|
Dava Adamı ve Politikacı
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
İslâm’a
mensubiyet kimliğini önceleyen ve önemseyen kimselerin
Türkiye’nin yönetimine dair taleplerindeki
aceleciliklerini oldum olası anlamlandırabilmiş
değilimdir. Bu yüzden o alandaki faaliyetlerden hep uzak
durdum. Rey vererek bile aralarına katılmadığım gibi,
gördüğüm ciddi, hayati hatta itikadî yanlışlarını
sürekli eleştirdim. Çünkü kanaatimce Türkiye’de büyük
sorun yukarıdan aşağıya dikey biçimde derinleşen bir
özellik arzetmiyordu. Tam aksine merkezi ve çevreyi
müştereken kuşatan ve yatay biçimde gelişip olgunlaşan
bir yarayı andırıyordu. Yani yukarıyı, yukarıdaki
birtakım yetkili makamları uhdenize aldığınız vakit söz
konusu yaraları iyileştirebilecek reçeteleri üretme
imkânına erişemiyordunuz. Çünkü orada bulunduğunuz
makam öylesine yukarılarda / yüksekte kurulmuştu ki
oraya çıktığınız vakit tedavisine soyunduğunuz hastalığı
belki ancak dürbünle ve uzaktan izleyebiliyordunuz. Oysa
ki bu yara çenenizin dibindeki mikroskopla baktığınızda
bile size sebeplerini hemen sunmayacak kadar sinsi bir
hastalığın sinyallerini taşıyordu.
Halk kalarak,
halkın içinde durarak, halktan biri olarak endişeleri
yüklenir, sorumluluklar taşırsanız belki ancak o zaman
Türkiye toplumunun sıkıntılarına, açmazlarına,
takıntılarına şahit olabilirdiniz.
Ben kendi
adıma öyle yaptım. Aktif politikadan her zaman uzak
durdum. Ama yaşadığım ülkenin dertleriyle hemhal olmayı
da ihmal etmedim.
Neydi beni
aktif politikadan ürküten?
Müslüman
kimlikleri öne çıkmış insanlar politika sahnesinde arzı
endam edince korktuğum başıma gelmiş miydi?
Evet.
Politika bir
konuşma sanatıydı. Atalar ise "çok söz yalansız olmaz"
diyorlardı. İdeolojisini, sınırlarını kendilerinin
belirlemediği sistemlerde çok konuşma mesleğini seçenler
takiyye metodunu sık kullanmak zorunda kalacakları gibi
ister istemez bir otosansür de uygulayacaklardı.
Biteviye takiyye yapan, sürekli otosansüre tabi bir
konuşmacının halini tasavvur eder misiniz?
Dünyanın daha
iyi işleyen demokrasilerine bile baktığımda kötü ahlakı
yayan, teşvik eden cephesini yani şu dedikoducu yanını
pekala gözleyebiliyorum. Elbet Türkiye gibi demokrasiyi
iyi işletemediğini bizzat demokratların itiraf ettiği
ülkelerde bu yarım işleyişin nice kötü ahlak numuneleri
üreteceğini düşünüyorum. Acaba yalnızca düşünüyor muyum?
Somut gözlemler yok mu bu konuda?
Hatırlayalım,
önceleri sıkça kullandığımız dâvâ adamı diye bir
terkibimiz vardı.
Türkiye’de
topluca düşünmeye, kısmen bilinçlenmeye başladığımız/
başlatıldığımız yıllarda içimizden birilerine dâvâ
adamı diyerek onları taltif etmez miydik? Onlara
imrenir, onların izinden gitmek istemez miydik? Pek bir
ibadi hayatı bulunmayan Necip Fazıl’ı hatırlayın. O’nun
inandıklarına ve düşündüklerine adanmışlığını nasıl
unutabiliriz? O’nu dâvâsının adamı yapan hasletler,
söylediklerinin arkasında durması, inandıklarından ödün
vermemesi, kısmi bir otosansür uygulasa bile en azından
bunu hasmına hissettirmekten sakınmaması/ çekinmemesi ve
belki de en önemlisi ulu orta her basit ve ucuz vesile
ile takiyye türünden onur kırıcı, aşağılayıcı tutumlara
başvurmamasıydı.
O yıllar dâvâ
adamı sıfatını yakıştıracağımız insanlar münevver kültür
ve sanat adamlarıydılar. Belki politikacılar hayatımızın
ve zamanımızın büyük bölümünü kapatacak ve kapsayacak
güce sahip değildiler. İnsanlar da dâvâ adamlığı
haysiyeti taşıyanlardan iyi ahlak modelleri
ediniyorlardı.
Hayatımıza ve
gündemimize politikacılar biraz daha yakın, etkin ve
yoğunlukla girdiğinden beri –dikkat edin- evvela dâvâ
adamı terkibi günlük lügatlerden silkelenip atıldı.
İnsanların kişilik ve kimlikleri önemsenmez oldu.
Herkes potansiyel bir rey değer(sizliğ)ine
düşürüldü.
Artık bize
rey vermeyen bizden değildir teraneleri dâvâ adamlarını
dışarıda tutmak maksadıyla, eleştirileri de diskalifiye
etmenin en kurnazca metodu olarak uygulanıyordu.
Verilen
sözlerin tutulmamasına önce direniyor sonra bu sonuca
alışıyordunuz. Buz gibi yalanların strateji, taktik,
konjonktürel tutum yahut takiyye sıfatına büründürülüp
masumiyet pozuyla sunulmasına şahit kılınıyordunuz.
Dâvâ
adamlarından emaneten üzerinizde duran şecaat, feragat,
fazilet, fütüvvet gibi gömlekler şeytanî fettanlar
tarafından hem de arkanızdan çekilmiş olarak
yırtılıyordu.
Siz de
öğreniyordunuz entrikayı, adam kayırmayı, söylediğiniz
söz’den hiç utanmadan geri dönmeyi..
Yani söylemeye
dil varmasa bile, söylememenin vebâlinden ürkerek
sıralayacağımız dönekliği, kalleşliği, içten pazarlığı..
Politikacılar
dâvâ adamlarının makamına mı gelip oturmuşlardı? Hayır
hayır yok böyle bir şey, sadece onları mağaralara,
fildişi kulelerine kovalamış, orada kibarca
hapsetmişlerdi. Hatta dâvâ adamlarının onurlu mücadele
ve söylemlerini zaman zaman politikalarına malzeme
niyetiyle kullanıyorlardı bile. Ve lâkin halkın
karşısına daha doğrusu yanına ve yakınına onları
yaklaştırmak istemiyor, onların halkla olan
münasebetlerini ancak kendi gözetimlerinde izin
verilebilecek atiyye kabilinden görüyorlardı.
Politikacılar,
parlamenterler midir sadece? Ne münasebet!
Politikacılık artık bir duruştur. Tarz, huy ve karakter
gibi insanların bünyesinde yerleşik bir mikroptur.
Meşru olanı gayrı meşru, gayrı meşru olanı da meşru
gösterebilme şarlatanlıklarının tümünü sokabilirsiniz bu
kavramın içerisine.
Birileri bizi
yönetmeye niçin talip olurlar? Bu hakkı kim vermiştir
kendilerine? Bu taleplerinin altındaki ahlaki saik
nedir? Onu bize gösterebilir, bizi bu konuda ikna
edebilirler mi? Bu işler için de ikna odaları kurmuş
olabilirler mi? Niçin biz değil de onlar? İkimizi aynı
terazide tartan oldu mu? Hangimizin daha ağır geldiğini
bileniniz var mı?
Sorular böyle
uzayıp gider.
İyisi mi
politik tavra olan teveccühün de altında yatan saikleri
düşünelim. Salgılanan kötü ahlakın toplumların birçok
kesimini kuşattığından endişeliyim. Sanki gel beni seç
ki seni köleleştireyim, kimliksizleştireyim,
tektipleştireyim diye haykıran bir sesin meftunu olmuş
toplumlar. Buna yeter diyebilecek yiğitleri ise yel
götürmüştür.
Dâvâ adamı
terkibi lügatlerdeki mümtaz yerine yeniden
yerleştirilmeli. O zaman görelim bakalım kalabalıklar
hala ve yine o çift gönüllü, çift ağızlı, o gün böyle
bugün şöyle davranan ve düşünen, sürekli söz israfı
yapan şovmenlerin peşinden koşuyor mu? Bir toplumda
politik tavrın dönekliği, dâvâ adamının dürüstlüğünden
ziyade itibar görüyorsa o toplumun felahı beklenebilir
mi?
© 2002 İktibas |