|
Cehalet
ve Parçalanan Umutlar
Nurettin ÖZCAN
De ki:" Eğer
duanız olmasaydı, Rabbim size ne kıymet verirdi?..."
Furkan / 77
İnsanoğlu,
yeryüzüne ayak bastığı günden günümüze kadar pek
çok safhalardan geçti. Bu devre içinde nice
medeniyetler, nice saadetler ve nice hüsranların
tanığı oldu... Ancak varolduğu günden günümüze kadar
geçen sürede sadece üçyüzdoksan yıl barışı gören
insanlık’ın hayatına daima göz yaşı ve hüsran
egemen olmuştur. Çünkü insanlık maalesef her
dönemde ihtiraslarının, basiretsizliklerinin,
cehaletinin ve gururunun, kendisini yere seren o
hastalıklı iç isyanlarını hiçbir zaman gerektiği
gibi bastıramamıştır. Gûya bir hayatı yaşıyoruz,
şöyle ya da böyle... Yani rastgele bir hayatı,
bizim için biçilmiş ve yaşamaya mahkum
bırakıldığımız hayatı... Neresinden bakarsanız
içinde daima endişe, korku, şüphe, tedirginlik,
güvensizlik ve ürkekliğin egemen olduğu bir
hayat.... İnsanoğlu yüz yüze bırakıldığı bu bereketsiz
hayatında aldığı derin yaraları maalesef göz
yaşlarıyla da saramayacaktır.
Tarihi bir
realite olarak insan toplulukları belki sosyal bir
dürtü, belki de bir sevk-i tabi olarak özellikle
hayatının zorluklarla kesiştiği dönemlerde, kendisine
bu zorluklar karşısında umut ve güven verebilecek
üstün nitelikli önderler arar. Tarihin ilk yazılı
metinlerinden bu yana hiç değişmeyen toplumsal bir
olgu olarak bu hep böyle olmuştur. Derin
sıkıntılar içinde bocalayan ve her vesile ile
sıkıntılarına çözümler arayan kitleler, duygularını
dillendiren ve onlara kurtuluşun umudunu vaat eden
liderlere koşulsuz bir teslimiyetle inan ve güven
beslerler. Hatta modern yüzyılda hem doğuda hem de
batıda geniş halk kitlelerinin sadece umutla değil
âdeta tanrısal bir bağla güven duyup teslim
oldukları liderler tarafından ne büyük acılar
yaşatıldığına bütün utanç ve istismar tablolarıyla
tarih tanıklık etmektedir.
Mesela
başarılı bir liderin ( sistem, mekanizma, program, vs.
) en önemli işlerinden biri, taraftarlarında
muhteşem görev yaptıkları hayalini yaratmak
suretiyle yaşanılan hayatın gerçek yüzünü
maskelemektir. Yani aldatılmışlığı, yani yok
sayılmışlığı ve kelebekler gibi uçuşan soğuk
prangaları....
Düşünün,
Hitler seksen milyon Alman’a üniformalar
giydirerek onlara muhteşem kanlı bir opera
oynatır. Londra halkı bomba yağmurları altında (
1944) korkusuzca dolaşır, çünkü Churchill onları
psikolojik olarak kahramanlar kalıbına sokmuştur.
Ve bütün bu kitleler kahramanlık rollerini büyük
bir seyirci topluluğu önünde yangın alevleri ile
aydınlanmış bir sahnede, top gürlemesi ve bomba
ıslıklarından meydana gelen bir müzikle oynarlar
(1)
Burada da
görüldüğü gibi bu zavallı kitleler hiçbir zaman,
kendilerine ait bir hayatı yaşayamadılar.
Şuurlarını ve ruhlarını teslim ettikleri krallar,
kendi taçlarının parıltısı için merhametsizce
ruhlarını çaldıkları kitlelerin ne parçalanmadık
aşklarını bıraktılar ne de çalınmadık umutlarını
ve rüyalarını....
Anlatmak
istediğim aslında şudur; insanoğlu isabetli bir
ileri görüşlülükle kendisini toparlayamadığı, kendi
varlık değerini hissetmediği ve yine kendisini yok
bahasına satan entelektüel (!) alçakların farkına
varamadığı sürece, kendisini yeryüzünde figüranlar
gibi kullanan baronların yalanlarını ortaya koyma
zamanı hiçbir zaman gelmeyecektir.
Üstün
yetenekleri iktidardakiler tarafından uygun bir
şekilde tanındığı vakit söz ustası zayıfa karşı
kuvvetlinin tarafını tutmanın bin bir türlü
mazeretini bulur. Yoksul halkına karşı heyecanlı,
his dolu konuşmalar yapan Luther, sonradan Alman
prensliği ile anlaşma yapınca: " Tanrı, ne kadar
haklı olurlarsa olsunlar halk yığınlarının
ayaklanmasına izin vermektense, ne kadar haksız
olursa olsun hükümetin tarafını tutmayı tercih
edecektir (2) diyecek ve daha sonra derebeyleri
tarafından ezilip perişan edilen yoksul halkına
dönerek: "Şu sıralarda dua eden bir kraldan çok kan
döken bir kral daha hayırlıdır ve cennete daha
kolay girer" demekten utanmayacaktır.
Oysa üstat
ne vaatlerle işe koyulmuştu. Sadece o mu? Elbette
hayır. Calvin de iktidar sahiplerine karşı, yoksul
kılınmış, onuru incitilmiş ve hakları gasp edilmiş
toplumun önüne önce koruyucu bir zırh gibi çıkar
fakat iktidarını kuvvetlendirdikten sonra aynı
yoksul halkına sokaklara diktirdiği Çar mıhları
gösterir.
İngiltere
Shakespeare’yi bütün bir İngiliz donanmasından
daha üstün görürken Rusya steplerinde de Lenin,
Gorki ye gösterdiği hürmetle onun daima bir adım
gerisinden yürür. Daha sonraları: "entellektüel
kendisini dünyanın tuzu biberi sanır, oysa pisliğidir
sadece" diyecek olan Leninin halefi Stalin, artık
kendisine ihtiyaç duyulmayan ve hatta mevcut
sosyal düzene zıt düşen fikirleriyle iktidarına
ayak bağı olmaya başlayan Gorki’nin hayatı soluyan
nefesini kesecektir.
Bizim
toplumsal serüvenimiz de meşrutiyet ve özellikle de
tanzimattan bu yana, batının yaşadığı maceranın çok
kötü hazırlanmış bir versiyonu gibidir. Çok uzun
bir zamandır bu toplumun aydın (!) zümresi kendi
dünyasına ait yeni değerleri, dünyanın hiçbir
yerinde görülmeyen bir aleladelik ve umursamazlıkla
batılı oryantalistlerden öğrenmiş, onlar gibi
düşünmeye kendisini zorlamış, onlar gibi görmüş
öyle davranmış ve onların aşağılayıcı üslupları
ile konuşarak hem komplekslerinden kurtulmanın hem
de bazı övgülere mazhar olabilmenin saadetli(!)
yollarını aramışlardır. Fransız ve İngiliz
siyasetinin bireysel vaatlerle başlattıkları yıkıma
katılan civanmert(!) aydınlarımız, bu yıkımı bütün
toplum katlarına yayarak bireyin hem maddi
dünyasında hem de fikir âlemindeki yağmalarını
tamamlarlar.
Toplumun
ekseriyetini teşkil eden büyük kitlelerin
felaketlerle ve ihanete uğratılmış vaatlerle
sürekli horlanarak yalnızca tortusu bırakılmış
hayatlarını sürüyor olmaları, kendi fıtratlarındaki
potansiyellerini ihmal ederek bazı seçkin
kimselere şuursuzca bel bağlayıp kurtuluş umudunu
yalnızca onlara has kılmalarından dolayıdır. Oysa
imtiyazsız ve iltimassız sosyal normları yalnızca
nebîlerin öğretisinde bulabilirsiniz. Çünkü onların
insanlara sunduğu, bütün zorba çekiciliklerden
arındırılmış saf bir hayatın insan fıtratına denk
düşen kendi realitesidir.
Evet niçin?
Mutlu olabilmek için varolan temel şartlara
rağmen birey neden mutsuzdur? Kendi içinde saklı
olan " iyi ve güzel şeyleri " neden gün ışığına
çıkaramıyor? Onları alabildiğine açık olmaktan ve
gelişmekten alıkoyan ne? Hangi bilinmez kuvvet
onları " kendi yollarına dikilen bir engel "
haline getiriyor ve kendi içlerindeki hazinelerin
yine kendi içlerinde gömülü bir halde kalmasına
yol açıyor? Kaçınılmaz bir kader mi bu? Bir çeşit
alın yazısı mı?
Bu
soruların cevaplarını araştırdığımız zaman ilk
olarak, bütün yaşama biçimlerinde ortak olan
özelliğin temel bir bilgisizlik olduğunu görüyoruz.
Burada bilgisizlik olarak ifade ettiğimiz şey,
formel olarak eğitim görmemiş olmak şeklinde
anlaşılan bilgisizlik değildir (3)
Buradaki söz
konusu bilgi; insanın kendi öz cevherine, hayatına,
istikametine, saadetine, selâmetine ve hatta bu
hayatın içindeki tarz ve üslûbuna hükmedecek ve
onu hayatın bütün müşküllerine karşı donanımlı
kılacak kıymet unsurlarıdır. Bu gün toplumumuzda
kaç kişi bu konuda sahip olması gereken bilgiye
sahip olmanın güven ve emniyetini duyabilmektedir?
Bir yazar bu konuyu güzel ifade ediyor:
"Termodinamiğin ikinci kanunun bilmezsem ne
kaybederim? Hiç.. Peki Şhakespeare’yi bilmemekle ne
kaybederim? Dünyayı kavramamı sağlayan başka bir
kaynak yoksa yaşamayı kaçırırım." İşte bu bilgiden
mahrumiyet, kendisine tabi olmayanların da
kültürlerine, düşünce hayatlarına ve gündelik yaşama
biçimlerini yok etmeye yok etmeye yönelik büyülü
bir yansıma olmaya doğru gitmektedir. Bütün
kayıplarına rağmen gururla erdem’i taşıdıklarını
söyleyen müslümanlar dalgınlıklarından sıyrılıp
kendi niteliklerini gözden geçirmelidirler. İşte o
zaman ellerinin Leydi Machbeth’in ellerinden daha
temiz olmadığını göreceklerdir.
Bazan, Şam
üniversitesinde okumuş genç bir kızın hayalini
görür gibi olurum. İmanı ensar kadınlarının
imanından daha az olmayan bu genç kıza bir
gazeteci: " Yazın sıcağında bu örtüye nasıl
dayanıp sabrettiğini" sorunca : " De ki: cehennem
ateşinin sıcağı daha şiddetlidir" diye cevap vermişti
(4)
Bu
kendinden emin, güven ve vakar içindeki genç kız,
içinde bulunduğu aydınlık noktaya Kur’an’ın temel
öğretilerini içine sindirerek gelmiş ve hayatını
yaşanılmaya değer kılmıştı. Bu hayatın anlamlı ve
imrenilir kılınabilmesinin bir tek yolu vardır:
Allah’ın en büyük krallardan daha büyük olduğunu
fark etmek...
Leyla bir
özge can mıdır
Can içinde
can mıdır
Bir adam
anlattılar leylayı avuçlarında gizliyormuş
Bir adam
koynunda taşıyormuş onu
Onları
kıskanmak mıdır leylaya giden yol
Ağlasak
bağışlar mı
Nasıl
ölünür uğrunda
Söz verilmiş
ülkede yabancı
Ağlamayan
gezgini düşündüm
Nil’i
gözleriyle içen bir bilge gibi
Sara
gülümsüyor
Yargıç yok
taşı kim atacak
Leyla bilmez
mi gerekli olduğunu
Şu anda
Ben ibrahim
ve sara
Leyla bilmez
mi (5)
Evet, bu
gerçeği anlayıp içine sindirmek ve o realiteyi
kendi gerçeğiniz haline getirmek. Birey toplum
içindeki sosyal ödevini bu bilgilerle yerine
getirir ve konumunu yine bu bilgilerle tayin eder
ve daha da önemlisi, kendisine kulluk edeceği
Rabbini ya da önünde saf tutacağı beşerî
ilâhlarını bu bilgi ile seçer. Bilgi müslümanın yitik
malıdır. Fakat içinde yaşadığımız yüzyılda olduğu
kadar, birey birey, hiçbir devirde bilgiye bu kadar
derin bir şiddetle muhtaç olmamıştı. Olmamıştı, şimdiye
kadar yaşadığı hiçbir dönemde böylesine ağır,böylesine
merhametsiz, böylesine aşağılayıcı ve böylesine
karmaşık bir kuşatma ile yüz yüze gelmemişti... Mü’min
önce fikrini kaybetti sonra da yüreğini... " Ey
mü’minler! Yoksa siz sizden önce gelip geçenlerin
başına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennet’e
gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı
onlara öylesine dokunmuş ve sarsılmışlardı ki,
nihayet peygamber ve beraberindeki mü’minler: Allah’ın
yardımı ne zaman dediler. Bilesiniz ki Allah’ın
yardımı yakındır. (6)
Bu etrafınıza
baktığınızda göreceğiniz tablo gelecek açısından
pek ümit verici değildir. Paramparça, bölük pörçük
olmuş ve yalnızca kendi doğruluğuna şahitlik eden
kendi etraflarına kurdukları siteler, sadece Sezarların
tapınaklarına tuğlalar taşıyacak köleler
yetiştirmektedir. Cehaletin oluşturduğu sahte zavallı
kalabalığın özgürlüğünü de aldı ölümsüzlüğünü
de....
"Babacığım!
Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan çok merhametli olan
Allah’a asî oldu" (7) İbrahim peygamberin (Allah’ın
selâmı üzerine olsun) babasına bu âyetteki öğütleri
bütün müslümanların kulaklarına küpe olacak
niteliktedir. Modern dünyada yeni ve aydınlık bir
insan tipinin doğması; onuru yıpranmış, idealini
kaybetmiş, düşünce dünyası vurgun yemiş, beyni
tozlanmış, geleneksel tutsaklığını sürdüren sorumsuz,
idraksiz ve niteliksiz insan tipinin
hafızalarımızdan bir daha dirilmemek üzere
silinmesi ile mümkün olacaktır. "Ey insanlar! Sizi
ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk
ediniz. Umulur ki böylece kurtulmuş olursunuz (8)
Allah rahmet eylesin Mehmed kif’in Mısır dan
Mahir İz’e gönderdiği hatıra resmin arkasına el
yazısı ile karalayıverdiği bir dörtlük onun iç
dünyasında kopan fırtınaların şiddetini gösterir ve
bir manada da iğneli bir iç sorgulamasının
feryadı gibidir.
Dış yüzüm
böyle ağardıkça ağarmakta fakat
Sormayın iç
yüzümün rengini: Yüzler karası
Beni
kendimden utandırdı, hakikat şimdi
Bana hiç
benzemeyen sûretimin manzarası.
Artık adım
attığım her yerde yüz kızartıcı bir kaçışın
hazzını duyanları istemiyorum. Önümde kıyamet
çukurlarını, gecenin zifiri karanlığını, Ay’ın
solmuş ışığını, yerinde titreyen dizleri, seherde
göğe açılamayan elleri, korkarak susan dilleri,
mihraplardan dökülen avutucu dilleri istemiyorum...
(1) Eric
Hoffer / Kesin İnançlılar / shf.90
(2) a.g.e /
shf.155
(3) Karen
Honey / Çağımızın Tedirgin İnsanı / shf.11
(4) Prof. Dr.
M.Ali Haşimi / Müslümanın Şahsiyeti / shf.81
(5) İlhami
Çiçek / Göğekin / shf.85
(6) Kur’an-ı
Kerim / Bakara suresi / a.214
(7) Kur’an-ı
Kerim / Meryem suresi / a.44
(8) Kur’an-ı
Kerim / Bakara suresi / a.21
© 2002 İktibas |