Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 277  Şubat 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce

Derviş, Dolar, Karga ve Batılılaşma

Mescitten Mabede Savruluşumuz

Acıkmış Katıra Gül Koklatmak

Ecyad

Emperyalist Yorumlama Modellerine Teslim Olmamalıyız

Sorular... Cevaplar...

Kur’an’da Şefaat Ahirette Şefaat

Cehalet ve Parçalanan Umutlar

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

 Cehalet ve Parçalanan Umutlar

 Nurettin ÖZCAN

De  ki:" Eğer duanız olmasaydı, Rabbim size  ne kıymet  verirdi?..."

Furkan / 77

İnsanoğlu,  yeryüzüne  ayak  bastığı  günden  günümüze  kadar  pek çok safhalardan  geçti. Bu  devre  içinde  nice  medeniyetler, nice  saadetler  ve  nice  hüsranların   tanığı  oldu... Ancak  varolduğu  günden günümüze kadar  geçen  sürede  sadece  üçyüzdoksan  yıl  barışı  gören  insanlık’ın  hayatına  daima  göz yaşı  ve hüsran  egemen olmuştur. Çünkü  insanlık  maalesef  her  dönemde  ihtiraslarının, basiretsizliklerinin, cehaletinin  ve  gururunun,  kendisini  yere  seren  o hastalıklı  iç  isyanlarını  hiçbir  zaman  gerektiği  gibi   bastıramamıştır. Gûya bir  hayatı  yaşıyoruz, şöyle  ya da  böyle... Yani  rastgele  bir  hayatı, bizim  için  biçilmiş  ve  yaşamaya  mahkum  bırakıldığımız  hayatı... Neresinden  bakarsanız  içinde  daima  endişe, korku, şüphe, tedirginlik, güvensizlik  ve  ürkekliğin  egemen  olduğu  bir  hayat.... İnsanoğlu  yüz yüze  bırakıldığı bu bereketsiz hayatında  aldığı  derin  yaraları  maalesef  göz  yaşlarıyla da  saramayacaktır.

Tarihi  bir  realite olarak  insan  toplulukları  belki  sosyal  bir  dürtü, belki de bir  sevk-i  tabi  olarak özellikle  hayatının  zorluklarla  kesiştiği dönemlerde, kendisine  bu  zorluklar  karşısında  umut  ve  güven  verebilecek  üstün nitelikli  önderler  arar. Tarihin  ilk  yazılı metinlerinden bu  yana  hiç değişmeyen toplumsal  bir olgu  olarak  bu  hep  böyle  olmuştur. Derin  sıkıntılar  içinde  bocalayan  ve  her  vesile  ile  sıkıntılarına çözümler  arayan  kitleler, duygularını  dillendiren  ve  onlara  kurtuluşun  umudunu  vaat eden  liderlere koşulsuz  bir  teslimiyetle  inan  ve  güven  beslerler. Hatta modern  yüzyılda hem doğuda  hem de  batıda  geniş  halk  kitlelerinin sadece  umutla  değil  âdeta  tanrısal  bir  bağla  güven  duyup  teslim  oldukları  liderler tarafından  ne büyük  acılar  yaşatıldığına  bütün  utanç  ve  istismar  tablolarıyla  tarih  tanıklık  etmektedir.

Mesela  başarılı  bir  liderin ( sistem, mekanizma, program, vs. ) en  önemli  işlerinden  biri, taraftarlarında  muhteşem  görev  yaptıkları  hayalini  yaratmak  suretiyle  yaşanılan  hayatın  gerçek  yüzünü  maskelemektir. Yani  aldatılmışlığı, yani  yok  sayılmışlığı  ve  kelebekler  gibi  uçuşan  soğuk  prangaları....

Düşünün, Hitler  seksen  milyon  Alman’a  üniformalar  giydirerek  onlara  muhteşem  kanlı  bir  opera  oynatır. Londra  halkı  bomba  yağmurları  altında  ( 1944) korkusuzca  dolaşır, çünkü  Churchill  onları psikolojik  olarak  kahramanlar  kalıbına  sokmuştur. Ve  bütün  bu  kitleler  kahramanlık  rollerini  büyük bir seyirci topluluğu  önünde  yangın  alevleri  ile  aydınlanmış  bir  sahnede, top  gürlemesi  ve  bomba  ıslıklarından  meydana  gelen  bir  müzikle  oynarlar (1)

Burada da  görüldüğü gibi  bu  zavallı  kitleler  hiçbir  zaman, kendilerine  ait  bir  hayatı  yaşayamadılar.  Şuurlarını  ve  ruhlarını  teslim  ettikleri  krallar, kendi  taçlarının parıltısı için merhametsizce ruhlarını  çaldıkları  kitlelerin ne  parçalanmadık  aşklarını  bıraktılar  ne de  çalınmadık  umutlarını  ve  rüyalarını....

Anlatmak  istediğim  aslında  şudur; insanoğlu  isabetli  bir  ileri  görüşlülükle  kendisini toparlayamadığı, kendi  varlık  değerini  hissetmediği  ve yine kendisini  yok  bahasına satan  entelektüel (!)  alçakların farkına varamadığı sürece, kendisini  yeryüzünde  figüranlar  gibi  kullanan  baronların  yalanlarını  ortaya  koyma  zamanı  hiçbir  zaman  gelmeyecektir.

Üstün  yetenekleri  iktidardakiler tarafından  uygun  bir  şekilde  tanındığı  vakit  söz  ustası  zayıfa  karşı kuvvetlinin  tarafını  tutmanın  bin bir  türlü  mazeretini  bulur. Yoksul  halkına  karşı  heyecanlı, his  dolu konuşmalar  yapan  Luther, sonradan  Alman  prensliği  ile  anlaşma  yapınca: " Tanrı, ne  kadar haklı  olurlarsa  olsunlar halk  yığınlarının  ayaklanmasına  izin  vermektense, ne  kadar  haksız  olursa  olsun hükümetin tarafını tutmayı tercih edecektir (2) diyecek  ve  daha  sonra  derebeyleri  tarafından  ezilip  perişan  edilen  yoksul  halkına  dönerek: "Şu  sıralarda dua eden bir  kraldan  çok  kan  döken  bir  kral daha  hayırlıdır ve cennete  daha  kolay  girer" demekten  utanmayacaktır.

Oysa  üstat  ne  vaatlerle  işe  koyulmuştu. Sadece  o  mu? Elbette  hayır. Calvin de iktidar  sahiplerine karşı,  yoksul  kılınmış, onuru  incitilmiş  ve  hakları  gasp edilmiş  toplumun önüne önce koruyucu bir zırh  gibi  çıkar fakat  iktidarını  kuvvetlendirdikten  sonra  aynı  yoksul  halkına  sokaklara  diktirdiği  Çar mıhları  gösterir.

İngiltere  Shakespeare’yi  bütün  bir  İngiliz  donanmasından  daha  üstün  görürken  Rusya  steplerinde de  Lenin, Gorki ye  gösterdiği  hürmetle  onun  daima  bir  adım  gerisinden  yürür. Daha  sonraları: "entellektüel kendisini  dünyanın tuzu biberi sanır, oysa pisliğidir sadece"  diyecek  olan Leninin halefi Stalin, artık  kendisine  ihtiyaç  duyulmayan  ve  hatta  mevcut  sosyal düzene zıt  düşen  fikirleriyle   iktidarına  ayak  bağı  olmaya  başlayan  Gorki’nin hayatı  soluyan  nefesini  kesecektir.

 Bizim  toplumsal  serüvenimiz de  meşrutiyet  ve  özellikle de  tanzimattan  bu  yana, batının  yaşadığı maceranın  çok  kötü  hazırlanmış  bir  versiyonu  gibidir. Çok  uzun  bir  zamandır  bu  toplumun  aydın (!) zümresi  kendi  dünyasına  ait  yeni değerleri, dünyanın  hiçbir  yerinde  görülmeyen bir  aleladelik  ve  umursamazlıkla  batılı  oryantalistlerden  öğrenmiş, onlar  gibi  düşünmeye  kendisini  zorlamış, onlar  gibi  görmüş  öyle  davranmış  ve  onların  aşağılayıcı  üslupları  ile  konuşarak  hem  komplekslerinden  kurtulmanın  hem de  bazı  övgülere  mazhar  olabilmenin  saadetli(!) yollarını  aramışlardır. Fransız  ve  İngiliz  siyasetinin  bireysel  vaatlerle   başlattıkları  yıkıma katılan civanmert(!) aydınlarımız, bu  yıkımı  bütün  toplum  katlarına  yayarak  bireyin  hem  maddi  dünyasında  hem de  fikir  âlemindeki  yağmalarını  tamamlarlar.

Toplumun  ekseriyetini  teşkil  eden  büyük  kitlelerin  felaketlerle  ve  ihanete  uğratılmış  vaatlerle  sürekli  horlanarak  yalnızca  tortusu  bırakılmış  hayatlarını  sürüyor  olmaları, kendi  fıtratlarındaki  potansiyellerini  ihmal  ederek  bazı  seçkin  kimselere  şuursuzca  bel  bağlayıp  kurtuluş  umudunu  yalnızca  onlara  has  kılmalarından  dolayıdır.  Oysa  imtiyazsız  ve  iltimassız  sosyal normları  yalnızca  nebîlerin  öğretisinde  bulabilirsiniz.  Çünkü  onların  insanlara  sunduğu, bütün  zorba  çekiciliklerden  arındırılmış  saf bir  hayatın  insan  fıtratına  denk  düşen kendi  realitesidir. 

Evet  niçin? Mutlu  olabilmek  için  varolan  temel  şartlara  rağmen  birey  neden  mutsuzdur? Kendi içinde  saklı  olan " iyi  ve  güzel  şeyleri "  neden  gün  ışığına  çıkaramıyor? Onları  alabildiğine  açık olmaktan  ve  gelişmekten  alıkoyan ne? Hangi  bilinmez  kuvvet  onları  " kendi  yollarına  dikilen  bir  engel "  haline  getiriyor  ve  kendi  içlerindeki  hazinelerin  yine  kendi  içlerinde  gömülü  bir  halde  kalmasına  yol  açıyor? Kaçınılmaz  bir  kader mi  bu? Bir çeşit  alın  yazısı mı?

Bu  soruların  cevaplarını  araştırdığımız  zaman  ilk  olarak, bütün  yaşama  biçimlerinde  ortak   olan  özelliğin  temel  bir  bilgisizlik  olduğunu  görüyoruz. Burada  bilgisizlik  olarak  ifade  ettiğimiz  şey, formel olarak  eğitim  görmemiş  olmak  şeklinde  anlaşılan  bilgisizlik değildir (3)

        

Buradaki söz  konusu   bilgi; insanın  kendi  öz  cevherine, hayatına, istikametine, saadetine, selâmetine  ve  hatta  bu  hayatın  içindeki  tarz  ve  üslûbuna  hükmedecek  ve  onu  hayatın  bütün  müşküllerine karşı  donanımlı  kılacak  kıymet  unsurlarıdır. Bu  gün  toplumumuzda   kaç  kişi  bu  konuda  sahip  olması gereken  bilgiye  sahip  olmanın  güven  ve  emniyetini  duyabilmektedir? Bir  yazar  bu  konuyu  güzel  ifade ediyor: "Termodinamiğin  ikinci  kanunun  bilmezsem  ne  kaybederim? Hiç.. Peki  Şhakespeare’yi  bilmemekle  ne  kaybederim? Dünyayı  kavramamı  sağlayan  başka  bir kaynak yoksa yaşamayı  kaçırırım." İşte  bu  bilgiden  mahrumiyet, kendisine  tabi  olmayanların da  kültürlerine, düşünce  hayatlarına  ve gündelik  yaşama  biçimlerini  yok  etmeye  yok  etmeye  yönelik  büyülü  bir  yansıma  olmaya  doğru  gitmektedir.  Bütün  kayıplarına  rağmen  gururla  erdem’i  taşıdıklarını  söyleyen  müslümanlar  dalgınlıklarından sıyrılıp  kendi  niteliklerini  gözden  geçirmelidirler. İşte  o  zaman  ellerinin  Leydi  Machbeth’in  ellerinden daha  temiz  olmadığını  göreceklerdir.

Bazan, Şam  üniversitesinde  okumuş  genç  bir  kızın  hayalini  görür  gibi  olurum. İmanı   ensar  kadınlarının  imanından  daha  az  olmayan  bu  genç  kıza  bir  gazeteci: " Yazın  sıcağında  bu  örtüye  nasıl  dayanıp  sabrettiğini" sorunca : " De ki: cehennem  ateşinin  sıcağı  daha  şiddetlidir" diye cevap vermişti (4)

Bu  kendinden  emin, güven  ve  vakar  içindeki  genç  kız, içinde  bulunduğu  aydınlık  noktaya  Kur’an’ın  temel  öğretilerini  içine  sindirerek  gelmiş  ve  hayatını  yaşanılmaya  değer  kılmıştı. Bu  hayatın  anlamlı  ve  imrenilir  kılınabilmesinin  bir  tek  yolu  vardır: Allah’ın  en  büyük  krallardan  daha  büyük olduğunu fark etmek...   

Leyla  bir  özge  can mıdır

Can  içinde  can mıdır

Bir  adam  anlattılar leylayı  avuçlarında  gizliyormuş

Bir  adam  koynunda  taşıyormuş  onu

Onları  kıskanmak mıdır  leylaya  giden  yol

Ağlasak  bağışlar mı

Nasıl  ölünür  uğrunda

Söz verilmiş  ülkede  yabancı

Ağlamayan  gezgini  düşündüm

Nil’i gözleriyle  içen  bir bilge  gibi

Sara  gülümsüyor                   

Yargıç  yok  taşı  kim  atacak

Leyla  bilmez mi  gerekli  olduğunu

Şu  anda

Ben  ibrahim  ve  sara             

Leyla bilmez mi          (5)

 

Evet, bu  gerçeği  anlayıp  içine  sindirmek  ve  o  realiteyi  kendi  gerçeğiniz  haline  getirmek. Birey  toplum   içindeki  sosyal  ödevini  bu  bilgilerle  yerine  getirir ve  konumunu  yine  bu  bilgilerle  tayin  eder  ve daha da  önemlisi, kendisine  kulluk  edeceği  Rabbini  ya da  önünde  saf  tutacağı  beşerî  ilâhlarını bu bilgi ile seçer. Bilgi  müslümanın  yitik  malıdır. Fakat  içinde  yaşadığımız  yüzyılda  olduğu  kadar, birey birey, hiçbir devirde bilgiye bu kadar derin bir şiddetle muhtaç olmamıştı. Olmamıştı, şimdiye kadar yaşadığı hiçbir dönemde böylesine ağır,böylesine merhametsiz, böylesine  aşağılayıcı ve böylesine karmaşık bir kuşatma ile yüz yüze gelmemişti... Mü’min  önce  fikrini  kaybetti  sonra da  yüreğini... " Ey mü’minler! Yoksa siz sizden önce gelip  geçenlerin başına gelenler sizin de başınıza  gelmeden  Cennet’e  gireceğinizi mi  sandınız? Yoksulluk  ve  sıkıntı  onlara öylesine  dokunmuş  ve  sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve beraberindeki mü’minler: Allah’ın yardımı ne zaman dediler. Bilesiniz ki  Allah’ın  yardımı yakındır. (6)

Bu etrafınıza baktığınızda  göreceğiniz  tablo  gelecek  açısından  pek  ümit  verici  değildir. Paramparça, bölük pörçük  olmuş  ve  yalnızca  kendi  doğruluğuna  şahitlik  eden kendi etraflarına kurdukları siteler, sadece Sezarların tapınaklarına tuğlalar  taşıyacak köleler yetiştirmektedir. Cehaletin oluşturduğu sahte zavallı kalabalığın  özgürlüğünü de aldı ölümsüzlüğünü de....    

"Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü  şeytan çok merhametli olan Allah’a  asî oldu" (7)  İbrahim  peygamberin (Allah’ın selâmı üzerine olsun) babasına bu  âyetteki  öğütleri  bütün  müslümanların  kulaklarına  küpe  olacak  niteliktedir. Modern  dünyada  yeni  ve  aydınlık  bir  insan  tipinin  doğması; onuru  yıpranmış, idealini  kaybetmiş, düşünce  dünyası  vurgun  yemiş, beyni  tozlanmış, geleneksel  tutsaklığını  sürdüren  sorumsuz, idraksiz  ve  niteliksiz  insan tipinin  hafızalarımızdan  bir  daha  dirilmemek  üzere  silinmesi  ile  mümkün  olacaktır. "Ey insanlar! Sizi  ve  sizden  öncekileri  yaratan Rabbinize  kulluk   ediniz. Umulur ki  böylece  kurtulmuş  olursunuz (8)  Allah  rahmet  eylesin  Mehmed  kif’in  Mısır dan  Mahir  İz’e  gönderdiği  hatıra  resmin  arkasına  el  yazısı  ile  karalayıverdiği  bir  dörtlük  onun  iç  dünyasında  kopan  fırtınaların  şiddetini  gösterir  ve bir  manada da  iğneli  bir  iç  sorgulamasının  feryadı  gibidir.

Dış  yüzüm  böyle  ağardıkça  ağarmakta  fakat

Sormayın  iç  yüzümün  rengini: Yüzler  karası

Beni  kendimden  utandırdı,  hakikat  şimdi

Bana  hiç  benzemeyen  sûretimin  manzarası.

Artık  adım  attığım  her  yerde  yüz  kızartıcı  bir  kaçışın  hazzını  duyanları  istemiyorum. Önümde  kıyamet  çukurlarını, gecenin  zifiri  karanlığını, Ay’ın  solmuş  ışığını, yerinde  titreyen  dizleri, seherde  göğe açılamayan elleri, korkarak susan dilleri, mihraplardan  dökülen  avutucu  dilleri  istemiyorum...

(1) Eric  Hoffer / Kesin  İnançlılar / shf.90

(2) a.g.e /  shf.155

(3) Karen  Honey / Çağımızın Tedirgin İnsanı / shf.11

(4) Prof. Dr. M.Ali  Haşimi / Müslümanın Şahsiyeti / shf.81

(5) İlhami  Çiçek / Göğekin / shf.85

(6) Kur’an-ı  Kerim / Bakara  suresi / a.214

(7) Kur’an-ı  Kerim / Meryem  suresi / a.44

(8) Kur’an-ı  Kerim / Bakara  suresi / a.21

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin