|
Hacc
Hacc,
İslam’ın en önemli kurumsal ibadetlerinden biridir.
Günümüzde diğer pek çok ibadet gibi asli anlamlarından
arındırılmış ve sıradan bir ritüele dönüştürülmüş olan
Hacc, içinde nice önemli hikmetleri barındıran, dinin
çok temel rükünlerinden birini temsil etmektedir. Bu
nedenledir ki, fıkıhta İslam’ın 5 esasından biri olarak
anılmış ve hem beden hem de mal ile yapılması
gerekçesiyle, sadece beden ile yapılan namaz ve oruçtan
ayrıca da sadece mal ile ifa edilen zekattan daha üstün
tutulmuştur. Fıkıh dilinde "Arafat’da özel vaktinde bir
miktar durmak ve ardından Kabe-i Muazzama’yı usulü üzere
tavaf etmek" olarak tanımlanan Haccın eda şartları,
ihram, Arafat’ta vakfe yapmak, Kabe’yi tavaf, Safa ile
Merve arasında sa’y etmek ve başı traş etmek veya
kısaltmaktır. Bu temel şartları yerine getiren mü’min
kişiye Hacc (Hacı) denir ve Allah’ın kulu üzerindeki
hakklarından birini yerine getirmiş bir kişi olarak
saygınlık kazanır. Bunun dışında, Haccın bütün diğer
şartlarını taşıyan, ancak sadece belli bir vakit şartı
olmayan ibadete ise ‘umre’ denir ve her mevsimde
yapılabilir. Umre ibadetini yerine getiren mümine de
mu’temir denir.
Hacc ibadeti,
İslam’ın emir ve yasaklarının espirisinin kalplerden
silindiği, şekilciliğin egemen olduğu her dönemde,
namaz, zekat, oruç gibi diğer kurumsal ibadetlerde
olduğu üzere, geniş kitlelerce sadece ‘menasik’ine şekli
anlamda uyulan bir ritüel olarak görülmeye başlanmıştır.
Çok sağlam kuralları olması nedeniyle, İbrahim (AS)’dan
beri, çağlar boyunca kurumsal varlığını sürdürmüştür,
ancak Tevhidi bilincin yitirilmesiyle birlikte,
menasikin de anlam içeriği daralmış ve neredeyse
başkalaştırılmıştır. Bu nedenle Haccı anlamak ve gereği
üzere ‘Hacı olmak’ için, bu menasikin ‘anlam’ı iyi
bilinmeli ve idrak edilmelidir.
Bu bağlamda
öncelikle Hacc kelimesinin içerdiği anlamların tahlili
gereklidir. Hacc, "ziyarete yönelmek, gidip gelmek"
anlamından türetilmiş bir kelimedir ve çoğunlukla da bu
içeriğiyle kullanılır. Arap dilinde bir kimse bir şeye
defalarca niyetlenip, ona sürekli gidip geldiği zaman
"hacce fülanu’ş-şey’e" denilir. Bu anlama uygun olarak,
aynı kökten türetilen ‘hicec’ kelimesi, insanlar her
sene haccettikleri için sene/yıl (Kasas:27), ‘Zilhicce’
(kameri ay), ziyaretin çok olduğu ay, ‘mehacc’ (cadde)
kelimesi ise insanların çokça gidip-geldikleri sokak
anlamında kullanılmaktadır. Fakat h-c-c fiil kökünün
ayrıca "münakaşa ve mücadele etmek, tartışmak" anlamı da
vardır ki, Kur’an, daha çok bu anlamdan türetilen
varyasyonları kullanmaktadır. Nitekim h-c-c fiili, Hacc
formunda, Bakara:189, 196 197 ve 203; Tevbe:3; Hacc:27;
Ali İmran:97 ve Tevbe:19. ayetlerde yaygın kullanımıyla
geçerken, Bakara:258, Ali İmran:61 ve 66, En’am:80, Ali
İmran:20 ve 65, Bakara:139; Şura:15 ve Mü’min:47.
ayetlerde "h-c-c... fi..." kalıbında "çekişip-tartışmak"
anlamında, "Bakara:76, Ali İmran:73, Şura:16. ayetlerde
ve "h-c-c... inde ..." kalıbıyla "tartışmada delil öne
sürme" anlamında kullanılmıştır. Yine Bakara: 150,
Nisa:165, En’am:80 ve 149 ile Casiye:25. ayetlerde de
delil getirme fiil kökeninden türetilmiş ‘hüccet’
formunda kullanılmıştır. ‘Hüccet’ formu, karşılıklı
olarak ‘çekişip-tartışan’ muarızların kendi iddialarını
kanıtlamak için öne sürdükleri karineleri
karşılamaktadır. Bu anlamın, Hacc kelimesine
hamledilmesi de mümkündür. Çünkü Haccın menasiki, kafir
ve müşriklerin temel iddialarını çürütecek ve Tevhid
dininin tezlerini kanıtlayacak pek çok ‘şiar’ ve
‘hüccet’ ile doludur. Bu açıdan Haccı, Tevhidin
hüccetlerini açık bir şekilde gösteren ibadet olarak
tanımlamak da mümkündür.
Haccın
manasını gereği gibi kavrayabilmek için, Hacc
menasikinin temel safhalarını ve bu safhalarda yer alan
kavramları irdelemek gerekir. Öncelikle Hacı adayları,
Mekke’ye ulaşan yollardan belirlenmiş noktalara, yani
Mi’kat’e vardıklarında ihrama girerler. İhram, Haccın
başlangıcını temsil eder. Bundan sonra, hacı adayları,
belirlenmiş kurallara göre hareket etmek
durumundadırlar. Eğer bir hacı, Mekke’ye vardığında umre
yapmak isterse, Zilhicce’nin 7’sine kadar ihramdan çıkar
ve onun gerektirdiği yasaklardan da kurtulur.
Zilhicce’nin 8’inde Mekke’de tekrar ihram giyilir ve
sonra Mina vadisine gidilir. 9’uncu gün Mina’dan
Arafat’a geçilir ve o gün akşama kadar orada vakfe
yapılır. Daha sonra Müzdelife’ye gidilir ve Zilhicce’nin
9’unu 10’una bağlayan gece, orada, namaz, dua, tefekkür
ile geçirilir. 10’uncu günün sabahı tekrar Mina’ya
gelinir ve orada kurban kesilir. Ardından ihramdan
çıkılır ve Mekke’ye dönülerek Ziyaret Tavafı yapılır.
Nihayet Mina’ya geçilir ve Teşrik Günleri’nde orada 2 ya
da 3 gün kalınır. Bu vecibeler yerine getirildiğinde
Hacc menasiki tamamlanmış olur ve kişi hacı olur. Bütün
bu vecibeler Kur’an’da Bakara:196-203. ayetler ile
Hacc:26-33. ayetlerde temel esasları ile anlatılmıştır.
Fakat gerçek anlamıyla Haccı eda edebilmek için elbette
bu menasikin engin anlamlarını kavramak gerekmektedir.
Bu nedenle, ihram, Mescid-i Haram, İbrahim (AS),
Safa-Merve arası sa’y, Arafat’ta vakfeye durmak, Şeytan
taşlama, kurban ve Mina gibi önemli kavramların Tevhid
dinindeki yeri ve öneminin izah edilmesi lazımdır.
Hacc
menasikinin temelinde Beyt-i Atik vardır. Kur’an’ın
ifadesiyle bu ev Hz. İbrahim’e Allah tarafından verilen
emirle yaptırılmıştır ve Allahu Teala da bu mübarek
mekanı ‘evim’ olarak tanımlamıştır (Hacc:26). Ali İmran
suresi 96. ve 97. ayetleri bu hususu çok açık bir
şekilde açıklamaktadır: "Gerçek şu ki, insanlar için ilk
kurulan Ev, Bekke (Mekke)’de, o, kutlu ve alemler için
hidayet olan (Ka’be)dir. Orada apaçık ayetler ve
İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse o
güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev’i
haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır..."
Ayetin "güç yetirenlerin Ev’i haccetmesi Allah’ın
insanlar üzerindeki hakkıdır" ifadesi o kadar güçlüdür
ki, diğer pek çok ibadet için bu şekilde vurguya pek
rastlanmaz. Hz. İbrahim Beyt’i inşa ettikten sonra,
Allahu teala, ona "tavaf edenler, kıyam edenler, rüku ve
seced edenler için Evimi temizle. İnsanlar içinde Haccı
ilan et, gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun
develer üzerinde sana gelsinler" (Hacc:26-27) buyruğunu
bildirmiştir ve o günden beri, Hacc ibadeti, Müşriklerin
kimi şartlarını ihlal ve menasiklerinin anlamlarını
tahrif etmelerine rağmen, kurumsal bir ibadet olarak
günümüze kadar yapılagelmiştir. Hacı adayı, bu bilinç
ile, bütün dünyevi bağlardan kendini arındırarak ve
sadece Allah’ın rızasını kazanmak için Allah’ın evini
ziyarete koşar. Mi’kata gelindiğinde, insan karakterini
örten, dünyevi makam ve statülerin, tercihlerin,
farklılıkların ve ırksal, grupsal, ailevi ayrıcalıkların
bir simgesi olan elbiseler terk edilir ve dikişsiz beyaz
kumaştan yapılmış ihrama bürünülür. Bu çok önemli bir
semboldür. Allah’ın karşısında bütün insanların bir
olduğunu anlatır. Kişi, bütün benlik ve bencillik
eğilimlerinden bu elbise ile kurtulur. Böylece Hacı
adayı, bir kefeni sembolize eden ihramla, ayrıca ölümü
ve ahireti hatırlar. Mikatta ihrama girmek için toplanan
Hacılar sanki Mahşer Günü Allah’ın huzurunda toplanmış
insanlığı temsil ederler. O günün tek hakimi nasıl Allah
ise, Hacc günlerinin tek hakimi de O’dur ve Hacı, ihrama
giren milyonlarla birlikte bu duyguyu yüreğinin ta
derinliklerinde hisseder. Artık Hacılar, "insanları ve
cinleri Bana ibadet etsinler diye yarattım" buyuran
Rabblerine koşmuşlar ve Allah’ın üzerlerindeki haklarını
eda etmek için bütün dünyevi istek ve arzularından
sıyrılmış olarak O’nun huzurunda toplanmışlardır.
İhramlı iken, kadına yaklaşmak, günaha sapmak ve kavga
etmek yasaktır (Bakara:197). Bu bağlamda, hacı, dikişli
elbiselerini çıkarır ve sadece ihram giyer. Başını ve
ayaklarını açık bulundurur. Silah taşımaz, zevcesiyle
cinsel ilişkiyi terk eder. Güzel koku kullanmaz ve
koklamaz. Avlanmaz, hayvan ve böcekleri incitmez.
Bitkileri kırmaz ve koparmaz. Saçlarını kesmez veya
kısaltmaz. Temizlenir, yıkanır ve abdest alır. Artık
hacc başlamıştır. "Lebbeyk Allah’ım, lebbeyk! Hamd ve
nimet senindir, mülk de senindir. Senin ortağın yok,
lebbeyk" nidalarıyla telbiyede bulunan hacıların
heyecanı, "Allah’ın evi" olan Kabe’ye doğru yaklaştıkça
giderek artar. Ve Kabe’nin görünmesiyle birlikte,
lebbeyk sesleri birden kesilir. Artık derin bir
sessizlik vardır. Bu sessizliğin tek hakimi, Hacıların
gönüllerine hükmeden Allah’tır. Bu bölgede namazlar
kısaltılmaz. Çünkü burası Allah’ın evidir ve konukları
da yabancı değildirler. Burada herkes güven altındadır.
Zira herkes kendisini kendi evinde hissetmektedir.
Ka’be, şatafatsız ve sade bir yapıdır ve insanı meşgul
edecek her türlü tezyinattan uzak bir şekilde inşa
edilmiştir. Çünkü Allah’ın evinde en değerli şey, takva
süsüdür.
Umre ve Haccı
birlikte yapmaya niyetlenen hacılar, Zilhicce’nin 7’sine
kadar, umrenin gerekleri olarak, Ka’be’yi tavaf ederler,
Makam-ı İbrahim’de namaz kılarlar ve Safa-Merve arasında
sa’y ederek umreyi tamamlar ve ihramdan çıkarlar. Zira
Büyük Hacc (Hacc-ı Ekber) için Zilhicce’nin 8’inde
tekrar ihrama girecekler ve 9’unda da Arafat’a vakfe
için çıkacaklardır. Hacı, tavaf ederken, güneş
sisteminde kendi yörüngelerinde yürüyen yıldızlara
benzer. Ka’be güneşi temsil eder ve insanlar onun
etrafında dönen, ona tabi yıldızlar gibidirler. İşte bu
nedenle tavaf, Tevhid’in bu dinin merkezinde yer
alışının canlı bir timsalidir. Hacı, dairesel
hareketlerle Kabe etrafında dönen insan seline katılır
ve Allah’a bütün benlikleriyle teslim olmaya azimli
Muvahhidlerin içinde kaybolur. Bu insan seli içinde
benlik yoktur, biz bilinci vardır. Tavaf 7 kez yapılır
ve Hacer-ül Esved’in bulunduğu noktadan başlar, oradan
biter. Hacı, sağ eliyle Hacer’ül-Esved’e dokunmalıdır ki
bu hareket, ibadet ve taat konusunda Allah’la
ahidleşmeyi sembolize eder. Kimi hadislerde ifade
edildiği gibi, Hacı, burada sanki Allah ile
musafahalaşmaktadır! Ahidleşmenin ardından Makam-ı
İbrahim’e geçilir ve 2 rekat namaz kılınır. Burası, Hz.
İbrahim’in Ka’beyi inşa ederken ilk taşı
(Hacer’ül-Esved’i) koyduğu mekandır. Allah’la ahidleşen
hacı, artık İbrahim’in kimliğine bürünmeli ve tek başına
bir Ümmet olan İbrahim gibi davranmalıdır (Nahl:120).
Daha sonra Safa ve Merve tepeleri arasında bulunan
Mes’a’ya gidilir. Tavaf ve ahidleşmeden sonra bu iki
tepe arasında 7 kez gerçekleştirilen koşu, insanın dünya
hayatındaki cehdini sembolize eder. Hacı burada Hz.
İsmail’in annesinin su aramak için gösterdiği o büyük
cehdi temsilen sa’yeder. Sa’y, dünyada insanın
çalışıp-çabalamasının sembolüdür. İnsan, bu dünyaya
kulluk için gelir; Allah ondan bu konuda söz alır ve bu
ahidleşmenin ardından dünya hayatı başlar. Kul, bu yolda
cehd ve cihad eder. İşte sa’yi böyle anlamak gerekir.
Sa’y 7 kez yapıldığı için başladığı yer olan Safa’da
değil, Merve’de biter. Bu da, insanın doğum ve ölümü
boyunca izlediği doğrusal hattın karşılığıdır. Tavaf da
dairesel hareketlerle aynı yere gelen hacı, Sa’y
sonrasında, hayat serüvenini temsilen, başladığı yerde
değil, yolun bitimindedir. Hacı, sa’y sonunda ahdine
vefa göstermiş ve hayatını bu yolda çalışarak
geçirmiştir. Zilhiccenin 9’uncu günü hacılar Arafat’a
çıkarlar. Arafat, Hz. Adem’in Hz. Havva ile buluştuğu,
birbirlerini ‘tanıdığı’ yer olarak bilinir. Burada
hacılar vakfe ederler. Herhangi bir şey yapmadan sadece
tefekkür ve dua ile orada beklerler. Arafat vakfesi
Haccın iki temel rüknünden biridir. Büyük Hacc buradan
başlar. Benliğine takvası ve fücuru ilham edilen Adem,
işlememesi gereken günahı işlemiş ve ‘düşüş’
gerçekleşmiştir. Dokuzuncu günün öğlen vakti, güneş
ışığının altında vakfe başlamıştır. Burası insanların
Rabblerine dönecekleri güne kadar çıkacakları zorlu
yolculuğun hazırlık safhasını temsil etmektedir. Vakfe
akşam vaktine kadar sürer. Güneşin batımından sonra
insanlar, güneş yönünde batıya yönelirler ve Meş’ar’a
hareket ederler. Oturmadan, dinlenmeden yapılan bir
yürüyüşten sonra Meş’ar’a gelinir. Çünkü insanın bu
dünyada vakti fazla değildir. Vazifelerini, gereği gibi
ve sırasında yapmalıdır. Burada eğlenmek, vakit harcamak
yoktur. Meş’ar amaçtır; insanlık için tek kurtuluşun
Tevhid olduğunu simgeler. Bu yüzden hacılar, sanki
geceden korkuyorlarmış gibi, karanlıklardan kaçarak,
ışığa doğru yönelirler. "Arafat’tan boşanıp aktığınız
zaman Meş’ar-ı Haram’ın yanında Allah’ı zikredin. O size
nasıl hidayet ettiyse siz de O’nu öylece anın."
(Bakara:198). Yol, ışık gerektirir ve Arafat bu nedenle
Adem’in dünyaya inişini ve zorlu yolculuğunun
başlangıcını temsil eder. Gece ise, ıssızlığı ve
tefekkürü temsil eder. Hacılar Meş’ar’da iken, bütün
dikkatlerini toplarlar ve gecenin sessizliğinde tefekkür
ederler. Hacılar, Meş’ar’da düşünmek, plan yapmak ve
zorlu Tevhid mücadelesinde kendilerini savaşa hazırlamak
için bulunmaktadırlar. Bütün gece burada bekleyen
hacılar, taş toplarlar ve savaş hazırlıklarını
tamamlarlar. Bayram günü girdiğinde, Mina’ya yolculuk
başlar. Tevhid ordusu, düzenli, çabuk ve kararlı
adımlarla yola çıkar. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte
ordu, Şeytan’a karşı savaşına hazırdır artık
(Bakara:199). Mina girişinde herkes durur ve güneşin ilk
ışıklarıyla savaş başlar. Burada birbirinden yüz metre
uzakta duran 3 şeytan vardır. Hacılar, önce, ilk ikisini
geçip 3.cüsünü vururlar. Çünkü asıl hedef odur. Önde yer
alanlar sahte putlardır ve Tevhid eri olarak hacı bunun
bilincindedir. Şeytan taşlamadan sonra hemen kurban
kesilmelidir. Çünkü artık her bir hacı, İbrahim’dir.
Allah’ın her emrini yerine getirmeye azimli bir tevhid
eridir. O halde, hacı, en sevdiği şeyden
vazgeçebilmelidir. Bu ise İsmail ile
sembolleştirilmiştir. İsmail, İbrahim’in göz bebeğidir,
fakat ondan vazgeçmesi istenmektedir. O da emre uyacak
ve İsmailini kurban edecektir. İhramı kuşanan hacı,
nasıl bütün ayrıcalıklardan kendisini soyutlama sözü
vermişse, şimdi bu sözün tutulması zamanıdır. Allah’a
kesin bir teslimiyetle teslim olunma zamanıdır. Bu
dünyada mallar ve evlatlar hep bir imtihan vesiledir
(Enfal:28). O halde, en yüce değer uğruna bütün diğer
geçici değerlerden vazgeçilmelidir. İşte bunu yapabilen
hacı, sınavı geçmiş, kazananlardan olmuştur. Saçlar
kesilir, ihramdan çıkılır. Artık sevinebilir ve
kardeşleriyle kucaklaşabilir. İşte Bayram’ın anlamı da
budur. Haccın rükünlerinin tamamlanmasından hacılar,
Mina’da 2 ya da 3 gün kalırlar. Bu süre zarfında, Hacc
esnasında yaptıklarını ve döndükten sonra yapacaklarını
düşünürler. Dünyanın başka yörelerinden gelen, aynı
duygu ve düşünceleri paylaşan kardeşleriyle sorunlarını
tartışırlar. Bir büyük Kongre’dir orası. Hacılar, yek
vücud olarak, şirk güçlerine karşı savaşacaklarına ve
salih amellerde bulanacaklarına dair sözleşirler.
Mina’da Bayram’dan sonra 3 gün süren Teşrik günlerinde
kalmanın bir anlamı vardır. İlk gün büyük şeytanı
taşlayıp bozguna uğrattıktan sonra, Şeytan’ın tamamen
mağlup edildiğinden emin olmak için, ikinci ve üçüncü
günlerde de sırasıyla birinci, ikinci ve üçüncü putlar
taşlanır. Burada amaç, kesin bir zafer kazanmaktır. İlk
gün Şeytan’a karşı kazanılan zaferden sonra, taşlar
elden bırakılmaz, çünkü Şeytan’a karşı savaş, ancak
bilincin sürekli uyanık tutulmasıyla mümkündür. İşte
Mina’da beklemenin ve Şeytan taşlamaya devam etmenin
anlamı budur. Mü’min her an cihada hazır olmalıdır. Her
anı cihad üzere olmalıdır. Bilincini sürekli diri
tutmalıdır, büyük zafere ancak böyle ulaşabilir.
İşte Hacc
menasikinin taşıdığı bu anlamlar, Haccın niçin çok
önemli bir kurumsal ibadet olduğunu açıklamaktadır. Bu
büyük tecrübeyi yaşayan hacı, İslam’ın temelinde yer
alan değerleri bizzat yaşayarak hisseder. Bu kadar
önemli bir tecrübeyi yaşayan hacının, ülkesine
döndüğünde de bütün söz ve hareketlerine dikkat etmesi
gerekir. Bu yüzdendir ki, İslam ülkelerinde ‘hacı’
ünvanını almış kişilere büyük hürmet gösterilir. Fakat
Tevhidi bilincin yitirildiği dönemlerde, her ibadet için
olduğu gibi, Hacc’ın da içeriği boşalmış ve şekli bir
ritüele dönüşmüştür. Tevhidi bilince sahip olmayan
yığınların icra ettiği ritüel, bir ziyaretin ötesine
geçemez olmuştur. Bu nedenle de Haccı eda eden kişiden
beklenen ahlaki tavır, dönüşten sonra büyük kitlelerin
hayatında görülemez olmuştur. O halde, Haccı gereği gibi
eda edebilmek için öncelikle bir Tevhidi bilinç
lazımdır. Bu ise, hayatın iman ve cihaddan ibaret
olduğunun bilincine varmakla mümkündür.
Son olarak,
Haccın şartlarından ‘emniyet’ şartı üzerinde
durulmalıdır. Fıkıhta dahi, eğer yol emniyeti yoksa,
yolda tehlike varsa haccın farz olmadığı fetvası yer
almaktadır. Fakat bugün yol emniyetinden ziyade, Hacc’ın
eda edileceği beldelerin emniyet içinde olmadığı
görülmektedir. Bu durum, Müşriklerin egemenliğindeki
Mekke ortamına benzemektedir. Hz. Peygamber’in Hacc
etmek istediği ve fakat Hudeybiye Musalahası ile geri
döndüğü malumdur. Bugün İslam ülkelerinin çoğunda
benzeri bir özellik vardır. İslam ülkeleri çoktandır
müşrik kavimlere boyun eğmiş, bağımlı ulus-devletlerce
yönetilmektedir ve Haram Bölge’deki yönetim de bunlardan
biridir. Suudilerin egemenliği, diğer ulus-devletlerin
egemenliğinden farklı değildir. Örneğin bütün İslam
ülkelerinde camiler vardır ve halkın namaz kılmasına
karışılmaz. Ancak namaz, bir Tevhid eylemi olarak icra
edildiğinde bu yönetimler, derhal ‘aşırı İslamcı’,
‘radikal’, ‘fundamentalist’ gibi suçlamalarla,
muvahhidleri baskı altına almaya çalışırlar. Suudiler
de, Hacc, şekli bir ritüel olarak icra edilirse buna
itiraz etmemekte, ancak Haccın Tevhidi, siyasi ve sosyal
boyutlarını öne çıkaracak şekilde bir tavır ortaya
konulduğunda, buna en sert şekilde müdahale
etmektedirler. 1979’da, müşriklerin ayak basması yasak
olan Haram-ı Şerif’e Fransız askerlerini çağıran ve
Ka’be’ye sığınan genç müslümanların pek çoğunu katleden
Suudi yönetimi olduğu gibi, 1987’deki Hacc esnasında,
Hacıların gösterilerini, silahlı bir şekilde bastıranlar
da yine Suudilerdir. O halde, Haram Bölge’nin özde
‘emin’ bir bölge olmadığı açıktır. Ancak buna rağmen,
Mü’minlerin Haccı terk etmek şeklinde bir tavır içine
girmeleri gerekmez. Tıpkı bugünkü rejimlerin
camilerinin, gerçek Mescidler hüviyetinden çıkarılmış
olmasının, namazı terk etmeyi gerektirmeyişi gibi,
Haccın da, sadece Haram Bölge’de icra edilen bir ibadet
olması nedeniyle terk edilmesi gerekmez. Fakat tüm İslam
beldelerinde olduğu gibi, yönetimin İslamileştirilmesi
çabası, bundan önce gelir. Çünkü iktidarın İslam’a
teslim edilmesi, pek çok ibadetin yerine getirilebilmesi
için bir ön şarttır. Haccın menasikini gereğince idrak
eden ve Hacc edip yurtlarına dönen hacıların, hacı
olduktan sonra aynı bilinçle hareket etmeleri ve "fitne
ortadan kalkıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya
kadar" cehd etmeleri gerekir. Haccın anlamına varmak,
ancak bu bilinci kuşanmakla mümkündür.
© 2002 İktibas |