Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 277  Şubat 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce
Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem

 

 

      

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam İmajı*

 

İzzettin HANİFİ

 

GİRİŞ

 

Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam imajı konusuna bakarken, öncelikle nesnellik iddiasında bulunmadığımızı, ayrıca edebiyat tarihine ışık tutucu yeni boyutlar getirme amacında da olmadığımızı peşinen belirtmekte yarar görüyoruz. Bu, yanlı (taraftar) bir yazıdır. Doğal olarak sübjektiftir. Hipotezlerimiz, aksiyom ve postülatlarımız çoğunlukça kabul görmüşlerden epeyce farklıdır.

Biz, daha edebiyatı, sanatı tanımlarken genel kabullerin çok ötesinde farklı bir bakış açışı getirdiğimizin, bununla da ilk tahlilde kimi gözlerce küçümsenerek gözleneceğimizin bilincindeyiz. Ve zaten böyle bir konuya girişme cesaretini bize söz konusu bilincimiz sağlamaktadır. Yoksa okullarda bir bilim dalı özelliğiyle okutulan, hazır kalıpları ve kuralları bulunan sanat-edebiyat alanında resmî anlamda hiçbir uzmanlık belgesine sahip olmadığımız gibi, heveslisi de değiliz.

Bu yazı ile asıl amacımız yirminci yüzyıl Türk şiir sanatının günümüze dek uzanan dönemi içerisinden ciddî-islami eğilimleri kabaca da olan derleyip toparlamak ve ayrı bir başlık altında bir kez de bu bakımdan gözlemlemektir. Böylece tüm dünyada yeni bir

* Kelime Dergisi, 1987, Sayı:8

ivme kazandığı yadsınamayan İslami eylem, düşünce ve sanatın Türkiye'nin yakın geçmişindeki şiirsel seyri ortaya konularak, günümüzdeki İslami şiirin tavır alışına bir tür köken arama çabası başlatılmış olacaktır belki.

Bu çabaya -haddimiz olmadan- bizi sevkeden etkense böyle bir başlık altında Türk şiirine bakmakta çok gecikilmiş olmasıdır. Gerçi İlahiyat Fakültelerinde okutulan göstermelik bir İslami Türk Edebiyatı dersi vardır. Çağdaş olmaktan çok uzak bir bakışla edebiyatı tanımlamaktadır bu dersler. Dr. Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu'nun Yağmur Yayınları tarafından 1966'da yayınlanan "Hz. Peygambere Şiirler Antolojisi" dışında bu konuda ciddi hiçbir çalışma hatırlamıyoruz. O da bir inceleme değil güldestedir sadece. Yine de alanında tektir.

Bu yazıda yirminci yüzyıl Türk şiirine bakarken bizim başlıca ölçütümüz Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri arasından müslümanca yaşayan ve müslümanca düşünen bir şiiri arayıp ayırdetmektir. Yoksa yüzyıllardır Türkler için en belli başlı olgu İslam, ateistinden mistiğine değin tüm düşünür ve sanatçıları elbette enterese etmiştir. Nazım Hikmet'in bile gençliğinde dinsel duygularla kaleme aldığı şiirlerinin bulunduğunu hatırlarsak kastımızı okuyucuya anlatmamız kolaylaşacaktır umarız.

Biz öncelikle yaşamında, müslüman olan, düşüncesinde ve sanatında  bundan ödün vermemeye özen gösteren bir şiiri-şairi arıyoruz. Hatta biraz daha anlaşılması kolay olsun diye hemen örnekleyerek diyebiliriz ki, Mehmet Akif'te en yoğun biçimde adeta patlayarak başlayan müslüman atmosferde canı gönülden soluk alan ozanları arıyoruz biz. Sanatı, şiir anlayışı, estetik görüşü, biçimi-biçemi, dili çok çok ayrı olsa da, temelde İslami dünya görüşüne bağlı sanatçıyı, şairi konu ediniyoruz.

İslam, Türkler için belli başlı olgulardan birisiydi demiştik. Bu ifadenin bir hayli ihtiyatlı, bir o kadar da şüphe ve merak yüklü olduğunu farketmek  zor değil. Ancak tartışma yeri de bu yazı değil. Sadece belirtmekte yarar var ki biz kavmimizin peygamber tarafından övülmüş olduğunu savunarak, övünmeyle vakit geçirmenin boşuna bir uğraş olacağına inanıyoruz. Çünkü İslam'da insanın (hem de sadece takva namına) ortaya koyduğu ürün önemlidir. Bu bakımdan bizim çalışmamız Türk şiirinin muttakilerini arayış olarak da değerlendirilebilir.

Şimdi bir örnek üzerinde kısaca düşünelim: İşte Yahya Kemal. Türk şiirinin belli başlı adlarından biri. Yüzlerce imza arasından sıyrılıp günümüze dek gelmeyi başarmış, bunun hile isteyen herkese haz verebilen bir şiir tadının ustası. Genç kuşak çeşitli nedenlerden ötürü artık fazlaca hazzetmiyor belki ondan. Ama ustalığını hiçbir zaman yadsımıyor da. Türk dilini konuşan her çeşit düşünce sistemine bağlı insanı etkileyebilir Yahya Kemal, etkilemiştir de. Ama neden daha çok laik'lerce ve liberallerce  baştacı edilmektedir? Devlet de, yüzyılımızda, sanırım yalnız ona nasip olan bir özveriyle sahip çıkmıştır Yahya Kemal'e  Yahya Kemal'in laik ve liberal resmî ideolojinin, şairliğine liyakat kazanmasının resmen onaylanması değil midir, yönetimin bu tutumu?

Adının ve ününün çevresindeki spekülasyonlardan değil, şiirinden çıkarsak farklı bir dünya görüşüne mi rastlarız Yahya Kemal'de? Biz pek sanmıyoruz. Yahya Kemal'in şiiri bize taşıdığı yığınla İslamî ve ulusal mazmun ve temaya rağmen, İslam'dan  kurtuluşun bir destanı gibi gözükmeye devam etmektedir, İslam'ın ülkeden uzaklaşışına sevinç gözyaşlarıyla tutulan bir alkış, sallanan bir mendil sayarsak onun şiirini,  acaba "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" ve "Rindlerin Ölümü" şairine fazlaca mı kıymış oluruz? ilk bakışta böyle gelebilir. Geçmişte kalmak, günümüze bir daha hiç gelmemek kaydıyla İslam, bugün birçok batıcı Türk düşünürü, birçok sosyalist sanatçı için bile geleneksel bir haz, bir tad değil mi?

Nasıl olsa günün birinde bu ülkede müslümanlar da bazı "şey"leri anlamaya başlayacaklardı. Nice şeyhlerin, mürşidlerin, nice allamenin maskesinin indiği bir dönemde Yahya Kemal'in maskesinin inmesi, gerçekten çok kıyıcı bir davranış olmasa gerek. Hem sonra fazlaca kıyıcı olmadığımızın en doğrulayıcı kanıtı Yahya Kemal'in alnı secde görmemiş o sarhoş ve bohem yaşamışı değil midir? Hiç kimse onun yaşamında ciddi bir müslüman olduğuna dair en ufak bir belgeyi günümüze taşıyıp savunmuş da değildir.

Evet belki bir tanrıtanımaz olduğunu söylemek yanlış olur Yahya Kemal'in. Ama kimi İslamî gibi görünen eğilimlerinin, tarihsel, masalsı bir 'mefahir'den öte birşey olmadığı da çok açıktır. Süleymaniye karşısındaki hayranlığında ise -bizce- bir turistten daha az samimi gözükmektedir. Peki onun şiirindeki o zengin Allah, Tevhid, Tekbir, Ezanı Muhammedi, Hilal türünden temaları nasıl değerlendireceğiz? Bizce başta da söylediğimiz gibi laik'likle yakın ilişkisi vardır bu tutumun. Çünkü laik'lik kendi tanımı içinde dini yoksaymaz. Hatta kutsar. Ancak dinin sultasına izin vermeyen bir dünya görüşüdür. Ayrıca Türklerde laik düşüncenin 23 devrimlerinden çok önceleri doğduğuna dair ciddi eğilimler olduğundan haberliyiz bugün.

Konumuzun boyutlarını aşsa da şunu belirtmeliyiz ki, Şeyhülislam'lık kurumu üzerine yapılacak kısa bir araştırma bize kimi ipuçları verecektir. Sultan Abdülaziz'in ünlü fermanı ve buna benzer Osmanlı'nın tecdid hareketleri içinden laik eğilimler hissetmemek elde değildir doğrusu.           

Soruna bu açıdan yaklaşarak diyoruz ki, laiklik Türkler için özellikle, son bir iki yüzyılda, en az İslam kadar etkili (bizce İslam'dan daha çok) bir dünya görüşü olarak gizli gizli sinelerde yer tutmuştur. Bu yüzden laik bir kafa yapısına sahip olmakla birlikte, İslami kimi kurumlara toleransla bakan, onları geleneksel bir platformda savunan, onlara sahip çıkan Türk aydını, Türk sanatçısı az değildir.

 Hayatının birkaç eşref saatinde Allah'a Sığınan şiirler yazmış, İslamî davranışı övmüş ya da bir İslamî sanat eseri karşısında hayran kalmış sanatçıların bu türden, çalışmalarına bakarak, onlara bu çalışmamız içerisinde yer vermemiz doğrusu yanıltıcı olurdu.                 

Biz, İslam’ı dünya görüşü olarak benimsemiş, onu gücünce yaşamaya ve savunmaya çalışmış, şiiri ve sanatıyla da bu çabaya katılmış müslüman şairleri konu edindik bir kez. Yoksa bazı şiirleriyle örneğin Orhan Seyfi, Halid Fahri, Faruk Nafiz, Ziya Osman (ki bu imzayı kapsama alamadığıma doğrusu ben de üzülüyorum) hatta ilk dönemlerinde Fazıl Hüsnü hiç de kötü olmayan İsIamî duyarlıklı şiirler yazmışlardır. Ama bu şiirler ya onların belli bir dönemini (gençlik-çocukluk) ya da özel eşref saatlerini yansıtıcı özelliklere sahiptirler sadece.

Bu çalışmamızın kapsamı dışında bırakılan ve fakat şiirlerinde kimi İslamî ögeler bulunan Örneğin Mehmed Emin, Arif Nihat, Munis Faik, Bekir Sıtkı, Feyzi Halıcı gibi imzalarsa daha çok sentezci bir dünya görüşüne sahip sanatçılardır. Yaşam ve sanat bütünlükleriyle, deyim yerindeyse, salt İslamcı bir sanatı ve şiiri yansıtmaktan uzak kalırlar; Yahya Kemal’i izlemiş, onun şemsiyesi altında gölgelenmişlerdir denilebilir.

Bu arada şiirle çok kısa bir dönem uğraşmış, şiirde fazla bir varlık göstermemiş ama bizim sınırlarımıza girebilecek kimi imzalarla birlikte, Ali Ulvi Kurucu ve Abdürrahim Karakoç gibi, öykünmecilikleriyle, mahallîlikleri çok açık olan imzaları konu edinmekten de uzak durduk.

İtiraf etmeli ki böylece elimizde avucumuzda parmakla sayılabilecek kadar az malzeme kalıverdi. Oysa yirminci yüzyıl Türk şiirini bu çalışma sırasında kabaca yeniden tararken yüzlerce diyebileceğimiz imzaya rastlamıştık.

 Yüzyılımızın ilk yarısındaki tablo böylesine üzüntü verici bir grafik ortaya koyarken, yüzyılın ikinci yarısında özellikle 1960 sonrası Türk şiirinde müslüman şairleri atağa kalkmış görmekten doğrusu mutluluk duyduk. Ancak bu, şimdilik daha çok sayısal bir çoğalma gibi geliyor bize. Nitelik bakımından da bir artistik yücelişin haberlerini taşımaktadır inşaallah.

İşte bizi  böyle bir eleme çalışmasına iten düşünce, günümüz müslüman şiirlerine bir kapı aralama çabası, bir köken bulma ihtiyacıydı. Gerçi geleneksel Türk şiirinde bu alana kaynaklık edecek, örnek olacak gücçü soluklar yok değil. Sözgelimi bir Yunus  Emre, bir Fuzuli, Nabi, Niyazi-i Mısri gibi ilk akla gelen adlar müslüman Türk şiirlerinde her zaman ışık tutabilecek zenginliktedir. Ne var ki bu şiirin de topluca özelliği  tasavvufi karakter taşımasıdır. Daha çok metafizik, manevî öğeleri ağır basan mistik bir şiirdir. Yani maalesef daha çok tek boyutludur. Maddî/reel, sosyal, siyasal, inancının kavgasını sürdüren bir pratikten nasibini  fazla almamış, mümkün olduğunca teorik bir şiirdir. Gerçi geleneksel Türk şiirinde sosyal-siyasal, kavgacı soluğu olan bir şiire de elbet, rastlanır. Ne yazık ki onun da İslamî bir temelden yoksunluğu adeta ilk özelliğidir. Pir Suttan Abdal bu alanda en belli başlı Türk şairidir. Yönetimi  İslam'la özdeş bildiği için vurucu gücüyle, imparatorluğun gayrı memnun azınlıklarını hoşnut etmek için de olsa, yönetimle birlikte İslam'ı da hedef almıştır. Kendince hakiki müslümanlığı da hümanistçe ve halkçılıkla özdeş bir platformda yorumlamıştır.

Arlık Türkiye'de da bir dünya g|örüşü olarak kavranmaya başlayan İslam elbette eşya ve olayların maddî-manevî her cephesini kapsayan, kuşatıcı bir yol, bir bakış açısıydı. Geçmişte ve günümüzde de kimi egemen güçlerce İslam'ın siyasal- sosyal cephesi ihmal ettirilmiş  gözardına bırakılmış, unutturulmaya çalışılmıştır. Ve din laik bir bakışla, Hıristiyanlık gibi yalnızca metafizik bir olgu diye gösterilip fizik dünyanın yönetiminden uzak tutulmuştur.

 Yüzyılımızda doğu dünyasının tarihsel efsanevi uykusundan yavaş yavaş da olsa kalkışa geçtiği gözlemlenmekte. Sorunu geniş boyutuyla kavramaya başladığı artık yadsınamaz.

Din, masal söyleyen vaazlardan ve dervişlerden değil, doğrudan doğruya Kur'an ve Sünnetten öğrenilerek yeryüzünde yaşanmaya başlanmıştır. Amerika'dan Japonya'ya, İran'dan Filipin'lere kadar İslam, artık fizik ötesinin dini, yahut Ahirette uygulanacak kurallar bütünü olarak değil, yeryüzünde yaşanması gereken sosyal-siyasal nitelikli hukuk kuralları bütünü olarak ve insan, eşya ve olayları  maddî-manevi tüm boyutlarıyla  kavrayıcı bir düzen olarak anlaşılmaya başlanmıştır.

Özellikle bu çalışma sırasında çok önemsediğimiz asıl söylememiz gereken nokta, şu ki: İslam'ı eski geleneksel anlayışla kavrayıp yaşayan geniş müslüman kitlenin, yeryüzünden yok olmadığıdır kuşkusuz. Ve onlar hala kendi büyülü dünyaları içinde masalsı sanat ve şiirsel eylemlerini sürdürmektedirler. İşte salt bu paralelde ürünler çoğaltan kesimin şiirini  bu çalışma kapsamına almadık. En azından ileride görüleceği gibi kıyasıya eleştirdik, acımadık.

Çağdaş İslamî diriliş, uyanış ve tecdid hareketine uzaktan yakından az ya da çok katılmamış, onlarla aynı safta bir koz olsun yer almamış, daha çok resmî ideolojiler paralelinde ürünler veren, kimliğini, kişiliğini yitirmiş, öykünmeci soluklara elbette yer ayıramazdık. Ama çok güç, ömürde bir kez, veya bu safta samimiyetle yer almış yada ihmal edilemeyecek kadar varlık belirtebilmiş birkaç imzayı da tereddüt etmeksizin bu sıradan sayarak değerlendirmeye aldık.  

Ümit ederiz ki bu çalışmamız sırasında kimseye bir haksızlık etmeyelim. Bizim için önemli olan ölçü budur. Bu ölçü çerçevesinde yapılabilecek her türlü uyarıya açık olacağız. Bunun dışındaki ölçülerle yapılan eleştirilerin bizi fazlaca bağlamaması da sanıyoruz bizim hakkımızdır.     

Bu çalışmada kronolojik sırayı önemsemedik, şairleri başkalarının tanıtımıyla değil, bizzat kendi eserleriyle tanımaya, araştırmaya çalıştık. Bu çalışmayı da çok detaylara inerek, nüanslar arayarak, en doğrusu tecessüs boyutunda bir irdelemeyle değil, ortalama bir insan zekasının kavrayışıyla yaptık. Çok genel  ve kaba hatlarıyla şairlerimizin İslamî arayışlarına, İslamî uyarışlarına ve giderek İslam’ı şiirleriyle yaşayışlarına mikrofon tuttuk ve üzerinde düşünmeğe, bazen de tartışmaya çalıştık.

Baştanberi söylediğimiz gibi hiç de nesnel (objektif) olma endişesi taşımadık. Bu, okuyucuyu aldatmak olurdu. Çünkü taraftar olduğumuzu daha başlangıçta en net biçimde açıklamıştık. Öyleyse her insan gibi öznel (sübjektif) davranmaktan sakınmadık. Elbette yanılmış  olabiliriz. Ama haksızlık etmemeye daha çok özen gösterdik. Allah (c.c.) en  doğrusunu bilir.

Yazımızın bu girişinde son olarak belirtmek istediğimiz nokta da açıklayıcı nitelik taşıyacağından oldukça önemli. Eleye eleye, kendimizce seçtiğimiz sınırlı sayıdaki imza herbiri için yaptığımız kısa araştırmalarda da gözlemleneceği gibi yirminci yüzyılın ilk yarısındaki Türkiye İslam şiiri için ayrı ayrı başlıklar altında, ayrı ayrı açılardan adeta birer köşetaşı, birer dönemeç niteliği taşımaktadırlar.

Herbiri diğerinden oldukça bağımsız, tek bir hedefe koşsa da farklı koşu ivmelerine sahip, farklı mektep ve meşrebi özellikler gösterirler. En fazla biri ya da ikisi zaman zaman  muhteva  yoğunluğu bakımından birbirine yaklaşır gibi görünse de bağımsızlıklarını zedeleyici boyuta ulaşmaz bu yaklaşım. Uzaktan uzağa etkileşim de söz konusu edilebilir birbirlerinden. Bu da yine dikkatli ve sınırlıdır.

İlk bakışta sevindirici gibi sanılan bağımsızlık özelliği bizim ölçütlerimize vurulunca, üzücü sonuçlara çıkıyor çoğunlukla. Değil mi  ki örneğin dört kuşaktan dört şairin Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve İsmet Özel'in birbirlerinden bağımsız sanatsal atmosferleri neredeyse ideolojik farklılıklar vehmettirir okuyucularına. Şairlerin eserine teker teker baktığımızda da ortaya çıkacağı gibi İslam'ın günümüz Türkiye'sinde nasıl teker teker yaşanan,  bir din halini aldığını, bir cemaat ve ümmet  ruhundan ne ölçüde uzaklaşıldığını bu kişisel, tekil kalışların müslüman şairleri kimi zaman inançlarıyla nasıl ters düşürdüğünü de gözlemleyerek acı acı düşünürüz. Bu da sorunun hüzün verici ama maalesef en gerçekçi yönüdür bizce.

Eleye eleye böylesine küçülttüğümüz İslami malzemenin, bu noktadan sonra bile hala birtakım yabancı öğeler taşıyor gözükmesi, müslüman okuyucuyu bu yazıda asıl enterese eden nokta olarak belirirse eğer, biz çalışmamızla amacımıza ulaşmışız demektir. Yoksa bugüne kadar yapılageldiği gibi, bir klasik şiir eleştirisi değildi zaten amacımız. İslam'ın Türk şiiriyle kazandığı değer ve oturtulduğu konuma da işaretler koyarak haberler aramaktı amacımız.                                                                                                                                                        (İnşallah Sürecek)

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin