|
Soru 1.
İnanıyoruz ki Kur'an Allah tarafından gönderilen bir
kitaptır. Kur'anın Allah kelamı oluşu insanların
anlamasına, meallendirmesine mani midir ?
Bizler
Arapça'yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş
dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye
gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda
Kur'an'ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?
Sizlerin
dergideki Kur'an okumayı teşvik eden yazılarınızı
okuduktan sonra Kur'an'ı anladığımız dilden okumaya
başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım
insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.
"O, sizin
anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun
anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı,
kenar yazısını okumakla Kur'an anlaşılmaz. Kur'an'ı bazı
özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak
onlardan ve onların eserlerinden okuyup
anlayabilirsiniz" gibi kafa karıştırıcı ve alaycı
ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu
anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar
mı ne söylediklerini bilmiyorlar?
Cevap 1.
İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun
yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını
karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir
başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir.
Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve
yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak
ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir
vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış
ve "sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı
oluşu Allah'ın ayetlerindendir" buyurmuştur.
Her kavmin
kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları
diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir.
"Ey insanlar
sizi bir erkek ve bir kadından yaratıp, türettik.
Sizleri şubelere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi
tanıyasınız diye. Allah'a göre sizin en şerefliniz ona
karşı sorumluluklarını en çok yerine getireninizdir.
Muhakkak ki Allah, her şeyi bilir ve her şeyden
haberdardır." (49/13)
Bu nedenledir
ki, tanışıp konuşmak, anlaşmak isteyen ve ayrı dilleri
konuşan toplumlar, birbirlerinin dilini öğrenmek
suretiyle konuşup anlaşırlar. Bu Allah'ın varlıklar için
koyduğu değişmez yasasıdır. Kendisinde bir değer olup da
onu diğerlerine taşımak isteyenin bu yolu kullanmak
zorunda olduğu gibi; başkasında da hoşuna giden veya
ihtiyaç duyduğu bir şeyi almak isteyen de bu yolu
kullanarak ihtiyacını karşılayacaktır. Bu yasa ilk
insandan günümüze kadar hep böyle işlemiştir.
Bu, insanlar
arasında böyle olduğu gibi insanlarla Allah arasında da
böyle olmuştur. Allah kullarına ulaştırmak istediği öğüt
ve nasihatları, emir, yasak ve tavsiyelerini o kavmin
dili ile içlerinden seçtiği bir insana kendine özgü
yöntemlerle, vahiyle bildirerek ulaştırma yolunu
seçmiştir.
"Her
peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki, Allah'ın
buyruklarını onlara açıkça anlatabilsin diye. Allah
sapıklığı isteyeni sapıklıkta bırakır, doğru yolu
isteyeni de doğru yola ulaştırır. O aziz ve hakimdir."
(14/4)
Burada dikkat
etmemiz gereken husus, Allah'ın seçtiği elçiye
gönderdiği ayetleri hem elçisinin hem de kavminin hali
hazırda birbirleriyle günlük ihtiyaçları için konuşup
anlaştıkları kendi dilleriyle göndermiş olmasıdır.
Allah'ın ayetleri, o kavmin dili ile onlara vahyedilir.
Bunların ayet olması Allah'tan ve peygamberden
başkasının anlamadığı bir dilden olmasını gerektirmiyor.
Bilakis Allah, o kavme, insanların günlük konuşma
dilleriyle hitap ediyor ki anlaşılsın. Ayetlerin
yüceliği, ifade ettiği gerçeklerden, eşyanın tabiatına
uygunluğundan ve vakıaları bütün yönleriyle kuşatıcı
olmasından kaynaklanmaktadır. Sözün söylendiği dil
önemli değildir. Önemli olan söylenendir. Söylenen
sözün, insan, hayatla ve kainatla ne ölçüde bağdaşıyor
oluşu onun önemini artırıyor.
İşte bu
sözlerin hayat ve kainatın yaratıcısından gelmiş olması,
bunların bütün evrelerini kapsayarak öncesi, sonrası ve
hali hakkında ifade ettiği hakikatlardan dolayı
erişilmez bir konumu vardır. Erişilmezlik kullanılan
dilden dolayı değil anlatılan zaman, mekan ve
varlıklarla ilgilidir. Örneğin gaybî alem hangi dil ile
anlatılırsa anlatılsın onun mahiyetini ancak ona muttali
olan bilir. Aynı zamanda ilahi kelamın önemi, insana
yaratıcısından gelmiş olmasındandır.
"Onlar
Kur'an'ı düşünmüyorlar mı ? Yoksa kalplerini kilitli mi
?"(47/24)
"(Ey Muhammed
! ) Şüphesiz sen Kur'an'ı her şeyi bilen ve her hükmü
yerli yerine koyan Allah'tan almaktasın. (14/04)
Her peygamber
kendi diliyle gönderildiğine göre (14/04) her kitap da o
peygamberin ve o kavmin diliyle gönderilmiştir. Kitap ve
risaletle ilgili Allah'ın sünneti bu minval üzere devam
ettiği içindir ki Kur'an Arapça olarak gönderilmiştir.
"Anlayasınız
diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik" (12/02)
"(Ey
Muhammed!) uyarıcılardan olman için onu senin kalbine
açık bir Arapça'yla Cebrail indirmiştir." (26/192-195)
"İşte biz onu
Arapça bir Kur'an olarak indirdik, onda birçok
tehditleri türlü türlü açıkladık ki, belki sakınırlar ya
da bu onlarda bir düşünme hareketi meydana getirir diye"
(39/28)
"Bu bilen bir
kavim için ayetleri açıklanmış Arapça okunan bir
kitaptır. "(41/03)
"İşte böylece
sana Arapça bir Kur'an indiriyoruz ki şehirlerin anası
(Mekke) halkını ve çevresindekileri onunla uyarasın
diye"(42/07)
"Apaçık bir
kitaba andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için Arapça
bir Kur'an kıldık." (43/2-3)
Arab’a Arapça
bir kitap verilmesinin gerekçesi, açıkça beyan edildiği
gibi "anlamak ve üzerine düşünmek, gereğini yapmaktır."
Ancak Allah bununla da bırakmıyor bir de "kolaylaştırdık
ki öğüt alsınlar" ibaresini ekliyor. Bilene malumdur ki
bir dilde yazılıp söylenen öyle şeyler vardır ki onu her
insan anlayamaz. Konunun uzmanı olmayan insan için ne
kadar anlatsanız da fazla anlaşılmış olmaz. Fizik,
kimya, mimari, matematik, astronomi ve tıp gibi bilim
dallarının kendine özgü tabirleri ve talimleri söz
konusudur. Kullandığımız bir ilacın güya bizi
bilgilendirmek için konulmuş prospektüsünü okumaya
çalıştığımızda kullanılan ifadelerin bize hitap
etmediğini görüyoruz.
İşte Kur'an
bunu da yıkarak insanlığın anlaması için açık bir Arapça
ile indirilmiş ve kolaylaştırılmış; yani kolay anlaşılan
bir dil ve üslupla indirilmiştir.
"Andolsun ki
biz Kur'an'ı öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık, öğüt
alan yok mudur?" Bu ifade Kamer suresinde önemine binaen
değişik hadiselerin ardından dört ayrı platformda tekrar
ediliyor. (54/17-22-32-40)
"İyice
düşünüp öğüt alsınlar diye, bu Kur'an'ı senin dilinle
indirerek kolaylaştırdık. Artık onların başına
gelecekleri bekle; onlar da beklemektedirler."
(44/58-59)
"Andolsun ki
biz onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve
rahmet olarak, tam bir ilim üzere açıkladığımız bir
kitap getirdik." (07/52)
Bu Kur'an
ancak alemler için bir öğüttür. Onun verdiği haberin
doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz."(38/87-88)
"İşte
suçluların yolu iyice belli olsun diye ayetleri böyle
açıklıyoruz."(06/55)
Bu
söylenenlerin üzerine durup düşünmemiz gerektiğine
inanıyoruz. Allah kullarına, kullarının konuştuğu dilde,
kolaylaştırılmış, bir kitap gönderecek; ve diyecek ki
"Düşünüp öğüt almanız için sizin dilinizde
kolaylaştırdım"(44/58-59) Ve insanlar bu kitaba
anlaşılmaz, karışık, yüce, erişilmez, onun manası
sınırlanamaz, sonsuz anlam taşımakta gibi iddialarda
bulunacaklar. Biz bir elimizi kitabımıza diğer elimizi
de vicdanımıza koyarak düşünüp anlamaya çalıştığımızda
bu anlayışların hiç birini doğrulamanın mümkün
olmadığını görürüz. Dünyada bütün diller kendilerinden
başka dile tercüme edilebilmektedir. Bu özellik Arapça
için de geçerlidir. Allah’ın, ısrarla "ARAPÇA bir Kur'an
olduğunu" vurguluyor olmasının bir anlamı vardır. O
günün Arab'ı bunu çok net anladığı içindir ki "La İlahe
İllallah" dediği gün insanlar peygamberin karşısına
dikilip bu anlayışı kendi ilahlarını "inkar" olarak
algılıyorlar. Gelen vahiylerin Arapça oluşunu basite
aldıkları için alaycı bir tavırla şöyle diyorlar:
"Ey Muhammed
sen aynen bizim gibi Arapça söylüyorsun ve sonra da
diyorsun ki 'bunları bana Rabbim vahyediyor.' Olacak şey
değildir." Buna karşın Kur’an: "Onu yabancı dilde bir
Kur'an yapmış olsaydık ayetleri açıklanmalı değil mi?"
derlerdi. "Ey Muhammed! de ki: Bu insanlara doğruluk
rehberi ve gönüllere şifadır, inanmayanların
kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır. Sanki
bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da
anlamıyorlar."(41/44)
"(Ey
Muhammed!) Biz düşünüp öğüt alsınlar diye Kur'an'ı senin
dilinde kolaylaştırdık. Sen bekle, onlar da
beklemektedirler."(44/58-59)
Ayetlerde
verilen mesaja dikkat edilirse bu tip itirazlar bugün
olduğu gibi o gün de var ve yarın da olacaktır. Kimileri
kendi dilleriyle gelen ayetlerin Hz. Muhammed tarafından
Arapça olarak ifade edilmesini basit bularak Allah'ın
sözlerinin kendi dilleriyle ifade edilmesini
kabullenmiyor. Kimileri, Kur'an'ın getirdiği hayat
anlayışını beğenmeyip "Bize başka bir kitap getir"
diyebiliyorlardı. Kimileri "Bunu Muhammed kendi
hevasından konuşuyor"; bir konuda sorulan suallere cevap
vermek için vahyi beklediğinde "kendin bir tane
derleseydin ya" diyorlardı.(07/203)
O gün bu
minval üzere yapılan itirazların, bugün de benzerleri
ile karşılaşıyoruz. Kur'an o gün küfrün tutunduğu
dallarını kırdığı için karşı konuluyordu. Bugün de bir
yandan ehl-i küfür saldırılarını sürdürürken, diğer
yandan da hurafeci ve gelenekçi zihniyetin mensupları
aynı itirazları değişik bir üslupla dillendiriyorlar.
Küfür
cepheden saldırırken, bunlar birlikte gözüküp koluna
girerek hedefi saptırmaya çalışıyorlar. Bir şeye mani
olmanın iki yöntemi vardır; Biri cepheden karşı durarak,
ikincisi de ona saygı adı altında insanlarca erişilmez,
ulaşılmaz, anlaşılmaz göstererek, hayattan uzak tutmaya
çalışmaktır. Hurafelerinin Kur'an güneşiyle buzdağı gibi
erimesinden korkanlar işte bu yöntemi kullanıyorlar.
İnanıyoruz ki Allah'ın hesabı karşısında, şeytanın
hilesi zayıftır. Asla başarıya ulaşamayacaktır.
"Kur'an
anlaşılmaz" sözünün gerçeği ifade etmemesinin hayattaki
en açık delili; İslam'ın ilk günlerinden günümüze kadar
sayılarını ancak Allah'ın bildiği insanın, bu kitabı,
Arapça'sından, Türkçe'sinden, İngilizce'sinden,
Fransızca'sından okuyup anlamış ve dinlerini değiştirmiş
olmasıdır. Bunları bu anlayışa götüren hocaları,
şeyhleri, abileri, üstatları değil sadece anladıkları
bir dile çevrilmiş Kur'an’ı okumaları olmuştur. Bunun
böyle olduğunu kendileri ifade ediyorlar. Müslüman olan
bir Fransız, müslüman olduktan sonra müslüman Türk
işçileriyle tanışınca şunu söylüyor:
Ben İslamı
Kur'an'dan tanıdım ve ona teslim oldum. Eğer sizi
tanısaydım müslüman olmazdım. "Niçin?" sorusuna verdiği
cevap daha ilginç:
"Sizin bir
Fransız'dan farkınızı göremiyorum ki, bana sevimli
gelsin de dinimi değiştireyim?"
Ya onlar çok
iyi görüyor veya bunların gözleri perdeli. Bu iddiaların
masumane olduğunu kabullenmek mümkün değildir. Tarih
boyu oynanan oyunların bir uzantısıdır. Bunun bir oyun
olduğunu anlamak için, kitaplığınızda duran bir Kur'an
mealini alıp ilk suresi olan Fatiha suresinin anlamını
okumanız, düşünerek vardığınız kanaati yazdığınız ile
karşılaştırmanız yeterlidir. Bu işi yaptıktan sonra,
doğru anlayıp anlamadığınızı bir daha değerlendirin.
Başka meallerle test edin. Sonunda anladığınızın
doğruluğundan emin olacaksınız. Bu güne kadar Allah'ın
kitabından uzak kalmanın ızdırabını yüreğinizde
duyacaksınız.
Allah
insanlara aklı kullanmaları için vermiştir. Aklını
kullananlar övülmüş, kullanmayanlar ise yerilmiştir.
Aklını kullanarak dinini anlamaya çalışanların önünde
hiçbir engel yoktur. Okuyun, okuduklarınızı düşünün,
mukayese edin, tek tek veya topluca muhakeme edin,
anlaşılmayacak bir şey olmadığını göreceksiniz.
Sonuç olarak
:
1-Kur'an Arap
Kavmi'nin konuştuğu açık ve anlaşılır bir Arapça ile
gönderilmiştir.
2-Gönderildiği kavmin diliyle vahyedilerek anlaşılması
kolaylaştırılmıştır (onların anlayacağı seviyede bir
üslupla gönderilmiştir.)
3-Bir kavmin
konuştuğu bir dil olan Arapça’nın, başka kavimlerin
dillerine çevrilmesi mümkündür. (Bugüne kadar
çevrilmiştir de.)
4-Bu
çevirilerden (meallerden) Kur'an'ı okuyup anlayan ve
beğenen insanlardan dinini İslam ile değiştirenlerin,
değişik kavimlerden farklı zamanlarda sayıca hesaba
gelmeyecek kadar fazla oluşu aksini iddia edenlerin
iddialarını boşa çıkarmaktadır.
5- Kur'an'ı,
insanın davranışlarıyla ilgili (yapmamız ve yapmamamızla
ilgili) ayetleri okuyup amel etmek için, gaybi konularla
ilgili ayetleri okuyup iman etmek için, geçmiş
kavimlerin hayatlarıyla ilgili kıssalardan ve verilen
misallerden ibret almak için, insanın ve eşyanın
tabiatından, yerin ve göğün, ikisi arasında bulunanların
nasıl ve niçin yaratıldıklarıyla ilgili ayetleri de
düşünmek, teemmül ve tefekkür ederek onu yaratanın
kudret ve azametine teslim olmak için okumalıyız.
6-Ayetleri
kullanıldığı bağlamdan koparmadan, çizdiği sınırları
aşmadan, Kur'an'ın bütünlüğünden ayrılmadan anlamak ve
yaşamak için okumalıyız. İnanıyoruz ki Allah dinini
anlamayı bize nasip edecektir.
Soru 2. Vakıa
Suresi'nin 79. ayetinde bahsedilen dokunma nasıl bir
dokunmadır. Kur'an'a abdestsiz dokunamazsınız diyenler
bu ayeti delil gösteriyorlar. Ezbere ayet
okuyabilirmişiz de onun yazılı olduğu kağıda
dokunamazmışız. Bu nasıl bir anlayış kağıdı mı
kutsuyoruz, ayeti mi ? Bunu gerçekten böyle mi
anlamalıyız. ? Bu ayetin çerçevesinde olayı açıklar
mısınız.?
Cevap 2-
Vakıa Suresi'nin 79. ayeti söylendiği gibi Kur'an'a
dokunmakla veya abdestli olmakla ilgili değildir.
Ayetin ifâde
ettiği anlam, vahyi Hz.Muhammed’e kimlerin getirdiği ile
ilgilidir.
Bu konuda
müşrikler peygamberimizin cinlenmiş biri olduğunu
(mecnun) ağzından çıkan bu hikmetli sözleri de ona
cinlerin getirdiklerini söylüyorlardı.
Bu nedenle
Allah:
"Biz Kur’an
kovulmuş şeytanın sözü olamaz. O halde siz nereye
gidiyorsunuz?" (81/25-26)
"Yıldızların
battığı yerler üzerine yemin ederim ki bilirseniz bu
büyük bir yemindir. Şüphesiz bu korunmuş kitapta bulunan
şerefli bir Kur’ân dır. Ona ancak günah kirine
bulaşmayan (Melekler) erişebilir. (ve Muhammed’e
melekler getiriyor.) O alemlerin Rabbi’nden
indirilmiştir. Şimdi siz bu sözümü küçümsüyorsunuz?"
(56/75-81)
Cinlerin
niçin bu kitaba erişemeyeceğini ise şu ayetler ifade
etmektedir:
"Doğrusu biz
(cinler) göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev
hüzünleriyle doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce)
onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak
yerler (bulup) oturduk; fakat şimdi kim dinlemek
isterse, kendisini gözetleyen bir alev hüzmesi buluyor.
Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murad edildi,
Rableri onlara bir hayır mı diledi?" (72/10) Bu ifadeler
cinlere aittir ve bu kapı onlara kapatılmıştır.
Vakıa 79.
ayetinin abdest veya dokunmayla hiçbir ilgisinin
olmadığını birazcık arapça gramer bilenin anlaması zor
değildir. Ayette kasdedilen mana şöyle;
"Günah kirine
bulaşmayan, Allah’ın bu iş için tahsis ettiği
meleklerden başkası ona dokunmaya güç yetiremezler."
(56/79)
Ayette geçen
Lâ harfi olumsuzluk anlamına kullanılan "Lâ-i neyih"
değil cinsi hükümden nefyeden "Lâ-i nafiyedir." Bu,
"dokunmayın" anlamında değil, "dokunamazsınız"
anlamındadır. Yani isteseniz de o işi yapmaya güç
yetiremezsiniz. Bir kimseye yapamayacağı bir işi
söylerken "yapma" denmez, yapamazsınız denir; "gök
yüzüne dokunamazsın" örneğinde olduğu gibi... Bu ifadeyi
Kur’an için kullandığımızda "Bu kitaba dokunamazsınız"
olur ki o zaman bunca abdestli ve abdestsiz insan
dokunduğuna göre bu ifade havada kalır. Dokunulamayan
Allah katındaki vahiylerdir. Onu cinler alıp getiremez
demektir.
Ayetteki
"mutahhar" kelimesi, su ile yıkanıp temizlenen insan
anlamına değil, günâh kirine bulaşmayan yani günâh
işlemeyen melekler anlamında kullanılmaktadır. Burada
bahşedilen temizlik maddi temizlik değil manevi
temizliktir. Aynen Tevbe 28.ayetinde bahsedilen
"müşrikler pisliktir/necistir" de olduğu gibi. Buradaki
necis ifadesi de maddi pislik anlamında değil akidede ki
düşüncede ki manevi pislik demektir. Bu açıklamalardan
sonra "La yemessuhu illel mutahharun" ayetinin açılmış
anlamı şöyle olur;
"Kur’an’a
günâha kirine bulaşmayan meleklerden başkası (yani sizin
zannınız olan cinler) ona erişemezler ve onu getirmeye
meleklerden başkası güç yetiremez."
Bu ayetin
ifade ettiği gerçek bu iken hiç alakası olmayan
"Kur’an’a abdestli olmayan dokunmasın" şeklinde
ifadelendirmek gerçekle bağdaşmamaktadır. Abdest namaz
için gereken bir temizliktir.
"Ey iman
edenler! Namaz için kalktığınızda yüzlerinizi,
dirseklere kadar da ellerinizi, başınızı meshedip
topuklara kadar ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüp
iseniz temizlenin. Hasta veya yolculukta iseniz yahut
biriniz ayak yolundan gelmiş veya kadınlara
dokunmuşsanız ve bu halde de su bulamamışsanız temiz
toprakla teyemmüm edin de onunla yüzünüzü ve dirseklere
kadar ellerinizi meshedin. Allah size güçlük çıkartmak
istemez, ancak sizi tertemiz yapmak ve size nimetini
tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz." (05/06)
Allah Kur’an
okumak için de şu tavsiyede bulunmuştur;
"Kur’an
okuyacağın zaman (Ey Muhammed) kovulmuş şeytandan
Allah’a sığın." (16/98) Yani "Euzu
billahimineşşeytanirracim" de.
Gerçek şu ki
şeytanın iman eden ve yalnız Allah’a tevekkül edenler
üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. (16/99)
"Ben sadece
namaz için abdestle emrolundum." Maide 6.ayeti gelmezden
önce peygamberimizin abdest almadan konuşmaz, selâm
vermez, yemek yemez iken bu ayet geldikten sonra rahat
hareket ettiğini ve sadece namaz için abdestin
gerektiğini beyan etmiştir.
Bu nedenle
namaz için abdest, Kur’an okumak için "Euzu besmele"
gerekmektedir. Abdestli, abdestsiz, ayakta oturarak ve
yanları üzere yatarak her halükarda Kur’an okunabilir.
Ayrıca Kur’an sadece müslümanlar tarafından okunması
istenen bir kitap değildir. Kur’an, kendisini bütün
insanların okumasını istemektedir. İnanmayan onu okuyup
öğrenmez ise iman etmesi nasıl mümkün olacaktır?
Allah’ın
koymadığı bir takım şartları saygı adına koyarak
insanları okumaktan, öğrenmekten uzaklaştırmayı nasıl
becerdiklerini görüyoruz. Öyle korku verilmiştir ki
Kur’an okumak için değil dokunmak için bile bir çok
merasim gereklidir. Bu nedenle insanlar Kur’an’ı
ellerine alıp okumamış, evlerinde süslü kılıflar içinde
yüksek bir yerde koruma altına alıp hayattan uzak
tutmuşlardır. Bugüne kadar okumama günahı işlemişler ama
abdestsiz okuma günahı işlememişlerdir.
Hastalığımız
bununla da sınırlı kalmamış. Merhum Gazali’nin
tesbitiyle "Müslümanlar Kur’anı sadece okumak için
öğrenirler. Dinlerini öğrenmek için okumazlar."
Halbuki
dünyanın her yerinde insanlar öğrenmek için okurlar.
İşte müslüman
toplumun hali perişanının altında bu temel yanlış
yatmaktadır. Allah kullarına hallerini düzeltmek için
kitap gönderiyor. Onlar o kitabı öğrenmek için okuma
zahmetine katlanmıyorlar. Bunların içinden kabuğunu
çatlatanlara karşı da birileri çamur atma, tekerlerine
çomak sokma kampanyası yürütüyor ve "Kur'an herkes
tarafından anlaşılmaz, el sürülmez, hayata tatbik edilip
kirletilemez" gibi hezeyanlar saçıyorlar. Bu tür sözler,
ne Kur’an’a saygılarından ne de İslam’a itaatlarından
kaynaklanıyor. Bunlar İslam'a mani olmanın bir başka
yolunu tutmaktadırlar.
Müslümanlar
olarak bizler düşmanın sözüne değil dostumuz olan
Allah'ın sözüne kulak verelim. Genç, ihtiyar, kadın,
erkek, her yaşta Allah'ın dinini öğrenmek için Kur'anı
okumaya çalışalım, öğrenelim, öğrendiklerimizi yaşamaya
çalışalım. Allah'ın dinini yüceltenleri elbette Allah
yüceltecek ve şereflendirecektir.
Bilesiniz ki
bütün şeref Allah'ın yanındadır.
© 2002 İktibas |