|
Sorular...
Cevaplar...
Mukaddes ÖZKAN
Efendim,
öncelikle bizleri okuyup, düşüncelerini bildiren
kardeşlerimize, uyarılarından dolayı teşekkür ederim.
Yazılarımda anlatmak istediğim fikrin öne çıkması,
sizlere yalın bir biçimde ulaştırılabilmesi telaşı ile
imla kurallarında gözden kaçanlara, tashih hataları da
eklenince olay affedilir olmaktan çıkıyor. Allah’ın
izniyle çabalarımız her konuda mükemmele ulaşma yolunda,
inşaallah başarabiliriz. Sizlerin anlayışlarına güvenip
selamlarımızı sunuyoruz.
İnsanın
gelişmesi, büyümesi, sorular sorarak, cevaplar alarak,
çevresini, insanları, daha sonra geçmişini öğrenmekle
mümkün oluyor. Bazıları soru sorup cevap almayı
yaşamları boyu sürdürüyor; düşünmenin, sorgulamanın,
cevap bulmanın, bir insanın hayatının her döneminde
gerekli olduğunun farkına varıyor, hatta bu soruların
artık kendi kendine sorulması, bunun sonucu olarak da
doğru cevaba ulaşmak için aklını kullanması ve arayış
içine girmesi gerektiğini anlıyor.
Bir kısım
insan bunu yaparken, çoğunluk, olayı çocukluk döneminin
sonunda terk ediyor. Ağacı, kuşu, toprağı, insanı,
hayvanı, son aşamada da parayı, hırsı tanımakla yetinip,
aklını kullanmak yerine hevasının kulağına fısıldadığı
kadar algılıyor doğruları yanlışları. Ne yazık ki
toplumların çoğunluğunu böyle davrananlar oluşturuyor.
Ömrünün sonuna kadar kendine soru soranlar doğru cevaba
ulaşmak ve onunla yaşamak için uğraşanlar ise çok
azınlıkta kalıyor.
İş böyle
olunca da, işine gelene inanan, işine gelmeyene karşı
çıkan, karşı çıktığı doğru olsa bile kabul etmeyen,
sadece kabul etmemekle kalmayıp onu gözden ırak tutmak
için elinden geleni ardına koymayanların dünyası olup
çıktı dünya karşımıza. Yani globalleşen dünya diye
tanımladıkları, dünya, aka kara karaya ak diyenlerin
dünyası oldu.
Bu arada bir
de suya sabuna dokunmayan; "Bana değmeyen yılan bin yıl
yaşasın"cılar var. Bunlar da hevalarının bile değil,
korkularının esiri olanlar.
Hevalarının
ve korkularının esiri olanlar, iki ayrı kategoride
görünseler bile, güçlü zannettikleri birilerinin onları
yönetmeleri konusunda bir ayrılığa düşmezler.
Menfaatçiler, menfaatlerine zarar gelmesini
istemedikleri, diğerleri de başlarına bir iş gelmesinden
korktukları için her şeye göz yumarlar. Asla niye-niçin
demeden, sorgulamadan. Çünkü onlar bu alışkanlıklarını
çoktan terketmişlerdir, ta ki her şeyi öğrendiklerini
zannettiklerinden beri!
Son günlerde
tanık olduğumuz olaylara, toplumun farklı kesimlerinden
gelen yorumlar, baştan beri dile getirdiğim iddialara
ışık tutar sanıyorum.
Mesela;
Afganistan’da yaşananlar sırasında; halkımızın geneli
ABD’ye kızgınlığını, öfkesini dile getirirken, bir gurup
Amerikan sevdalısı da hevalarının, hırslarının,
korkularının dürtüleriyle yazıp, çizip, konuştular.
Yaşanan
vahşetin sonlarına doğru, ABD, Ladin aleyhine delil
olabilecek bir kaset buluverdi birden. Ve dünya aynı
anda bu kaseti seyretti.
Soru sormayı
bilenler; "Bu nereden çıktı şimdi, gerçek mi, Hollywood
senaryosu mu?" derken; sorgulama yeteneğini kaybedenler;
"ABD’ye kızıyorduk ama haklıymış, hem de çok haklıymış,
biz yanılmışız" deyiverdiler.
Şu anda ise
ABD’nin, Afganistan’ı imar planları, o ülkeye göstermeye
başladığı baba şefkati (!), çoğunun gözlerini
yaşartıyor. Bu çoğu bir kaç gün önce, o topraklarda
yaşanan vahşeti, esirlere olanları unuttu bile.
"Kim, neyi,
ne için söylüyor, ne için yapıyor?" demek, bu kadar mı
zor?
Bir kaset
seyrediliyor; duygular, düşünceler değişiveriyor. Bir
haber; inançları, görüşleri alt üst ediveriyor, olaylara
bakışlar hemen farklılaşıyor.
Robotlar gibi
kumanda altında yaşamak niye?
Toplum olarak
sürükleniyoruz bu amansız rüzgarın önünde. Kendimizi,
akletmeyi umursamaz hale getirirken, bununla da
kalmayıp, düşünen, inancı için savaşan, üstünlükleri
olan özel insanları da, o yanlarını görmezden gelip,
hatalarıyla öne çıkararak, onları da bu anaforun içine
çekmeye çalışmak gibi bir umarsızlık içine düşüldü.
Bu günlerde
güncelleşen bir Nazım Hikmet var. Bu insanı
sevmeyebilirsiniz, düşüncelerine katılmayabilirsiniz,
ama inandıkları için verdiği savaşı, şairliğini göz ardı
edip, onu günümüz medyasının sulu ortamında
irdeleyemezsiniz. Aşağıdaki dizeleri dururken,
hayatındaki hatalarıyla ve kadınlarıyla anmak niye!
Bozkırdaki
tarlalar sizi düşünüyorum
belki kara
sabanla sürülürdünüz
kavruk olurdu
ekininiz
kavruktu,
mavruktu, buğday idi ya
Amerikan
şimdi beton dökmüş oraya
öyle ölüme
uçak alanı yapmış sizi
uzun uzun
şoseler sizi düşünüyorum
üstünüzden
kervan geçmez, kuş uçmaz
ölmeye,
öldürmeye gidilir yalnız
......
Müslümanlardan bahsederken, onları değerlendirirken de
medya aynı işi yapıyor, yalnız önemli bir farkla:
Diğerlerinin yanlışlarına sevecenlikle yaklaşırken,
müslümanların hatalarını İslam’a fatura ediyor. Çünkü
diğerlerinin yaşamlarının demokrasideki adı "hürriyet",
terörlerinin adı kurtarma operasyonu, müslümanların
kendilerini savunmalarının adı terör, zinadan kaçmak
için yaptıkları evlilikler ise insanlık ayıbı olarak
nitelendiriliyor. İşte burada soru sormak yerine,
çoğumuz da aynı düşüncelere, sorgulamadan katılıyoruz.
Biz
müslümanlar olarak, hem Allah’tan yardım umup, hem de
O’nun dinine rağmen yaşamaya başladık. Bindiğimiz dalı
kesiyoruz. "Dalı kesersen düşersin!" diyenlere kulak
vermek yerine, "kesersen kurtulursun!" sloganlarına
inanıyoruz.
Ben son
olarak sorular sorup, cevaplar aramaktan vazgeçmeyelim
diyorum.
© 2002 İktibas |