Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin

                                                                                       YIL 20. SAYI 283 Temmuz 2002

                                  

Anasayfa
Selam İle
Yorum
Kavram
Düşünce  

Dava Adamı ve Politikacı

Onursuz Bir Sesizlik

Garabet

Futbol

Futbol Bu Toplumun Nesi Geliyor?

 Kim Neyi Ne İçin Yapıyor?  

Çeviri
Lokal Etkinlik
Sanat Edebiyat
Mektup
Gündem
Ayın Başlıkları

 

 

Dava Adamı ve Politikacı

 

 

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

 

İslâm’a mensubiyet kimliğini önceleyen ve önemseyen kimselerin Türkiye’nin yönetimine dair taleplerindeki aceleciliklerini oldum olası anlamlandırabilmiş değilimdir. Bu yüzden o alandaki faaliyetlerden hep uzak durdum. Rey vererek bile aralarına katılmadığım gibi, gördüğüm  ciddi, hayati  hatta itikadî yanlışlarını sürekli eleştirdim.  Çünkü kanaatimce Türkiye’de büyük sorun yukarıdan aşağıya dikey biçimde derinleşen bir özellik arzetmiyordu.  Tam aksine merkezi ve çevreyi müştereken kuşatan ve yatay biçimde gelişip olgunlaşan bir yarayı andırıyordu.  Yani yukarıyı, yukarıdaki birtakım yetkili makamları uhdenize aldığınız vakit söz konusu yaraları iyileştirebilecek reçeteleri üretme imkânına erişemiyordunuz. Çünkü  orada bulunduğunuz makam öylesine yukarılarda / yüksekte kurulmuştu ki oraya çıktığınız vakit tedavisine soyunduğunuz hastalığı belki ancak dürbünle ve uzaktan izleyebiliyordunuz. Oysa ki bu yara çenenizin dibindeki mikroskopla baktığınızda bile size sebeplerini hemen sunmayacak kadar sinsi  bir hastalığın sinyallerini taşıyordu.

Halk kalarak, halkın içinde durarak, halktan biri olarak endişeleri yüklenir, sorumluluklar taşırsanız belki ancak o zaman Türkiye toplumunun sıkıntılarına, açmazlarına, takıntılarına şahit olabilirdiniz.

Ben kendi adıma öyle yaptım. Aktif politikadan her zaman uzak durdum. Ama yaşadığım ülkenin dertleriyle hemhal olmayı da ihmal etmedim.

Neydi beni aktif politikadan ürküten?

Müslüman kimlikleri öne çıkmış insanlar politika sahnesinde arzı endam edince korktuğum başıma gelmiş miydi?

Evet.

Politika bir konuşma sanatıydı. Atalar ise  "çok söz yalansız olmaz" diyorlardı. İdeolojisini, sınırlarını kendilerinin belirlemediği sistemlerde çok konuşma mesleğini seçenler takiyye metodunu sık kullanmak zorunda kalacakları gibi ister istemez bir otosansür de uygulayacaklardı. Biteviye takiyye yapan, sürekli otosansüre tabi bir konuşmacının halini tasavvur eder misiniz?

Dünyanın daha iyi işleyen demokrasilerine bile baktığımda kötü ahlakı yayan, teşvik eden cephesini yani şu dedikoducu yanını pekala gözleyebiliyorum. Elbet Türkiye gibi  demokrasiyi iyi işletemediğini bizzat demokratların itiraf ettiği ülkelerde bu yarım işleyişin nice kötü ahlak numuneleri üreteceğini düşünüyorum. Acaba yalnızca düşünüyor muyum? Somut gözlemler yok mu bu konuda?

Hatırlayalım, önceleri sıkça kullandığımız dâvâ adamı diye bir terkibimiz vardı.

Türkiye’de topluca düşünmeye, kısmen bilinçlenmeye başladığımız/ başlatıldığımız yıllarda içimizden birilerine  dâvâ adamı diyerek onları taltif etmez miydik?  Onlara imrenir, onların izinden gitmek istemez miydik? Pek bir ibadi hayatı bulunmayan Necip Fazıl’ı hatırlayın. O’nun inandıklarına ve düşündüklerine adanmışlığını nasıl unutabiliriz?  O’nu  dâvâsının adamı yapan hasletler, söylediklerinin arkasında durması, inandıklarından ödün vermemesi, kısmi bir otosansür uygulasa bile en azından bunu hasmına hissettirmekten sakınmaması/ çekinmemesi ve belki de en önemlisi ulu orta her basit ve ucuz vesile ile takiyye türünden onur kırıcı, aşağılayıcı tutumlara başvurmamasıydı.

O yıllar  dâvâ adamı sıfatını yakıştıracağımız insanlar münevver kültür ve sanat adamlarıydılar. Belki politikacılar hayatımızın ve zamanımızın büyük bölümünü kapatacak ve kapsayacak güce sahip değildiler. İnsanlar da dâvâ adamlığı haysiyeti taşıyanlardan iyi ahlak modelleri ediniyorlardı.

Hayatımıza ve gündemimize politikacılar biraz daha yakın, etkin ve yoğunlukla girdiğinden beri –dikkat edin-  evvela  dâvâ adamı terkibi günlük lügatlerden silkelenip atıldı. İnsanların kişilik ve kimlikleri önemsenmez oldu. Herkes   potansiyel bir  rey  değer(sizliğ)ine  düşürüldü.

Artık  bize rey vermeyen bizden değildir  teraneleri dâvâ adamlarını dışarıda tutmak maksadıyla, eleştirileri de diskalifiye etmenin en kurnazca metodu olarak uygulanıyordu.

Verilen sözlerin tutulmamasına önce direniyor sonra bu sonuca alışıyordunuz. Buz gibi yalanların strateji, taktik, konjonktürel tutum yahut takiyye sıfatına büründürülüp masumiyet pozuyla  sunulmasına şahit kılınıyordunuz.

Dâvâ adamlarından emaneten üzerinizde duran şecaat, feragat, fazilet, fütüvvet gibi gömlekler şeytanî fettanlar tarafından hem de arkanızdan çekilmiş olarak yırtılıyordu.

Siz de öğreniyordunuz entrikayı, adam kayırmayı, söylediğiniz söz’den hiç utanmadan geri dönmeyi..        

Yani söylemeye dil varmasa bile, söylememenin vebâlinden ürkerek sıralayacağımız dönekliği, kalleşliği, içten pazarlığı..

Politikacılar dâvâ adamlarının makamına mı gelip oturmuşlardı? Hayır hayır yok böyle bir şey, sadece onları mağaralara, fildişi kulelerine kovalamış, orada kibarca hapsetmişlerdi. Hatta dâvâ adamlarının  onurlu mücadele ve söylemlerini zaman zaman politikalarına malzeme niyetiyle kullanıyorlardı bile. Ve lâkin halkın karşısına daha doğrusu yanına ve yakınına onları yaklaştırmak istemiyor, onların halkla olan münasebetlerini ancak kendi gözetimlerinde izin verilebilecek  atiyye kabilinden görüyorlardı.

Politikacılar, parlamenterler midir sadece? Ne münasebet! Politikacılık  artık bir duruştur. Tarz, huy ve karakter gibi  insanların bünyesinde yerleşik bir mikroptur. Meşru olanı gayrı meşru, gayrı meşru olanı da meşru gösterebilme şarlatanlıklarının tümünü sokabilirsiniz bu kavramın içerisine.

Birileri bizi yönetmeye niçin talip olurlar? Bu hakkı kim vermiştir kendilerine? Bu taleplerinin altındaki ahlaki saik nedir?  Onu bize gösterebilir, bizi bu konuda  ikna edebilirler mi? Bu işler için de ikna odaları kurmuş olabilirler mi? Niçin biz değil de onlar? İkimizi aynı terazide tartan oldu mu? Hangimizin daha  ağır geldiğini bileniniz var mı?

Sorular böyle uzayıp gider.

İyisi mi politik tavra olan teveccühün de altında yatan saikleri düşünelim. Salgılanan kötü ahlakın toplumların birçok kesimini kuşattığından endişeliyim.  Sanki  gel beni seç ki seni köleleştireyim, kimliksizleştireyim, tektipleştireyim  diye haykıran bir sesin meftunu olmuş toplumlar. Buna  yeter  diyebilecek yiğitleri ise yel götürmüştür.

Dâvâ adamı terkibi lügatlerdeki mümtaz yerine yeniden yerleştirilmeli. O zaman görelim bakalım kalabalıklar hala ve yine  o çift gönüllü, çift ağızlı, o gün böyle bugün şöyle davranan ve düşünen, sürekli  söz israfı yapan şovmenlerin peşinden koşuyor mu?  Bir toplumda politik tavrın dönekliği, dâvâ adamının dürüstlüğünden ziyade itibar görüyorsa o toplumun felahı beklenebilir mi?

 

© 2002 İktibas  

Designed by medem        Anlam BASIN YAYIN Arsiv Abone olmak icin