|
Afganistan’ın Dünü Bugünü
Konuşmacı: Bahaddin YILDIZ
Ocak ayında
konuğumuz, Afganistan’ın tarihi, etnik yapısı ve güncel
sorunları üzerine çalışmaları olan Bahaddin Yıldız’dı.
"Dünü ve Bugünü ile Afganistan" başlıklı tebliğine,
Afganistan olaylarının önemsenmesinin gerekliliğine
vurguda bulunarak başlayan Yıldız’ın ilk tespiti,
medyada konu hakkında çıkan yorumların büyük kısmının
gerçeği yeterince aktaramadığı hatta önemli çarpıtmalar
yapıldığı oldu. Bu arada ‘dini kanallar’ olarak bilinen
televizyonların bu hatayı daha fazlasıyla işlediğini,
buna karşın laik kanallarda hatanın daha az yapıldığını
söyleyen konuşmacı, Türkiye’nin de ülke olarak takip
ettiği politikanın, genel olarak ‘günü kurtarmaya’
yönelik olduğunu ve bu yüzden ciddi sonuçlar doğurmasını
pek mümkün görmediğini belirtti. Afganistan hadisesinin
niçin önemsenmesi gerekir? sorusuna cevap olarak
öncelikle jeostratejik gerekçeyi gösteren Yıldız, bu
bağlamda, Afganistan’ın İslam dünyasının en önemli ve
‘dışarıdan müdahalelere açık’ bir bölgesi olduğu
tespitinde bulundu. Keşmir, Doğu Türkistan ve Rusya ile
sınırı olan bu bölgeyi, Ortadoğu’dan sonra ciddi siyasi
çalkantılar yaşamış ikinci önemli coğrafya olarak
tanımlayan konuşmacı, bölgenin tampon özelliği
taşımasının da, dışarıdan müdahalelere neden maruz
kaldığını yeterince açıkladığı kanaatinde olduğunu ifade
etti. Müdahil ülkeler olarak İngiltere ve Rusya’nın bu
bölgede sürekli çıkar çatışması içinde olduğunu söyleyen
Yıldız, bölgenin önemine binanen daha sonra Amerika’nın
bu denkleme girdiğini belirtti. Ülkedeki etnik yapı ve
bunun sonuçları hakkında da geniş malumatlar veren
konuşmacı, bu bağlamda şunları söyledi: "ülkede
Peştunlar güneyde yoğun olarak bulunuyor. Peştunistan,
Pakistan’ın kuzeybatı bölgeleri ile Afganistan’ın
güneyini kaplayan bir bölge. Dolayısıyla Afganistan ve
Pakistan sınırlarının içinde yoğun Peştun nüfusu ikiye
bölünmüş oluyor. 19. Asrın son yıllarında İngilizler,
bölünmüş olan bu bölgenin yüz yıl sonra tıpkı Hong
Kong’un Çin’e devredilmesi hadisesinde olduğu gibi,
birleştirileceği sözü ile bir antlaşma imzalıyorlar.
Burhaneddin Rabbani, bunu 1990’ların başında
hatırlatıyor ama sonuç alınamıyor. Yani Rabbani
güneydeki Peştun bölgesinin Afganistan’a verilmesini
istiyor ama sonuç çıkmıyor. Peştunlar ayrıca savaşçı bir
kavim. Bu özelliğe sahip bir diğer kavim Özbekler.
Hazaralar ve Tacikler o kadar değiller. Dolayısıyla
Afganistan’daki hadiselerde bu iki kavmin öne çıkmasını
biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Ülkenin %
100’ü müslüman. Sadece %15 Şii nüfus var. Gerisi Hanefi.
Peştunlar ise mezhepleri konusunda çok hassaslar. Mesela
Türkiye’de de kime sorsanız Hanefiyim der ama orada
sözün başına bir de "elhamdülillah"ı eklerler. Ülkenin
resmi dili Farsça ve ortak dil aynı zamanda. İkinci dil
Peştuca. Peştuzebanlar için Peştun olmak ve Peştucayı
kullanmak çok önemli. Bunu milliyetçi bir tonla
vurgularlar. Zaten 1935 yılında Zahir Şah, Peştuca’yı
resmi dil ilan etti fakat bu tutmadı. Farsça’nın
etkisini kırma yönündeki çabalar başarısız kaldı."
Daha sonra
ülkenin tarihindeki önemli olaylara ve bu olayların
günümüzdeki güncel konuları değinen Yıldız, ilk Afgan
devletinin, Ahmet Şah Durrani tarafından 1747’de
Kandahar’da kurulmasına değinirken, Kandahar’ın
Peştunlar için öneminin buradan geldiğine dikkatleri
çekti. Ülke tarihinde Emir Abdurrahman ve Emanullah Han
isimlerinin 19. yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında
İngiliz politikaları doğrultusunda güttükleri siyaset
ile öne çıktığını söyleyen konuşmacı, Emanullah Han
dönemindeki bir hadisenin, bugün Afganlıların
karakteristik özelliklerini anlama konusunda yardımcı
olacağını ifade ederek şunları anlattı: "Afganlılar
misafirperverdirler ve bu konuda çok farklı özellikte
bir hassasiyet sahibidirler. Mesela siz bugün
Afganistan’a gitseniz ve ilk gittiğiniz yerde sizi
misafir etseler, o gün orada kalmalısınız. İsterse en
yakın akrabanız olsun, oraya gitmek isteyin, sizi
bırakmazlar. Gitmek isterseniz size başka gözle
bakarlar. Buna dair Emanullah Han döneminde bir hadise
vardır. Emanullah Han, kendisine sığınan misafirleri o
dönemde Ruslar’a teslim etmiş. Bu hadise Afganlıların
zihninde silinmez izler bırakmıştır ve sırf bu yüzden
bugün dahi Emanullah Han’a kötü gözle bakarlar."
Emanullah Han’ın bir diğer özelliği olarak kılık-kıyafet
vs. devrimi yapmayı hatırlatan Yıldız, bu politikanın
ülkede tutmadığını ve yapılan devrimlerin pek etkili
olamadığını da söyledi. 1929 devrilen Emanullah Han’ın
yerine, bugün ismi sıkça gündeme gelen Zahir Şah’ın
babası Nadir Han’ın kral seçildiği bilgisini aktaran
konuşmacı, Nadir Han’ın en önemli özelliğinin Loya
Jirga’yı ilk kez toplaması ve Farsça’nın resmi dil
olmaktan çıkarılması teklifini getirmesi olduğunu ifade
etti. Bu hadiseye ilişkin olarak Yıldız ayrıca şu
bilgileri verdi: "Nadir Han, bütün kabile temsilcilerini
topladıktan sonra, iktidarı ele geçirmek istediğini
söylüyor ve onlardan destek istiyor. Onlar da bu teklifi
kabul ediyorlar. O zaman ki yöneticiye de iktidarı
devretmesi karşılığında canını bağışlayacağı sözünü
veriyor. Neyse kral kabul ediyor, Nadir Şah kralın
sarayına giriyor, ancak sözünü tutmuyor ve kralı
öldürüyor. Bu hadise Afganlılarca çok kötü bir hareket
olarak algılanıyor ve Nadir Şah’ın isminin ‘kasemhor’
(yeminini bozan) olarak kalmasına neden oluyor.
Afganlılar, bunu, bir hakaret sözü olarak kullanıyorlar.
Çünkü Afganlılar da burada söylenildiği gibi küfürler
yoktur. Yemin bozmanın Afganlılarca bağışlanmaz bir
tarafı vardır ve bu yüzden Nadir Şah’ı hiç sevmezler."
Nadir Şah’ın yerine oğlu Zahir Şah’ın geçtiğini fakat
gerçekte yönetimin onun elinde değil amcalarının ve amca
oğullarının elinde olduğunu söyleyen Yıldız, bu durumun
1973 yılına kadar bu şekilde sürdüğünü ifade etti. Zahir
Şah’tan sonra 1978 yılına kadar yönetimi elinde
bulunduran Davud Han döneminde Rus etkisinin arttığını
ifade eden konuşmacı, 27 Aralık 1979’da Rusların fiilen
ülkeyi istila etmesiyle de Afgan Cihadı’nın başladığını
sözlerine ekledi.
Bu arada
İslamcı örgütlerin gelişme seyrini anlatan Yıldız, 1966
yılında 25-28 talebesi olan Kabil’deki Şeriat
Fakültesi’nde bu sayının 1968’de 200’ü geçtiğini ve ilk
tohumun Gulam Muhammed Nuri’nin ev sohbetleriyle
başladığını söyledi. Sayyaf ve Rabbani’nin bu dönemde
hocalık yaptığını ve 1970’lerin başında bütün Kabil
Üniversitesi’nin İslamcı güçlerin denetimine geçtiğini
söyleyen konuşmacı, bu bağlamda gelişmeleri açıklama şu
sözlerle devam etti: "İslamcıların güçlenişi, pek
çokları gibi Davud Han’ı da rahatsız ediyordu ve sırf bu
hareketin önünü kesmek için Zahir Şah’ı devirdiler.
Ardından yoğun bir tutuklama kampanyası başlattılar ve
bütün müslüman liderleri öldürdüler. Bu liderlerden
sadece Sayyaf kurtuldu. Rabbani ve Hikmetyar da 1974’te
Pakistan’a geçtiler. O dönemin Pakistan devlet başkanı,
"size silah vereyim savaşın" diye bunlara teklif
getirdi. Ancak Rabbani karşı çıktı. Yine de 1974 bir
kıyam yapıldı, fakat başarısız oldu. 1978’e kadara
Rabbani ve Hikmetyar sürgünde kaldılar. Daha sonra
Ruslar Davud Han’ı devirdi. 27 Aralık 1979’a kadar
Ruslar’a karşı ciddi bir direniş gösterilmedi. Asıl
kıyam bu tarihten sonra başladı. 1979 yılında Rabbani ve
Hikmetyar birleşme kararı aldılar. Hareket-i İnkılabı
İslami adında ortak bir cephe açtılar. Fakat Hikmetyar
daha sonra buradan ayrıldı. Böylece daha önce var olan
iki örgüte ek olarak bir 3.cü örgüt ortaya çıkmış oldu.
Zahir Şah, daha sonra Sıbgatullah Müceddidi’ye bir 4.cü
örgüt kurdurdu. Ardından Ahmet Geylani Mehaz-ı Milli’yi
kurdu. Bunlara ek olarak Şia örgütleri de vardı."
Konuşmacı bu noktada, Afgan örgütlerinin birleşip
dağılmaları konusunda önemli bir tespitte bulundu. Bu
tespit, her birleşmeye yönelik çabanın bölünmeyi daha da
çok artırdığı idi. Buna dair bir başka örnek olarak,
bütün örgütlerin 1981 yılında, üstelik Kabe’nin içinde
birleşeceklerine dair yemin etmeleri hadisesini veren
Yıldız, İttihad adıyla kurulan örgütün, gruplar daha
Peşaver’e dönmeden dağıldığına dikkatleri çekti.
Ardından bu çabanın da Sayyaf başkanlığında yeni ve ayrı
bir örgüt doğurduğunu, böylece bir birleşme çabasının
daha ayrılığı artırdığının altını çizdi. Burada başta
gelen nedenin, liderlerin kendileri olduğunu ifade eden
konuşmacı, ayrıca dil milliyetçiliğinin de önemli bir
neden olarak göz önüne alınması gerektiğini söyledi.
Afganistan
hadisesinde öne çıkan ‘burka’ konusuna da değinen
Yıldız, bu giyim biçiminin çok fazla eleştirilmemesi
gerektiğini, aynı giyimin Pakistan’ın Peştun
bölgelerinde de hakim olduğunu, fakat oralardan
televizyon ekranlarına fazla malzeme çıkmadığını,
özellikle Afgan kadınlarının bu bağlamda kullanılmasının
ardında başka şeyler olduğunu söyledi. Afganistan’da
devlet otoritesinin mahiyeti üzerine de, anlaşmazlığa
düşen tarafların, devlete değil, yerel ulemaya
başvurduğu ve sorunlarını orada çözdüğü bilgisini
vererek açıklama getiren konuşmacı, Afganistan’daki
okuma-yazma oranının düşüklüğü konusunda da farklı bir
yorum getirdi. Bu bağlamda konuşmacı şunları söyledi:
"Hep bahsediliyor, Afganistan’da okuma-yazma oranı çok
düşük. Geri kalmışlık filan buna bağlanıyor. Bu doğru
olabilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir başka
konu var. Afganistan’da lise düzeyini bitiren bir genç,
Farsça, Peştuca, Urduca, İngilizce ve Arapça dillerini
bilir. Yani okumuşu, bilgilidir Afganlıların. Ayrıca
kitap okuma düzeyi de bu kesimde yüksektir."
Cihada
katılan gruplar arasındaki çatışmaları da değerlendiren
Yıldız, 1987’de kurulan Geçici Hükümet’in bozulmasının
ardında, Hikmetyar’ın grubunun yattığını söyledi. Zira
bu hükümete yönelik ilk eleştirileri Hizb-i İslami’nin
Suud etkisiyle getirdiğini ve ardından da
anlaşmazlıkların arttığını ifade etti. Rabbani’nin
grubunun bir dönem en büyük grup olarak ortaya
çıktığını, ancak daha sonra bu durumun çatışmalar ve
ardından da Taliban’ın çıkışıyla bütünüyle değiştiğini
söyleyen Yıldız, bu arada Afganistan gerçeği üzerine bir
başka tespitte bulundu ve Peşaver destekli gruplardan
çok, Afganistan’ın içindeki komutanların önemli olduğuna
değindi. Yani Rabbani ve Hikmetyar gibi liderlerden
ziyade, Ahmet Şah Mesut, Raşid Dostum gibi yerel
komutanların bir süre sonra bu mücadelede önemlerinin
arttığını belirtti. Özellikle Ahmet Şah Mesut’un isminin
bu bağlamda altını çizen konuşmacı, Mesut’un askeri
dehasının herkes tarafından kabul edildiğini ve şehid
edilmeseydi ülkenin geleceğinde çok önemli rolü
olacağına inandığını söyledi. Hikmetyar’ın isminin
Türkiye’de bir dönem çok öne çıkarılmasının ise
propagandadan kaynaklandığını ifade eden Yıldız, daha
sonra bu ismin gündemden düşmesini anlamak için yerel
komutanların önemine dikkat etmek gerektiğini bir kez
daha yineledi. Konuşmacı, cihadın, etnik grupları
birleştirme ihtimalini ortaya çıkardığını ancak daha
sonra yaşanan çatışmaların bu ihtimalin önünü kestiğini
de sözlerine ekledi. Bu bağlamda ilk ‘iç çatışma’nın
Kabil’i ele geçirme konusunda ortaya çıktığını söyleyen
konuşmacı, bu hadiselerin ülke için dönüm noktası
mahiyetinde olduğunu, bu tarihten sonra çatışmaların
artması ve ülkede güvenliğin hemen hiç kalmaması
nedeniyle, Taliban’ın ortaya çıktığını ifade etti. Kabil
üzerine çıkan çatışmalarda dramatik gelişmeler
yaşandığını anlatan Yıldız, Ruslar’ın harcadığından daha
çok bomba ve merminin, bu gruplar tarafından Kabil’de
birbirlerine karşı kullanıldığını, bu yüzden 450.000
kişinin Kabil’i terkettiğini hatırlattı. Taliban’ın
ortaya çıkışı konusunda ise Yıldız şunları söyledi:
"Taliban’ın ortaya çıkışını bu gelişmeler tetikledi.
Taliban önce ülkenin denetimsiz bölgelerinde etkin oldu.
Daha sonra Kandahar’dan yürümeye başladılar. Rabbani
önce bunları destekledi. Fakat Taliban Gazne’ye ulaşıp,
Kabil’i isteyince, çatışma çıktı. Bu arada Cemaat-i
Ulema-i Pakistan, Taliban’ı, Rabbani ve Hikmetyar
gruplarına karşı, ayrı bir örgüt olarak ortaya çıkması
için destekledi. Taliban, Kabil’i kuşatmış olan
Hikmetyar birliklerini sıkıştırınca Hikmetyar çekildi ve
bundan sonra ülkede önemli bir etkinliği kalmadı. Bu
arada, Taliban’ın ülkenin büyük bölümünde mutlak bir
hakimiyet sağlam sağlaması hadisesi de ilginçtir.
Tabir-i caizse, muhaliflerini ezerek bu hakimiyeti
sağladı. Mesela Azad Beg adlı komutanı, uçaktan atarak
öldürdü. Bu tür uygulamalar, halkı sindirmek açısından
önemli işlevler gördü. "Azad Beg’e böyle yapıyorsa, bize
de yapabilir" düşüncesini doğurdu. Ayrıca Şiileri de
sindirmeyi başardı. Tabii bu arada İsmail Han’ın kesin
denetimi altında bulunan Herat’ı bir gecede ele
geçirmesi de ilginç. Burada Pakistan istihbaratının
desteği olduğu çok söylendi. Bence de bunu düşünmek
mümkün. Çünkü sadece bu bölgede değil, ülkenin diğer
başka yörelerinde de Taliban’ın denetimi ele geçirmesi
bu tarzda oldu. Ayrıca Diyobendi geleneğe dayanması,
dini açıdan onları avantajlı kıldı. Yani bu gelenek,
bizim medrese-kökenli dediğimiz ya da ulema dediğimiz
kökene dayanıyor. Yani mektepli-medreseli ayrımında
medreseliye denk düşüyor. Pakistan’dan da bu yönde çok
destek aldı. Sonuçta ülkenin büyük bölümünü çok kısa
sürede denetimi altına aldı."
Yıldız,
ardından Afganistan’daki Arap kökenli mücahidler ve Suud
etkisinin tarihçesine değindi. Bu bağlamda da şunları
söyledi: "Araplar, Abdullah Azzam’ın gelişine kadar
etkin değiller. Zamanla Araplar, etkinliklerini
artırdılar. Yardımları tek elden toplayıp, kendi
gruplarına dağıtmaya başladılar. Azzam şehid edilmeden
önce, Usame bin Ladin Afganistan’a geldi. Ama Azzam’la
anlaşamadı ve çatıştılar. Bin Ladin başarısız oldu ve
çekildi. Azzam Şehid edildikten sonra, Taliban’ın etkisi
ve Suud etkisi de arttı. Bunu müteakiben Azzam’ın
güçleri Bosna’ya gitti ve oradaki cihada katıldı. Bosna
Savaşı bitince, Arap mücahidlerden bir kısmı tekrar
Afganistan’a döndü." Yıldız, bu arada Taliban ile
Amerika’nın önceleri iyi olan ilişkilerinin bir süre
sonra bozulduğunu ve bunun bir nedeni olması gerektiğini
söyledi. Yıldız’a göre bu neden şuydu: "Taliban
kendisinden beklenenleri yapmasına rağmen, örneğin eroin
ekimini yasaklamasına ve uyuşturucu yollarını da önemli
ölçüde kapamasına rağmen, Amerika, cihad veya başka
gerekçelerle kaçak olanların gidip barındığı bir yer
olmaya başladığı için Taliban’la ilişkilerini bozdu." Bu
arada, Afganistan’daki gelişmelerde Suud devletinin
parmağı olup-olmadığı ve bu hususta Usame bin Ladin’in
fonksiyonu konusu da tartışıldı ve Yıldız, 11 Eylül
hadiselerinden sonra Suud istihbarat başkanı
el-Türki’nin istifa etmesinin bu bağlantının varlığını
güçlendiren bir gelişme olarak yorumlanabileceğini ifade
etti.
11 Eylül
hadisesiyle ilgili olarak bazı gelişmeleri de
değerlendiren konuşmacı, "Ahmet Şah Mesut’un 9 Eylül’de
öldürülmesinin bir anlamı olabileceğini, zira Mesut’un,
Amerika’nın işbirliği tekliflerini sürekli geri
çevirdiğini" ifade etti. Taliban’ın Amerikan
müdahalesinden sonra hemen hiç direnmeden geri
çekilmesinin de bazı kuşkuları beslediğini ve bu
kuşkularda da haklılık payının olabileceğini söyledi.
İran’ı bölgede, Türkiye’den daha şanslı gören Yıldız,
bunun tarihsel, kültürel ve coğrafi nedenleri olduğunu,
ancak en önemli nedenin, Türkiye’nin ciddi bir politika
takip etmemesi olduğunu belirtti. Geçici hükümetin
geleceğinin belirsiz olduğunu ve ileride yeniden iç
çatışmaların çıkabileceği bir sürecin başlama ihtimali
bulunduğunu da sözlerine ekledi. Konuşmacının
tespitlerinin sonuncusu, Afganistan’da dışarıdan
destekli bir iktidarın ömrünün uzun olmayacağı
yönündeydi. Bu konuda İran ve Pakistan’ın deneyimlerinin
başarısızlıkla sonuçlandığının hatırlanması gerektiğini
ifade eden Yıldız, bulunacak çözümün ‘içerden’ olmasının
gerekli olduğunun altını çizdi. Yeni başbakan Karzai’nin
imajının medya tarafından çizildiği noktasında ince bir
nüktede bulunan konuşmacı, Karzai’nin "yılın en iyi
giyinen adamı" olarak ilan edilmesine ilişkin olarak da
söylediği şu sözlerle konuşmasını tamamladı: "Evet,
Karzai’nin giydiği kıyafeti Amerika hazırlamış olabilir.
Çünkü kıyafetinin her bir parçası, Afganistan’da bir
klanı temsil ediyor!"
© 2002 İktibas |