Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 277  Şubat 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce

Derviş, Dolar, Karga ve Batılılaşma

Mescitten Mabede Savruluşumuz

Acıkmış Katıra Gül Koklatmak

Ecyad

Emperyalist Yorumlama Modellerine Teslim Olmamalıyız

Sorular... Cevaplar...

Kur’an’da Şefaat Ahirette Şefaat

Cehalet ve Parçalanan Umutlar

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

 Ecyad

Cemal ÇAĞLAK

 

Hacc zamanı yaklaştı. Geçtiğimiz günlerde Arabistan’da yıkılan Osmanlı eseri Ecyad Kalesi gündemdeydi. Suud yönetiminin kaleyi ortadan kaldırmasıyla halkımız feveran etti. Bütün kanallar geçici bir müddet batı kültür-sanat hayranlığını bırakarak, kendilerince bu çağdışı uygulamayı eleştirdiler. Medya bu konuda Kültür Bakanlığı’ndan önce tepkisini koydu. Haberlerde bir hacı adayının Ecyad’ın resmini bastırdığı elbisesiyle İstanbul sokaklarında yapmış olduğu protestoyu izledik. Takva dolu bu eylem (!) Türk halkının duygularını dile getirmiş. Hacı efendinin sergilediği bu Türk-İslam coşkusu epeyce taraftar topladı. Gönül isterdi ki yüreğindeki bu kültürel şahlanışın yerini ilahî bakış açısı doldursun. O da diğer hacc yolcularının büyük çoğunluğu gibi bundan fersah fersah uzaktır. Arabistan’da bulunan Amerika üsleri  için kılı bile kıpırdamaz. Kendi ülkesinin Amerika ve İsrail hesabına yüklendiği ileri karakol görevi inancına zarar vermez. Memleketinin ve yeryüzünün, sömürücü güçler tarafından pespaye edilişini görmezken yıkılan kalenin gürültüsü için adeta mehteran toplamış. Okula giden kızını başı örtülü olduğu için kapı dışarı eden zihniyete buğz etme derdi bile taşımayan bu zavallı ve yürekleri ondan yana olan diğer zavallılar Ecyad’ın yeni Ulubatlı Hasanları ve yeniçerileri olmuşlar. Gözünün önünde hergün cereyan eden fahşaya karşı alışkanlık kazanmış, yediği gıdalardaki E bilmem kaç nolu katkı maddesinin varlığını ve yokluğunu araştırarak domuz ahlâklı olmamak için riyazet ve tezkiye seanslarıyla huzuru aramakta…

Allah’ın emanetinin paçavra haline getirilmiş olmasına fitneyi uyandırmamak için sessiz kalanlar şimdi neredeyse dünyayı uyandırmak için çırpınıyorlar. Bağırın dindarzadeler, bağırın!.. Bu alanda atış serbesttir. Kimse size niçin bağırdığınızı sormaz bile… Üstelik din-üstü milliyetçilik damarınızın şahlanışı bu toplumu ne kadar memnun eder biliyor musunuz? Kızı okuldan atılmış, okulları kapatılmış, Kur’an kursları kahvehanelerden çok basılır hale gelmiş, üstelik kendisinin de beyazın önünde zenci kadar kıymeti kalmamış bu insanlar için Ecyad Kalesi Allah’ın hükümlerinden daha çok gündemdedir. Şimdi tavaf edecek, Safa-Merve, Arafat-Vakfe, Meş’ar ve Mina… Velhasıl kurban… Memlekete geldiğinde takdim ettiği zemzemi oturarak için de görün. Kolunuzdan tutar sizi kaldırır ayağa Sünnet-i seniyye (!) için. Peki ya, İbrahim kimdir?

Ziya Paşa güzel demiş:

"Yıldız arayub gökte nice turfa müneccim,

Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde."

Bugün üçbeş kişinin arasına oturun ve bu konuyu açın. Manzaranın kısa tasvirinin ardından Ecyad kalıntıları silinecek ve tarihin yüzyıllık yapraklarında bu Arapların iğrençliklerinden başka bir şey görmeyeceksiniz (!). Hala elleriyle yemek yediklerini anlatarak yapılan girizgahın arkasından, Osmanlı’ya olan ihanetlerini dinleyeceksiniz. Şimdilerde İsrail kurşunlarına hedef olan Müslüman coğrafya Filistin’in aslında Osmanlı’ya ihanet edişinin belasını çektiğini duyacaksınız. Kılıç zoruyla getirilmiş hilafete yıllarca bağlı kalan, daha sonra tüm dünyada yayılan milliyetçilik akımına kapılan bu insanlara lânet okuyacaksınız. İyi olmuş diyeceğiz. Zaten köpeklerimize ve kedilerimize Arap ismini verdiğimiz kadar var?! Ne aşağılık tutum ve yaklaşımlardır bunlar. Oysa bizim Arapların içinden çıkan ve asla kavmî hesapları ortaya koymayan ve Allah’a davet eden bir peygamberimiz vardı. Müslüman olanlara takvadan başka bir yarışı helal etmiyordu. Ama daha sonra bakışlar kaydı ve sana Arap kafasıyla bakılınca sen de Türk kafasıyla baktın.

Belirlenmiş ideoloji ve bakış, istikameti yönlendirenin hesabına bizleri kullanmaktadır. Nato ve Amerika tipi müslümanlığın açık bir ifadesidir bunlar. Yıllar önce Afgan halkı Ruslarla savaşırken başta Türk halkı ve batı ülkeleri bu savaşçıları "kahraman mücahitler" olarak niteliyordu. Dünyanın her tarafından toplanan yardımlar buralara iletiliyordu. Hatta Amerika, Rambo’sunu bile bu savaşın içine sokmuştu. Ancak gün geldi, Rus-Amerikan çekişmesi Amerika’nın tek taraflı güçlenmesi istikametinde ortadan kalktı. Dün çıkarlarına uyduğu için mücahit olan Afganlı şimdi artık teröristtir. Bununla bitmedi. Bize göre de terörist oldu. Afganlı mücahitlere Cuma namazlarında toplanan yardımı ve duaları unutmadık. Bütün bu değişikliklerden sonra hutbeler de değişti. Dua ve niyaz terennümlerinin yerini "terörizm" konulu vaazlar aldı. Bunlar bir neslin birebir gördüğü oyunlardır. Maalesef bu nesil de o kadar basiretsiz ki…

İnsanımız yanlış ve yersiz uygulamalarla yönlendirilmiş, aklını kullanma yeteneğine fazla başvurmadığı için de söyleyeni ve dinleyeniyle birlikte kıyas fukarası haline gelmiştir. Her kültürün vadisinde şaşkın şaşkın dolaşarak yapılan bu yolculukta erişilmiş bir menzil ve içinden çıkılmış bir iş yoktur. Mevcut dinî kazanımlar camide teberrüken okunan Kur’an; medreselerde dilbilgisi; lise ve fakültelerde ise öğrenci mecburiyeti namınadır. Hikmetten mahrum ifadelerle ve vaazlarla ortada bırakılmış topluluk nereden başlayacağını bilmek bir yana, ne yapacağını bilmemektedir. Bu üstadlar İslamî bir devlete sahip oldukları için sürekli muamelât, hukuk, miras vs… amelî konularda tekrar tekrar konuşurlar! Cenazesi yıkansın diye haftada bir kere yolu Cumaya düşen vatandaş yine hutbeye kulak verir. Bu hafta faizin ne menem bir şey olduğu anlatılacaktır. Cüzdanındaki visa ve bankamatik kartını unutarak sessizce dinler. İçinde doğan nedametle bu cürümden uzak kalmaya çalışacağına yemin eder. İmam öyle bir titremiştir ki "öz anasıyla zina yapmak" gibi bir suçu asla kabullenemez. Ama vaaz bitip de kapıdan çıkınca yeryüzüne bir daha ayak basmıştır. Tanıştığı günahın bedelinden nasıl kaçınacağını hesaplayan bu zat, iman ettiği bu sistemin ameline düşman olmuştur. Bu işi ekonomik esaslar haline getirenlerin Allah ve Resûlüne harp ilan ettiklerini unuttuğu gibi onlardan "minel iman hubbel vatan" hadisi(!) hatırına muhabbetini koparmamıştır. Bu zat sadece bozuk terazide sağlam gramlarla tartı yapmaktadır. Eşekten vazgeçmeyen, sıpanın anırtısına katlanmak zorundadır. Bu acımasız fikrî gelgitler ve çekilen vicdan azabından hemen sonra İblis, sağdan bir üfürükle iman şaşkını bu zavallıyı yatıştırır. Derinliklerinden duyduğu "Ne yapalım, bir kere haram lokma kursağımıza girmiş" vesvesesi kendisine gelivermiştir. Bu sıkıntıyı, binbir teville kendi lehine yorumladıktan sonra, helal yenmediği için helal düşüncenin ve amellerin oluşmadığını anlayan ve bu mideden beyine hüküm irad eden zavallı, hayatının sıradanlıklarına yönelerek yatışır.

Kölenin hukuk ortaya koyması mümkün değildir. Zincirlenmiş bedenden önce düşünce ve irade gücünü azad etmelidir. Aksi halde her devirde başka bir zalimin elinde uşak olacaktır. Sahip olamadığı bahçenin meyvesini toplamaya kalkmak devrimcilik değil, hikmet şaşkınlığıdır.

O zaman değişmesi gereken, düşüncelerimizdeki yanlış yönlendirmelerdir. Haramları terk etmeden önce haramîler yetiştireni terk etmek ve ondan uzak olmak zorundasınız. Bir taraftan Allah’ın ipine uzanırken İblis’e göbek bağıyla bağlanmış insanın elbisesini temizlemesi mümkün değildir. Sözü söylemek işi bitirmiyor. Eldeki vahiyle kalpleri peyderpey yatıştırarak bu yolculuğu devam ettirmek gereklidir.

İnsanları hikmetten uzak bir eğitimle yetiştirmek köle tacirlerine yeni kürek mahkumları yetiştirmektir. Fikir bocalaması içinde kalarak çıkışı nasıl bulacağını bilmeyen insanlar, sonuçta kendi kendilerine itirafçı muamelesi yapmaktadırlar. Rotasız başlayan bu yolculuğun sonu kayboluşla bitmektedir. Bin üç yüz küsür senedir durmadan seyrüsefer eden bu geminin yolcularının menzil yüzü görmemesinin sebebi, doğru kaptanı seçmemesi ve doğru rotayı uygulamamasıdır. Sürü sürü kaptan değişimine rağmen bu sürgün seyahati hiçbir sahil görmedi…

Kâbil’den Firavun’a, Neron’dan günümüzdeki benzerlerine kadar bir sürü zalim, baskı ve aldatmacayla bu dümeni ellerinde tuttular! İstedikleri yöne de sürdüler ve selamete çıkacağınıza inandırdılar. Üstelik bu geminin sağ salim seyahati ve sahile ulaşması için bol bol dua ettik. Dualarımız kabul olmadı. Yönü doğru değildi. Yapılacak dua aslında bu zalimlerin ve fikirlerinin suya atılmasıyla başlamalıydı. Arkasından Nübüvvetin rehberliğine ve onu taşıyan insanlara devredilmeliydi. O zaman kayboluş ve yok oluş korkusuyla yapılan dualarımız karşılık bulabilecekti. Ancak akıl ve vahiy mesafesini araladıktan sonra bu kurtuluşun izlerini göremedik. Köleliğe sermaye olan bu zihniyet, Ecyad Kalesi’nden önce harabeler altında kalmış ilâhi değerlerini, tozdan ve pislikten arındırmadıkça yitik denizlerde seyahatine devam edecektir.

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin