Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 277  Şubat 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce

Derviş, Dolar, Karga ve Batılılaşma

Mescitten Mabede Savruluşumuz

Acıkmış Katıra Gül Koklatmak

Ecyad

Emperyalist Yorumlama Modellerine Teslim Olmamalıyız

Sorular... Cevaplar...

Kur’an’da Şefaat Ahirette Şefaat

Cehalet ve Parçalanan Umutlar

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

 Sorular... Cevaplar...

Mukaddes ÖZKAN

 

Efendim, öncelikle bizleri okuyup, düşüncelerini bildiren kardeşlerimize, uyarılarından dolayı teşekkür ederim. Yazılarımda anlatmak istediğim fikrin öne çıkması, sizlere yalın bir biçimde ulaştırılabilmesi telaşı ile imla kurallarında gözden kaçanlara, tashih hataları da eklenince olay affedilir olmaktan çıkıyor. Allah’ın izniyle çabalarımız her konuda mükemmele ulaşma yolunda, inşaallah başarabiliriz. Sizlerin anlayışlarına güvenip selamlarımızı sunuyoruz.

İnsanın gelişmesi, büyümesi, sorular sorarak, cevaplar alarak, çevresini, insanları, daha sonra geçmişini öğrenmekle mümkün oluyor. Bazıları soru sorup cevap almayı yaşamları boyu sürdürüyor; düşünmenin, sorgulamanın, cevap bulmanın, bir insanın hayatının her döneminde gerekli olduğunun farkına varıyor, hatta bu soruların artık kendi kendine sorulması, bunun sonucu olarak da doğru cevaba ulaşmak için aklını kullanması  ve arayış içine girmesi gerektiğini anlıyor.

Bir kısım insan bunu yaparken, çoğunluk, olayı çocukluk döneminin sonunda terk ediyor. Ağacı, kuşu, toprağı, insanı, hayvanı, son aşamada da parayı, hırsı tanımakla yetinip, aklını kullanmak yerine hevasının kulağına fısıldadığı kadar algılıyor doğruları yanlışları. Ne yazık ki toplumların çoğunluğunu böyle davrananlar oluşturuyor. Ömrünün sonuna kadar kendine soru soranlar doğru cevaba ulaşmak ve onunla yaşamak için uğraşanlar ise çok azınlıkta kalıyor.

İş böyle olunca da, işine gelene inanan, işine gelmeyene karşı çıkan, karşı çıktığı doğru olsa bile kabul etmeyen, sadece kabul etmemekle kalmayıp onu gözden ırak tutmak için elinden geleni ardına koymayanların dünyası olup çıktı dünya karşımıza. Yani globalleşen dünya diye tanımladıkları, dünya, aka kara karaya ak diyenlerin dünyası oldu.

Bu arada bir de suya sabuna dokunmayan; "Bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın"cılar var. Bunlar da hevalarının bile değil, korkularının esiri olanlar.

Hevalarının ve korkularının esiri olanlar, iki ayrı kategoride görünseler bile, güçlü zannettikleri birilerinin onları yönetmeleri konusunda bir ayrılığa düşmezler. Menfaatçiler, menfaatlerine zarar gelmesini istemedikleri, diğerleri de başlarına bir iş gelmesinden korktukları için her şeye göz yumarlar. Asla niye-niçin demeden, sorgulamadan. Çünkü onlar bu alışkanlıklarını çoktan terketmişlerdir, ta ki her şeyi öğrendiklerini zannettiklerinden beri!

Son günlerde tanık olduğumuz olaylara, toplumun farklı kesimlerinden gelen yorumlar, baştan beri dile getirdiğim iddialara ışık tutar sanıyorum.

Mesela; Afganistan’da yaşananlar sırasında; halkımızın geneli ABD’ye kızgınlığını, öfkesini dile getirirken, bir gurup Amerikan sevdalısı da hevalarının, hırslarının, korkularının dürtüleriyle yazıp, çizip, konuştular.

Yaşanan vahşetin sonlarına doğru, ABD, Ladin aleyhine delil olabilecek bir kaset buluverdi birden. Ve dünya aynı anda bu kaseti seyretti.

Soru sormayı bilenler; "Bu nereden çıktı şimdi, gerçek mi, Hollywood senaryosu mu?" derken; sorgulama yeteneğini kaybedenler; "ABD’ye kızıyorduk ama haklıymış, hem de çok haklıymış, biz yanılmışız" deyiverdiler.

Şu anda ise ABD’nin, Afganistan’ı imar planları, o ülkeye göstermeye başladığı baba şefkati (!), çoğunun gözlerini yaşartıyor. Bu çoğu bir kaç gün önce, o topraklarda yaşanan vahşeti, esirlere olanları unuttu bile.

"Kim, neyi, ne için söylüyor, ne için yapıyor?" demek, bu kadar mı zor?

Bir kaset seyrediliyor; duygular, düşünceler değişiveriyor. Bir haber; inançları, görüşleri alt üst ediveriyor, olaylara bakışlar hemen farklılaşıyor.

Robotlar gibi kumanda altında yaşamak niye?

Toplum olarak sürükleniyoruz bu amansız rüzgarın önünde. Kendimizi, akletmeyi umursamaz hale getirirken, bununla da kalmayıp, düşünen, inancı için savaşan, üstünlükleri olan özel insanları da, o yanlarını görmezden gelip, hatalarıyla öne çıkararak, onları da bu anaforun içine çekmeye çalışmak gibi bir umarsızlık içine düşüldü.

Bu günlerde güncelleşen bir Nazım Hikmet var. Bu insanı sevmeyebilirsiniz, düşüncelerine katılmayabilirsiniz, ama inandıkları için verdiği savaşı, şairliğini göz ardı edip, onu günümüz medyasının sulu ortamında irdeleyemezsiniz. Aşağıdaki dizeleri dururken, hayatındaki hatalarıyla ve kadınlarıyla anmak niye!  

 

Bozkırdaki tarlalar sizi düşünüyorum

belki kara sabanla sürülürdünüz

kavruk olurdu ekininiz

kavruktu, mavruktu, buğday idi ya

Amerikan şimdi beton dökmüş oraya

öyle ölüme uçak alanı yapmış sizi

 

uzun uzun şoseler sizi düşünüyorum

üstünüzden kervan geçmez, kuş uçmaz

ölmeye, öldürmeye gidilir yalnız  

......

Müslümanlardan bahsederken, onları değerlendirirken de medya aynı işi yapıyor, yalnız önemli bir farkla: Diğerlerinin yanlışlarına sevecenlikle yaklaşırken, müslümanların hatalarını İslam’a fatura ediyor. Çünkü diğerlerinin yaşamlarının demokrasideki adı "hürriyet", terörlerinin adı kurtarma operasyonu, müslümanların kendilerini savunmalarının adı terör, zinadan kaçmak için yaptıkları evlilikler ise insanlık ayıbı olarak nitelendiriliyor. İşte burada soru sormak yerine, çoğumuz da aynı düşüncelere, sorgulamadan katılıyoruz.

Biz müslümanlar olarak, hem Allah’tan yardım umup, hem de O’nun dinine rağmen yaşamaya başladık. Bindiğimiz dalı kesiyoruz. "Dalı kesersen düşersin!" diyenlere kulak vermek yerine, "kesersen kurtulursun!" sloganlarına inanıyoruz.

Ben son olarak sorular sorup, cevaplar aramaktan vazgeçmeyelim diyorum.

 

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin