|
Garabet
Cemal ÇAĞLAK
Bu
hayatımızdan sonra gelecek olan ve hesaba çekileceğimizi
bildiren ahiret ile ilgili uyarılar, bize sorumluluk
yüklemiyorsa arzu ve heveslerimiz bizi dilediğimiz gibi
yaşamaya yönlendirecektir. Hayatı sadece dünyevi açıdan
değerlendirecek olan insan için bu davranış doğrudur.
Öyle ya... Bu insanın, hesabı verilmeyecek hayat için
kendisini sıkıntıya sokmasının anlamı olmadığı gibi
dünyevi çıkarlarının dışında başka bir beklentiye
düşmesinin de gereği yoktur.
Dünyanın
varolduğu ve insanın da üzerine yerleştiği andan bu yana
gönderilen peygamberler insanın asıl amacının ne olması
gerektiğini belirtmişlerdir. Fakat geçici olmasına
rağmen insanoğlu bu süse aldanarak kendisini hayata
kaptırmış, kalıcı olan zevklerini biraz yaşadıktan sonra
peşinde bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır. Bununla
birlikte kendilerine yol göstermek için gelen elçilere
tahmin edemeyeceğimiz şiddette tepki koyarak onları
yalanlamışlardır. Kur’an’daki hangi kıssaya bakarsanız
bakın bu toplumların hayat hikayesinde başka bir tavır
bulamazsınız. Onlar, şüphesiz Allah’ın ayetlerine
büyüklük taslayarak azgınlaştılar ve önceki ataları gibi
de kendilerini azap kuşatıverdi. Ancak milenyum
dedikleri bu çağdaki azgınlıklarına ve serkeşliklerine
başka dönemlerde ulaştılar mı bilinmez ama vasat bir
gözlemle ve içinizde kalmışsa şayet bir miktar insafla
ne durumda olduğumuzu gayet kolay teşhis etmemiz
mümkündür.
Olsa olsa
şimdi peygamberleri yalanlama teknikleri ve yöntemleri
gelişmiştir. Mesela zulüm yerel olmaktan daha ziyade
küresel bir mahiyet kazandı. Hayat bir kavmin kendi dar
çerçevesinde birbirini boğazlama ve sömürme
operasyonlarından çıkarak daha geniş bir alanı kuşatır
oldu. Öyle ki eldeki imkanlarla birlikte putperestlik
ıssız diyebileceğimiz en ufak bir ada bile bırakmadan
hakimiyetini ilan etti. Böylece doymak bilmez iştihası
ve sınır tanımayan hükmetme gücüyle hareket eden
müstekbirler, her alanda hakimiyetlerini ilan etmişler,
ellerinde olan bal teknesinden ara sıra etrafındaki
kalabalıkların ağzına bir parmak bal çalmak suretiyle
onları ya istedikleri gibi kullanmışlar ya da
susturmuşlardır. Şirkin temel kaynağı olan bu hükmetme
ve çoğaltma yarışı gücü ellerinde bulunduranlar için
ilke haline gelmiş, diğer toplumlar içinse yasa halinde
uygulamaya sokulmuştur. Bu uygulamaya boyun eğenler
kapitalizm ve otoritenin geçici dünya cennetine,
diğerleri ise açlık, yoksulluk ve kölelik cehennemine
sürülmüşlerdir. Peygamberlerin mücadelesinde üzerinde
durulması gereken esas nokta burasıdır.
Şüphesiz ki
Allah, kulları için "Bana inanırsanız yeter" şeklinde
bir hükümle değil, "Bana inanacak ve emirlerimi de
yerine getireceksiniz" şeklinde seslenmiştir. İşte
müminin tanımı da burada ortaya çıkmaktadır. Bunun
dışında kalan gruplar için ne kadar yumuşatıcı
kullanılırsa kullanılsın şirk dininin müntesibi olmaktan
kurtulmaları imkansızdır. Bu ifadelerden sonra şirkin
kendi içinde oluşturduğu psikolojiyi de tanımlamak
lüzumludur. Bunları iki grup halinde tasnif edebiliriz.
Birincisi gerçekten ikinci hayatı kabullenemeyen,
sayısal olarak az ama hükmedici pozisyondaki grup,
diğeri ise ikinci hayatına eylemleriyle olmasa da
sözleriyle onay veren, sayısal olarak çoğunluk teşkil
eden ve kendisine hükmedilen ikinci gruptur. Kur’an,
yaradılışı tesadüfe bağlayan bu birinci grubu ikinci
grup kadar kaale almamaktadır. Ancak bu onların hesap
günü saf dışı olacakları manasına gelmez. İkinci grup
ise ağırlıklı kitledir. İnandığı Allah’ı yaratıcı olarak
kabullendikten sonra onun belirlediği ilkelerin dışına
çıkarak hayatına düzen vermekte; birinci örnekte
verdiğimiz ve her alanda dünyevileşmiş kitlenin
hükümranlığına boyun eğmektedir. Bu yüzdendir ki
başlangıçta insanı hidayete sevk eden kitap zamanla
cımbızlanmış ve ayetlerden suya sabuna dokunmayacak
şekilde tefsirler icat edilmiştir. Böylece hayatımızı
belirleyen kitap yerine hayatımızın şekillendirdiği
tefsirler yapılmış, yaşantımızın ilkeleri bunların
içinden çıkarılmıştır.
Yeni icat
edilen bu din ise sorumsuzluğu ayyuka çıkarmış az da
olsa süre gelen utanma ve ar duygusu da laiklik ve
demokrasiyle beraber havaya püskürtülmüştür. Artık ne
yaparsanız yapın bu yeni dine göre bir kere "İnandım"
dedikten sonra cenneti garantilemişsinizdir. Hesap
gününde de olsa olsa birazcık cehennem molası verdikten
sonra pir ü pak bir vaziyette cennette peygamberlerle
beraber bulunacaksınız. İnanışın ilkeleri değişime
uğradığı zaman başka hangi tablo ortaya çıkabilir ki? Bu
dinin mükafatı elbette karaborsacı, tefeci, fahişe,
işkenceci, başörtü düşmanı, Allah’ın ayetlerini
laikliğin ve demokrasinin mahkumu haline getirmiş
kişilerin üzerine olacaktır. Hayır, benim dinimin sahibi
Allah bunlardan münezzehtir ve yapılanı kar olarak
bırakan bu anlayışları pohpohlayıp önümüze sürenlerden
bunun hesabını soracaktır. İnsanlığın köleleştiği,
fukaralaştığı ve üstüne üstlük aklıyla barışık halinin
bırakılmadığı ortamlarda -ki aynı durumdayız- gönderdiği
peygamberleriyle hayatın her alanından mahrum bırakılmış
toplumları ayağa kaldırmak ve tepelerindeki efendiler
zümresini yıkarak onları bir olan Allah’a ve onun
ilkelerine çağıran elçilerin ve onlara uyanların
gireceği cennete açılan kapılardan, kendi heva ve
heveslerine tapmış olan zalimler ve onlara uyanlar
giremeyeceklerdir. Bunun dışındaki görüşler ve yaşanılan
hayat batıldır.
Kulluğumuzun
başına bela olan psikoloji işte şu içinde bulunduğumuz
ikinci durumdur. Kendisini yaratan kabul ettiği Allah,
hayatına ne kadar hükmetmektedir? Buna kendisinin dahi
vereceği doğru dürüst bir cevap olmayacaktır. Beynine
çöreklenmiş olan sahte kurtuluş öğretileri ona her
alanda ibaha kapısı aralamıştır. Böyle bir mantığa
yapacağınız çağrı yaşlı ananın serkeş oğluna söz
geçirmek için gösterdiği çaba gibidir. Çünkü bu oğul
iflah olmaz bir derde düşürülmüştür. Efendilerince
dünyevileştirilmiş ve yaşantının olmazsa olmaz şartları
kendisi için belirlenmiştir. Birey, değeri elinden
alınmış, oluşturulan toplumsal düşüncenin bir unsuru
haline getirilmiştir. Yani sürünün...
Şimdi o sürü
haline getirilmiş toplumun içinden birisini kolundan
tutun ve kendinize çekin. Ona hayatındaki gidişatın
böyle olmaması gerektiğini ve kendisinin de bunları hak
etmediğini anlatın. Zaten sarf edeceği iki kelam onun
hayat dokusunu size tanımlar. Bu garibe ne kadar
acırsanız acıyın, bırakıverirseniz geldiği yere tekrar
lastikle bağlanmış gibi yapışacaktır. Çünkü alternatif
sunulmamıştır. Ne zaman birilerine ümit beslese,
yöneldiği insanların kendi felaketlerini hazırlayanlarla
kapalı kapılar arkasında anlaştıklarını görmüş ve ümit
besleme zahmeti de ortadan kalkmıştır. Zaten babası ve
anası böyle değil miydi? Ya ataları?..
İnsanlığın
başından beri bu anlayışın dışında bir yapılanma yoktur.
Çaresiz bırakılışımız bizim hiç sevmediğimiz ama terk
edemediğimiz mirasımızdır. Peygamberler böyle bildirdi
bize. Adem’den bu yana başka bir şey yok. Birileri kan
dökmüştü hala dökülüyor. Bozguncular çıkmıştı hala
çıkıyor. Mal çoğaltma yarışı vardı ve olabildiğince
devam ediyor. İnsanlık fırkalara bölünmüştü hala
fırkalaşıyor. Toplumlar bu hal üzere süregeldi. Bunların
başına da eli kırbaçlı Firavunlar ve benzerleri gelmemiş
miydi? İsrailoğulları’na kilometrelerce uzaktan taş
taşıttırılıyordu. Onların canları her gün yüzlerce taşın
altında heba olup gidiyordu. Eziliyorlardı. Ancak ne
hikmetledir ki içlerinden birisi "Yeter artık!"
demiyordu. Diyecek ne güçleri ne de akılları kendilerine
yar bırakılmamıştı. Canı çıkarılana kadar çalıştırılan
bu toplumdan hayatta kalma şansını elde edenlere yiyecek
olarak ekmek ve üstüne de bira ikram ediliyordu. Ekmekle
beraber karın tokluğuna devam eden kölelik birayla
beraber düşünce uyuşukluğunu getiriyordu. Bu toplum
elbette uyanamazdı. Taşı bırakır bırakmaz karnını
doyurmaya koşuyor, sonrasında da birayla sarhoş
oluyordu. Ayılır ayılmaz kendisini birkaç tonluk yeni
bir taşın iplerini omuzlamış halde buluyordu.
Aradan
asırlar geçti. İsrailoğulları’nın kaldığı yerden bizler,
Firavun’un bıraktığı yerden idarecilerimiz görevi
devraldılar. Ben de babam gibi onun bıraktığı yerden bu
yükü aldım ve çocuklarıma da şüphesiz bu miras kalacak
gibi... Ben inandığım yanlış kaderciliğin beni
yönlendirmesine din adına sessiz kaldım. Bu, atalarımdan
kalan mirastır. Ne miras ama; inkar etsem akidem
bozulacak inkar etmesem firavunlara köleliğim devam
edecek. Ben ne yapayım alimler böyle buyuruyor. Diğer
büyüklerim gibi ben de belirlenmiş olan ekonomik
köleliğe talim ederek nafaka bedelini alıyorum. Bu
uygulamada asla belirleyicilik yönüm yok. Benim için her
ekonomik kriz İsrailoğulları’nın her uyanıştan sonra
taşıyacağı yüke benziyor. Ancak bizi tımarlamışlar bir
kere. Her gün yapılan zamlara ve taze vergilere gıkımı
bile çıkarmam. Ne ekeceğim, ne sökeceğim üstün güçlerce
belirlenir. Kızımın ve eşimin ne giyeceği, okullara ve
resmi dairelere hangi kılıkta gireceği onlar tarafından
tanzim edilir. Allah’la kavgalı olanlar, çocuğumun
başını açarlar, bense zalime sesimi çıkarmam ama ehven-i
şer fetvasıyla daha büyük belaları savuşturmak için
evladıma Firavun ve yandaşlarından daha büyük zulümler
yaparım. Öf be... Doldum taştım. Yetiş sistem yetiş.
Başka kimi çağırayım. Buraya kadar Allah’ı anmadım ki
Ondan yardım isteyeyim.
Neyse sistem
yetişti ve bana afyonumu ikram etti. Her dayağın
arkasından yapılacak masaj köle toplum için şifa
niyetinedir. Yirmibirinci yüzyılın medeniyetzedesi ben,
ne buldum da Arşimet’in elindeki tasla hamamdan çıkışı
gibi çıktım dersiniz? Milli heyecan ve milli gururu
buldum.Yaşasın dünya kupası ve yaşasın milli takım.
Çekilen acılar ve sıkıntılar bir anda unutuluverdi. Arka
arkaya atılan goller ve geçilen turlardan sonra dertleri
tükenmiş ve milli gururu şaha kalkmış, zulüm bitmiş ve
beş kuruş için kapısında yalvardığı İMF katında itibarı
artmıştır. Ne Mutlu Türküm Diyene... Halkın ve
yöneticilerin fesat ve çaresizlik girdabında boğulmak
üzere olduğu şu sırada beklenen mehdi bu olsa gerek.
Galiba kafam çalışmaya başladı gibi. Zannederim bir
şeyler anlamaya başladım. Bu, daha önceleri Firavun’un
yaptıklarına benziyor.Uzun zamandan beri taş taşıdığımı
unutuvermişim. Neyse ki sefalet ücretiyle ekmek
alabiliyorum. Yorgunluğum ve açlığım geçti. Şimdi sarhoş
olmalıyım ki düşünmeyeyim. Onu da verdiler. Milli
takımın milli mücadelesi o biraların yerini çoktan aldı
bile. Ben de o sarhoşlukla sokaklara döküldüm ve
çığlıklar atıverdim. Yine sabah oldu ve ben önümdeki
taşlarla yine çaresiz yoluma devam edeceğim.
Benim asrım
budur işte... Modernizmin kölelik boyunduruğuyla
birlikte omuzlarıma yüklediği borçları canım çıkana
kadar taşıdıktan sonra ölmeyecek kadar -ki bulabilirsem-
asgari ücretle doyuyorum. Akabinde beni biradan ve
içkiden daha kör kötürüm sarhoş haline getiren hamasi ve
heves dolu duygularla bir o yana bir bu yana hopladıktan
sonra yatışıyorum. Gerçekten bu sarhoşlukla namaz olmaz.
Olsa da fayda vermez. Çünkü ne dediğimizi bilecek halde
değiliz. Sadece ne hale getirildiğimizin ibret
vesikasıdır bunlar. Huşu içinde seyrettiğimiz doksan
dakikalık maça ayırdığımız zamandan dokuz dakikayı bir
ayeti anlamak için kullandık mı acaba? Taş taşımaya
devam. Sarhoşluk bitti, taş devri başladı.
Çok mu
karamsarım bilmem? Yine de yeni bir şeyler olmadı değil.
Devletimiz dinle barışma noktasında birkaç merhale
kaydetti. Müftülerimizin milli takım için yaptıkları
duada bir sakınca görülmedi mesela. Gerçi bunlar 28
Şubat sürecini bin yıl yaşatmaya niyet etmiş MGK
toplantısına nasıl yansır bilemem. Bunlara rağmen
imamlarımız İstanbul’da topluca dua ettiler. Sıkıntılı
zamanlarda bu başarılara muhtaç olduklarını söylediler.
Devletimiz de buna hiç mi hiç gücenmedi. Allah’ın
yardımını görüyorsunuz değil mi? Ne büyük lütfa mazhar
olmuşuz. Özellikle müslümanların sorunlarını çok iyi
bilen ve İslamda cinsel hayat adlı eseriyle bizi büyük
bir dertten kurtaran Ali Rıza Demircan’ın titreyen
seslerle yaptığı, İstanbul ve Trabzon müftülerinin de
iştirak ettiği milli takımın zaferi ile ilgili dua
çağrısına Allah, şüphesiz gerekli cevabı ahirette
verecektir. Özellikle askeri sivil devlet erkanını
karşısına alarak el açtırıp dua ettiren Trabzon
müftüsünün aklına inşaallah kitabın ayetleri gelir de
bir dua da memleketteki okulların kapısında bekletilen
kızlar ve öğretmenler için eder ve karşısındakilere bu
zulmü bırakmalarını söyler. Ancak bu iş çok zor. O
alanda atış serbest değil. Futbol olunca eliyle ve
diliyle cihat(!) yapan bu zatlar başörtüsü olunca
mazlumluklarından buğuz ediveriyorlar!
Örnekleri
çoğaltmak mümkündür. Ancak varmak istediğim nokta ahiret
bilincinin yeniden inşası ve Allah’a karşı dosdoğru bir
sorumlulukla yaşama çağrısıdır. Gördüğümüz manzara,
yaratılışını unutarak hayatı sınırsızca israf etme
gayretine soyunan insanın, aslında sadece ahirette değil
bu dünyada da nasıl hüsrana uğradığıdır. Arka arkaya
gelen peygamberler, her defasında bizi bu yanlıştan
kurtarmak için çalıştılar. Yaşadığımız hayat da bizi bu
gerçeğe götürüyor. Çocukluğumdan bu yana geçen süre,
geceler ve gündüzler, güneşin doğuşu ve batışı,
mevsimler, ağaçların yeşermesi bu değişimi bana
anlatıyor. Şüphesiz ki bu hayat bir gün değişecek.
Kitabı ne kadar okumasak da kainat kitabı bize bir
şeyleri zorla okutur gibi. Her gündoğumu, yeni bir
mucizeyi bana bildiriyor. Düzene sokulmuş kainat asla
Allah’a isyan etmiyor. Beni düzene sokmak için
indirilmiş kitaba uyarak ben de bu düzeni bozmamalıyım.
Ne mutlu bu ilkelere boyun eğerek önüne getirilen zulmü
inkar edenlere... Ne mutlu akidesini bozmadan ömrünü
tamamlayanlara...
© 2002 İktibas |