|
Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde İslam
İmajı*
İzzettin HANİFİ
GİRİŞ
Cumhuriyet
Dönemi Türk Şiirinde İslam imajı konusuna bakarken,
öncelikle nesnellik iddiasında bulunmadığımızı, ayrıca
edebiyat tarihine ışık tutucu yeni boyutlar getirme
amacında da olmadığımızı peşinen belirtmekte yarar
görüyoruz. Bu, yanlı (taraftar) bir yazıdır. Doğal
olarak sübjektiftir. Hipotezlerimiz, aksiyom ve
postülatlarımız çoğunlukça kabul görmüşlerden epeyce
farklıdır.
Biz, daha
edebiyatı, sanatı tanımlarken genel kabullerin çok
ötesinde farklı bir bakış açışı getirdiğimizin, bununla
da ilk tahlilde kimi gözlerce küçümsenerek
gözleneceğimizin bilincindeyiz. Ve zaten böyle bir
konuya girişme cesaretini bize söz konusu bilincimiz
sağlamaktadır. Yoksa okullarda bir bilim dalı
özelliğiyle okutulan, hazır kalıpları ve kuralları
bulunan sanat-edebiyat alanında resmî anlamda hiçbir
uzmanlık belgesine sahip olmadığımız gibi, heveslisi de
değiliz.
Bu yazı ile
asıl amacımız yirminci yüzyıl Türk şiir sanatının
günümüze dek uzanan dönemi içerisinden ciddî-islami
eğilimleri kabaca da olan derleyip toparlamak ve ayrı
bir başlık altında bir kez de bu bakımdan
gözlemlemektir. Böylece tüm dünyada yeni bir
* Kelime
Dergisi, 1987, Sayı:8
ivme
kazandığı yadsınamayan İslami eylem, düşünce ve sanatın
Türkiye'nin yakın geçmişindeki şiirsel seyri ortaya
konularak, günümüzdeki İslami şiirin tavır alışına bir
tür köken arama çabası başlatılmış olacaktır belki.
Bu çabaya
-haddimiz olmadan- bizi sevkeden etkense böyle bir
başlık altında Türk şiirine bakmakta çok gecikilmiş
olmasıdır. Gerçi İlahiyat Fakültelerinde okutulan
göstermelik bir İslami Türk Edebiyatı dersi vardır.
Çağdaş olmaktan çok uzak bir bakışla edebiyatı
tanımlamaktadır bu dersler. Dr. Abdullah Öztemiz
Hacıtahiroğlu'nun Yağmur Yayınları tarafından 1966'da
yayınlanan "Hz. Peygambere Şiirler Antolojisi" dışında
bu konuda ciddi hiçbir çalışma hatırlamıyoruz. O da bir
inceleme değil güldestedir sadece. Yine de alanında
tektir.
Bu yazıda
yirminci yüzyıl Türk şiirine bakarken bizim başlıca
ölçütümüz Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri arasından
müslümanca yaşayan ve müslümanca düşünen bir şiiri
arayıp ayırdetmektir. Yoksa yüzyıllardır Türkler için en
belli başlı olgu İslam, ateistinden mistiğine değin tüm
düşünür ve sanatçıları elbette enterese etmiştir. Nazım
Hikmet'in bile gençliğinde dinsel duygularla kaleme
aldığı şiirlerinin bulunduğunu hatırlarsak kastımızı
okuyucuya anlatmamız kolaylaşacaktır umarız.
Biz öncelikle
yaşamında, müslüman olan, düşüncesinde ve sanatında
bundan ödün vermemeye özen gösteren bir şiiri-şairi
arıyoruz. Hatta biraz daha anlaşılması kolay olsun diye
hemen örnekleyerek diyebiliriz ki, Mehmet Akif'te en
yoğun biçimde adeta patlayarak başlayan müslüman
atmosferde canı gönülden soluk alan ozanları arıyoruz
biz. Sanatı, şiir anlayışı, estetik görüşü,
biçimi-biçemi, dili çok çok ayrı olsa da, temelde İslami
dünya görüşüne bağlı sanatçıyı, şairi konu ediniyoruz.
İslam,
Türkler için belli başlı olgulardan birisiydi demiştik.
Bu ifadenin bir hayli ihtiyatlı, bir o kadar da şüphe ve
merak yüklü olduğunu farketmek zor değil. Ancak
tartışma yeri de bu yazı değil. Sadece belirtmekte yarar
var ki biz kavmimizin peygamber tarafından övülmüş
olduğunu savunarak, övünmeyle vakit geçirmenin boşuna
bir uğraş olacağına inanıyoruz. Çünkü İslam'da insanın
(hem de sadece takva namına) ortaya koyduğu ürün
önemlidir. Bu bakımdan bizim çalışmamız Türk şiirinin
muttakilerini arayış olarak da değerlendirilebilir.
Şimdi bir
örnek üzerinde kısaca düşünelim: İşte Yahya Kemal. Türk
şiirinin belli başlı adlarından biri. Yüzlerce imza
arasından sıyrılıp günümüze dek gelmeyi başarmış, bunun
hile isteyen herkese haz verebilen bir şiir tadının
ustası. Genç kuşak çeşitli nedenlerden ötürü artık
fazlaca hazzetmiyor belki ondan. Ama ustalığını hiçbir
zaman yadsımıyor da. Türk dilini konuşan her çeşit
düşünce sistemine bağlı insanı etkileyebilir Yahya
Kemal, etkilemiştir de. Ama neden daha çok laik'lerce ve
liberallerce baştacı edilmektedir? Devlet de,
yüzyılımızda, sanırım yalnız ona nasip olan bir
özveriyle sahip çıkmıştır Yahya Kemal'e Yahya Kemal'in
laik ve liberal resmî ideolojinin, şairliğine liyakat
kazanmasının resmen onaylanması değil midir, yönetimin
bu tutumu?
Adının ve
ününün çevresindeki spekülasyonlardan değil, şiirinden
çıkarsak farklı bir dünya görüşüne mi rastlarız Yahya
Kemal'de? Biz pek sanmıyoruz. Yahya Kemal'in şiiri bize
taşıdığı yığınla İslamî ve ulusal mazmun ve temaya
rağmen, İslam'dan kurtuluşun bir destanı gibi gözükmeye
devam etmektedir, İslam'ın ülkeden uzaklaşışına sevinç
gözyaşlarıyla tutulan bir alkış, sallanan bir mendil
sayarsak onun şiirini, acaba "Süleymaniye'de Bayram
Sabahı" ve "Rindlerin Ölümü" şairine fazlaca mı kıymış
oluruz? ilk bakışta böyle gelebilir. Geçmişte kalmak,
günümüze bir daha hiç gelmemek kaydıyla İslam, bugün
birçok batıcı Türk düşünürü, birçok sosyalist sanatçı
için bile geleneksel bir haz, bir tad değil mi?
Nasıl olsa
günün birinde bu ülkede müslümanlar da bazı "şey"leri
anlamaya başlayacaklardı. Nice şeyhlerin, mürşidlerin,
nice allamenin maskesinin indiği bir dönemde Yahya
Kemal'in maskesinin inmesi, gerçekten çok kıyıcı bir
davranış olmasa gerek. Hem sonra fazlaca kıyıcı
olmadığımızın en doğrulayıcı kanıtı Yahya Kemal'in alnı
secde görmemiş o sarhoş ve bohem yaşamışı değil midir?
Hiç kimse onun yaşamında ciddi bir müslüman olduğuna
dair en ufak bir belgeyi günümüze taşıyıp savunmuş da
değildir.
Evet belki
bir tanrıtanımaz olduğunu söylemek yanlış olur Yahya
Kemal'in. Ama kimi İslamî gibi görünen eğilimlerinin,
tarihsel, masalsı bir 'mefahir'den öte birşey olmadığı
da çok açıktır. Süleymaniye karşısındaki hayranlığında
ise -bizce- bir turistten daha az samimi gözükmektedir.
Peki onun şiirindeki o zengin Allah, Tevhid, Tekbir,
Ezanı Muhammedi, Hilal türünden temaları nasıl
değerlendireceğiz? Bizce başta da söylediğimiz gibi
laik'likle yakın ilişkisi vardır bu tutumun. Çünkü
laik'lik kendi tanımı içinde dini yoksaymaz. Hatta
kutsar. Ancak dinin sultasına izin vermeyen bir dünya
görüşüdür. Ayrıca Türklerde laik düşüncenin 23
devrimlerinden çok önceleri doğduğuna dair ciddi
eğilimler olduğundan haberliyiz bugün.
Konumuzun
boyutlarını aşsa da şunu belirtmeliyiz ki,
Şeyhülislam'lık kurumu üzerine yapılacak kısa bir
araştırma bize kimi ipuçları verecektir. Sultan
Abdülaziz'in ünlü fermanı ve buna benzer Osmanlı'nın
tecdid hareketleri içinden laik eğilimler hissetmemek
elde değildir doğrusu.
Soruna bu
açıdan yaklaşarak diyoruz ki, laiklik Türkler için
özellikle, son bir iki yüzyılda, en az İslam kadar
etkili (bizce İslam'dan daha çok) bir dünya görüşü
olarak gizli gizli sinelerde yer tutmuştur. Bu yüzden
laik bir kafa yapısına sahip olmakla birlikte, İslami
kimi kurumlara toleransla bakan, onları geleneksel bir
platformda savunan, onlara sahip çıkan Türk aydını, Türk
sanatçısı az değildir.
Hayatının
birkaç eşref saatinde Allah'a Sığınan şiirler yazmış,
İslamî davranışı övmüş ya da bir İslamî sanat eseri
karşısında hayran kalmış sanatçıların bu türden,
çalışmalarına bakarak, onlara bu çalışmamız içerisinde
yer vermemiz doğrusu yanıltıcı olurdu.
Biz, İslam’ı
dünya görüşü olarak benimsemiş, onu gücünce yaşamaya ve
savunmaya çalışmış, şiiri ve sanatıyla da bu çabaya
katılmış müslüman şairleri konu edindik bir kez. Yoksa
bazı şiirleriyle örneğin Orhan Seyfi, Halid Fahri, Faruk
Nafiz, Ziya Osman (ki bu imzayı kapsama alamadığıma
doğrusu ben de üzülüyorum) hatta ilk dönemlerinde Fazıl
Hüsnü hiç de kötü olmayan İsIamî duyarlıklı şiirler
yazmışlardır. Ama bu şiirler ya onların belli bir
dönemini (gençlik-çocukluk) ya da özel eşref saatlerini
yansıtıcı özelliklere sahiptirler sadece.
Bu
çalışmamızın kapsamı dışında bırakılan ve fakat
şiirlerinde kimi İslamî ögeler bulunan Örneğin Mehmed
Emin, Arif Nihat, Munis Faik, Bekir Sıtkı, Feyzi Halıcı
gibi imzalarsa daha çok sentezci bir dünya görüşüne
sahip sanatçılardır. Yaşam ve sanat bütünlükleriyle,
deyim yerindeyse, salt İslamcı bir sanatı ve şiiri
yansıtmaktan uzak kalırlar; Yahya Kemal’i izlemiş, onun
şemsiyesi altında gölgelenmişlerdir denilebilir.
Bu arada
şiirle çok kısa bir dönem uğraşmış, şiirde fazla bir
varlık göstermemiş ama bizim sınırlarımıza girebilecek
kimi imzalarla birlikte, Ali Ulvi Kurucu ve Abdürrahim
Karakoç gibi, öykünmecilikleriyle, mahallîlikleri çok
açık olan imzaları konu edinmekten de uzak durduk.
İtiraf etmeli
ki böylece elimizde avucumuzda parmakla sayılabilecek
kadar az malzeme kalıverdi. Oysa yirminci yüzyıl Türk
şiirini bu çalışma sırasında kabaca yeniden tararken
yüzlerce diyebileceğimiz imzaya rastlamıştık.
Yüzyılımızın
ilk yarısındaki tablo böylesine üzüntü verici bir grafik
ortaya koyarken, yüzyılın ikinci yarısında özellikle
1960 sonrası Türk şiirinde müslüman şairleri atağa
kalkmış görmekten doğrusu mutluluk duyduk. Ancak bu,
şimdilik daha çok sayısal bir çoğalma gibi geliyor bize.
Nitelik bakımından da bir artistik yücelişin haberlerini
taşımaktadır inşaallah.
İşte bizi
böyle bir eleme çalışmasına iten düşünce, günümüz
müslüman şiirlerine bir kapı aralama çabası, bir köken
bulma ihtiyacıydı. Gerçi geleneksel Türk şiirinde bu
alana kaynaklık edecek, örnek olacak gücçü soluklar yok
değil. Sözgelimi bir Yunus Emre, bir Fuzuli, Nabi,
Niyazi-i Mısri gibi ilk akla gelen adlar müslüman Türk
şiirlerinde her zaman ışık tutabilecek zenginliktedir.
Ne var ki bu şiirin de topluca özelliği tasavvufi
karakter taşımasıdır. Daha çok metafizik, manevî öğeleri
ağır basan mistik bir şiirdir. Yani maalesef daha çok
tek boyutludur. Maddî/reel, sosyal, siyasal, inancının
kavgasını sürdüren bir pratikten nasibini fazla
almamış, mümkün olduğunca teorik bir şiirdir. Gerçi
geleneksel Türk şiirinde sosyal-siyasal, kavgacı soluğu
olan bir şiire de elbet, rastlanır. Ne yazık ki onun da
İslamî bir temelden yoksunluğu adeta ilk özelliğidir.
Pir Suttan Abdal bu alanda en belli başlı Türk şairidir.
Yönetimi İslam'la özdeş bildiği için vurucu gücüyle,
imparatorluğun gayrı memnun azınlıklarını hoşnut etmek
için de olsa, yönetimle birlikte İslam'ı da hedef
almıştır. Kendince hakiki müslümanlığı da hümanistçe ve
halkçılıkla özdeş bir platformda yorumlamıştır.
Arlık
Türkiye'de da bir dünya g|örüşü olarak kavranmaya
başlayan İslam elbette eşya ve olayların maddî-manevî
her cephesini kapsayan, kuşatıcı bir yol, bir bakış
açısıydı. Geçmişte ve günümüzde de kimi egemen güçlerce
İslam'ın siyasal- sosyal cephesi ihmal ettirilmiş
gözardına bırakılmış, unutturulmaya çalışılmıştır. Ve
din laik bir bakışla, Hıristiyanlık gibi yalnızca
metafizik bir olgu diye gösterilip fizik dünyanın
yönetiminden uzak tutulmuştur.
Yüzyılımızda
doğu dünyasının tarihsel efsanevi uykusundan yavaş yavaş
da olsa kalkışa geçtiği gözlemlenmekte. Sorunu geniş
boyutuyla kavramaya başladığı artık yadsınamaz.
Din, masal
söyleyen vaazlardan ve dervişlerden değil, doğrudan
doğruya Kur'an ve Sünnetten öğrenilerek yeryüzünde
yaşanmaya başlanmıştır. Amerika'dan Japonya'ya, İran'dan
Filipin'lere kadar İslam, artık fizik ötesinin dini,
yahut Ahirette uygulanacak kurallar bütünü olarak değil,
yeryüzünde yaşanması gereken sosyal-siyasal nitelikli
hukuk kuralları bütünü olarak ve insan, eşya ve
olayları maddî-manevi tüm boyutlarıyla kavrayıcı bir
düzen olarak anlaşılmaya başlanmıştır.
Özellikle bu
çalışma sırasında çok önemsediğimiz asıl söylememiz
gereken nokta, şu ki: İslam'ı eski geleneksel anlayışla
kavrayıp yaşayan geniş müslüman kitlenin, yeryüzünden
yok olmadığıdır kuşkusuz. Ve onlar hala kendi büyülü
dünyaları içinde masalsı sanat ve şiirsel eylemlerini
sürdürmektedirler. İşte salt bu paralelde ürünler
çoğaltan kesimin şiirini bu çalışma kapsamına almadık.
En azından ileride görüleceği gibi kıyasıya eleştirdik,
acımadık.
Çağdaş İslamî
diriliş, uyanış ve tecdid hareketine uzaktan yakından az
ya da çok katılmamış, onlarla aynı safta bir koz olsun
yer almamış, daha çok resmî ideolojiler paralelinde
ürünler veren, kimliğini, kişiliğini yitirmiş, öykünmeci
soluklara elbette yer ayıramazdık. Ama çok güç, ömürde
bir kez, veya bu safta samimiyetle yer almış yada ihmal
edilemeyecek kadar varlık belirtebilmiş birkaç imzayı da
tereddüt etmeksizin bu sıradan sayarak değerlendirmeye
aldık.
Ümit ederiz
ki bu çalışmamız sırasında kimseye bir haksızlık
etmeyelim. Bizim için önemli olan ölçü budur. Bu ölçü
çerçevesinde yapılabilecek her türlü uyarıya açık
olacağız. Bunun dışındaki ölçülerle yapılan
eleştirilerin bizi fazlaca bağlamaması da sanıyoruz
bizim hakkımızdır.
Bu çalışmada
kronolojik sırayı önemsemedik, şairleri başkalarının
tanıtımıyla değil, bizzat kendi eserleriyle tanımaya,
araştırmaya çalıştık. Bu çalışmayı da çok detaylara
inerek, nüanslar arayarak, en doğrusu tecessüs boyutunda
bir irdelemeyle değil, ortalama bir insan zekasının
kavrayışıyla yaptık. Çok genel ve kaba hatlarıyla
şairlerimizin İslamî arayışlarına, İslamî uyarışlarına
ve giderek İslam’ı şiirleriyle yaşayışlarına mikrofon
tuttuk ve üzerinde düşünmeğe, bazen de tartışmaya
çalıştık.
Baştanberi
söylediğimiz gibi hiç de nesnel (objektif) olma endişesi
taşımadık. Bu, okuyucuyu aldatmak olurdu. Çünkü taraftar
olduğumuzu daha başlangıçta en net biçimde açıklamıştık.
Öyleyse her insan gibi öznel (sübjektif) davranmaktan
sakınmadık. Elbette yanılmış olabiliriz. Ama haksızlık
etmemeye daha çok özen gösterdik. Allah (c.c.) en
doğrusunu bilir.
Yazımızın bu
girişinde son olarak belirtmek istediğimiz nokta da
açıklayıcı nitelik taşıyacağından oldukça önemli. Eleye
eleye, kendimizce seçtiğimiz sınırlı sayıdaki imza
herbiri için yaptığımız kısa araştırmalarda da
gözlemleneceği gibi yirminci yüzyılın ilk yarısındaki
Türkiye İslam şiiri için ayrı ayrı başlıklar altında,
ayrı ayrı açılardan adeta birer köşetaşı, birer dönemeç
niteliği taşımaktadırlar.
Herbiri
diğerinden oldukça bağımsız, tek bir hedefe koşsa da
farklı koşu ivmelerine sahip, farklı mektep ve meşrebi
özellikler gösterirler. En fazla biri ya da ikisi zaman
zaman muhteva yoğunluğu bakımından birbirine yaklaşır
gibi görünse de bağımsızlıklarını zedeleyici boyuta
ulaşmaz bu yaklaşım. Uzaktan uzağa etkileşim de söz
konusu edilebilir birbirlerinden. Bu da yine dikkatli ve
sınırlıdır.
İlk bakışta
sevindirici gibi sanılan bağımsızlık özelliği bizim
ölçütlerimize vurulunca, üzücü sonuçlara çıkıyor
çoğunlukla. Değil mi ki örneğin dört kuşaktan dört
şairin Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve İsmet Özel'in
birbirlerinden bağımsız sanatsal atmosferleri neredeyse
ideolojik farklılıklar vehmettirir okuyucularına.
Şairlerin eserine teker teker baktığımızda da ortaya
çıkacağı gibi İslam'ın günümüz Türkiye'sinde nasıl teker
teker yaşanan, bir din halini aldığını, bir cemaat ve
ümmet ruhundan ne ölçüde uzaklaşıldığını bu kişisel,
tekil kalışların müslüman şairleri kimi zaman
inançlarıyla nasıl ters düşürdüğünü de gözlemleyerek acı
acı düşünürüz. Bu da sorunun hüzün verici ama maalesef
en gerçekçi yönüdür bizce.
Eleye eleye
böylesine küçülttüğümüz İslami malzemenin, bu noktadan
sonra bile hala birtakım yabancı öğeler taşıyor
gözükmesi, müslüman okuyucuyu bu yazıda asıl enterese
eden nokta olarak belirirse eğer, biz çalışmamızla
amacımıza ulaşmışız demektir. Yoksa bugüne kadar
yapılageldiği gibi, bir klasik şiir eleştirisi değildi
zaten amacımız. İslam'ın Türk şiiriyle kazandığı değer
ve oturtulduğu konuma da işaretler koyarak haberler
aramaktı amacımız.
(İnşallah Sürecek)
© 2002 İktibas |