Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 277  Şubat 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

      

Afganistan’ın Dünü Bugünü

 

Konuşmacı: Bahaddin YILDIZ

 

 

Ocak ayında konuğumuz, Afganistan’ın tarihi, etnik yapısı ve güncel sorunları üzerine çalışmaları olan Bahaddin Yıldız’dı. "Dünü ve Bugünü ile Afganistan" başlıklı tebliğine, Afganistan olaylarının önemsenmesinin gerekliliğine vurguda bulunarak başlayan Yıldız’ın ilk tespiti, medyada konu hakkında çıkan yorumların büyük kısmının gerçeği yeterince aktaramadığı hatta önemli çarpıtmalar yapıldığı oldu. Bu arada ‘dini kanallar’ olarak bilinen televizyonların bu hatayı daha fazlasıyla işlediğini, buna karşın laik kanallarda hatanın daha az yapıldığını söyleyen konuşmacı, Türkiye’nin de ülke olarak takip ettiği politikanın, genel olarak ‘günü kurtarmaya’ yönelik olduğunu ve bu yüzden ciddi sonuçlar doğurmasını pek mümkün görmediğini belirtti. Afganistan hadisesinin niçin önemsenmesi gerekir? sorusuna cevap olarak öncelikle jeostratejik gerekçeyi gösteren Yıldız, bu bağlamda, Afganistan’ın İslam dünyasının en önemli ve ‘dışarıdan müdahalelere açık’ bir bölgesi olduğu tespitinde bulundu. Keşmir, Doğu Türkistan ve Rusya ile sınırı olan bu bölgeyi, Ortadoğu’dan sonra ciddi siyasi çalkantılar yaşamış ikinci önemli coğrafya olarak tanımlayan konuşmacı, bölgenin tampon özelliği taşımasının da, dışarıdan müdahalelere neden maruz kaldığını yeterince açıkladığı kanaatinde olduğunu ifade etti. Müdahil ülkeler olarak İngiltere ve Rusya’nın bu bölgede sürekli çıkar çatışması içinde olduğunu söyleyen Yıldız, bölgenin önemine binanen daha sonra Amerika’nın bu denkleme girdiğini belirtti. Ülkedeki etnik yapı ve bunun sonuçları hakkında da geniş malumatlar veren konuşmacı,  bu bağlamda şunları söyledi: "ülkede Peştunlar güneyde yoğun olarak bulunuyor. Peştunistan, Pakistan’ın kuzeybatı bölgeleri ile Afganistan’ın güneyini kaplayan bir bölge. Dolayısıyla Afganistan ve Pakistan sınırlarının içinde yoğun Peştun nüfusu ikiye bölünmüş oluyor. 19. Asrın son yıllarında İngilizler, bölünmüş olan bu bölgenin yüz yıl sonra tıpkı Hong Kong’un Çin’e devredilmesi hadisesinde olduğu gibi, birleştirileceği sözü ile bir antlaşma imzalıyorlar. Burhaneddin Rabbani, bunu 1990’ların başında hatırlatıyor ama sonuç alınamıyor. Yani Rabbani güneydeki Peştun bölgesinin Afganistan’a verilmesini istiyor ama sonuç çıkmıyor. Peştunlar ayrıca savaşçı bir kavim. Bu özelliğe sahip bir diğer kavim Özbekler. Hazaralar ve Tacikler o kadar değiller. Dolayısıyla Afganistan’daki hadiselerde bu iki kavmin öne çıkmasını biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Ülkenin % 100’ü müslüman. Sadece %15 Şii nüfus var. Gerisi Hanefi. Peştunlar ise mezhepleri konusunda çok hassaslar. Mesela Türkiye’de de kime sorsanız Hanefiyim der ama orada sözün başına bir de "elhamdülillah"ı eklerler. Ülkenin resmi dili Farsça ve ortak dil aynı zamanda. İkinci dil Peştuca. Peştuzebanlar için Peştun olmak ve Peştucayı kullanmak çok önemli. Bunu milliyetçi bir tonla vurgularlar. Zaten 1935 yılında Zahir Şah, Peştuca’yı resmi dil ilan etti fakat bu tutmadı. Farsça’nın etkisini kırma yönündeki çabalar başarısız kaldı."

Daha sonra ülkenin tarihindeki önemli olaylara ve bu olayların günümüzdeki güncel konuları değinen Yıldız, ilk Afgan devletinin, Ahmet Şah Durrani tarafından 1747’de Kandahar’da kurulmasına değinirken, Kandahar’ın Peştunlar için  öneminin buradan geldiğine dikkatleri çekti. Ülke tarihinde Emir Abdurrahman ve Emanullah Han isimlerinin 19. yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında İngiliz politikaları doğrultusunda güttükleri siyaset ile öne çıktığını söyleyen konuşmacı, Emanullah Han dönemindeki bir hadisenin, bugün Afganlıların karakteristik özelliklerini anlama konusunda yardımcı olacağını ifade ederek şunları anlattı: "Afganlılar misafirperverdirler ve bu konuda çok farklı özellikte bir hassasiyet sahibidirler. Mesela siz bugün Afganistan’a gitseniz ve ilk gittiğiniz yerde sizi misafir etseler, o gün orada kalmalısınız. İsterse en yakın akrabanız olsun, oraya gitmek isteyin, sizi bırakmazlar. Gitmek isterseniz size başka gözle bakarlar. Buna dair Emanullah Han döneminde bir hadise vardır. Emanullah Han, kendisine sığınan misafirleri o dönemde Ruslar’a teslim etmiş. Bu hadise Afganlıların zihninde silinmez izler bırakmıştır ve sırf bu yüzden bugün dahi Emanullah Han’a kötü gözle bakarlar." Emanullah Han’ın bir diğer özelliği olarak kılık-kıyafet vs. devrimi yapmayı hatırlatan Yıldız, bu politikanın ülkede tutmadığını ve yapılan devrimlerin pek etkili olamadığını da söyledi. 1929 devrilen Emanullah Han’ın yerine, bugün ismi sıkça gündeme gelen Zahir Şah’ın babası Nadir Han’ın kral seçildiği bilgisini aktaran konuşmacı, Nadir Han’ın en önemli özelliğinin Loya Jirga’yı ilk kez toplaması ve Farsça’nın resmi dil olmaktan çıkarılması teklifini getirmesi olduğunu ifade etti. Bu hadiseye ilişkin olarak Yıldız ayrıca şu bilgileri verdi: "Nadir Han, bütün kabile temsilcilerini topladıktan sonra, iktidarı ele geçirmek istediğini söylüyor ve onlardan destek istiyor. Onlar da bu teklifi kabul ediyorlar. O zaman ki yöneticiye de iktidarı devretmesi karşılığında canını bağışlayacağı sözünü veriyor. Neyse kral kabul ediyor, Nadir Şah kralın sarayına giriyor, ancak sözünü tutmuyor ve kralı öldürüyor. Bu hadise Afganlılarca çok kötü bir hareket olarak algılanıyor ve Nadir Şah’ın isminin ‘kasemhor’ (yeminini bozan) olarak kalmasına neden oluyor. Afganlılar, bunu, bir hakaret sözü olarak kullanıyorlar. Çünkü Afganlılar da burada söylenildiği gibi küfürler yoktur. Yemin bozmanın Afganlılarca bağışlanmaz bir tarafı vardır ve bu yüzden Nadir Şah’ı hiç sevmezler." Nadir Şah’ın yerine oğlu Zahir Şah’ın geçtiğini fakat gerçekte yönetimin onun elinde değil amcalarının ve amca oğullarının elinde olduğunu söyleyen Yıldız, bu durumun 1973 yılına kadar bu şekilde sürdüğünü ifade etti. Zahir Şah’tan sonra 1978 yılına kadar yönetimi elinde bulunduran Davud Han döneminde Rus etkisinin arttığını ifade eden konuşmacı, 27 Aralık 1979’da Rusların fiilen ülkeyi istila etmesiyle de Afgan Cihadı’nın başladığını sözlerine ekledi.

Bu arada İslamcı örgütlerin gelişme seyrini anlatan Yıldız, 1966 yılında 25-28 talebesi olan Kabil’deki Şeriat Fakültesi’nde bu sayının 1968’de 200’ü geçtiğini ve ilk tohumun Gulam Muhammed Nuri’nin ev sohbetleriyle başladığını söyledi. Sayyaf ve Rabbani’nin bu dönemde hocalık yaptığını ve 1970’lerin başında bütün Kabil Üniversitesi’nin İslamcı güçlerin denetimine geçtiğini söyleyen konuşmacı, bu bağlamda gelişmeleri açıklama şu sözlerle devam etti: "İslamcıların güçlenişi, pek çokları gibi Davud Han’ı da rahatsız ediyordu ve sırf bu hareketin önünü kesmek için Zahir Şah’ı devirdiler. Ardından yoğun bir tutuklama kampanyası başlattılar ve bütün müslüman liderleri öldürdüler. Bu liderlerden sadece Sayyaf kurtuldu. Rabbani ve Hikmetyar da 1974’te Pakistan’a geçtiler. O dönemin Pakistan devlet başkanı, "size silah vereyim savaşın" diye  bunlara teklif getirdi. Ancak Rabbani karşı çıktı. Yine de 1974 bir kıyam yapıldı, fakat başarısız oldu. 1978’e kadara Rabbani ve Hikmetyar sürgünde kaldılar. Daha sonra Ruslar Davud Han’ı devirdi. 27 Aralık 1979’a kadar Ruslar’a karşı ciddi bir direniş gösterilmedi. Asıl kıyam bu tarihten sonra başladı. 1979 yılında Rabbani ve Hikmetyar birleşme kararı aldılar. Hareket-i İnkılabı İslami adında ortak bir cephe açtılar. Fakat Hikmetyar daha sonra buradan ayrıldı. Böylece daha önce var olan iki örgüte ek olarak bir 3.cü örgüt ortaya çıkmış oldu. Zahir Şah, daha sonra Sıbgatullah Müceddidi’ye bir 4.cü örgüt kurdurdu. Ardından Ahmet Geylani Mehaz-ı Milli’yi kurdu. Bunlara ek olarak Şia örgütleri de vardı." Konuşmacı bu noktada, Afgan örgütlerinin birleşip dağılmaları konusunda önemli bir tespitte bulundu. Bu tespit, her birleşmeye yönelik çabanın bölünmeyi daha da çok artırdığı idi. Buna dair bir başka örnek olarak, bütün örgütlerin 1981 yılında, üstelik Kabe’nin içinde birleşeceklerine dair yemin etmeleri hadisesini veren Yıldız, İttihad adıyla kurulan örgütün, gruplar daha Peşaver’e dönmeden dağıldığına dikkatleri çekti. Ardından bu çabanın da Sayyaf başkanlığında yeni ve ayrı bir örgüt doğurduğunu, böylece bir birleşme çabasının daha ayrılığı artırdığının altını çizdi. Burada başta gelen nedenin, liderlerin kendileri olduğunu ifade eden konuşmacı, ayrıca dil milliyetçiliğinin de önemli bir neden olarak göz önüne alınması gerektiğini söyledi.

Afganistan hadisesinde öne çıkan ‘burka’ konusuna da değinen Yıldız, bu giyim biçiminin çok fazla eleştirilmemesi gerektiğini, aynı giyimin Pakistan’ın Peştun bölgelerinde de hakim olduğunu, fakat oralardan televizyon ekranlarına fazla malzeme çıkmadığını, özellikle Afgan kadınlarının bu bağlamda kullanılmasının ardında başka şeyler olduğunu söyledi. Afganistan’da devlet otoritesinin mahiyeti üzerine de, anlaşmazlığa düşen tarafların, devlete değil, yerel ulemaya başvurduğu ve sorunlarını orada çözdüğü bilgisini vererek açıklama getiren konuşmacı, Afganistan’daki okuma-yazma oranının düşüklüğü konusunda da farklı bir yorum getirdi. Bu bağlamda konuşmacı şunları söyledi: "Hep bahsediliyor, Afganistan’da okuma-yazma oranı çok düşük. Geri kalmışlık filan buna bağlanıyor. Bu doğru olabilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken bir başka konu var. Afganistan’da lise düzeyini bitiren bir genç, Farsça, Peştuca, Urduca, İngilizce ve Arapça dillerini bilir. Yani okumuşu, bilgilidir Afganlıların. Ayrıca kitap okuma düzeyi de bu kesimde yüksektir."

Cihada katılan gruplar arasındaki çatışmaları da değerlendiren Yıldız, 1987’de kurulan Geçici Hükümet’in bozulmasının ardında, Hikmetyar’ın grubunun yattığını söyledi. Zira bu hükümete yönelik ilk eleştirileri Hizb-i İslami’nin Suud etkisiyle getirdiğini ve ardından da anlaşmazlıkların arttığını ifade etti. Rabbani’nin grubunun bir dönem en büyük grup olarak ortaya çıktığını, ancak daha sonra bu durumun çatışmalar ve ardından da Taliban’ın çıkışıyla bütünüyle değiştiğini söyleyen Yıldız, bu arada Afganistan gerçeği üzerine bir başka tespitte bulundu ve Peşaver destekli gruplardan çok, Afganistan’ın içindeki komutanların önemli olduğuna değindi. Yani Rabbani ve Hikmetyar gibi liderlerden ziyade, Ahmet Şah Mesut, Raşid Dostum gibi yerel komutanların bir süre sonra bu mücadelede önemlerinin arttığını belirtti. Özellikle Ahmet Şah Mesut’un isminin bu bağlamda altını çizen konuşmacı, Mesut’un askeri dehasının herkes tarafından kabul edildiğini ve şehid edilmeseydi ülkenin geleceğinde çok önemli rolü olacağına inandığını söyledi. Hikmetyar’ın isminin Türkiye’de bir dönem çok öne çıkarılmasının ise propagandadan kaynaklandığını ifade eden Yıldız, daha sonra bu ismin gündemden düşmesini anlamak için yerel komutanların önemine dikkat etmek gerektiğini bir kez daha yineledi. Konuşmacı, cihadın, etnik grupları birleştirme ihtimalini ortaya çıkardığını ancak daha sonra yaşanan çatışmaların bu ihtimalin önünü kestiğini de sözlerine ekledi. Bu bağlamda ilk ‘iç çatışma’nın Kabil’i ele geçirme konusunda ortaya çıktığını söyleyen konuşmacı, bu hadiselerin ülke için dönüm noktası mahiyetinde olduğunu, bu tarihten sonra çatışmaların artması ve ülkede güvenliğin hemen hiç kalmaması nedeniyle, Taliban’ın ortaya çıktığını ifade etti. Kabil üzerine çıkan çatışmalarda dramatik gelişmeler yaşandığını anlatan Yıldız, Ruslar’ın harcadığından daha çok bomba ve merminin, bu gruplar tarafından Kabil’de birbirlerine karşı kullanıldığını, bu yüzden 450.000 kişinin Kabil’i terkettiğini hatırlattı. Taliban’ın ortaya çıkışı konusunda ise Yıldız şunları söyledi: "Taliban’ın ortaya çıkışını bu gelişmeler tetikledi. Taliban önce ülkenin denetimsiz bölgelerinde etkin oldu. Daha sonra Kandahar’dan yürümeye başladılar. Rabbani önce bunları destekledi. Fakat Taliban Gazne’ye ulaşıp, Kabil’i isteyince, çatışma çıktı. Bu arada Cemaat-i Ulema-i Pakistan, Taliban’ı, Rabbani ve Hikmetyar gruplarına karşı, ayrı bir örgüt olarak ortaya çıkması için destekledi. Taliban, Kabil’i kuşatmış olan Hikmetyar birliklerini sıkıştırınca Hikmetyar çekildi ve bundan sonra ülkede önemli bir etkinliği kalmadı. Bu arada, Taliban’ın ülkenin büyük bölümünde mutlak bir hakimiyet sağlam sağlaması hadisesi de ilginçtir. Tabir-i caizse, muhaliflerini ezerek bu hakimiyeti sağladı. Mesela Azad Beg adlı komutanı, uçaktan atarak öldürdü. Bu tür uygulamalar, halkı sindirmek açısından önemli işlevler gördü. "Azad Beg’e böyle yapıyorsa, bize de yapabilir" düşüncesini doğurdu. Ayrıca Şiileri de sindirmeyi başardı. Tabii bu arada İsmail Han’ın kesin denetimi altında bulunan Herat’ı bir gecede ele geçirmesi de ilginç. Burada Pakistan istihbaratının desteği olduğu çok söylendi. Bence de bunu düşünmek mümkün. Çünkü sadece bu bölgede değil, ülkenin diğer başka yörelerinde de Taliban’ın denetimi ele geçirmesi bu tarzda oldu. Ayrıca Diyobendi geleneğe dayanması, dini açıdan onları avantajlı kıldı. Yani bu gelenek, bizim medrese-kökenli dediğimiz ya da ulema dediğimiz kökene dayanıyor. Yani mektepli-medreseli ayrımında medreseliye denk düşüyor. Pakistan’dan da bu yönde çok destek aldı. Sonuçta ülkenin büyük bölümünü çok kısa sürede denetimi altına aldı."

Yıldız, ardından Afganistan’daki Arap kökenli mücahidler ve Suud etkisinin tarihçesine değindi. Bu bağlamda da şunları söyledi: "Araplar, Abdullah Azzam’ın gelişine kadar etkin değiller. Zamanla Araplar, etkinliklerini artırdılar. Yardımları tek elden toplayıp, kendi gruplarına dağıtmaya başladılar. Azzam şehid edilmeden önce, Usame bin Ladin Afganistan’a geldi. Ama Azzam’la anlaşamadı ve çatıştılar. Bin Ladin başarısız oldu ve çekildi. Azzam Şehid edildikten sonra, Taliban’ın etkisi ve Suud etkisi de arttı. Bunu müteakiben Azzam’ın güçleri Bosna’ya gitti ve oradaki cihada katıldı. Bosna Savaşı bitince, Arap mücahidlerden bir kısmı tekrar Afganistan’a döndü." Yıldız, bu arada Taliban ile Amerika’nın önceleri iyi olan ilişkilerinin bir süre sonra bozulduğunu ve bunun bir nedeni olması gerektiğini söyledi. Yıldız’a göre bu neden şuydu: "Taliban kendisinden beklenenleri yapmasına rağmen, örneğin eroin ekimini yasaklamasına ve uyuşturucu yollarını da önemli ölçüde kapamasına rağmen, Amerika, cihad veya başka gerekçelerle kaçak olanların gidip barındığı bir yer olmaya başladığı için Taliban’la ilişkilerini bozdu." Bu arada, Afganistan’daki gelişmelerde Suud devletinin parmağı olup-olmadığı ve bu hususta Usame bin Ladin’in fonksiyonu konusu da tartışıldı ve Yıldız, 11 Eylül hadiselerinden sonra Suud istihbarat başkanı el-Türki’nin istifa etmesinin bu bağlantının varlığını güçlendiren bir gelişme olarak yorumlanabileceğini ifade etti.

11 Eylül hadisesiyle ilgili olarak bazı gelişmeleri de değerlendiren konuşmacı, "Ahmet Şah Mesut’un 9 Eylül’de öldürülmesinin bir anlamı olabileceğini, zira Mesut’un, Amerika’nın işbirliği tekliflerini sürekli geri çevirdiğini" ifade etti. Taliban’ın Amerikan müdahalesinden sonra hemen hiç direnmeden geri çekilmesinin de bazı kuşkuları beslediğini ve bu kuşkularda da haklılık payının olabileceğini söyledi. İran’ı bölgede, Türkiye’den daha şanslı gören Yıldız, bunun tarihsel, kültürel ve coğrafi nedenleri olduğunu, ancak en önemli nedenin, Türkiye’nin ciddi bir politika takip etmemesi olduğunu belirtti. Geçici hükümetin geleceğinin belirsiz olduğunu ve ileride yeniden iç çatışmaların çıkabileceği bir sürecin başlama ihtimali bulunduğunu da sözlerine ekledi. Konuşmacının tespitlerinin sonuncusu, Afganistan’da dışarıdan destekli bir iktidarın ömrünün uzun olmayacağı yönündeydi. Bu konuda İran ve Pakistan’ın deneyimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığının hatırlanması gerektiğini ifade eden Yıldız, bulunacak çözümün ‘içerden’ olmasının gerekli olduğunun altını çizdi. Yeni başbakan Karzai’nin imajının medya tarafından çizildiği noktasında ince bir nüktede bulunan konuşmacı, Karzai’nin "yılın en iyi giyinen adamı" olarak ilan edilmesine ilişkin olarak da söylediği şu sözlerle konuşmasını tamamladı: "Evet, Karzai’nin giydiği kıyafeti Amerika hazırlamış olabilir. Çünkü kıyafetinin her bir parçası, Afganistan’da bir klanı temsil ediyor!"

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin