|
Kur’an’da Şefaat
Ahirette Şefaat
Mahmut Celal ÖZMEN
Kur'an;
şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi
varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten
sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini
vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel
teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
1- Kur'an;
ahirette şefaatın olmayacağını vurgulamaktadır.
Kur'an:
dünyaya ait şefaatın kaide ve kurallarını tesbit
ederken, ahirette şefaatın olmayacağına da işaret
etmektedir. "Kimsenin kimseden faydalanmıyacağı,
kimseden bir şefaat kabul edilmiyeceği, kimseden bir
fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden
korkun" ayeti, net bir üslupla ahirette şefaatın
olmayacağını belirtmektedir. Aynı ifadelere, Bakara
sûresindeki diğer bir ayette, "kimsenin kimse namına bir
şey ödemiyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye
şefaatın yarar sağlamayacağı ve onların yardım
görmeyeceği günden korkun" denir. Bu ayetlerde
zikredilen olgular, insanların dünyada, bir cezadan
kurtulmak veya bir menfaat temin etmede kullandıkları
olgulardır. Bu iki ayette, şefaat ve fidyenin yer
değiştirmesi, dünya hayatında, bir kimsenin cezadan
kurtulması veya isteğine ulaşması için bu olgulara
verdiği önem sırasını belirtmektedir.
Allah'ın,
aracılar vasıtasıyla günahkar müminlerin azaplarını
kaldırarak cennete koyması şeklindeki bir şefaat
anlayışını benimseyenler, bu ayetlerden bir önceki
ayetlerde hitabın yahudilere olmasını gerekçe
göstererek, şefaatın olmayışının yahudi ve
hırıstiyanlara has olduğunu vurgulamışlardır. Bu
ayetlerdeki ifadelerin yahudi ve hırıstiyanlara tahsis
edilmesi imkansızdır. Bu tahsise olanak vermeyen
nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:
a- Bu
ayetler; yahudiler ve hırıstiyanlar ile ilgili, tarihi
bir vakıadan söz etmemekte, ahiretle ilgili genel
prensiplerden söz etmektedir. İnsanlar ahirette, aynı
kurallar altında, inanç ve inançsızlık yönünden
yargılanacaklardır. Elbette; bu yargılamada, insanların
kendi dinlerinde var olan bazı özel yasaklar ve emirler
dolayısıyla da yargılanacaklardır. Bu emir ve yasaklara
uygun hareket etme veya etmeme, inanç ve inançsızlıktan
gelmektedir.
b- Bu
ayetlerden bir önceki ayetlerdeki hitabın yahudilere
olması, bu ayetin hükümlerini onlara has kılınmasını
gerektirmez. Çünkü, aynı suredeki, "Ey İnananlar!
Alışverişin, dostluğun, şefaatın olmayacağı günün
gelmesinden önce, sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf
edin. İnkar edenler ancak yazık edenlerdir" ayetindeki
hitap inananlaradır.
c- Bu
ayetlerdeki şefaat hakkında inkarcı tutum yahudi ve
hıritiyanlara has kılınırsa; ayetlerde şefaatla aynı
kategoride ele alınan fidye, alışveriş, dostluk ve
yardımın olmaması olgularının da onlara has kılınması
gerekir. Bu durumda; müslümanların, ahiretteki azaptan
kurtulmak için fidye, alışveriş, dostluk gibi metodları
kullanarak, azaptan kurtulabilecekleri ortaya çıkmış
olur ki, Allah'ın fidye karşılığı inanları azaptan
kurtarması düşünülemez. Çünkü; diğer bir ayette, fidye
tek başına yer almakta ve fidye ile azaptan
kurtulanamayacağı vurgulanmaktadır.
d-
Yahudilerin, ahirette, günahkarların günahlarından
dolayı kazandıkları azabın, şefaatçılar vasıtasıyla
affedilmesi şeklinde ahirete ait bir şefaat inancına
rastlamıyoruz. Yahudilerin, ahiret gününe, cennet ve
cehenneme inandıklarına Kur'an şu şekilde işaret
etmektedir: "Yahudi ve Hırıstiyan olmayan kimse, elbette
cennete giremiyecektir" derler. Bu onların
kuruntularıdır. De ki, eğer sözünüz doğru ise,
delillerinizi getirin." Fakat onlar, ahiretteki azabın
sadece belirli günlerde kendilerine dokunacağına da
inanmaktadırlar. "Ateş bize sadece birkaç gün
değecektir" derler. Sor: "Allah katından bir söz mü
aldılar?" Eğer öyle ise, Allah sözünden caymayacaktır.
Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi
söylüyorsunuz" Onların, kendileri için azabın bir kaç
gün olacağı inançları, ileri sürülen bu gerekçeyi red
etmektedir.
e- Bu
ayetlerdeki hükümlerin yahudilere tahsisi, Musa'nın
dinine uymuş ve ona tabi olmuş inananların da şefaattan
mahrum edilmesi demektir. Bu tahsiste, Musa'nın
şeriatını benimseyenler, şefaatın kapsamı dışında
bırakılamaz. Çünkü; Allah'ın, bazı inananlara bu hakkı
vermesi, bazılarını da bu haktan mahrum etmesi
düşünülemez.
Meryem
suresindeki; "Sakınanları o gün, Rahman'ın huzurunda
O'na gelmiş konuklar olarak toplarız. Suçluları suya
götürür gibi cehenneme süreriz. Rahman'ın katında bir
ahd almış olandan başkası asla şefaatta bulunmayacaktır"
ayeti ve Taha Suresindeki "O gün Rahman'ın izin
verdiği, sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının
şefaatı fayda vermez" ayeti de, ahirette şefaatın
varlığına delil olarak sunulamaz. Birinci ayette,
şefaatta bulunmak için, Allah'tan ahit almak şart
koşulmuştur. Ahirette şefaatta bulunmak için, Allah'tan
ahit almış bir varlık bulunmamaktadır. İkinci ayette
ise; Allah'ın, şefaatçının sözünden hoşnut olması şartı
getirilmiştir. Bu ayetler, insanın, kıyamet gününde,
amelleriyle baş başa kalacağını, hiç bir nesnenin
insanların cezasını kaldırmaya güç yetiremeyeceğini
vurgulamaktadırlar. Bu ayetlerde üzerinde durulan, kimin
için şefaatçı olunacağı değildir. Ahiret günündeki
olgulardan bahsedilen Sebe Suresinin son kısımlarında,
"O göklerin, yerin ve her ikisi arasında bulunanların
Rabb'idir. O, önünde kimsenin konuşmayacağı Rahman olan
Allah'tır. Cebrail ve meleklerin dizi dizi durdukları
gün, Rahman olan Allah'ın izni olmadan kimse
konuşmayacaktır. Konuştuğu zaman da doğruyu
söyleyecektir." Kıyamet gününde Allah'ın huzurunda
konuşmasına izin verilen tek nesne, insanların
organlarının kendileri hakkındaki şahadetleridir.
Kur'an, buna şu şekilde işaret etmektedir: "İşte o gün,
ağızlarını mühürleriz. Bizimle elleri konuşur. Ayakları
da yaptıklarına şahitlik eder." Konuşma imkanı dahi
verilmeyen melekler veya insanlar, nasıl olur da
şefaatta bulunurlar?
Diğer
taraftan; Meleklerin dünya hayatındaki şefaatları, günah
işleyen inananların işlemiş oldukları günahları Allah'ın
affetmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Fakat, Ahiret
hayatında insanın günah veya sevap işlemesinin imkanı
yoktur. Bu neden olmadan, yani günah işleyen insan
olmadan, meleklerin şefaatının gerçekliliği imkansız
olmaktadır.
2- Ahiret
Gününde Allah'ın Otoritesi:
Allah; bu
kainatın idaresi için belirli kanunlar koyduktan sonra
(adetullah), bu kanunların devamlılığını da kendi
fiillerinin bir parçası olarak tayin etmiştir. Hatta,
Allah'ın bu kainatı sevk ve idarede bir anlık
dalgınlığı, kainatın düzeninin bozulmasının nedeni
olarak görülmektedir. İnsan ise; bu dünya hayatında, hal
ve hareketlerinde özgürdür. İnsanın dünya hayatında
yaptığı her şeyden sorumlu olması, onun davranışlarında
özgür olmasını zorunlu kılmaktadır. Bu dünyada filleri
bakımından özgür olan insan, ahirette ise bu özgürlüğünü
kaybetmektedir.
Allah:
kıyamet gününün tek otoritesi kendisinin olduğunu
belirtmektedir. "Din Gününde otorite onundur" ayetinde
ahiret gününde sadece Allah'ın hakimiyetinin olacağı,
diğer hiç bir varlığın hakimiyetinin olmayacağına işaret
edilmektedir. Bu manayı ifade eden pek çok ayet bulmak
mümkündür. "O gün onlar meydana çıkarlar. Onların
hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bu gün hükümranlık
kimindir?" denir. Hepsi "Gücü her şeye yeten tek
Allah'ındır" derler." Ahirette şefaatın gerçekleşeceği
inancı, bu otoriteyi Allah'tan başka varlıklara
verilmesi demektir. Bu hakimiyeti sağlayan unsurları şu
şekilde sıralayabiliriz:
a- Allah'ın
İzin Vermesi:
İzin; bir
konuda icazet vermek, onun mübah olduğunu belirtmektir.
Bir şeyin gerçekleşmesine müsade etmeyi ifade eder.
"Oysa, Allah'ın izni olmadıkça, onlar kimseye zarar
veremezlerdi" ayetindeki izin, sihrin olumlu bir olgu
olmamasıyla beraber, onun insanlar üzerindeki etkisine
Allah'ın müsade verdiği anlamındadır. Aynı zamanda bir
şeye izin vermek, dünyadaki hakimiyetin de bir parçasını
oluşturmaktadır. Kur'an, sihirbazlar Allah'a iman
ettiklerinde, Firavun'un "ben size izin vermeden mi siz
ona inandınız" sözünü naklederek, izin vermenin,
otoritenin bir unsurunu teşkil ettiğine işaret
etmektedir.
Şefaatı
Allah'ın iznine bağlayan ayetleri iki kategoride ele
almak mümkündür: Birincisi; Şefaatçı için Allah'ın izin
vermesi, ikincisi ise; Allah'ın şefaat edilecek kişi
için izin vermesi. Allah, şefaatçı olmak için
meleklere, şefaat edecekleri varlıklar için de
mü'minlere izin verdiğini belirtmiştir.
b- Allah'ın
Dilemesi:
Allah'ın
dilemesi ve irade etmesi aynı anlamı ifade
etmektedir.Bazı alimler ise; meşiet ve dileme arasında
fark olduğunu, Allah'ın dilemesinin bir şeyin varlığını
gerektirdiğini, Allah'ın iradesinin ise bir şeyin
varlığını gerektirmediğini ileri sürmektedirler. Her ne
kadar bu iki kelime arasındaki bu farka işaret etmese
de; Allah'ın dilemesinin bir şeyin varlığını
gerektirdiğinden hareketle, haklı olarak, Tekvir Suresi
29. ve İnsan Suresi 30. ayetlerdeki Allah'ın
dilemesini, "Allah sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi
irade etmesiyle siz diliyorsunuz" şeklinde izah
etmektedir.
Kur'an'da,
Allah'ın dilemesi, onun kudretinin ve mutlak
hakimiyetinin bir göstergesi olarak yer almaktadır.
"Allah
dilediğine ve razı olduğuna izin vermediği müddetçe,
göklerde bulunan nice meleklerin şefaatı fayda vermez"
ayeti ile, meleklerin şefaatının, Allah'ın izin verdiği
ve dilediği kimselere fayda vereceğine işaret
edilmektedir. Meşietin ifade ettiği "bir şeyin
varlığının gerçekleşmesi" manasından hareketle, bu
ayeti, "Allah meleklerin, mü'minler için şefaat
etmelerini dilemiştir" şeklinde anlamak mümkündür. Aynı
zamanda bu ayet; "melekleri ilahlaştıran ve onlara
tapınan müşrikler için şefaatın olmadığına" işaret
etmektedir.
c- Allah'ın
Razı Olması:
Bir şeyden
razı olmak da hakimiyetin ayrılmaz bir parçasıdır.
Ayetlerde Allah'ın razı olması, meleklerin şefaat
edecekleri varlıklardan razı olması şeklinde yer
almaktadır. "Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta
olduklarını bilir. Onlar Allah'ın razı olduğu kimseden
başkasına şefaat edemezler" ve "Allah, dilediğine ve
razı olduğuna izin vermedikçe, göklerde bulunan nice
meleklerin şefaatı fayda vermez." Her iki ayette de,
meleklerin şefaatının melekleri tanrılaştıran müşrikler
için olmadığı, fiillerinin şirk olması dolayısıyla
Allah'ın onlardan razı olmayacağı belirtilmektedir.
Allah'ın razı olduğu kimseler ise mü'minlerdir.
3- Allah'ın
va'di değişmez.
Kur'an;
Allah'ın vadini ve va’dini değiştirmeyeceğini
vurgulamaktadır. "Senden, başlarına acele azap getirmeni
istiyorlar. Allah sözünden asla caymayacaktır"
ayetindeki vad, vaid (tehdit) kelimesinin ifade ettiği
manayı içermekte ve Allah'ın vaidinden dönmeyeceğine
işaret edilmektedir. Aynı üslup, "Cennetlikler
cehennemdekilere, "biz Rabb'imizin bize vad ettiğini
gerçek bulduk. Rabbinizin size vad ettiklerini gerçek
buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar da; "Evet" derler"
ayetinde de mevcuttur.
Bazıları Arap
lügatında ve arapların nazarında vaidden dönmenin
yalancılık değil de bir fazilet olmasından ötürü,
Allah'ın vaidini değiştireceğini ifade etmektedirler.
Her ne kadar arap dili ve kültürü açısından, tehditten
dönmek bir fazilet kabul edilse bile, Kur'an; "Allah'a
verdikleri sözden döndükleri ve yalancı oldukları için,
Onunla karşılaşacakları güne kadar, Allah kalplerine
nifak soktu." ayetiyle, sözden dönmenin fazilet değil,
yalancılık olduğuna işaret etmektedir. Yalancılık,
insanlar için kötü bir sıfat olarak nitelendirilirse,
Allah için nasıl fazilet olarak kabul edilebilir?
Allah'ın
vaidinden dönmesi caiz olursa, vadinden dönmesi de caiz
olur. Çünkü; Vad ve vaid kelimeleri birbirinin zıddı
olan iki kelimedir. Vad; gelecekte insanları faydalı
olan bir şeye ulaştırmayı, vaid ise, gelecekte insanları
zararlı olan bir şeye ulaştırmayı içeren haberlerdir. Bu
iki kelimenin zıddı da sözden dönmektir. Allah'ın
vaidinden döneceğini ileri sürmek, Allah'ın Kur'an'da
açıkladığının zıddına müslümanlara sorumluluk yüklemesi
demektir.
Allah;
insanların verdiği sözü yerine getirmemelerinin kötü bir
fiil olduğuna işaret etmektedir.Yeminlerinden dolayı
insanların sorumlu tutulması buna bir örnektir. "Allah
size rasgele yeminlerinizden dolayı değil, bile bile
yaptığınız yeminlerinizden dolayı hesap sorar... Yemin
ettiğinizde yeminlerinizi tutun." Bu ayette
yeminlerinden dolayı müslümanların sorumlu tutulması,
sözlerine Allah'ı şahid tutmakla birlikte, sözlerini
yerine getirmemelerinden ötürüdür. Çünkü, yeminlere
bağlı kalındığında, bir sorumluluk olmadığı gibi,
keffaret de gerekmemektedir. Aynı şekilde; "Ey
İnananlar! Yapmadığınız şeyleri niçin yaptığınızı
söylersiniz? Yapmadığınız şeyleri yaptık demeniz, Allah
katında büyük gazaba neden olur." Bir insanın yapmadığı
şeyi yaptım diye söylemesi Allah'ın gazabına neden
olduğu gibi, yapmayacağı şeyi söylemesi de Allah'ın
gazabına neden olur. Çünkü, her ikisi de yalancılığa
işaret etmektedir.
Vaid bildiren
ayetlerin, yine Kur'an ile tahsisi caizdir. "Kim bir
mümini kasten öldürürse, cezası içinde temelli kalacağı
cehennemdir" ayeti, "kim bir müslümanı öldürmeyi helal
kabul ederek öldürürse" anlamındadır. Çünkü, diğer
ayetler, büyük günah işleyeni mümin olarak
nitelendirmektedir.
4- "Ahirette
şefaat" anlayışının temelleri
Çeşitli
fırkaların ahirete ait şefaat anlayışının temelleri için
pek çok fikir ileri sürülmüştür. Wensick'e göre; sünni
cemaatın şefaat fikrini benimsemesi, "Hıristiyan
fikirlerinin tesirinde olduğu kadar, kadere mukabil bir
şey bulmak ihtiyacından" ileri gelmiştir. Watt'a göre;
"Hz. Muhammed'in kendi ümmetinin günahkarlarına şefaatı
akidesi, aşırı ahlaki ciddiyetin sebep olduğu
ümitsizliği def etmek maksadına hizmet etmiştir."
Müslümanların Peygamber'e şefaat yetkisi vermelerinin
sebebi, insan psikolojisinden kaynaklanan, kendilerinden
olan Peygamber'e duyulan daha çok güven olgusu olsa
gerektir.
SONUÇ
İslam
kültüründe, şefaat konusunda iki temel eğilim hakim
olmuştur. Birincisi; haricilerin ortaya attığı,
mutezilenin de kabul ettiği, şefaatın inananların
cennette derecelerinin yükseltilmesi ve sevaplarının
artırılması şeklinde olduğudur. İkincisi ise; mürcie’nin
ortaya attığı, şia ve ehl-i sünnetin kabul ettiği, büyük
günah sahibinin cezasının kesintiye uğrayarak
cehennemden çıkarılarak cennete sokulmasını
içermektedir. Bu görüşlerin temeli, o mezhebin iman
konusundaki düşüncesine kadar uzanmaktadır. Amelleri
imandan bir cüz olarak kabul eden, şirk haricindeki
diğer günahları işleyenleri Allah'ın af etmesinin mümkün
olmadığını ve büyük günah sahibinin azabının devamlı
olacağını ileri sürenler birinci görüşü, imanın
tasdikten ibaret olduğunu, şirk haricindeki büyük
günahların imanı ortadan kaldırmadığını ve onun azabının
devamlı olmadığını kabul edenler ise ikinci görüşü
benimsemişlerdir.
Şefaatı konu
alan ayetleri üç kategoride ele almak mümkündür.
Birincisi; Kur'an'ın indiği ortamdaki, şirk şeklinde
gerçekleşen müşrik arabların inançlarının yanlışlığını
bildiren ayetlerdir. Bu ayetlerde, o kültürlerde var
olan ve hakimiyeti Allah'tan başka varlıklara veren
inancın reddedildiğini ve Allah'ın otoritesinin ön plana
çıkarıldığını görmekteyiz. İkincisi; şefaatın geçerli
olduğu alanları belirleyen ayetlerdir. Bu ayetler;
meleklerin şefaatı, insanların birbirlerine günahlarının
bağışlanması için duaları ve sosyal hayatta şefaatın
mümkün olduğuna işaret etmektedir. Meleklerin şefaatı;
dünya üzerinde yaşayan inananların günahlarının
bağışlanması şeklinde gerçekleşmektedir. İnananların
günahlarının bağışlanması için, kendileri Allah'a dua
edebilecekleri gibi, Peygamber ve diğer insanların da
onlar adına dua etmeleri mümkündür. Sosyal hayattaki
şefaatta ise; insanların haklarını korumak, haksızlığa
uğrayan insanların haklarının verilmesi v.s. gibi
alanlarda şefaat güzel karşılanmış; şefaatla
başkalarının haklarına tecavüz edilen alanlarda ise
şefaat kötü karşılanmıştır. Bu tür şefaatta ise;
şefaatçının şefaat ettiği konun mahiyetine göre,
şefaatçıya sorumluluk yüklenmiştir. Üçüncüsü ise;
Ahirette bütün varlıkların şefaatının geçerli olmadığını
bildiren ayetlerdir. Bu ayetlerde ise; Ahiret Gününde
Allah'tan başka hiçbir otoritenin bulunmadığı,
hakimiyetin kesinlikle Allah'a ait olduğu
vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, insanların dünya
hayatında, cezadan kurtulmak için yöneldikleri, şefaat,
fidye, rüşvet v.s. gibi olguların ahirette mümkün
olmadığı, ahiretteki yerinin herkesin kendi kazancı
doğrultusunda belirleneceği vurgulanmaktadır.
Ahirette
şefaatın imkansız olduğunu belirten pek çok akli ve
nakli delil ileri sürmek mümkündür. 1- Kur'an ayetleri
açık ve net bir şekilde ahiret hayatında cezadan
kurtulmak için şefaatçıların fayda vermeyeceğini
belirtmektedir. Bu ayetlerin ifade ettiği manaların
inkarcılara şefaatın olmayacağı şeklinde tahsis etmeye
imkan yoktur. 2- Allah'ın va'di ve vaidi değişmez. Eğer
Allah'ın va'dini değiştirmesi caiz olursa, vaidini
değiştirmesi de caiz olur. Bu, Allah'ın insanlara
Kur'an'da belirlemediği sorumluluklar yüklemesi anlamına
gelir ki bu da imkansızdır. 3- Kur'an ayetleri, her
insanın sadece kazandıklarının karşılığını göreceğini,
Ahirette hiç bir nefsin diğer bir nefisten
faydalanmasının mümkün olmadığına işaret etmektedir.
Şefaat, ise bu prensip ile çelişmektedir. 4- Kıyamet
gününde, Allah'tan başka otorite yoktur. Allah, Dünya
hayatında, dilemesi, izin vermesi, razı olması, irade
etmesi v.s. sonucu insana özgürlük vermiştir. Ahirette
ise; İnsanlar bu özgürlüklerinden yoksundurlar.
İnsanın
kulluk bilincinin zayıflaması sonucu içine düştüğü
günahlardan kurtulması, ancak dünya hayatında mümkündür.
Ölümden sonra, insan için yapılan hiçbir iyilik fayda
vermediği gibi, onun günahlarından kurtulması için
gösterilen çabaların da hiç bir değeri yoktur. İnsanın
günahlarından dolayı kazandığı cezadan kurtulmasının en
güzel yolu tövbedir. Şefaat, aracılar vasıtasıyla
cehennemden çıkarılmayı içermesine karşın, tövbe ;
insanın kendi fiili sonucu hiç cehenneme gitmemesini
içermektedir. Bununla birlikte, günahlardan kurtulmanın
bir diğer yolu, Allah'ın belirlediği güzel fiilleri
yapmaya devam etmektir. Bu durumda, inanan insanın
günahlardan dolayı kazandığı cezalar, iyiliklerden
dolayı kazandığı sevaplarla örtülmektedir.
© 2002 İktibas |