seyahati hiçbir sahil
görmedi…
Kâbil’den Firavun’a, Neron’dan günümüzdeki benzerlerine
kadar bir sürü zalim, baskı ve aldatmacayla bu dümeni
ellerinde tuttular! İstedikleri yöne de sürdüler ve
selamete çıkacağınıza inandırdılar. Üstelik bu geminin
sağ salim seyahati ve sahile ulaşması için bol bol dua
ettik. Dualarımız kabul olmadı. Yönü doğru değildi.
Yapılacak dua aslında bu zalimlerin ve fikirlerinin suya
atılmasıyla başlamalıydı. Arkasından Nübüvvetin
rehberliğine ve onu taşıyan insanlara devredilmeliydi. O
zaman kayboluş ve yok oluş korkusuyla yapılan dualarımız
karşılık bulabilecekti. Ancak akıl ve vahiy mesafesini
araladıktan sonra bu kurtuluşun izlerini göremedik.
Köleliğe sermaye olan bu zihniyet, Ecyad Kalesi’nden
önce harabeler altında kalmış ilâhi değerlerini, tozdan
ve pislikten arındırmadıkça yitik denizlerde seyahatine
devam edecektir.
© 2002 İktibas |